19 Ağustos 2013 Pazartesi

o sahne: dans la maison (2012)

françois ozon'dan anlatmak, yaratım süreci, yazar-okur, öğretmen-öğrenci ilişkisi üzerine bir an bile temposunu kaybetmeyen bir film.

bir anlamda bin bir gece masalları'nın modern versiyonu. şehrazat belli; en arka sıradaki cloude. harun reşit ise fransızca öğretmeni germain'den seyirciye kadar herkes. belki cloude'un kendisi bile.

*

bu ara çok fazla film izlediğim söylenemez. sinema ve filmlere ihanet edişimin bahanesi ise basit; zamansızlık ve okumanın cazibesi... eleştirmenlerin ozon'un olgunluk eseri dediği bu filmi ise bir çeşit dost tavsiyesi üzerine izledim. ve sevdim.

kaldı ki, bu seneki festivalin beğeni toplayan filmlerinden biri olduğunu, iki bin on üç césar ödüllerine altı dalda aday olurken, iki bin on iki yılında san sebastian'da altın istiridye, toronto'da ise uluslararası eleştirmenler birliği ödüllerini kazandığını izlemeden de biliyordum.

*

fassbinder ekolünden gelen ve kısa filmlerle başladığı sinemada, peşpeşe çektiği les amants criminels(1999), gouttes d'eau sur pierres brûlantes(2000), 8 femmes(2002), swimming pool(2003), 5x2(2004), le temps qui reste(2005) gibi vasatın üzerindeki filmlerle sinemaseverlerin dikkatini çeken françois ozon, bu filmin konusunu el chico de la última (arka sıradaki çocuk) adlı oyundan ödünç almış. fakat tıpkı finalde olduğu gibi ispanyol yazar juan mayorga'nın oyunuyla film arasında bazı farklılıklar söz konusu.

ama bu durum, "uyarlamanın bir tür ihanet olduğunu kabul etmek zorundayız," diyen bir yönetmen için şaşırtıcı olmasa gerek.

françois ozon, hayır diyemediği için biraz da kibarlık olsun diye gittiği bu oyundan oyuna aşık olarak dönmüş. 'en arka sırada oturan öğrenci'lerin cazibesini inkar etmese de, biyografik anlar da içeren yazma ve film çekme sürecini ele veren bir hikaye anlatmak istemiş ve böylece izlediğim françois ozon filmlerinin en iyisi olan dans la maison'a giden süreç başlamış.

*

dans la maison gustave flaubert lisesi'nde başlıyor. lisenin adını hugo, balzac, proust değil de madame bovary ile sansasyon yaratan, ahlaksızlıkla suçlanan flaubert'ten alması film üzerine bir uyarı olarak okunabilir. ne de olsa françois ozon aile kurumuyla olan derdini saklamayan bir yönetmen. 

germain(fabrice luchini) öğrencilerine edebiyat zevki kazandırmak isteyen orta yaşlı bir fransızca öğretmenidir. ve bütün öğretmenler gibi öğrencilerinden şikayetçi; ziyan olup giden hayatlar, bunun farkında bile olmayan aptal sürüsü.

hafta sonu neler yaptıklarını anlatsın istediği bir sınav da bunu kanıtlar. ama bir öğrenci farklıdır: claude. ernst umhauer alt sınıftan gelen, annesi onları terkettiği için işsiz ve alkolik babasıyla yaşayan 'arka sıradaki öğrenci' de muhteşem. bazı sahneleri sadece tekinsiz mavi gözleriyle bakmakla oynuyor. 

'arka sıradaki öğrenci' cloude'un yeteneği göz kamaştırıcı, anlattığı hikaye dikkat çekicidir. yaz boyunca parktaki bir banka oturup seyrettiği orta sınıftan bir ailenin yaşadığı eve, okul açıldığında aynı zamanda sınıf arkadaşı olan evin oğluna matematik çalıştırma bahanesiyle girip çıkmaya başlamıştır. fırsat buldukça evde olan bitene, özellikle de anneye artık yakından bakmakta ve  sınav kağıdında gördüklerini anlatmaktadır.

