15 Temmuz 2020 Çarşamba

soru

anlatmayı severim. ve bu bahiste iyiyim galiba.. 

nihayetinde, "ilk hecedeki uzadıkça uzayan 'a' sesini normalden kısa söylerken geriye kalan ne varsa aynı bırakarak, "benim için bir macera oldu," diyen bir adam"ın oğluyum. bunu daha önce anlatmış ve sözü, "sizi bilmem ama ben, hayata dair bütün cesaretimi ilk hecedeki 'a' sesi normalden kısa söylenen bir 'macera'dan alıyorum," diye bağlamıştım.

o babadan, onu kahramanı olarak gören oğluna bir şeyler tevarüs etmiş olmalı ki, cesaretimin "kaynak"ını keşfetmeden yıllar önce bile bir seferden yenilgiyle de dönsem zaferle de, "en azından anlatacak bir hikâyem oldu" derdim. neden çok okuduğum ya da seyrettiğim sorulduğunda ise, "kadınlara anlatacak hikâyem olsun diye"... 

çünkü sıkıcı bir hayatım vardı. çünkü daha kara kitap'ı okumamıştım. çünkü, "hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz," bilmiyordum.

anlatırken, ipler elimde olsun isterim. kelimeleri istediğim gibi eğip bükmeyi, konuyla oyun hamuru gibi oynayıp bir yerini uzatmayı ya da koparıp atmayı severim. bu, belki burcumla, "kocaman kediler" familyasına dahil olmakla ilgilidir. bilmiyorum...

ama şunu biliyorum. yani en başından bu yana farkındayım. ben röportaj verecek biri değilim. bana soru sorulmasından hiç mi hiç hoşlanmıyorum. rahatsız oluyorum hatta. kabuğuma çekiliyor, içime kapanıyorum. 

ama geçen gün fark ettim ki, bu bir kaplumbağanın ya da salyangozun kabuğuna çekilmesi gibi değil. daha çok bir kirpinin içine kapanması gibi. sadece korunmuyorum. muhatabımı bu hatası yüzünden cezalandırıyorum da.

bir de "buz gibi soğumak" var. o ise başka bir hikâye.

Hiç yorum yok: