31 Aralık 2016 Cumartesi

otuz bir aralık

otuz bir aralık öğleden sonralarını severim.

hafta sonuna denk gelmese de tatildir. postanenin önüne kar düşüyordur. bir kaç dakika evvel, postane memuruyla, "soğuk damga değil pulla bedellendirilmiş olmasını istiyorum," diye ama nihayetinde tatlıya bağlanan bir tartışmaya girmiş ya da çok önceden aldığım pullarla postaya hazır ettiğim kartpostalları posta kutusunun karanlığına yollamışımdır.

öykücüyle karşılaşmayı hayal ederim. hangi şehirde olduğumun bir önemi yoktur. bir kaç dakikalık oyalanmanın ardından başımı kaldırıp gökyüzüne bakar, sonra paltomun yakasını kaldırır şehrin üzerine yürürüm.

otuz bir aralık öğleden sonralarını severim. postanenin önü ise, bir de kar yağıyorsa...

o kar sadece kaldırımları değil bütün bir seneyi aklar.

29 Aralık 2016 Perşembe

tolstoy versus dostoyevski

selim ileri, dostoyevski üzerine yazılmış en iyi biyografi kabul edilen dostoyevski: çağının bir yazarı'nın ülker ince tarafından türkçe'ye çevrilişi üzerine kaleme aldığı yazıda adeta içimdekini konuşuyor. kelimesi kelimesine...

anna karenina'yı çok sevmiştim ama tolstoy beni asla dostoyevski ölçüsünde çarpmamıştır.


merkez üs: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/olumsuz-dostoyevski-434939

27 Aralık 2016 Salı

hem ekmek hem su

küçük prens'te ihmal edilmiş bir bölüm vardır: yirmi üçüncü bölüm...

ihmal edilmiş demek belki yanlış. ama hak ettiği kadar değer verildiği de söylenemez.

o bölümde, zamanın boş yere harcamasını önlemek için susuzluk giderici haplar sattığını söyleyen bir satıcı ile karşılaşan küçük prens bir süre onunla sohbet eder.

uzmanların yaptığı hesaplara göre bu hapları kullanan kişiler haftada elli üç dakika kazanıyordur. "bu elli üç dakikada ne yapacağız?" diye soran küçük prens, "canın ne isterse," cevabını alacak ve karşılığında "keyfimce harcayacak elli üç dakikam olsaydı ağır ağır bir çeşmeye yürürdüm," diyecektir.

*

elli üç dakika değil, on dakikam olsaydı fırına giderdim. ekmek alır, ucundan koparttığım parçayı yiyerek yavaş adımlarla kar altında eve doğru yürürdüm.

geçenlerde fazladan bir on dakikam vardı.

24 Aralık 2016 Cumartesi

günün sorusu: kafes

dünya dediğimiz, kutuplardan hafifçe basık, ekvator'dan şişkin küre, insanlar için yapılmış, telleri paralel ve meridyenler olan bir kafes olabilir mi?

21 Aralık 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: hayal

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- zayıflamışsın.

- bunu daha farklı hayal etmiştim.

- nasıl farklı?

- fincanı masaya bıraktıktan sonra bana uzanıyordun. sağ avucunu yanağıma koymuştun. baş parmağınla yüzümü severken, gözlerin gözlerimde, şefkatle ve özlemle, "zayıflamışsın," diyordun.

*

hayır, bu konuşma hiç olmadı. bu masa da. yalnızca bir hayalin hayaliydi.

17 Aralık 2016 Cumartesi

eski bir aşkın hatırası

bir zamanlar eriyen karla beraber çoğalan suyun başını önüne çıkan her kayaya korkusuzca çarparak coşkuyla aktığı, ama şimdi göğün mavisi ve o mavilikte yüzen bulutları yansıtan su birikintilerinden başka bir şey kalmayan bir nehir yatağı gibi...

13 Aralık 2016 Salı

dakika ve skor

"öğle yemeğinden sonra döşekler, kocaman pembe silindir yastıklar getirildi, bitmeyecekmiş gibi süren ikindi vaktini pürüzsüz kerpiç tavana, duvardaki kilimlerden birine işlenmiş şah portresine, evcil bir kekliğin küçük bir havuzun kenarında gidip geldiği, bir kedinin güneşte kırmızı lacivert bir halının üstüne kıvrıldığı bahçeye bakarak geçirdik. yan odada astulla han'ın alçak sesle fokurdattığı nargileden başka tek bir ses duyulmuyordu. insan, çağlar boyu ince ayarlarla mükemmelleştirilmiş bir miskinliğin, huzursuz bedenine ipek bir giysi gibi oturduğunu hissediyordu. belki de epikür'ün, acının ve zevkin ötesinde, tutkudan uzak günler geçirdiği bahçeydi bu. sonunda kedi kalktı, dört bacağını teker teker gerdi, acele etmeden havuza doğru yürüdü. güneş şimdiden kızarmıştı ve uzun gölgeler yayıyordu."*


*: john dos passos, doğu ekspresi

11 Aralık 2016 Pazar

nergis

on bir aralık pazar.

bugün kadınlar pazarında yılın ilk nergislerini gördüm. plastik bir kovada, yarı bellerine kadar su içindeydiler. son bir demet kalmıştı. tıpkı bir armağan gibi.

şimdi her zamanki şarap sürahisindeler. nergisleri zar zor içine sığdırdığım şarap sürahisi ise yazı masasının sağ köşesinde.

odada nergis kokusu. yüzümde ise tebessüm.

10 Aralık 2016 Cumartesi

kitap arasında bir kağıt

bir tatil gününü başka bir tatil gününe bağlayan huzurlu, keyifli, usul usul akan akşamlardan biriydi. kitaplığa yürüdüm. hiç itiraz etmeden içimdeki sesi dinledim ve raftan yky baskısı büyük saat'i alıp başka bir şeye gözüm kaymasın diye oyalanmadan geri döndüm.

"büyük saat"in bazan yelkovanına bazan akrebine tutunup oradan oraya atlarken neredeyse sayfalarla bütünleşmiş, kitaptan dışarı taşmasın diye ikiye katlanmış bir kağıt kucağıma düşüverdi. zamanın ve hayatın yüküyle sararıp incelmiş bir kağıt. benim yazım. kağıt ise daktiloyla oynadığım oyunlardan arda kalmış olmalı.

zaman tüneline düşmek gibi değildi. mutlak biçimde şimdideydim. şimdiki zamanda ve bana yazılmış bir mektubu okuyordum. mektubun yazarı bendim. okuyanı da...

ama yazan ile okuyanın aynı kişiler olduğunu iddia edemem.

"annem buradaydı. uyumuş olduğumu düşünerek, üzerimi örtüp örtmediğimi kontrol etmek için geldiğine eminim. yatağın kenarına oturmadan önce başucu lambasını yaktı. ben de elimdeki kitabı kapattım.

bir süre sohbet ettik. bazı şeyler var ki, o sormadı ben de söylemedim. biliyorum, sorsa da söylemezdim. biliyordu. bir ara ikimiz birden susunca kalktı.

lambayı kapatayım mı, diye sormadan önce bana baktığında büyük bir merak ve hevesle elinde tuttuğu kitabın sayfalarını çeviren oğlunu görmüştü. kendini genç hissetti mi bilmiyorum ama bazı şeylerin değişmeden yerli yerinde, öylece durduğunu fark etmenin verdiği huzurla kapıyı kapatıp çıktı."

6 Aralık 2016 Salı

kedi sevgisi

hiç şüphesiz, "kedi sevmem ben. kedi seven kadınları severim. üstelik onlar da beni sever. hem de çok sever," diyen adamlar var.

ve o adamların demek istediğini bilge karasu, göçmüş kedilerek bahçesi'nde çok iyi anlatır:

"kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir."

2 Aralık 2016 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on dört

bir yanıyla "prens" bir yanıyla "budala" mışkin, yazar her şeyi o an için tanzim etmişçesine tesadüfen kapıyı açar ve tren yolculuğunda anlatılanlardan bildiği, peşi sıra yepançinlerde resmini gördüğü ve "böyle bir güzellikle dünyanın altını üstüne getirmek olasıdır," dediği nastasya filippovna'yı ilk kez dünya gözüyle görür.

ve kolayca tahmin edileceği üzere bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

*

"koridora çıkmak, oradan da odasına gitmek için salondan antreye geçmişti ki, dış kapının yanından geçerken dışarıdan birinin kapının çıngırağını var gücüyle çekiştirmeye çalıştığını fark etti. ama çıngırakta bir bozukluk olmalıydı: titreşiyor ama ses çıkarmıyordu. prens sürgüyü çekip kapıyı açtı, açar açmaz şaşkınlıkla bir adım geri çekildi, ürpermişti bile: karşısında nastasya filippovna duruyordu. resminden hemen tanımıştı onu. prensi görünce öfkeyle parladı nastasya filippovna'nın gözleri. bir omuz vurup onu kenara ittikten sonra hızla antreye daldı, kürkünü çıkarırken hiddetle,

- çıngırağı onarmaya üşeniyorsan, hiç değilse antrede otur da, kapıyı çaldıklarında duy...öf, şimdi de kürkümü yere düşürdün, salak.

kürkü gerçekten de yerdeydi. nastasya filippovna, yardım etmesini beklemeden kürkünü çıkarıp arkasına bakmadan ona doğru atmış, ama prens yakalayamamıştı onu.

- kovmak gerek seni. haydi koş, geldiğimi haber ver içeri.

bir şey söylemek istiyordu prens, ama öylesine şaşkın durumdaydı ki, ağzını açıp bir şey söyleyememiş, yerden kaldırdığı kürk elinde, konuk salonuna doğru yürümüştü.

- şuna bakın, şimdi de kürkümle gidiyor! ne diye götürüyorsun kürkümü? ha- ha- ha! deli misin nesin?

prens durmuş aval aval bakıyordu nastasya filippovna'nın yüzüne. nastasya filippovna gülmeye başlayınca o da gülümsemişti. ama hâlâ ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu. nastasya filippovna'ya kapıyı açtığı ilk anda yüzü bembeyazdı, oysa şimdi birden kıpkırmızı olmuştu.

nastasya filippovna ayaklarını yere vurarak nefretle bağırdı:

- ne budala şey bu! nereye gidiyorsun? kim geldi diyeceksin?

prens,

- nastasya filippovna, diye mırıldandı.

hemen sordu nastasya filippovna:

- nereden tanıyorsun beni? daha önce hiç görmedim seni. hadi git, haber ver... o bağırışmalar da ne oluyor?

- kavga ediyorlar, dedi prens"

30 Kasım 2016 Çarşamba

akıl

akıl iki çeşit.

asıl akıl ve asıl olmayan akıl: zeka ve akıllılık.

yani problem çözme yeteneği ve nerede, nasıl davranacağını bilme içgüdüsü.

kendimi bildim bileli zekaya zaafım var ama akıllılara asla.

28 Kasım 2016 Pazartesi

günün sorusu: son kullanma tarihi

neden bütün hatıralar son kullanma tarihi olmayan çocukluk hatıraları gibi değildir?

25 Kasım 2016 Cuma

pilavdan sözettiğimizde sözünü ettiklerimiz*

beni tanıyanlar pilava ne kadar düşkün olduğumu bilir. öyle ki, beni bıraksanız kahvaltıyı bile pilavla yapabilirim. elbette, pirinç pilavı. ve arpa şehriyeli.

aramızda, "bir tabak pilav yemek bir tabak toz şeker yemek gibidir," diyecek beslenme ve diyetetik bölümü mezunları varsa eğer, onlar şuradan devam etsinler lütfen.

ama bu düşkünlüğe ve yılları bulan mutfak tecrübeme rağmen doğru dürüst pilav pişirebildiğim söylenemez. üstelik iyi pilav yapabilmek için aklıma gelen her yöntemi -bir tanesi dışında-** denedim.

uzun süre aynı markadan, aynı cins pirinç kullanmak, yağ kombinasyonları, tavsiye edilen bardak ölçüsüne riayet, kısık ateş, pirinci iyice kavurmak, nişastası dağılmasın diye karıştırmamak, dağılsın diye karıştırmak, türlü tencereler...

bir kaç mutlu an, devamı gelmeyen bir iki başarı. hepsi bu. sonuç olarak pilavı çok seviyorum ve iyi pilav yapamıyorum.

pilav bahsinin, osmanlı'da saraya alınacak aşçılara sınav olarak istedikleri bir yemek ve sade pilav yaptırılması örneğindeki gibi zor bir mesele olduğunu biliyorum. yoksa diğer yemeklerde başarısız sayılmam. öyle olmasa ne bu bahsi açardım ne de bu yazı olurdu. başımı eğer, kaldırmadan yürürdüm.

geçen gün refik halit karay'ın pilav ilgisine dair bi kaç tivite rastladım. ve "en zoru sade pilavdır," dediğini okudum. "hüner garnitürsüz, rahiyasız pirinçin lezzetini çıkarabilmektedir," dermiş. altındaki yorumlardan biri ise, hayatıma dair bir aydınlanma yaşamama neden oldu.

"pirincin cinsi ve o pirinci tanımak da önemlidir. iyi pilav iyi ilişki gibidir; tanıyıp uygun davranmak gerekir."

pilav üzerine söylenmiş bir cümle ile önce geçmişe gidip peşi sıra yavaş adımlarla bugüne geldim: bir kişiyi tanımak gerçekten mümkün olabilir mi? tanıdığımı düşündüğüm zamanlarda rotayı değiştirdim mi yoksa bildiğimi okumaya devam mı ettim? kendim olmak ısrarı uygun davranmak değildi elbette. her ilişki "biricik"tir diyerek, geçmiş tecrübeleri unutmak hataların en büyüğü olabilir bu durumda. canı cehenneme "aşkta tabula rasa felsefesi"nin.*** ne sebeple iyi pilav yapamıyorsam aynı sebeple şimdiki ben olmuş olabilir miyim? iyi pilav yapıyor olsaydım bambaşka bir hayatım mı olacaktı? ya da tam tersi?

sorular, sorular, sorular... sonuç olarak pilavı çok seviyorum ve iyi pilav yapamıyorum.