aradığı öğrenciyi bulduğunu anlayan germain bunun üzerine claude'la yakından ilgilenmeye başlar. ona okuması için kitaplar getirir, yazması ve öykünün devamını anlatması için onu motive eder. zaten ikili arasındaki bu konuşmalar yaratıcı yazarlık kursundan diyaloglar gibi. germain bunu öğretmenlik adına mı, yoksa öyküyü merak ettiği için mi yapıyor, diye sorarsanız, ikisi de, derim. çünkü, cloude'un şehrazat tarzında anlattığı, en heyecanlı yerinde kesilen ya da geçmişe dönüşle merakı çoğaltan öykü, eşiyle paylaştığı orta sınıf entelektüel, sıkıcı hayatlarını renklendirmeye başlamıştır.

jeanne (kristin scott-thomas) ve germain'in heyecanını kaybetse de hâlâ entelektüel ukalalığını muhafaza eden bir evlilikleri diane keaton'lı herhangi bir woody allen filmindeki çiftleri hatırlatmakta. yönetmen bununla yetinmeyip oyunbaz tavrını sevdiği allen'a bir sahnede match point'le selam gönderiyor.

sadece çiftin cloude'a değil, cloude'un da onlara ihtiyacı vardır. herkese bir suç ortağı, bir şeyler yaratırken görecek birileri gerek. kaldı ki, birileri okumayacak olsa yine de yazacak, yani "çekmeceye yazmak"la yetinecek pek az kişi vardır.

*

film başlarda swimming pool'un karasularında yüzse de çok geçmeden farklı oldukları ortaya çıkıyor. devamında hissedilen, cloude'nin tekinsiz bakışlarıyla desteklenen film noir etkisi, film bir suç öyküsüne dönüşecek, sonu karanlık bir yere varacak hissi vermesine rağmen filmin sonuna kadar koruduğu mizahıyla beklenildiği kadar karanlık bir yerde sonlanmıyor.

öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişki de ikisini birden değiştiren, birbirini besleyen bir ilişkiye evriliyor.

*

o sahneyi ise, filmin özüne biraz uzak bir yerden seçtim. çünkü jeanne ve germain'in woody allen tarzı modern sanat tartışmalarını çok sevdim. galiba modern sanattan hazzetmediğim için bu karikatürleştirme hoşuma gitti.

jeanne yöneticiliğini yaptığı galerinin başarısızlığa aşina yazgısını değiştiremezse galeri kapanacak kendisi de işsiz kalacaktır. son şansı olan sergiden önce, eserleri germain'e tanıtıyor ve belki de ondan cesaret veren bir şeyler duymayı umuyor.

o sahnenin başında sergi kataloğuna bakmaktadırlar, jeanne eserleri nasıl bulduğunu sorar:

"- ne düşünüyorsun?

- gayet sıradan şeyler değil mi? bir mutfak saati ve vantilatör.

- sıradan nesneler ama şaşkınlık yaratmak için düzenleri değiştirilmiş. görüyorsun, saat on üç rakamdan oluşuyor.

eserleri beğenmeyen, pek özel bulmayan germain katoloğu kapatırken kaçamak bir yanıt verir.

- fena değil.

ama jeanne'nin vaz geçmeye niyeti yoktur. germain'e bir kulaklık uzatır hatta kulaklarına takar.

- ve bu, dinle!

- nedir bu?

- dinle... "sözlü resim!" sanatçı kulaklıkların duvara asılmasını veya boş bir kutuya konulmasını öneriyor. ressamın sesi resmi anlatır. dinleyici çalışmayı hayal ederek sanata iştirak eder hale gelir. hayal gücünü boş çerçeveye yansıtır. resimler gerçekti ama ressam onları anlattıktan sonra yok etti. on üç tane var. bununla sanatçı şiirsel, fani ve maddesellikten sıyrılmış bir şeyler önererek somut nesnelerle kafayı bozmuş kültürel endüstriyle dalgasını geçiyor."*


çeviren: seijaku samurai

2 yorum:

pelinpembesi dedi ki...

filmi seyrettiğimde w.allen tarzına yakın bulmuştum. dediğin gibi jeanne ve germain'in tartışmaları benim de hoşuma gitmişti.

verbumnonfacta dedi ki...

sadece germain ve jeanne arasindaki "annie hall"vari sahnelerde değil, bazı yönetmenlik oyunlarında da allen'dan izler vardı. özellikle de yapı bozumu sahneler birden kameraya ödnüp seyirciyle konuşan alvy'yi hatırlattı bana.