*: raymond carver'ın what we talk about when we talk about love adlı öykü başlığından ilhamla.
**: o yöntem tereyağını abartmak. bu şekilde başarılı olmuş birine, "o kadar tereyağını bana koysan ben de güzel olurum" denildiğini şahit olduğumdan bu yana pilavı yağsız yapıyor bile olabilirim.
***: yok öyle bir felsefe. ben yazarken uydurdum.

21 Kasım 2016 Pazartesi

arbejdsglæde

ilk bakışta yere saçılmış scrabble taşlarını hatırlatan, gelişigüzel sıralanmış bir harf yumağı gibi görünen bu kelime danca.

"iş" anlamına gelen arbejde ve "mutluluk" manasına gelen glæde kelimelerinin birleşiminden meydana geliyor ve kolayca tahmin edileceği üzere "iş yerinde mutluluk" anlamına geliyor.

dancada böyle bir kelimenin olması tesadüf değil. çünkü danimarka'da iş yerlerinin çalışanlarını mutlu etmesi bir gelenek. bir çok danimarkalı için iş, sadece para kazanmanın bir yolu değildir. günün iş yerinde geçireceği kısmının da keyifli geçmesini ister.

evet, danimarkalılar iş yerinde çok mutlular. sadece bu değil, lafargue'un ünlü eseri tembellik hakkı'nı doğru okumuşlardır. çünkü oradaki "hak", yan gelip yatmak değil yeteri kadar çalışmak, dinlenmye ve özel hayatına yeteri kadar zaman ayırabilmektir.

ve her zaman dediğim gibi, insanın hayatını sevdiği bir meslekten kazanması muhteşem bir şeydir.

19 Kasım 2016 Cumartesi

kamaşma

"nasıl ki kalp, gözü kamaştırmadıkça aşk gerçekleşmez, güzellik sarhoş etmedikçe de şehvet duyulmaz. bunun dışında, bir açlık, bir susuzluk gibi gelişir her şey."*

*: marguerita yourcenar

15 Kasım 2016 Salı

atışma - yedi

duru türkçe'nin has şairi cahit külebi'ye cevap bir yunan baladıyla egenin öte yakasından geliyor:

*

"sen orada, ben burada/ birbirimizden habersiz/ ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi/ bekleye bekleye çürüyeceğiz."*

"aynı gök kubbe altında ayrı yaşıyorsak suç ikimizde."**


*: çürüyen otlar
**: anonim olduğunu varsayıyorum...

14 Kasım 2016 Pazartesi

kendindelik

şimdiyi bilmiyorum ama bizim zamanımızda ortaokul ve lise ve hatta üniversite öğrencilerine tavsiye edilen kitapların bir listesi yapılacak olsaydı sıralamanın ilk basamağında denemeler olurdu. sanki denemeler'den başka bir kitap yoktu, ya da hayatın bütün şifreleri bu kitapta gizliydi. okursak dünyayı kurtaracak, iyi adamlar olacaktık.

başka kitaplar da vardı elbet. montaigne satırlar arasına hayatın şifrelerini de gizlememişti. okuyanlar iyi biri de olmadı bana kalırsa. kötü olduklarını söylemek de haksızlık olur. dünyayı da kurtaramadık. ama bir tavsiyesini hep aklımızda tuttuk: "dünyayla ilgilenme. çünkü onu ne değiştirebilir ne de daha iyi kılabilirsin. sen kendinle ilgilen ve kendi içinde kurtarılabilecek ne varsa onu kurtar. başkaları yıkarken sen yapmaya bak, çılgınlığın ortasında akılını korumaya çalış. kendini dünyaya kapa. kendin için ayrı bir dünya kur."

bu, bizi nurettin topçu'nun isyan ahlâkı'na götürecek ama daha yolumuz var.

11 Kasım 2016 Cuma

leonard cohen

sevgili ze.,

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

şair ve şarkıcı "ufak tefek montréalli yahudi delikanlısı" artık yok. kalabalığa sırtını döndü ve çekti gitti.

yenilgilerdeki en büyük ortağımız, bir persona yaratıp onun duygularını yazmaktansa olay yerinden bildiren muhabir gibi yazan ve anlatan ve söyleyen baştan ayağa kalp ve duygu dolu "ladies man", "siz nereden bileceksiniz" dediği "onca yalnız geceyi ve gündüzü" arkasında bırakıp gitti.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

bir süredir benim için bu tarz ölüm haberleri ikiye ayrılıyor. ya üzüyor beni ya da yaşlandığımı hissediyorum.

şu an hem üzgünüm hem yaşlandığımı hissediyorum.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

sabah twitterda adını ve yanında muhtemelen şarkılarından birini işaret eden linki görünce, "sabah sabah cohen olur mu?" demiştim. çünkü, öyle her güne cohen dinleyerek başlayamazsınız. o dükkanı açan değil, sandalyeleri ters çevirip masaların üzerine kaldırdıktan sonra dükkanı süpüren, mesaisi bittiği için rahatlamış ve mutlu, fonda efkarlı bir şarkı son sigarasını içtikten sonra ıssız sokakları yürüyerek evine dönen ve tüm yorgunluğuna rağmen ancak gün doğumuna doğru uyuyabilen elemanlar gibidir.

şarkıyı dinlerken whatsappten aldım haberi: "leonard cohen ölmüş". içim acıdı. demek herhangi bir gün değilmiş.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

son bir kaç gündür budala okuyorum. şu an fonda famuos blue raincoat çalıyor. her zaman kendi hikâyesini anlattığını bilmesem, bu şarkıyı yazdığı sırada onun da budala okuduğunu iddia edebilirdim. bir süreliğine mişkin olduğunu, mektup-şarkıyı ragojin'e yazdığını, bütün bunlara sebep olanın da jane değil nastasya filippovna olduğunu.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

saat sabahın dördü değil, aralığın sonu, new york da... ama hava soğuk. bana sadece "boyun atkısı" değil, eldiven de gerek galiba. çünkü, turgut uyar kadar ben de "bilirim bir kışa hazırlanmayı".

bu defa nina persson söylüyor. famuos blue raincoat dinliyorum.

ve şarkıdaki gibi bitiriyorum.

"sincerely,
l.cohen"

9 Kasım 2016 Çarşamba

kadınlar - erkekler: on beş

eğer bir kadın ısrarla bir erkeği, sadece bir erkeği yüceltiyor, onu diğer erkeklerden daha üstün görüyorsa o kadın erkek düşmanıdır. çünkü, böyle davranmak ona diğer erkeklerin pislik olduğunu düşünme özgürlüğü verir.

eğer bir erkek ısrarla bir kadını, sadece bir kadını yüceltiyor, onu diğer kadınlardan daha üstün görüyorsa o adam o kadına aşıktır ya da aşık olduğunu sanıyordur. çünkü gözü ondan başkasını görmüyordur.

7 Kasım 2016 Pazartesi

bekleyiş

kadın başını kitabından kaldırdığında camda yağmur sesleri vardı. ve küstahça ölçüyordu bekleyişinin sonsuz boyunu yan masada oturan iyi giyimli bayın pahalı saati.

4 Kasım 2016 Cuma

ben gene sana vurgunum*

zaman zaman marilyn monroe gibi erken ölmeyi başaramadığı, en azından greta garbo gibi kendini saklamayı düşünmediği için kızsam da kaynağını ahmet dayımdan alan ajda pekkan ilgimi inkar edemem.

her şeyin zıddıyla onaylandığı, zıddıyla daha iyi anlatılıp açıklandığı ve dahi pazarlandığı dünya düzeninde, ajda pekkan'ın çocuk aklımla bile fark ettiğim bir de antitezi vardı: nükhet duru...

bu durum içimde nasıl yer etmişse, bugün bile nükhet duru'dan bahsetmeye ajda pekkan'la başlıyorum.

şarkı söylemek dışında, ajda pekkan ne ise nükhet duru tam tersiydi. sarışındı ajda pekkan. esmerdi nükhet duru. "karaşın" derdim ama 'ece'cil ayhan okumamıştım daha. birisi ne kadar avrupai görünüyorsa diğeri o kadar yerli duruyordu. biri liman şehirleri gibiydi, diğeri ancak bir vadinin izin verdiği yollarla, ayak firende inilen kasabalar gibi. biri disko kraliçesi, diğeri gazinonun modern yüzü. sanki biri kolej mezunu, diğeri lise terk. sanki doğma büyüme yüksek sosyeteden biri, diğeri kenarın dilberi...

tercihimi ajda'dan yana kullanmıştım ama çok güçlü bir sesi ve melankoli başta olmak üzere anılar, al gönlümü diyar diyar sürükle, bir nefes gibi, harp ve sulh gibi "çok iyi" yorumları olduğunu bilirdim.

ben gene sana vurgunum ise geçenlerdeki kürk mantolu madonna tartışması sırasında sabahattin ali diyerek** dinlediğim ve çok hoşuma giden korhan futacı & kara orkestra yorumuyla aklıma düştü. peşi sıra biraz geriye yürüdüm.


*nükhet duru, ben gene sana vurgunum
**:eskisi gibi

1 Kasım 2016 Salı

okunmamış bir dostoyevski

alışkanlık ve ritüeller her insanın kaçınılmaz yazgısı. ve bunun için yaşlı olmak gerekmiyor.

evet, alışkanlık ve ritüellerim var ama henüz yaşlanmadım. sadece büyüdüm. ne zaman merdivenleri koşarak çıkmayı bırakırsam, o zaman yaşlanmış olacağım.

bunlardan biri de, her kasım dostoyevski okumaktır. sözlüklerde kasım için "dostoyevski okumadan geçilemeyen günler" der. en azından içimin sözlüğünde.

dostoyevski külliyatını uzun bir süre önce hatmettiğim için de o günden bu yana her sene bir kitabı yeniden okuyorum. hatta karamazov kardeşler en çok tekrar ettiğim kitaplar listesinde küçük prens, guliver'in seyahatları ve fransız teğmenin kadını'ndan sonra dördüncü sıradadır.

üç yıl önce yeniden okunma sırası budala'daydı. dünyanın bütün yükünü sırtında taşıyan, tanrının insan ve melek arasında arafta bıraktığı mişkin'in hikâyesini yeniden okumuş, yıllar evvel hissettiklerimin değişmediğini görmüştüm: tamam, çok kıymetli ama biraz abartılıyor sanki.

sonra da, yıllar evvel hem çevirisi iyi hem ucuz diye milli eğitim yayınları'ndan aldığım iki cildi son dönemde okuduğum kitapların üzerine koydum. çünkü, okuduğum kitaplarla kitaplığın raflarına girene kadar bir süre daha sevişmeye devam ederiz.

o iki cilt orada beklerken, nasıl oldu bilmiyorum, içimde bir şüphe büyüdü ve internete girip kitabın sayfa sayısına baktım. sonuç: benim okuduğum o iki cilt olsa olsa yarıya tekabül ediyordu.

açıkçası çok şaşırdım. hem yıllardır budala'yı eksik bilmeme hem bunu daha önce fark etmemiş olmaya.

bir kaç gün sonraydı. bu durumu yanında kendimle rahat rahat dalga geçebildiğim bir arkadaşıma anlattım. verdiği cevapla hem güldüm hem ne kadar şanslı olduğumu anladım: "ne güzel işte. okunmamış bir dostoyevskin olmuş."

bilmem siz de güldünüz mü? eğer yeterince gülmediğinizi düşünüyorsanız, üç yıl önce 'budala öncesi' yazdığım yazıyı okuyun bir de. en azından sonunu...

30 Ekim 2016 Pazar

tehlikeli şiirler: yirmi altı

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
eren safi'den mürşidim kocakarı* mesela

"kendimi çok ölü hissediyorum bugünlerde
bir güneş düşüyor bir yağmur damlıyor
kendini bıçaklıyor günler
çirkin bir kız güzel bir kızdan özür diliyor
kendimi katil hissediyorum

esmiyor diye hayıflanırdım fırtına var
yalnızım derdim insandan geçilmiyor
insandan geçilmiyor; yalnızım.
allah'ım hayretimi artır! yok,
allah'ım hayret ver!
kendimi çok ölü hissediyorum

namaza durmalı abdest de alınır
bir kızı öpmeli kahvaltı yapmalı
gazeteyi uzatır mısın? biraz yürüyelim mi? günaydın?
sigarayla oynarsın yakmadan önce ki
düşünmeli insan bazen kısa süreler
evet namaza durmalı bir kızı öperek uyandırmalı
insan çünkü düşünmemeli bazen

insan ellerini yüzünü yıkamalı
birlikte porselen bir çaydanlıktan
dışarıyı seyretmeli dışarıda pencereden yağmur
içerde, içerde olmanın sıcaklığı
içerde içeriyle evli kızlar dışarıda aşık
evet bir kız dışarıyı seyreder ama evde oturur
evet bir ev içeridedir dışarıda yağmur
yine de namaza durmalı
yine de bir kızı öperek uyandırmalı

insan evini bahşeder, dışarıyı da
öpüşünü bahşeder kendini bahşeder bahşı bahşeder
insan bahşetmeyi bilmeli cömertlik öğrenilir
insan ellerini yüzünü yıkamalı."

*: birinci kısım 

26 Ekim 2016 Çarşamba

çağrı

feridun attar'ın ölümsüz eseri mantıku't tayr'da, "hz. yûsuf ve hz. yakup" başlıklı nefis bir bölüm vardır. ve bildik hikâyeye başka bir açıdan yaklaşır.

yûsuf babasından ayrı düşünce yakup'un gözleri ağlamaktan görmez olmuştur. dilinde de daima yûsuf vardır. nihayet, cebrail gelir ve "bundan böyle eğer yûsuf'un adını anarsan adını diğer nebiler arasından sileceğiz," der.

(tam burada, bazan ayet bazan hadis olduğu iddia edilen, aslında mevlana'ya ait bir sözü hatırladım: allah der ki: "kimi benden çok seversen, onu senden alırım,'' ve ekler: "onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım.")

yakup, hakk'tan böyle bir emir gelince dilinden yûsuf'un adını anmaz olur. ama mübarek adı elbette gönlündedir. bir gece yûsuf'u rüyasında görür ve onu yanına çağırmak ister. ama hakk'ın yûsuf'un adını anmaması yönündeki emrini hatırlar ve perişan bir şekilde susar. yine de bir "ah!" geçer içinden. "ah!.." rüyasından uyanıp yerinden fırlayınca, cebrail gelir ve cenab-ı hak şöyle buyuruyor der: "gerçi yûsuf'un adını anmadın ama bir ah çektin. âhındaki manayı anladım. tövben bozuldu."

hüdhüd hikâyenin sonunu, "akıl bu işte. deliye divaneye döner. aşıklığın bize neler ettiğine bak," diye bağlar.

(böylece nar ağacı'nın zehra'sının, setterhan'la karşılıklı söyledikleri, "sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim," cümlesi de manaya kavuşur.

"z" harfindeki eğik çizgiyi tam ortadan kesen, alttaki ve üstteki çizgiye paralel üçüncü çizgi de...

ve dahi, "i" harfinin kelimelerin üzerine rüzgâra maruz bir yağmur gibi eğik düşen noktası da...)

23 Ekim 2016 Pazar

çevirmenleri niçin öldürmeliyiz?*

çevirmen arkadaşlarımdan birine, bir kitabın yirmi sayfasını çevirmezsen ne olur, diye sormuştum. cevabı net oldu: hiçbir şey olmaz.

en iyisi baştan anlatmak galiba. ona da öyle yaptım.

*

şüphesiz, bir dilden başka bir dile geçen her cümle bazan çok bazan az ama mutlaka bir şeyler yitiriyor. bu açıdan bakınca bir kitabın başına gelecek olanı tahmin etmek hiç de zor değil. o yüzden arada köprü vazifesi gören çevirmenlik müessesenin önemi büyük.

sadece dili bilmenin yetmeyeceğini, edebiyat sevgisi ve edebi yeteneğin de bir çevirmenin olmazsa olmazlarından olduğunu hep söylerim. aksi takdirde ortaya çıkan metnin google translate'ten hallice bir toplam olacağını da.

bıkmadan örnek gösterdiğim gecenin sonuna yolculuk ve londra'da bir park, kalemleri de güçlü yiğit bener ve dost körpe yerine bir başkasının eline düşseydi en azından bendeki etkisi bu kadar güçlü olmayacaktı.

sadece güçlü bir kalem yetmiyormuş meğer. çevirmenin edebiyat bilgisine, genel kültüre ve iyi bir editöre de ihtiyacı varmış. aksi takdirde çıktı diye heyecanlandığınız, okuma listenizin en başına aldığınız bir kitap keyif yerine tedirginlik veriyor ve nihayetinde size bu yazıyı yazdırıyor.

*

her şey onuncu sayfada başladı: julien gracq'ın ünlü le rivage des syrtes romanı, orijinal adıyla yani fransızca yazılmış ve sayfanın altına 'yayına hazırlayan'ın notu düşülmüş: (isp.) karşı kıyı.

tam john fowles'dan sonra julien gracq'a kutsiyet izafe eden biri daha varmış diyordum ki, "karşı kıyı" da nereden çıktı sorusuna yanıt ararken buldum kendimi. hadi ispanyolca ile fransızcayı ayırt edememiş ve sözlük anlamından "karşı kıyı"ya ulaşmış olsun ama meslek olarak edebiyat yayıncılığını seçmiş bir kişinin sirte kıyısı'nı bilmiyor oluşu kabul edilemez.

elimde olmadan tedirgin oldum ve daha dikkatli okumaya başladım.

*

"american way of live" benim bildiğim dilimize "amerikan tarzı" diye yerleşmiş bir ifade. ama birebir çevirirseniz sayfanın en altına "amerikalıların yaşam tarzı" yazmak kaçınılmaz.

"yakında başlayacak avrupa kupası hakkında konuştular" cümlesini okuyunca, futbolda avrupa kupası diye bir şey yok ki, dedim. 'roman zamanı'na bakınca bunun dört yılda bir düzenlenen avrupa futbol şampiyonası olduğunu anladım. yazarı belki kendi ülkesindeki kullanıma uygun olarak ya da hata sonucu böyle yazdı ama hem çevirmen hem yayına hazırlayan bunu bilmek ve bu durumu okura bir biçimde bildirmek zorunda. üstelik bu durum iki yerde daha tekrar ediyor.

hiç "gallerli yazar" bilmiyorum mesela. bir kaç "galli" tanıyorum ama. "iskoçyalı"ya bu kadar yüksek sesle itiraz edemesem de "iskoç" demek daha doğru bence.

lou reed'in "walk on the wild side" şarkısını ben bile "yürü tehlikeli tarafta" diye çevirmem. onu öyle çeviren the beatles şarkısı "this boy"u "bu oğlan" diye çevirince şaşırmıyorsunuz haliyle.

hal böyle olunca "new yorklu irlandalıların pessoa'nın hayli tedirgin, gergin öğleden uykusundan uyanmış lizbonlulara benzediği eğlenceli, ilginç bir kitaptı." cümlesine ister istemez itiraz ediyor, "lizbonlularına" olmalı, diyorsunuz.

"direksiyonu solda olan bir araba sürmek isteyen ricardo oturdu sürücü koltuğuna" cümlesine hemen itimat edemiyor, dublin'de trafik soldan akmıyor muydu, diye sorguluyorsunuz.

"sanki 16 temmuz'da dublin'deki cenaze o kadar etkili olmuştu da" ifadesinde "temmuz'da"dan sonra virgül olmazsa bahsi geçen cenazenin on altı temmuzda yapıldığı anlaşılıyor ki aslında cenaze on altı haziranda yapılmıştı.

"pantolonunun cebine yassı bir saat koyup uzaklardaki bir papaz evinin merdivenlerini inmeye başladığını hayal etti." cümlesini okuyunca, "cep saati olabilir mi o? yoksa yassı saat diye bir şey mi var? ben bir şey kaçırmış olabilir miyim?" sorularını peş peşe sıralıyorsunuz.

*

kitabı bitirdim ama ok yaydan çıkmıştı bir kere.

yazarına, adına, konusuna ya da arka kapak yazısına, tanıtım yazılarına bakarak bildiğimiz ya da bilmediğimiz bir sürü çeviri kitabı alıyor, okuyoruz.

peki ya o kitaplar eksik çevrilmişse? yazar çeviride zorlandığı kısımları görmezden geldiyse? tıpkı ingilizceye çevrilen zemberek kuşunun güncesi gibi iki yüz sayfa ihmal edilmişse?

bir ara sosyal medya da çok popüler olan sefiller çevirisinde olduğu gibi yazara ayar vermeyi dipnotta değil kendi kendine yaparsa?

eseri dünya görüşüne ve hayata bakışına göre, hatta çeviriyi yaptığı dönemdeki psikolojisine göre şekillendirirse?

*

bunları düşündüğüm o günlerde bir akşam yemeğinde çevirmenlik yapan bir arkadaşımla görüştük. ona, bir kitabın yirmi sayfasını çevirmezsen ne olur, diye sordum.


* şükrü erbaş'ın köylüleri niçin öldürmeliyiz? şiirinin başlığından mülhem.

20 Ekim 2016 Perşembe

aşk aleyhindedir

"hiç aşık oldunuz mu?

korkunç değil mi? insanı savunmasız hale getiriyor. göğsünüzü ve kalbinizi açıyor ve bu demektir ki birisi gelip oraya girerek seni darmadağın edebilir. yıllar boyunca ördüğünüz savunma duvarları, giydiğiniz bütün zırhlar, hiçbir şey beni artık incitemez derken; diğer aptallardan farklı olmayan bir aptal, aptal hayatınıza giriveriyor. onlara bir parçanı verirsin. bunu istemezler. bir gün seni öpmek ya da sana gülümsemek gibi aptalca bir şey yaparlar ve ondan sonra hayatın artık sana ait değildir.

aşk rehin alıyor. içinize giriyor. sizi yiyip bitiriyor, karanlıkta ağlarken bırakıyor, kalbinize doğru giden yolu kazıyor. acıtıyor. hayallerde değil, aklınızda beyninizde değil. ruhunuzda, bedeninizdeki bir acı. içinize giriyor ve sizi parçalara ayırıyor.

hiçbir şeyin buna gücü yetmemeli-özellikle aşkın.

aşktan nefret ediyorum."*


*: neil gaiman, sandman-9/merhametliler

16 Ekim 2016 Pazar

dakika ve skor

"eczaneye gitmek için köşeden karşıya geçerken kendini tutamayıp başını çevirdi (ışık şakağından sekerek parlamıştı) bir gökkuşağı ya da bir gül karşısında yüzümüzde beliren o ani gülüşle- sanki ekran üzerindeki gibi, üzerinden kusursuz bir berraklıkla ağaç dallarının yansıması geçen bir aynalı dolabın, kör edici beyaz göğün paralel yüzünün bir kamyoneten bir ahşaba has şekilde değil, bu göğü, bu dalları, bu kaygan cepheyi taşıyanların doğasıyla ortaya çıkan insani titremeyle kayarak ve sallanarak indirildiğini gördü."*


*: vladimir nabokov, yetenek

12 Ekim 2016 Çarşamba

anahtar

bir an için yüzünüze kapanan kapılar nedeniyle çektiğiniz acıya ara verin ve kapalı kapının anahtarının kaybolduğunu ya da bizzat sahibi eller tarafından derin sulara atıldığını düşünün de acı neymiş görün. 

11 Ekim 2016 Salı

ruhdaş

ahmet hamdi "tanpınar'ın izinde beş şehir"i dolaşan alberto manguel, kitabının erzurum bölümünde, oraya kadar gelmişken aşkale'yi de görmek ister. tren istasyonunda beklerken, "bilet gişesi penceresinde şu muhavereyi" duyar:

adam: "bir sonraki tren kaçta?"

biletçi: "bilet mi istiyorsun?"

adam: "hayır, trenin geçişini seyretmek istiyorum."

bu 'muhavere'yi okuduğumda, yazarı borges olan bir öykünün kahramanı olsaydım öykünün sonunda o aşkaleli adam ben çıkardım diye düşündüm. ama insan olabilirse kendi kendisinin kahramanı olabilir diyen bir fener bekçisi olarak, ruhdaşlarımdan birini aşkale'de bulduğumu düşünmekle yetindim.

6 Ekim 2016 Perşembe

bir baba, iki anne ve benim annem

bu ara ercan kesal okuyorum: cin aynası. en başta okuma hazzı, sonrası acı ve hüzün. kadraja babası girdiğinde daha bir dikkatliyim sanki. kahramanı babası olan bütün çocuklar gibi.

yakında kaybedeceğini bildiği babasıyla hayat ve ölüm üzerine sohbet etmeye çalışırken oturduğum yerde doğruldum, daha da dikkatli dinledim:

"baba, 'hayatın nasıl geçti?' diye sorsalar sana, ne söylerdin mesela, nasıl anlatırdın yaşadıklarını, geçen ömrünü diye sormuştum bir gün.

"gece yarısı, ıssız bir tarladan, tek başıma geçmiş gibiyim oğlum," demişti.


*

bu beni yaz günlerinde okuduğum bir yazarın notları'na götürdü. bizim mahallenin en 'janti' abisi nuri pakdil'in sorulardan inşa ettiği bölümde okuru çocukluğundan kalma bir diyaloğa ortak ettiği yere:

annemin bir gün babama, "içim; uzun bir yol" demesi.

*

tam burada masadan kalkıp kitaplığa yürüdüm. uygar şirin'in semih kaplanoğlu'nu konuşturduğu yusuf'un rüyası'nı -cânım yûsuf- elime aldım.

nehir söyleşinin sonunda nehrin denize kavuşması gibi bir soru vardır:

tüm filmografinizde sinemanızı, sinemaya bakışınızı özetleyen, temsil eden tek bir kare söyler misiniz?

yumurtanın başında, kadının yolda servi ağaçlarına doğru yürüdüğü kare.


yani annenin ölüme gidişi.

*

hayatın çizdiğim yoldan akmadığı zamanlar. telefonda annemle konuşuyoruz. her zaman olduğu gibi beni ne kadar özlediğini ve bu özlemin çok zor olduğunu söylüyor. geleneksel, "bu hep böyle mi devam edecek?" sorusunu sormuştu ki sustu. sanırım hâlimi anlamıştı.

ve sonra, telefonun ve dünyanın bir ucundaki annem, "belki de bu dünyadan nasibimiz budur," dedi.

5 Ekim 2016 Çarşamba

son konuşma

son bir defa konuşmak isteriz.

evet, biz. hepimiz...

böylece olayların seyrini değiştireceğimizi, bir yanlış anlamayı düzelteceğimizi, işleri yoluna koyacağımızı sanırız. çünkü, olayların en başında biz istedik diye gelmiştir o. başını döndürmüş, elest bezminde verdiği sözü ona biz hatırlatmışızdır.

ne büyük bir yanılgı. kabul, ne güzel bir yanılgı. oysa her şey o istedi diye olmuştur. başını kaldırmayı istemiş, upuzun kirpiklerini savurarak bizden yana bakmayı tercih etmiştir. tıpkı başkasına değil ondan yana yürümeyi, başkasının değil onun ayaklarına kapanmayı tercih eden bizler gibi.

son bir defa konuşmak isteriz. kolundan tutup, "gitme" demeyi...

ama hiçbir işe yaramaz.

1 Ekim 2016 Cumartesi

bulaşıcı güzellik

parkta, ağaçların altındaydık. yan yana. denizin serinliğini yaz günlerine taşıyan hafif bir rüzgar vardı. bazan birbirimize bazan uzaklara bakıyor, konuşuyorduk.

suskunluk anlarından birinde elini yüzüme uzattı ve parmak uçlarını yüzümde dolaştırmaya başladı. çene, dudaklar, sümük yolu, elmacık kemikleri vesaire.

gözlerimi kapatıp kendimi akışa bıraktım. denize çıkan bir sokağın ucundaki mavilikte sonuna kadar açtığı kanatlarıyla uçurtma gibi havada asılı kalmış martı.

"bunu görebilmeni isterdim," dediğini duydum. "elim yüzüne o kadar yakışıyor ki."

"görmeye gerek yok. ellerin o kadar güzel ki her yere ve her şeye yakışır."

*

bu aralar iki şarkıyı çok dinliyorum: ikisi de türkçe.

ne zaman ragga oktay ve yıldız tilbe'nin birlikte söylediği gitme kal'ı dinlesem aynı duygu uyanıyor içimde.

twitterdan yıldız tilbe'ye seslenmek istiyorum: "ne güzel bir kadınsın sen! o kadar güzelsin ki. dokunduğun her şeye güzellik bulaşıyor."

26 Eylül 2016 Pazartesi

hikikomori

japonca'da "soyutlanma" anlamına gelen bu kelime, toplumsal baskılardan kaçmak için toplumdan uzaklaşarak bir çeşit münzevi yaşamı tercih edenlere verilen ad.

modern zaman dervişleri demek isterdim ama hikikomori günümüzde bilgisayar başından kalkamayan, deyim yerindeyse bütün gün internette saklanmayı tercih eden kişileri işaret eder olmuş. gün içinde uyuyup dinlenen, geceyi de televizyon izleyerek veya bilgisayarda oyun oynayarak, internette saklanarak tamam eden bireyler.

genelde ebeveynleriyle yaşayan bu insanlar, yaşamdan elini ayağını çekip temel ihtiyaçlar dışındaki tüm zamanlarını odasında geçiriyorlar. arkadaşları yoktur ama üzüntüleri, melankolileri, bunalımları vardır.

*

"hikikomori günümüzde bilgisayar başından kalkamayan, deyim yerindeyse bütün gün internette saklanmayı tercih eden kişileri işaret eder olmuş," demiştim. o zaman soralım:

peki ya, sosyal medya hesaplarını son bir defa turlamadan uyuyamayanlar, kıvanç tatlıtuğ'un yanındaki kızın kim olduğunu anlamaya çalışırken yemeğin altını yakan genç kızlar, tıpkı başı gibi sonu da belli bir kore dizisi yüzünden bebeğinin ağladığını duymayan anneler, 'meyl"ime bakıp çıkacağım dedikten sonra kendini vilhelm hammershøi'nin resimlerini seyrederken bulan babalar, eski sevgiliyi stalklarken "fena değilmiş" diyerek daldığı ukraynalı kızın instagram sayfasında sabah eden romatikler?

ya onlar?

23 Eylül 2016 Cuma

zeyl

daha bu sabah not düştüğüm yavaşlık'a zeyl...

"içimden şu zalim şüpheyi kaldır"*mak için eski defterleri karıştırdım, her şey defteri-iki'ye baktım, kitaplığın raflarını yordum. ama buldum.

ibadet de var sanat da...

"aslında bu dünyada kilise ayinleri ve kötü tiyatrodan daha uzun süren başka hiçbir şey yoktur. eğer yaşamın çok hızlı geçtiğini duyumsarsanız kiliseye ya da tiyatroya gidin. zaman durur ve siz saatiniz bozuldu sanırsınız."**

*

şaka yapıyorum elbette. o nerden bilsin bergman'ı?

dizilerden fırsat bulursa senede bir kaç film -o da ne denk gelirse- izler ya da izlemez. çoksatar kitapları saymazsak eğer milena'ya mektuplar'dan başka kitap okuduğunu görmedim. yok, kürk mantolu madonna sayılmaz. o da çoksatar.


*: ismet özel
**: ingmar bergman, büyülü fener

yavaşlık

"otuzundan sonra zaman çabuk geçiyor. teknoloji ve içi boşalmış bir sürü şey daha da hızlandırıyor. iki şey yavaşlatıyor zamanı: biri sanat diğeri ibadet." dedi ve tanışıklığımız boyunca söylediği en iyi şeyleri söylediğini bilmeden kalktı gitti.

arkasından bakarken, kesin bir yerde okumuştur, dedim.

21 Eylül 2016 Çarşamba

telve

içtiği kahvenin fincanını tabağa baş aşağı kapattı ve arkasına yaslanıp kahvenin telvesi kaderini çizecek zamanı bulabilsin diye göz kapaklarının arkasında sessizce bekledi.

19 Eylül 2016 Pazartesi

temiz

onu neredeyse yirmi yıldır tanıyorum. vatandaşlık dersi kitabından fırlamış gibidir: sağduyulu, entelektüel, ilkeli. deha derecesinde zekası ile gücünü bu zekadan alan humour yeteneğini ise söylemeden geçmek olmaz. ne de olsa the big lebowski konuşmaktan en çok zevk aldığım kişi.

geçen gün sohbet ederken laf arasında, "beş gündür temizim," dedi. yaşadığım şoka rağmen, içimden "n'oluyoruz?" diyebildim yine de. biz onun olmadığı yerlerde, "her annenin gelini olsun isteyeceği kız" diye dedikodusunu yaparken, o manyak uyuşturucuya mı başlamıştı yoksa?

meğer, tesadüfen denk geldiği boy aynasında bedenini incelemiş de biraz yan yaptığını görmüşmüş. o günden bu yana "beyaz"lardan uzak duruyormuş.

evet, daha beş gün olmuş.

16 Eylül 2016 Cuma

dakika ve skor

"asansörü çağırdı, sadece bir kat çıkmasına rağmen asansör her zamanki gibi yavaş geldi. anne babası, apartmanın çıkışına olan kısa mesafeyi göz önünde bulundurarak bir kere de olsa yürüyerek aşağı inmek isteyeceğini asla düşünmediler; o da bir zamanlar çok lüks olan evladiyelik asansöre binmek gibi kutsal bir geleneği çiğneyecek kadar vicdansız olmak istemedi asla."*


*: enrique vila-matas, dublinesk

14 Eylül 2016 Çarşamba

yollar

bazan "ünlülerin makyajsız hali, bir 'aziz' tom waits coverı, geçen yüz yıldan insan manzaraları, kartpostallar üzerine bir blog, kısa filmler için tumblr, anelka'nın inönü'de sağ kanattan akışı, saçma sapan bir sözlük maddesi, parklar bahçeler, buenos aires sokakları" için internette dolaşmazsınız da dolap kapaklarını açarsınız. dosya içlerine bakar, hazine sandıklarına benzer ahşap, retro metal kutuları, rengi uçmuş zarfları açar, eski defterleri karıştırırsınız.

gazete, dergi kesikleri, deftersiz anlarda imdada yetişmiş kağıt parçaları, sinema, müze, maç ya da konser biletleri, zamanı hatta muhatabı unutulan bir kaç hatıra...

derken, kim bilir nerde bir defterden kopmuş bir yaprak geçer elinize. mektuptur. "sevgilim" diye başlanmış, yazarı hem önünü hem arkasını en küçük bir boşluk bırakmadan doldurmuştur.

"bu odanın penceresinden dışarı baktım. pencere ile tül perde arasında durup bir süre çocukluğumu seyrettim. ben mutlu bir çocuktum." cümleleri değer gözlerinize.

belki de kalbinize.

kitaplığın önünde, okuma odasının orta yerinde bağdaş kurup oturmuş vaziyette...

*

borges olsaydım, "kitaplığın önünde, okuma odasının orta yerinde bağdaş kurup oturmuş vaziyette kim bilir nerde bir defterden koparak 'sevgili'ye seslenen bir mektuba kâğıt olmuş solgun sayfada "bu odanın penceresinden dışarı baktım. pencere ile tül perde arasında durup bir süre çocukluğumu seyrettim. ben mutlu bir çocuktum." cümlelerini okudum ve ilk gençliğimi seyrettim. nasıl da mutluydum. masrafsız, telaşsız..." derdim. ama borges değilim ve muhtemelen şimdi bile tekrara düştüğümü sandınız.

o pencereyi hiç görmedim. manzarasının nelere açıldığını da. ama defalarca dinlemiştim. her defasında vadiyi takip ederek gelen rüzgarla sanki yaşlı ve yorgun elma ağacının altında oturuyor gibi serinlemiş, bulutsuz gecelerde gökyüzünü seyretmiştim.

elma ağacının altında oturmalı, yün yorganların altına sığınmadan önce de gökyüzünü seyretmeliyiz, derdi. çünkü, dünyanın hiçbir yerinde yıldızları o kadar parlak görmemişti. "ya çöller," derdim her defasında. "çöllerde bile," derdi her defasında.


*

sonrasına karar vermek zor olmadı.

bir haftayı kendime ait kılacak bir plan yaptım. herkesten ve her şeyden uzak. "dün dağlarda dolaştım evde yoktum" diyen ilhan berk'in izinde.

o yolu şimdi bana çok uzak gelen bir sonbaharda denemiş başarılı olamamıştım. içinde bulunduğumuz vasıta erken karla kapanan buzlu yolda devam edememiş geri dönmüştük. dönüş yolunda camları soba ve müdavimlerin alıp verdiği nefesle buharlanmış yol üstü kahvehanesinde içtiğim çayın tadı hâlâ damağımda. ama oradan asıl aklımda kalan, eğer yönetmen olsaydım muhakkak bir filme koyardım dediğim, buharlanmış camlardan içeri dolan gümüş rengi ışık olmuştu.

renovasyondan geçmiş bir evde kaldım. rüyalarımda rüzgarda çırpınan perdelerin sesini duyarak bir penceresinden giren rüzgarın diğerinden çıktığı gölgeli odada hiç yapmadığım bir şeyi yapıp öğle uykuları uyudum. trt'den başka kanal izlenemeyen televizyonlar, defter büyüklüğünde, enerjisi ancak aydınlatmaya yeten güneş panelleri gördüm. aniden iniveren sis, sağlık fışkıran yanakları al çocuklar, gökyüzünde şekilden şekle giren bulutlar.

yediğim içtiğim benim olsun ama, içtiğim suları, hayatım boyunca yediğim en güzel ahududuyu söylemezsem olmaz. izin verirseniz, ben koparayım diye meyvesini ağustos sonuna saklamış bir kök mayıs çileğini de anmak isterim.

*

ayak izlerimi takip ederek geçmişi geri getirme yolculuğu değildi bu. bir hac yolculuğu gibi geldi geçti. ruhum hafifledi. ilk gençliğimi ve beni bu zamana taşıyan olayları, kişileri, kararları düşündüm.

hayır, kim olacağıma karar vermedim. yarın kim olacağımı hâlâ bilmiyorum. ama kim olarak ölmek istediğimden eminim.

18 Ağustos 2016 Perşembe

heykel

sonuna kadar açtığı, şehrin her gün yağmur yağdıran iklimi yüzünden yosun yeşili bulaşmış kanatlarıyla havalanmak, gökyüzünün mavisine doğru uçup gitmek gibi beyhude ve sonu gelmez bir isteğe kapılmış taştan kuş heykeli.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

can borcu

la grande bellezza (2013) ile -ki sorsalar, ilk filmi derim. cemâziyelevvelini bilenlere selam olsun- bizi ezip geçen, yoluna devam etmeden önce de üzerimizde tepinen paolo sorrentino, bir sonraki filmi youth (2015) ile gönlümüzü başka türlü kazanmıştı: diego armando maradona...

çünkü bu ufak tefek adam yalnızca bütün zamanların en büyük futbolcusu değil "kahramanlarım"dan biridir. kendisi için, arkasında maradona yazan on numaralı arjantin formasına rastlarım belki diye ikinci el giysi yığınlarını karıştırmışlığımız vardır.

az sayılmayacak rolünün arkasında bir hikaye saklıymış meğer.

sorrentino on altı yaşındayken ailesini kaybeder. ailesiyle sık sık gittikleri dağ evinde ısıtma sistemindeki bir arıza yüzünden olur bu. ama o, o gün onlarla değildir. çünkü "maradona'ın napoli'si"ni seyretmek için şehirde kalmıştır.

yani maradona farkında olmadan sorrentino'nun hayatı kurtarır. sorrentino da borcunu böyle ödemeyi seçer.

14 Ağustos 2016 Pazar

seslerim

adını söyledim.

sadece adını.

sonunda nokta değil noktalar varmış gibi.

bıraktım heceler havada uçuşsun, yankısını araya araya sussun.

12 Ağustos 2016 Cuma

günün sorusu: bilmek

doğrunun ne olduğunu unutmayı seçenler yeri ve zamanı geldiğinde herhangi bir şeyin yanlış olduğunu görebilir mi?

9 Ağustos 2016 Salı

acı

cahit zarifoğlu'nun 'her şeye değer ve yeter' yaşamak'ı "ne çok acı var" cümlesiyle başlar. hem kitabı hem bu cümleyi yıllardır yanımda taşıyorum.

kitap, beni ben yapan kitaplardandır. cümle ise, "yeni doğmuş bir çocuğun ağlaması"ndan "dünyanın saldırısına maruz kalan bir şair imgesi"ne kadar bir çok hâlin ifadesi. çünkü hayat, ne zaman bundan daha kötüsü olamaz desek daha kötüsünü bir yerlerden bulup çıkartır.

tatar çölü'nün beni en çok ağlatan yerinde derkenara, "ne çok acı var" yazışım bugün gibi aklımda. gençtim. hatta çocuk. hem dino buzzati'nin acımasız gelecek öngörüsü yüzünden ağlıyor hem de gelecekteki kendime bir çeşit not düşüyordum.

şimdi, iki bin on altı yılının ağustosu. nuri pakdil'den bir yazarın notları'nı okuyorum. artık çocuk sayılmam. hatta büyüyen değil yaşlanan bir adama dönüştüğüm bile söylenebilir. arada acının manası da değişmiş olmalı: artık kişisel değil, evrensel.

o kitapta, muhtemelen bir gazete haberinden sızan bir cümleye rastladım: "deprem bölgesine sürekli kar yağıyor."

evet, "ne çok acı var".

çünkü hayat, ne zaman bundan daha kötüsü olamaz desek daha kötüsünü bir yerlerden bulup çıkartıyor.

ve cahit zarifoğlu'nun başlattığını dava ve kader arkadaşı nuri pakdil tamamlıyor.

5 Ağustos 2016 Cuma

köşe

her türden ilişkide, en çok muhatabımın ilişkinin başındaki hâlini, yani kalıbından yeni çıkartılmış buz gibi hâlini severim.

hani henüz köşeler sivri, kenarlar bıçak gibi keskindir. ama buzdur, kendisidir.

zamanla tıpkı erimeye başlayan buzun köşelerinin, kenarlarının kaybolması gibi onu o yapan özellikleri unutur ve denizini arayan suların yıllarca yıkadığı dere kenarındaki çakıl taşları gibi oval, düzgün, pürüzsüz bir hâl alırlar. huzurlu, uyumlu, herhangi bir pürüzden uzak. ne kadar konforlu ne kadar da huzurlu...

oysa ben yeni model arabalardan nefret eder eski model arabaları severim. ve bunun ruhumun eski zamanlara takılıp kalmasıyla en ufak bir ilgisi yok. sadece, ekonomi ve ergonomi düşkünü mühendislerden aldıkları referanslarla hızı, yakıt tasarrufunu ya da rüzgarı bahane ederek köşelerden vazgeçen, aslında satışları düşünerek vasati zevke oynayan otomobil şirketlerine duyduğum öfke ile ilgili.

sanırım ilk kitap ya da ilk filme duyduğum ilgi de bu yazı içinde kendine yer bulabilir. çoğu yazar için kendisi olarak yazdığı son kitaptır ilk kitap. daha sonra herkes gibi yazacak, kaleminin, duygularının gücünden çok ana akım edebiyatın vaaz ettikleri ile okura yazacaktır.

doğrudur, öylelerinin çok sevildiği. ama kendisi gibi değil. herkes gibi.

2 Ağustos 2016 Salı

motivasyon

"beni korkutuyorsun!.."

bunun yalnızca roman ya da filmlerde karşımıza çıkan bir isyan kışkırtması ya da baştan çıkartma girişimi olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

gündelik hayatta da insanı bundan daha çok motive eden bir cümle zor bulunur.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: on dakika daha

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- on dakika.

- efendim?

- on dakika daha oturalım, diyorum. sadece oturmayalım. konuşalım da...

- günlerdir konuşuyoruz. gördüğün gibi değişen hiçbir şey yok. on dakikada ne değiştirmeyi umuyorsun ki?

- emin ol, on dakika sandığından çok daha uzun.

*

masanın üzerinden uzandı. elimi tuttu. on dakika son bir kaç aya dönüştü önce. yeşil lastik çizmelerine güldüm. gözlerinin rengini merak ettim. ona doğru dünyanın en uzun mesafesini yürüdüm. nefesini yüzümde, sıcaklığını gövdemde hissettim. karşılıklı oturduğumuz bir tren yolculuğunda kucağıma uzattığı çıplak ayaklarına masaj yaptım. sinema çıkışı babası ve küçük kız kardeşiyle buluşup bir yerlerde çay içtik. kocaman gülümsedim. parmak uçlarını öptüm. öptüm. öptüm.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

plastik çiçekler

"plastik çiçekler, tanrı'nın işlerinin bütünüyle insanın işleriyle yer değiştirmesinin sağlanması, gerçeğin giderek görüntü tarafından belirsizleştirilmesi, sahte ama akla yatkın görünenin, gerçek ama dolaysız olana tercih edilmesi, ölümün giderek daha da iyi biçimde hayat rolünü oynayabilmesi çabasını temsil ederler. onlar bir cesedin yüzündeki donmuş gülümseme gibidir."*


*: beşir ayvazoğlu, güller kitabı (lord northbourne'dan naklen)

15 Temmuz 2016 Cuma

kim bilir*

ahmet güntan parçalı ham - hitap 7.de yani gölgeye hitap'ta "ayrılığın birinci saatinde ben kim bilir'i dinlerim" der.

geri kalanı şarkı anlatır.

*: yayla bend, kim  bilir

12 Temmuz 2016 Salı

adım adım bir fotoğraf

bir fotoğraf gördüm. aklıma ilk gelen, mahir ünsal eriş'in "nasılsın?" sorusuna verdiği cevap oldu: içime bir ad koyacak olsam leyla derim, öyle güzelim.

peşi sıra feridun düzağaç'ın "kısaca fede" olmadan önceki şarkılarından birini hatırladım. -galiba en çok sevdiğim şarkısı-: aşkın e hali...

son noktayı ise içimde koydum. sessiz sedasız, bir nefes gibi: bu fotoğrafa bir ad koyacak olsam aşkın köy hâli derim.

7 Temmuz 2016 Perşembe

erik dalı

yol kenarındaki çimenlikte boylu boyunca yatan, kim bilir kaç gün önce kesilmiş erik dalı bu durumdan haberi yokmuş gibi çiçek açmış, eriğe niyetlenmişti.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

tehlikeli şiirler: yirmi beş

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
behçet aysan'dan beyaz geceler mesela
"bütün hayatları bilmek isterdim
ilginç geliyor bana bir gemicinin
                                   anlattıkları
eskiyen 
aşkları bırakıp
yeni yükler aldıkları

beyaz bir gecede.

bilmek isterdim
çamlıhemşin'li fırıncı
                         ustasının
niçin
batum'dan göç ettiğini
kömür yüklü mavnayla

beyaz bir gecede.

beyaz bir gecede
beyaz bir gecede

savrulmuş
buralara

saraybosna'dan
elinde hiç işlemediği
                        nakışı

kış zorlu
makedonya komitacı dolu
buğulanmış camları vagonların

bakışı mavi gözleri dalgın
o kadın

doğurmuş sonra annemi

bilmek isterdim
bozüyük bilecik arasında
bin dokuz yüz kırk yedinin martında

tipi
ve aç kurtlar
               saldırınca
tepesinde bir telgraf
                      direğinin
donan
gencecik hat bakıcısının
hayatını.

beyaz bir gecede.

ne söylenecek
              bir türkü
ne yazılacak
              bir roman
olan
bütün hayatları

yaşanmış
bütün hayatları
               bilmek isterdim.

beyaz bir gecede."

2 Temmuz 2016 Cumartesi

üç soru

"sorularla" geçelim bu kara günden. şairlerin devlet eliyle yakıldığı ve faturanın müslümanlara çıkarıldığı kara, kapkara günün sene-i devriyesinden. o gün yalnızca şairler değildi elimizden alınan. nice okunacak şiir, o şiirleri okudukça güzelleşecek çocuk, geleceğe dair umutlar da alındı.

yerine kara bir leke kaldı ne yaparsak yapalım çıkmayan.

sorular ise, o gün bizden alınan bir şairden, metin altıok'tan...
"ben neden
dudaklarının arasında
iğneler tutan
bir
terzi suskunluğunu
prova ediyorum
şimdi bu yol boyu
kederle yürürken

dağlara doğru?

neden kedi seven
bir insan
olduğumu
biliyorum da
kedisiz ve
sevgisiz
getiriyorum
yaşadığım günlerin
yaprak döken sonunu?

cevapsız sorunun
boynu büküktür,
hemen anlar
yetim olduğunu.

ben neden hala
duyuyorum avucumda
bir çocuk elinin
sızlayan
boşluğunu?"*

*: sorularla 

30 Haziran 2016 Perşembe

oz büyücüsü'nün adam fawer hâli: oz

ya da "olasılıksız ve empati'nin yazarı adam fawer"ın son romanı.

evet, tırnak içi. çünkü romanın kapağında öyle yazıyor.

*

"bestseller" diye isimlendirilen, "çok satan" kitaplardan uzak durmayı tercih edenlerdenim. herkes gibiyim yani. sıradan.

bu yüzden, "çok satan", hatta "çok ve uzun satan" kitapların belki de en güzeli olan nietzsche ağladığında'yı kaçırabilirdim ama kitabı okuduğumda henüz korsan baskısı kaldırım sergilerine düşmemişti. baskı sayısı ise henüz tek haneli sayıları gösteriyordu.

bunları söylerken, söz gelimi masumiyet müzesi ya da mücellâ'yı ve bir kaç kitabı daha çok satacağını bilerek aldığımı da itiraf etmeliyim. ve şimdi bir tamlama: "olasılıksız ve empati'nin yazarı adam fawer"ın son romanı oz'un yazarı adam fawer'ın ilk romanı olasılıksız da onlardan biriydi.

o sıra kaos teorisi ile ilgiliydim ve henüz hem alev alatlı'nın kabus ile rüya'sı hem bilim teknik yayınları'ndan çıkan kaos (james gleick) ile rastlantı ve kaos'un (david ruelle) tadı damağımdaydı.

ama karşıma çıkan, olasılık bahsinden yola çıkarak yazılmış, sürükleyici, sinemasal bir anlatıma sahip, içinde cia ve fbi'ın cirit attığı bir macera romanı olmuştu. sanki yazar, hollywood için yazılmış bir senaryoya biraz ekleme yapmış ve roman olmuştu. kaldı ki o ara matematik konulu filmler pek modaydı. hatta şöyle devam etmiştim: "eğer öyle değilse de eklendiğini düşündüğüm fazlalıklar budanarak roman senaryoya dönüşür ve yakında sinemalarda da fırtına gibi eser."

nihayetinde olasılık teorisinden, teolojiden, fizikten özellikle de kuantum fiziğinden çokça bahsederek önemli şeyler anlatıyormuş gibi yapan kitabın tek derdi vardı; bizi son durağa ulaştırmak.

"olasılıksız ama imkansız değil" diyen cümleyi deftere not etsem de, biliyorum ki gündelik hayatın içine "sürpriz"i sokarak o meseleyi halletmişiz: sürpriz, zayıf ya da hesaba katılmayan bir ihtimalin gerçekleşmesidir. bir de borges var. "imkansız, reddedilmiş mümkündür ve kuzeye gidildikçe imkansızlar çoğalır," diyen borges...

her şey defteri-iki'yi karıştırınca, laplace'ın deterministik dünya kabulünden yola çıkan kitaptan satranca dair bir kaç cümle, bir de ahkâm çıktı karşıma: "biri eğer fizik kurallarını ve bir an için evrendeki her şeyin konumunu bilirse, o kişi olan her şeyi bilebilir ve gelecek tüm tarihi de bilebilir," cümlesini yazmış, hemen altına "ve biz ona tanrı diyoruz" demişim.

daha orijinali yayınlanmadan türkiye'de türkçe çevirisi yayınlanan empati'yi okumadım bile. çünkü, adam fawer'a "ayırdığım süre" dolmuştu. kitap hakkında bildiğim bir kaç cümleyi de bu yazıyı yazarken öğrendim.

şimdi ise mevsimlerden yaz. insanlar kumsala indi, denize koşuyor. yeni bir adam fawer kitabı için şartlar müsait yani. türkiye'deki yayıncısı da arayıp, "'adam'ım seninle iyi bir dalga yakaladık. önümüz yaz. bunu kaçırmayalım," demiş galiba. o da elindeki malzemelere bakıp, bir zamanlar yaratıcı yazarlık dersinde işlediği konuyu, yani oz büyücüsü'nü ele almış. hikâyeye bir başka karakterin gözünden, uçan maymunun gözünden bakarak her şeyin sonrasını anlatmış.

sonrası malum. tıpkı empati de olduğu gibi bu kitabın da ingilizcesinden önce türkçesi yayınlanmış. bence olur. ne de olsa korsan baskılarıyla beraber bir milyondan fazla satan bir yazar söz konusu. o da durumun farkında ve önsözde türk okurlara "siz olmasaydınız ben de olmazdım" diyerek teşekkür etmiş. çünkü, onların baş tacı ettiği olasılıksız'ın ülkesi amerika'da esamisi bile okunmuyormuş.

yazar, tanıtım röportajlarında oz'un ikincisini de müjdelemiş. sihirli değil bilimli bir devam. ilk kitabı tamamen baş aşağı çevirip tüm bu sihrin gerçekte nasıl çalışabileceği, oz'un da bilimsel düzlemde nasıl var olabileceği üzerine bir anlatı. önümüzdeki yaz muhtemelen. tatil için bavullar hazırlanmaya başladığında.

26 Haziran 2016 Pazar

dakika ve skor

"o kadın telefon ettiğinde mutfakta kendime makarna pişiriyor, bir yandan da rossini'nin radyoda çalan hırsız saksağan uvertürüne eşlik ediyordum, ki makarna pişirmek için bu kadar uygun bir müzik olamaz."*


*: haruki murakami, zemberekkuşu'nun güncesi

23 Haziran 2016 Perşembe

bir soru

ama "günün sorusu" gibi değil. daha çok münazara tadında.

*

diyelim ki bir kitap çeviriyorsunuz. portekizceden türkçeye. ve orijinal metinde bir fransız şairden fransızca bir dize var. hem şair hem de dizenin alındığı şiir türkçe'de biliniyor, üstelik şiirin kabul görmüş bir çevirisi de var.

bu durumda ne yapardınız? o dize için bilinen çeviriyi mi kullanırdınız, yoksa o çeviriyi görmezden gelerek yeni bir çeviri mi yapardınız?

ben şahsen kabul görmüş çeviriyi tercih ederdim. talât sait halman çevirileri bir anıt gibi orada dururken shakespeare çevirmeyi aklıma getirmezdim. türkçede sabri esat siyavuşgil'in cyrano de bergerac'ı varken edmond rostand'ın bu ünlü oyunundan tek bir kelime dahi çevirmeyi ayıp sayarım.

*

bahsi geçen dize, fransızların ünlü şairi françois villon'un ballade des dames du temps jadis şiirinden mais où sont les neiges d'antan. kitabın* çevirmeni, nerede o eski karlar şimdi, demeyi tercih etmiş. sabri esat siyavuşgil'in, ama nerde bıldır yağan kar şimdi, diyen çevirisi bence çok daha güzel.

hiç olmazsa şiirin adında uzlaşmışlar: evvel zaman kadınları baladı...



*:josé saramago, ölüm bir varmış bir yokmuş

21 Haziran 2016 Salı

kör dövüşü

iki adam oturulmaktan, zamandan ve hatta yan yana durmaktan eskimiş koltuklarına oturmuş, yaşlılığın ellerinden aldığı neredeyse kör gözleriyle badanası yıllar önce beyazdan griye dönmüş duvarı seyrediyordu. alınlarında vantilatörden gelen rüzgâr, kulaklarında açıldığı günden sonra hiç kapatmadıkları siyah beyaz televizyondan gelen dalga sesleri.

sanırım aynı düşü görüyorlar: deniz kenarında, tahta masalı bir çay bahçesi, masa örtüsünün eteği rüzgârda çırpınıyor.

bize göre solda ki, kulağı delik olan yani, söze başlarken hep yaptığı gibi hafifçe öksürdü.

- adam günleri sayacak kadar sevmiş demek ki. feriha geldi aklıma. yıllar sonra adını söyledim. ismini söylemek bile çok zevkli. yüzüme sıcak bir yaz gününde hafif ve ılık bir rüzgâr esivermiş gibi hissettirdi. zeliha ise, hüzünlü biraz. hak ettiği güzellikte hiç beklenmemiş gibi zeliha. mahzun. ama çok güzel. mahzunluk birine ancak bu kadar yakışır.

bize göre sağdaki, konuşacaksa da durup susmayı seçen yani, sağ dirseğini koltuğun kenarından kaldırıp elini itiraz edercesine salladı.

- o zeliha ki, yıllarca beklenmiştir kendisi. eminim bir allah kulu öyle beklenmemiştir. ve o geldiğinde ona yüründüğü gibi 'aldım verdim ben seni yendim' adımlarıyla hiç kimseye yürünmemiştir. ama haklısın: çok güzel...

17 Haziran 2016 Cuma

dakika ve skor

"anlatımda kısalık ve özlük yanlısı olanlar, az sözle çok şey anlatmayı sevenler, söz gümüşse sükût altındır diyenler, anlatılan fikir böylesine basit olmasına karşın en sonunda bu yaşamsal noktaya gelebilmek için neden bu düzey bir akıl yürütmeye gerek duyulduğunu kendilerine sorabilirler. cevap gayet basit ve biz bu cevabı güncel, son derece modern bir terim kullanarak açıklayacağız, bu sayede bu ana dek yer verdiğimiz eskil kullanımları da bir nebze telafi etmiş olabiliriz, birçokları bu tür sözcükler kullanarak metni küf içinde bıraktığımızı düşünmüş olabilirler, bunun nedeni background kaygısıdır. background dediğimizde herkes neden bahsettiğimizi anlamaktadır, ancak bayağı bir şekilde arka plan demiş olsaydık, bazı şüpheler oluşabilirdi ve biz yine o lanet eskil terimlerden birini kullanmak zorunda kalırdık, öte yandan bu terim gerçeğe de çok uygun olmazdı, çünkü background sözcüğü sadece arka plan anlamına gelmez, bu kavram incelenmekte olan nesne ile ufuk çizgisi arasında var olan sayısız arka planı içerir. bu bağlamda meselenin çerçevelenmesi dememiz daha uygun olacaktır. tamı tamına böyle, meselenin çerçevelenmesi denecektir."*


*: josé saramago, ölüm bir varmış bir yokmuş

15 Haziran 2016 Çarşamba

allaha adanan yumruk

bin dokuz yetmiş dört.

muhammed ali'nin vietnam savaşına gitmeyi reddettiği için politikacı eliyle alınan unvanını yumruklarıyla geri aldığı günlerde türkiye'de bir kitap görücüye çıkar: allaha adanan yumruk: muhammed ali...

hareket yayınları tarafından basılan bu kitabın yazar hanesinde bekir toprak yazar. başka bir kitabın kapağında bekir toprak yazıyor mu bilmiyorum ama bu ismi kendine müstear seçen kişi mustafa kutlu'dan başkası değil.

mustafa kutlu'nun kısa zamanda yazdığı muhteşem metne muhammed ali'nin türlü mecralarda yayınlanan fotoğrafları da eklenir. hatta bir de poster konulur. kitap rağbet görür, bir kaç defa yeni baskı yapar.

yaklaşık bir yıl sonra bir adam çıkagelir. yayınevine gelen bu keçi sakallı, ufak tefek adamı tanıyan, neden geldiğini bilen yoktur. bu şahıs, yani mehmet biber amerika'da yaşayan meşhur bir foto muhabiridir ve allaha adanan yumruk: muhammed ali kitabındaki fotoğraflar için gelmiştir. fotoğrafları çeken kişi olduğunu söyler ve telif talep eder.

mustafa kutlu ve yayınevindekiler böyle bir durumla daha önce karşılaşmadıkları gibi telif hakkı ihtimalini de hesap etmemiştir. nihayetinde bu fotoğraflar sağdan soldan derlenmiştir. ama mehmet biber, fotoğrafları kendisinin çektiğini, yayınlandığı mecralarda isminin bulunduğunu ispat eder. başka bir deyişle talebinde haklıdır. hakkı olan meblağ oldukça fazladır ama daha azına razı gelip neredeyse kitabın bütün gelirini alıp gider.

geriye genç mustafa kutlu ve arkadaşları için yayın dünyasına dair bir ders kalır.

12 Haziran 2016 Pazar

günün sorusu: öngörü

şeytanı yaratan ve o bildik hikâyedeki bahse tutuşan tanrı, şeytanın daima güçlülerle ittifak kuracağını öngörememiş olabilir mi?

8 Haziran 2016 Çarşamba

üç şey

"bir kadınla," der, lawrence durrell. "üç şey yapabilirsin: ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın."*

bazan o "üç şey"in arasına "ya" yerine "ve" koyar, bir tarih inşa edersiniz: sever, sonra acı çeker, acınız azalsın diye yazarsınız. en azından azalmasını umarak.

bazan da, "hem" girer araya. herhangi bir kadın için değil elbette. o kadın için.


*: iskenderiye dörtlüsü

4 Haziran 2016 Cumartesi

muhammed ali

"kelebek gibi uçarak" geçti gitti dünyadan.

doğumunda verilen adı cassius marcellus clay jr. olsa da 'asıl adı'nı sonradan buldu: muhammed ali...

şairdi. dervişti. şampiyondu.

bir kelebek. bir arı.

kahramandı. kahramanımdı.

olimpiyat madalyasını nehre bir tek o atabilirdi.

başarı, ün, para... hepsine sahipti. korumak için savaşa gitmesi, belki de gidiyormuş gibi yapması yetecekti. ama o kendisinin olmayan bir savaşta taraf olmayı reddetti.

belki de amerika, yanında o olmadığı için uzakdoğu'dan ağzı burnu dağılmış olarak döndü.

sponsorlar, siyasetçiler, zenginler için değil fakirler, çocuklar, işsizler için dövüştü.

kimsesizler yurdundaki yalnız ve üşümüş çocuklar için, pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler için, meyhanede oturmuş demlenen yalnız kalpler için, kocası terk etmiş gencecik anneler için salladı yumruğunu.

dövüştü. savaştı. baş kaldırdı. kelebek gibi uçup, arı gibi soktu.

nazar boncuğu yerine, son yıllarda giyindiği "gönül adamı" kimliği belki de tek kusuruydu. oysa o, ne mandela ne dalai lama, sadece ali'ydi.

ve "kelebek gibi uçarak" geçti gitti bu dünyadan.

babamın arkadaşlarıyla muhammed ali maçı izleyebilmek gazinolarda sabahladığı geceler geçti gitti.

dünyanın bir ucundaki bir tenis maçını izlemek için uykusuz kaldığım gecelerde, tıpkı babam gibi, deyip tebessüm ettiğim zamanlar gitti.

ince uzun bedenlerine ali yazılı tsirtler giymiş genç çocuklar kaldı geriye.

bir de uyandığı yer yatağında sırtını yastığa, başını duvara vermiş, telefon ekranına bakarak bu kırık dökük yazıyı yazmaya çalışan, kendini daha yaşlı hisseden bir adam...

3 Haziran 2016 Cuma

kısa kısa - yirmi

* "sensizim yaban ellerde dilara" diyebilmek için dilara adında bir sevgilim olsun istiyorum. bir şarkının insan üzerindeki etkisi daha fazla ne kadar olabilir ki?

* hayat çelişkiler ve ironiyle dolu. ideolojiler ve bilim ise çelişkisiz mutlaklık iddiasında. camus olsaydı, absurde derdi. bense -türk dil kurumu güncel türkçe sözlük'e de danıştıktan sonra- absürt diyorum.

* ufkumuzu daha da ileri taşıyanlardan nuri pakdil, "söylenmemiş söz"ü olduğunu iddia edenleri bilgece uyarıyor: söz bitebilir, fakat sükût hiç bitmez. çünkü o, dünyanın en uzun cümlesidir.

* ferruhzad hep doğru söylüyor: kuş ölür, sen uçuşu hatırla...

* heidegger'in tdk büyük türkçe sözlük için yazdığı "noksanlık" maddesi: "birbirine ait olanın, henüz bir arada olmayışı."

* freud da bozuk saat gibi. günde iki defa doğruyu söylüyor: hüzünde değersiz ve bomboş olan dünyadır; melankolide ise ben'in kendisi.

* tamam, iki defa çok.

* "tanrım size bir salıncak!(edip cansever, salıncak)"

* ıhlamur günlükleri'ne nazire: ne zaman birisiyle karşı karşıya gelsem sağa ya da sola hamle yapmak yerine hep olduğum yerde durdum. onlarsa ya durdular benim gibi ya da sağımdan solumdan geçip gittiler.

* australian open iki bin on altı şampiyonları erkeklerde "küstah sırp" djokoviç, kadınlarda ise bir sürprize imza atan angelique kerber oldu. djokoviç finalde taze baba "kendini ingiliz sanan iskoç" murray karşısında 'üç-sıfır'lık rahat bir galibiyet alırken, kerber de kariyerinin en büyük başarısını serena williams'ı 'iki-bir'le geçerek kazandı.

* turnuvanın kayda değer tek hikâyesi verdasco'nun yedi yıl öncesinin rövanşını nadal'dan almasıydı. ki, o günlerde dayanamayıp hemen anlatmıştım. "iyi aile çocuğu" federer ise "klasik 'üç-bir'lik djokoviç mağlubiyeti"ni bu defa yarı finalde alarak elendi.

* sevgili ibrahim tenekeci dostluk ve yılların verdiği bir tecrübeyle hatırlatıyor: iyi niyetin kaderi, çoğunlukla, kötüye kullanılmaktır.

* "tanrılar ölümlülerin başına çorap örerler, gelecek kuşakların şarkısını söyleyecek bir şeyleri olsun diye. (homeros, odysseia)"

* "uçakların havada bıraktığı izlerin bir adı olmalı ve bu ad gözyaşının yüzdeki izine benzemeli. (bahadır cüneyt yalçın, hep lunapark)"

* stalin'e sormuşlar: bu yoldaş muazzam aşk şiirleri yazıyor basalım mı? "iki adet basın," demiş stalin de. "birini kendine verin diğerini sevgilisine."

* david bowie'nin ardından en güzel lafı arsenal teknik direktörü ve filozof arsene wegner söylemişti: david bowie'nin benim neslime ikinci dünya savaşı'ndan sonra verdiği mesaj çok mühimdi. bıraktığı mesajı hiç unutmadım: kendin olabilecek kadar güçlü olmalısın.

* "imkânsız, mümkünün hemen yan komşusudur; insanlar sürekli olarak yanlışlıkla ziline basarlar. (tibor fischer, düşünce çetesi)"

* güzel insan aliya, konuşmalar'da "bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk," der ve biz buna hiç şaşırmayız.

* adlar mezar taşları içindir.

* "sen uyu sanço, sen uyumak için doğmuşsun. ben nöbet beklemek için doğmuşum!"

* tanpınar konya'dan bahsediyor: "tıpkı bugün için verebileceği her şeyi verdikten sonra, sizden uzakta geçmiş çocukluğunu ve gençliğini de hediye etmek isteyen, kesik, başı boş hatırlamalarla onları anlatan, güzel ve sevmesini bilen bir kadın gibi mazisini açar."

* belki de "ideal kadın"ı tanımlıyor.

31 Mayıs 2016 Salı

gerekli malzemeler

ilhan berk, "yoldan geçen biri"nin ağzından "bir şiirden düşmüş olmalı bunlar" diyerek iyi bir şiir için malzeme listesi verir: "bir kırlangıç bir su birikintisi bir parça gök."

bunu duyan the new york times tayfası da, "bana bir tenis topu, bir raket, biraz da müzik verin size şiir yazayım," demiş.

ve bütün bunlar, bazılarının aklına "bana bir dayanak noktası verin dünyayı yerinden oynatayım," diyen archimedes'i getirmişse sorumluluk benimdir.

27 Mayıs 2016 Cuma

hayat

prolog

bu yazı prolog ve peşi sıra gelen iki bölümden oluşmaktadır. ilk bölümde vnf. işi bir ahkâm yer alırken, ikinci kısım haruki murakami'nin renksiz tsukuru tazaki'nin hac yolculuğu romanını daha da güzelleştiren bir yerden alıntı: kızıl'ın vedalaşmadan önce tsukuru'ya anlattığı, ana fikri "bizim her birimize seçim yapma özgürlüğü verilmiş. ama..." olan bir öykü.

diyeceğim o ki, bu bir dost tavsiyesidir ve "bu vnf. yine aynı şeyi yapar, sözü uzattıkça uzatır" diyenler doğrudan ikinci bölüme atlasın isterim.

kelimeleri tıpkı benim gibi içeriğinden bağımsız olarak da sevenler ise ne yapacağını biliyor.

I

hayat saldırıya uğramaktır.

bebek ağlar, çünkü daha doğar doğmaz saldırıya uğrar. ciğerlerine dolan havanın saldırısıdır bu. aynı zamanda erken bir uyarı. bebeği ağlatan da bu uyarının saldığı korkudur.

gelişimini anne karnında sürdürürken göbek kordonu aracılığıyla oksijen alan bebekler akciğerlerini doğuma kadar gerçek manada kullanmaz. göbek bağının kesilmesinden sonra artık oksijenini kendisi almak zorundadır. aldığı ilk nefesle birlikte ciğerleri havayla dolar. bebek için "yeni" olan bu durum, biraz da can yakıcı olduğu için bebeğin ağlamasına neden olur.

çok geçmeyecek, insan kendini diğer canlılardan ayıran en büyük farka sahip çıkacaktır: yaşamanın bitimli, bir gün öleceği bilgisi. ve bu insanın en büyük yalnızlığıdır. hayatı paranteze alınmış, oyun alanı belirlenmiştir. ne olacaksa o parantezin içinde olacak, ne yaparsa o parantezin içinde...

II

"bu benim, işe yeni başlayacak şirket çalışanlarının stajlarında yaptığım ilk konuşmadır. önce odanın tamamında göz gezdirir, sonra stajyerlerden birini rastgele kaldırırım. sonra şöyle derim: "hadi bakalım, senin için bir iyi bir de kötü haberim var. önce kötü haber. şimdi senin el ya da ayak parmaklarının tırnaklarını kerpetenle sökeceğiz. üzgünüm ama böyle karar verilmiş durumda. değiştirmek mümkün değil." çantamdan, daha önceden hazırladığım kerpeteni çıkartıp herkese gösteririm. herkes iyice görebilsin diye zamana yayarak. sonra şöyle derim: "şimdi de iyi habere gelelim. el tırnaklarının mı, yoksa ayak tırnaklarının mı çekileceği konusunda seçim sana bırakılmış durumda. hadi bakalım. hangisi seçiyorsun? on saniye içinde karar vermen gerek. eğer karar veremezsen, hem el hem ayak tırnaklarının hepsini birden sökeceğiz." sonra elimde kerpetenle on saniye sayarım. "ayağım olsun" derler, çoğunlukla da sekizinci saniye civarında. "tamam. ayak öyleyse. şimdi bununla senin ayak tırnaklarını sökeceğim. fakat daha önce, söyle bakalım. neden ellerini değil de ayak tırnaklarını tercih ettin?" diye sorarım. stajyer yanıtlar: bilemiyorum. herhalde her ikisi de aynı ölçüde acı verir. fakat ikisinden birini seçmek zorunda kalınca, çaresiz ayağımı seçtim işte." ben de o stajyerin elini sımsıkı tutarak tokalaşır, şöyle derim: "gerçek hayata hoş geldin!" welcome to real life."

25 Mayıs 2016 Çarşamba

kıyıda

suyun kıyısında ayak izlerinin sonunda ayakları çıplak, etekleri rüzgarla oynaşan koyu yeşil bir elbisenin içinde ince uzun durdu.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

veleybol

o günler aklıma ne zaman gelse, onlara neden "edahu" diye tek bir isim yapmadığım(ız)ı kendime çok sordum ama tıpkı şimdi olduğu gibi bir cevap bulamadım. oysa o ikisi her zaman birlikte dolaşır, kaynağını gençlikten alan küstah ve şenlikli güzelliklerini nereye gitseler oraya taşırlardı.

bir gün yanıma geldiler. neşeli, vurdumduymaz, genç. ayak üstü bir süre konuştuk. sonra ahu, "voleybol desene," dedi.

"veleybol."

gülerek gittiler. biraz şaşkın, biraz şapşal gidişlerini seyrettim.

ilkokul beşinci sınıf. fen bilgisi dersi. konu da "duyu organlarımız ve görevleri" gibi bir şey.

bir deneyimiz var. gözleri bağlı bir öğrencinin etrafında halka olan bir grup öğrenciden bazıları yeri geldikçe ellerindeki çakıl taşlarını birbirine vuracak, gözü bağlı deneğimiz de, görmese bile sesin kaynağına yönelecek.

gözleri bağlı öğrenci bendim. öğretmenimiz kadriye hanım gözlerimi bağladıktan sonra sordu: beni duyuyor musun?

"hayır öğretmenim."

sınıfta gülüşmeler. bu soru ve cevap bir kaç defa daha tekrar etti. gülüşmeler de. giderek çoğalan gülüşlerin sebebini en sonunda çözdüm ve sonrasında soruyu duyduğum halde cevap vermedim. sonra da ellerindeki çakıl taşlarını birbirine vuran arkadaşlarıma yürüdüm durdum. demek ki, bazan kulaklarımız gözün yerine iş görebilir. ve böylece göz de rahat rahat ağlayabilir.

bir kaç defa daha geldiler. "voleybol" dememi istediler, "veleybol" dedim, güldüler, gittiler. ben de gidişlerini seyrettim. her defasında daha şaşkın, daha şapşal. nihayet, herhalde benim tek başıma anlayamayacağımı anladılar da "sen voleybol değil veleybol diyorsun," dediler.

"veleybol... veleybol... veleybol... voleybol..."

artık voleybol diyorum.

ve bu, bizi kaçınılmaz olarak mahallenin yakışıklı abilerinden atilla atalay'ın bisıklet adındaki öyküsüne götürüyor.

ve bir defa daha anlıyoruz, onun "anlatılan sizin hikâyenizdir" derken ne demek istediğini.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

cumartesi

"boynundaki o cumartesi kokusu
nerden geldi, nerden sızdı yalnızlığıma"**
evet. bugün, burda "da" cumartesi...


*: ahmet erhan

18 Mayıs 2016 Çarşamba

benzetme

tam da böğürtlen çalılarının önüne gelmişken ani bir kararla geri dönmeye karar veren küstah bir kadının savrulan eteğinin dikenlere takılması gibi.

saçları kum taneleri gibi avucumdan aşağı yer çekimine yenilirken.

üzerimde bulutlu gök ve boşluklardan göz kırpan yıldızlar.

16 Mayıs 2016 Pazartesi

silikon vadisi

bilgisayar, yazılım, internet,yüksek teknoloji şirketlerine ev sahipliği yapan silicon valley, adını periyodik tablonun on dördüncü elementi olan "silisyum"dan, orijinal adıyla söylersek "silicon"dan alır. bu isimlendirmenin sebebi, bu şirketlerin varlığını büyük ölçüde silisyuma borçlu olmasıdır. çünkü silisyum, bilgisayar ve benzeri cihazların yapıtaşı sayılabilecek çip ve mikro işlemcilerin bir manada ham maddesidir.

başka bir deyişle bu vadiyi türkçeleştirmek isteyen biri ya "silisyum vadisi" ya da "silicon vadisi" demek zorunda. ya da olduğu gibi bırakıp "silicon valley" demek en doğrusu.

zira "silikon", yani "silicone" ise bambaşka bir madde. bir çok alanda kullanılıyorsa da adını genellikle güzelleşmek isteyen insanların hikâyelerinde duyarız. adeta, orasını burası büyütmek, düzeltmek isteyenlere hizmet eder.

12 Mayıs 2016 Perşembe

posta kutusundaki yangın

şehrin küçük, solgun sarı boyalı ve artık bir banka şubesini hatırlatan postanesinin önünde bir zamanlar telefon kulübeleri ve posta kutuları vardı. telefon kulübeleri giriş kapısının sağ tarafındaki duvar boyunca dizilmiş, iki tane olan posta kutuları ise kapının solundaki duvara sabitlenmişti.

telefon kulübeleri zamanla birer ikişer azaldı. artık iki tane. ortaya çıkan boşlukla genişleyen kaldırıma postane çalışanları araba park ediyor. bir işe yarıyor mu bilmiyorum ama zaman zaman sarının farklı tonlarıyla yeniden boyanan posta kutuları ise yerli yerinde.

dün, öğleden sonra postaneye gittiğimde sağdaki posta kutusunun berbat bir halde olduğunu gördüm. boyası dökülünce paslı, yıpranmış gövdesi açığa çıkmış, duvar ise isten kapkara olmuştu.

hikâyenin kalan kısmını ise öğretmenevinin lokalinde, king oynamak için arkadaşları beklerken kimyacı gürcü yılmaz anlattı.

adını şehirden alan lisede üçüncü sınıf öğrencilerinden ikisi tuvalette sigara içerken nöbetçi öğretmen tarafından fark edilmiş ve müdür yardımcısının karşısına çıkartılmış. güllük gülistanlık bir okul hayaliyle yaşayan, sorun istemeyen ve "bi gün" de eve huzurlu gitmek isteyen müdür yardımcısı, "hepimiz genç olduk, hoca hanım. çocuklar bir cahillik etmiş," diyerek mevzuyu kapatmaya kalkınca, ciddiye alınmadığını düşünen matematik öğretmeni hanım bu iki öğrencinin disiplin cezası alması için onu tanıyan herkesi hayrete düşüren bir fevrilikle bastırmış. sonuçta onun dediği olmuş ve bu iki öğrenci birer hafta uzaklaştırma almış.

burada sorun yok. iki gün hastayım deseler, bir gün vilayete gitseler, iki gün de internet salonlarında oyun, platin bilardo salonunda üç top, sinemada film. sayılı gün bu, kimseler farkına varmadan geçer gider. ama bu cezanın ailelere mektupla tebliğ edilmesi gerekiyor.

bizim iki kafadar nerden duydularsa posta işlerine müstahdemin baktığını öğreniyor ve emeklilik için gün sayan adamcağızı takibe alıyorlar. okulun yirmi küsur senedir bitiremediği işleri bir defa daha mesai sonrasına kalınca, dönem başında topluca aldığı pullarla süslediği iki zarfı ve yanındakileri posta kutularından sağdakine atıyor.

güvenlik kamerasına göre, ebeveyn korkusuna yağmur nedeniyle birdenbire tenhalaşan sokağın verdiği cesaret eklenmiş, bizim şakınlar posta kutusunu açmaya çalışmış ilk önce. bakmışlar, ne yaptılarsa olmuyor. biri hiçbir işe yaramayan bomboş defterinin bir sayfasıyla cebinden eksik etmediği çakmağın alevini birleştirmeyi akıl etmiş. sonrası malum.

*

mr. nobody filmini hatırladım ister istemez: nemo ve anna'nın yıllar sonra karşılaştığı, iki gün sonra deniz fenerinde buluşmak için sözleştikleri sahneler. anna telefon numarasını bir kağıda yazıp nemo'nun eline tutuşturur. nemo anna'nın gidişine şaşkınlıkla bakarken gökten süzülerek inen yağmur tanesi de "tam isabet" eder.

böylece nemo ve anna'yı bağlayan tek bağ bir yağmur tanesi ile kopar.

aslında her şey çok daha önce başlamıştır: iki ay önce işsiz bir brezilyalı yumurta kaynatmış ve hararet odada mikro-iklim yaratarak sıcaklığı azıcık değiştirmişti. böylece iki ay sonra, dünyanın diğer tarafında sağanak yağış başlayacaktı. o brezilyalı işinin başında olacağına yumurta kaynatıyordu. çünkü konfeksiyon fabrikasındaki işini kaybetmişti. çünkü nemo altı ay önce kot pantoların fiyatlarını karşılaştırıp daha ucuz olanı almıştı. belki de bu yüzden fabrika başka ülkeye taşınmış, filmin yönetmeni jaco el dormael'in oynadığı brezilyalı da işsiz kalmıştı. tıpkı bir çin atasözünün dediği gibi: tek bir kar tanesi bambu yaprağını bükebilir.

*

düşünsenize bir. o matematik öğretmeni hanım, tükenmez sandığı bir aşkla kendisini seviyor bildiği adamın artık kendisini sevmiyor olduğunu hissettiği şu son günleri düşünerek, geceleri uykusuz gözlerle karanlığı seyrederek geçirmeseydi o iki öğrenciye daha anlayışlı olacak, hayata olan öfkesini başında kavak yelleri esen o iki delikanlıdan çıkartmayacaktı.

peki yanan posta kutusundakiler: bir daha yazılması mümkün olmayan mektuplar, daha fazlasını anlatsın diye sonuna "üç nokta" kondurulmuş ve makine işi soğuk damga yerine pulla bedellendirilmiş zarfsız kartpostallar, icra mektupları, dava dilekçeleri, kira kontratları, istifa mektupları...

yani yananlar. hiç yazılmadı bilinenler, kayıtsız kalındı sanılanlar...


7 Mayıs 2016 Cumartesi

öyle bir şey

emrah serbes'in erken kaybedenler'ini okudunuz mu?

o kitapta denizin çağrısı adında yer yer komik, hüzünlü bir hikâye vardır. (bütün hikâyeler gibi... hayır, sadece kitaptakiler değil, hayattakiler de.) hikâyenin çocuk-kahramanı hikâyenin sonunda, "ona telefon açıp yarım saat kadar konuşmak istedim. sonradan gördüğüm acaip rüyaları anlatmak istedim. kimseye anlatamadığım şeyleri sanki yüz sefer anlatmışım gibi rahat, anlatmak anlatmak istedim," der.

"o" dediği sedef'tir. ve gün gelir siz de, "bir sedef gerek herkese. sedef'in kendisine de," dersiniz.

*

işte öyle bir şey.

4 Mayıs 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: gitme

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- "gitme" dediğin biri oldu mu hiç?

- biliyorsun, işe yaramaz "gitme" demek. çünkü,..

- bunun felsefesini duymak, edebiyatını dinlemek istemiyorum. sadece soruma cevap ver. lütfen...

- hatırlamıyorum.

- peki gitmesin, kalsın istediğin biri oldu mu hiç?

- oldu.

- ne yaptın peki?

- hiçbir şey... öylece durdum. duyguları ve duyuları alınmış gibi.

*

kendime geldiğimde, "gitme" demek istediğimde yani, artık "gitme. kal," demenin bir manası kalmamış, onu kendi ellerimle bindirdiğim gemi çoktan uzaklaşmıştı.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

günün sorusu: intihar

"geçmişe dönebilseydim" ya da "hayata yeniden başlama şansım olsaydı" dedikten sonra "o an orada o yolu değil başka bir yolu seçerdim" demek örtük bir intihar arzusu değil midir?

29 Nisan 2016 Cuma

gitme sana muhtacım*

bazan gelecekten konuşuyorduk. ne de olsa sevgiliydik.

dört tane çocuğumuz olacaktı. iki kız iki erkek. erkeklerin adını ben seçecektim ve hazırdı. tarık beyazıt ve iki dedemin adından yaptığım bir isim daha. iki dedemin adından oğluma isim yapmak çocukluk hayalimdi. bir defasında bunu arkadaşıma söylemiştim. lise ikideydik. seçtiğim ismi duyunca "el hayyam" diye tamam etmişti. neden öyle dediğini o zaman anlamamıştım ama aynı arkadaş şimdi olsa, "hacı ismi gibi," derdi ve eminim erken kaybedenler'i okumuş olurdu.

bir ara, ikinci isim eren olsun, dedik. ama o sevdadan vaz geçmek zorunda kaldık. şimdi anlatırdım ama uzun hikâye...

bir çok şeyden daha vaz geçtik. ama onlar daha uzun. mesela ben, artık dört tane çocuğumun olmayacağını biliyorum. an itibariyle bir yûsuf ve bir leyla'ya razıyım.

ne diyordum? bazan gelecekten konuşuyorduk. ne de olsa sevgiliydik. ve bütün aşkların birbirine benzediği günlerden geçiyorduk: mutluyduk; hesapsız, kitapsız, tarifsiz...

kışın erken gelen akşamlarında biriydi. pastane lokanta karışımı bir mekanda karşılıklı oturmuş, kocaman gülümseyerek oradan buradan konuşuyorduk. birden sustuk. oradaki herkes sustu. ne varsa unutmuş, hep birlikte başlayan şarkıyı dinliyorduk: zeki müren - gitme sana muhtacım.

şarkı da şarkıcı da ilgi alanımıza dahil değildi ama dinledik. çünkü güzeldi. tarifsiz, istisnasız. şarkı bitti ama biz susmaya devam ettik. suskunluğu o bozdu: "zeki müren'in, bir de, neydi o kadının adı? müzeyyen senar'ın albümlerini alalım. ilgilerini çekmese bile çocuklar bilmeli."

*

geçenlerde youtube'un tavsiye ettiği bir şarkı* dinledim. hatta seyrettim. (bence siz de öyle yapın. dinlemekle iktifa etmeyip seyredin. hatta sadece seyredin.) ve o akşamı hatırladım.

zeki müren'e gelince; evimde hiç zeki müren albümü olmadı.

*: demet evgar & ismail keskin, gitme sana muhtacım

26 Nisan 2016 Salı

alay

gelin, bir şey deneyelim.

bunun için shakespeare'den bir dizeye ve her yerde bulabileceğiniz bir kelimeye ihtiyacımız olacak. bahsettiğim dize; "yarayla alay eder, yaralanmamış olan"*, kelime ise "aşk"...

şimdi de "yara"nın yerine "aşk"ı koyalım: "aşkla alay eder, aşık olmamış olan".

ya da "olamamış olan"...

*

bu da bizi kaçınılmaz olarak ayaküstü yaşanmış aşk hikâyeleri'ne götürür. daha doğrusu, murathan mungan'ın la rochefoucauld'a selâm ettiği yere:

"eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır."


*: romeo ve juliet

25 Nisan 2016 Pazartesi

itiraf

neredeyse yedi yıl oldu. verbumnonfacta'nın "ölmek"e bu kadar yaklaştığı başka bir zaman daha hatırlamıyorum.

ama o ölmemekte direndi.

16 Nisan 2016 Cumartesi

dakika ve skor

"plaklardan şimamoto sorumluydu. bir tanesini kabından çıkarır, plağın dış yüzeyine parmaklarını değdirmeden dikkatlice pikaba yerleştirir ve minik bir fırçayla kafalığın tozdan arındırıldığına emin olduktan sonra iğneyi plağın üzerine itinayla indirirdi. plak bittiğinde onu spreyler ve yumuşak bir bezle silerdi. son olarak, plağı tekrar kabına yerleştirerek raftaki doğru yerine koyardı. bu prosedürü babası öğretmişti, o da bu direktifleri yüzünde müthiş ciddi bir ifadeyle, gözlerini kısıp nefesini tutarak uygulardı. bu sırada ben kanepeye oturur, onun her hareketini izlerdim. ancak plak güvenli bir şekilde raftaki yerini aldığında bana döner ve hafifçe tebessüm ederdi. ve her defasında şu düşünce beni sarsardı: elinde tuttuğu bir plak değil, cam fanusun içindeki kırılgan bir ruhtu."*


*: haruki murakami, sınırın güneyinde güneşin batısında

14 Nisan 2016 Perşembe

bir fotoğraf için bir film

günlerdir bakıp durduğum bir fotoğraf var. bir adam ve bir kadın. siyah beyaz... in the mood for love(2000) filminden yani aşk zamanı'ndan bir an gibi. ama öyle olmadığını biliyorum. çünkü o filmi ezbere bilirim.

ama bu fotoğrafla aşk zamanı arasında bir kardeşlik olduğuna eminim. insan bu kadar emin olunca aklının labirentlerinden başka çıkış yolları arıyor. wong kar-wai'nin bu fotoğrafı gördüğünü, etkilendiğini, sonra da bu fotoğraftaki kadın ve erkeğin hikâyesini anlatmak için aşk zamanı'nı çektiğini düşünmeye başladım.

bu fotoğrafla aşk zamanı arasında bir bağ kurmaya iten başka bir sebep daha var. fotoğrafa fon olan love is a many-splendored thing(1955) filminin afişi. tam okunmayan adından yola çıkarak bir takım denemelerle filmi bulduğumda, filmin geçtiği coğrafya ve konusu bu fotoğraf ve aşk zamanı arasındaki bağa dair hislerimi daha güçlendirdi.

ve bu keşif beni gerçeği bulmuşcasına heyecanlandırıyor.

notgibi: bu arada fotoğraf bu... ayrıntılı görmek içinse üzerine tıklamak gerekiyor.

10 Nisan 2016 Pazar

günün soruları

bir adam. ya da bir kadın. çünkü fark etmez.

bir gün bir mektup alıyor. ya da bir sabah uyanıyor, kendini bekleyen bir e-mail buluyor posta kutularının sanal olanında.

ama mektubu açıp okumuyor. aylarca hatta yıllarca mektubu can taşır gibi cebinde taşıyor ya da yerinde duruyor mu diye gelen kutusunun alt satırlarını kontrol ediyor ama hiçbir zaman okumuyor.

böyle yapmakla bu adam ya da kadın ne amaçlar? neden okumaz o mektubu?

henüz okunmamış olmakla mektubunun içeriğini tıpkı schördinger'in kedisi gibi bütün ihtimallere açık kılmak mı ister?

mektupta yazılma ihtimali olanlardan mı korkuyordur?

mektubu okumamakla iyi şeyler hayal etme şansını devam ettirmek mi ister?

içindekilerin bir önemi yoktur da sadece yazılmış olması ya da yazan mıdır önemli olan?

6 Nisan 2016 Çarşamba

"sen ve ben. yani ikimiz..."

yıllar önce yollarımız kesişmiş, şimdi bundan konuşmamayı tercih etsek de galiba kalplerimiz temas etmişti. zaten üzerinde pek durmamıştım. çünkü o iş olmazdı. bulduğum ilk fırsatta, "yirmi beş ile otuz beş yaş arası bir kızla olmaz," dedim hatta.

baktım anlamıyor, bir gün bir mektup yazıp, "biliyorsun yaz tatili bitti ve bu sene üniversite sınavı var. dersane, okul, sınav derken başka şeylere ayıracak zaman bulacağımı sanmıyorum," dedim. bilmiyorum, gülmüş müdür? ama gerçekten yazdım.

yıllar çabuk geçti. ara sıra rastlaşıyoruz. geçenlerde artık otuz beşi devirdiğini ima edecek oldu. "sakın," dedim. "yorma beni. dertsiz başımıza dert almayalım şimdi."

anında, "ben o defteri kapatalı çok oldu," diye itiraz etti. üstelik yıllar önce, "hafız boşuna otuz beşi bekleme. o zaman benim yirmi yaşındaki kızlara bakma yaşım gelecek zaten. anlayacağın o zaman da şansın yok," demişim.

güldük tabii.

burayı okumaz ama yine de sorayım: "sen ve ben. yani ikimiz... olmaz! anladın mı olmaz!" demek için daha ne yapsaydım? ibrahim tatlıses'in bir kulunu çok sevdim için çektiği klibin ilk kırk saniyesini mi izletseydim?

4 Nisan 2016 Pazartesi

the lobster (2015): son sahne

the lobster(2015)'ı izlediniz mi?

hani, dogtooth(2009) ile bizi duvardan duvara çarpan sonra da bizi yığılıp kaldığımız yerde bırakıp odayı terk eden -üstelik kapıyı kapatmadan- yorgos lanthimos var ya, onun şimdilik son filmi.

ruh eşi, aşk, evlilik üzerine acımasız bir kaç söz. problem yaşayan çiftlere verilen çocuk. sırf "ilk gözlüğünü hatırlıyor musun?" sorusunu sorabilmek için gözlük kullanan sevgili arzusu.

(daha uzun yazmak isterdim ama öyle yapınca bitiremiyorum bir türlü. zaten bu yüzden "o sahne"ler ile "altı çizili satırlar"ın yaşadığı ihmal.)

*

ama o son sahne(ler).

belki cevabını bildiğimiz sorular sınavı.

belki bizzat yönetmenin kendi sorduğu soruyu cevapsız bırakması.

belki izleyici kendi "son-uç"unu seçsin jesti.

belki yönetmenin pek insanca bir zaafla tercih ettiği gizemli bir son.

hayır, hiçbiri değil. kadın korku ve endişe içinde adamın dönmesini beklerken adam tereddüt etmeden tereyağı bıçağıyla kendini kör etti. ama yönetmen bunu yapmasını değil, lokantanın arka kapısından çıkmasını ve bıçağı da yemek artıklarıyla dolu bir çöp tenekesine atmasını söylemişti ona. adamsa filmin başından bu yana -hatta doğduğundan bu yana- olduğu adam olmaya devam etmeyi seçti. yönetmen lanthimos da kendisini dinlemeyen kahramanına kızdığı için o sahneyi filme dahil etmedi.

hepsi bu.

üstelik lanthimos'un içten içe bu durumdan memnuniyet duyduğuna, kahramanıyla gurur duyduğuna eminim.

3 Nisan 2016 Pazar

time

1:55:27


ve elbette yirmi bir defa "mandalina!"...

28 Mart 2016 Pazartesi

erik

"ama biliyorsun; gidip erik aramayı sahiden isteyenler pek azdır - sahiden arayanlar daha da az"*


*: oruç aruoba, zilif

26 Mart 2016 Cumartesi

ey khoda*

ya da "seni tanımadan önce dinlediğim şarkılar - sekiz"

geçtiğimiz yıllarda bir arkadaşımın paylaştığı fotoğraf, ağızlarından "futbol sadece futbol değildir"den başka söz çıkmayan, "endüstriyel futbol" düşmanı "futbol dilencileri"nin arasına bomba gibi düşmüştü.

fotoğrafta barselona'nın stadı nou camp'ın hem eski hem yeni hali, bir yanda toz toprak içindeki saha, diğer yanda yemyeşil çimenleriyle bambaşka bir alem yan yana duruyordu. altında da arkadaşımın notu: teşekkürler endüstriyel futbol...

bizi maruz bıraktığı hız ve bunun doğal sonucu olan iletişimsizlik yüzünden internet çağına her türlü eleştiri cümlesini kurmuş olan ben, bu şarkı söz konusu olduğunda o teşekkürü hatırlıyorum: teşekkürler internet, teşekkürler sosyal medya.

çünkü internetin zaman zaman keyifle dolaştığım mahalleleri olmasaydı ey khoda'yla karşılaşır mıydım emin değilim. bütün sokakların aynı meydana çıktığı kadim şehirler gibi yıllardır döne dolaşa dinlediğim bir şarkım daha olur muydu, ondan da...

hangi dilde olduğunu bilmiyorum. belki farsça belki arapça. anlamından haberim yok. ne türkçe tercümesine denk geldim ne gugılın çeviriden sorumlu gençlerine bir şey sorma ihtiyacı hissettim. her defasında kendimi melodiye ve şarkıcı kadının muhteşem sesine bırakıyor, sadece dinliyorum.

bana "türkçe'nin en büyük şairi"ni ilk okuma denemelerimi hatırlatması biraz da bundan. hiçbir şey anlamazdım. ama derin ve güzel bir şey sakladığını hisseder, hissettiklerimin etkisinden günlerce çıkamazdım. evet, tıpkı öyle.

gözlerimin önünde karanlık ve fırtınalı bir gecede yağmura ve dalgalara direnen küçük bir sandalın görüntüsü var. ve bazan bir fenerin şavkına yakalanıyor.

* hayedeh, ey khoda