31 Aralık 2014 Çarşamba

kısa kısa - on beş

*  ya da "kısa kısa- tenis özel sayısı". çünkü hem us open'dan hem wta ve atp sezon sonu turnuvalarından konuşacağız.

* tenis konuşmaya başlamadan önce... http://www.incipitenstitusu.com/

* biliyorum, bunun için bana çok teşekkür edeceksiniz.

* us open kadınlar kanadında bahisçilere bir şey kazandırmadı. son bir kaç yıldır bütün turnuvaları 'hepinize karşı ben' edasıyla oynayan serana williams yılın son grand slam'ini evine götürdü. bu kaçıncı grand slam şampiyonluğu bilmiyorum. çünkü uzun zaman önce saymayı bıraktım. finaldeki rakibi ise uzun zamandır ortalıkta gözükmeyen carolina wozniacki'ydi.

* us open'da süpriz, beklenmeyen değil tahmin bile edilemeyen yerden geldi. tenis tarihinin ilk onuna girebilecek dört tenisçinin olduğu turda sadece şampiyon değil finalistler de 'kare as'ın dışından çıktı. marin cilic ve kai nishikori şampiyonluk için cenkleşirken kupa altı-üçlük üç setle hırvatistan'a gitti.

* rafael nadal'ın sakatlığı yüzünden katılmadığı turnuvada, form durumu itibariyle favori gösterilen 'iyi aile çocuğu' roger federer ile dünya bir numarası 'küstah sırp' novak djokoviç ise yarı finalden öteye geçemedi. bu belki de federer'in grand slam rekorunu geliştirmek için son şansıydı.

* "aklında bir gün evvelinden kalma iki şeyle uyandı yüzbaşı davidson; karanlıkta uzanırken bir süre onları seyretti. (ursula k. leguin, dünyaya orman denir)"

* sevgi ifadesi olarak kullandığım 'küstah sırp'ı ben uydurmadım. bizim aptal spikerlerden birinden duydum. bir avrupa kupası maçında ikili mücadelede türk takımının oyuncusuna biraz çirkef müdahale eden sırp oyuncuya"şu küstah sırpın yaptığına bakın sayın seyirciler," demişti. işin komik yanı, müdahaleye maruz kalan bizim futbolcu da sırp'tı.

* dostoyevski seveni bol romanı budala'da "mutsuz bazı kalplerin fethi" gibi bir erkek kusurundan bahseder. belki de haklıdır. bu kusur belki de güçleri ancak onlara yetebildiği içindir.

* "ayrılığın ve acının/ basamakları yokmuş (süreyya berfe)"

* "emma bovary benim!" diyen flaubert'e nazire: "ekrem bihruz'dur vesselâm!"

* "cama vuran her damlada seni hatılıyorum/ ve sana susuzluğumu (agora meyhanesi)"

* şu güzelliklere bakar mısınız. üstelik onuncu fotoğrafı çözünürlüğü bozulmadan büyütebildiği kadar büyüten baskıcı bir arkadaşım var. çerçeveletip duvara asacağım aile fotoğrafı gibi. kendimden kendime yeni yaş hediyesi gibi.

* atp sezon sonu turnuvası bu sene de londra'daydı. turnuvanın şampiyonu ise final maçını oynamadan kazanan djokoviç oldu. şampiyondan rol çalan adam ise federer'di; kendini ingiliz sanan iskoç andy murray'yi altı-sıfır ve altı-bir'le dağıtırken, yarı finalde vatandaşı wawrinka'yı eşi mirka'nın da yardımıyla(!) yenerken ve sırt ağrısı yüzünden finale maçına çıkmayarak tenis severleri kendisinden mahrum bırakırken.

* wta sezon sonu turnuvası ise üç yıl istanbul'a konuk olduktan sonra bu yıl singapur'da yapıldı. serana williams, bu yılın final oynamayı en çok hak eden en iyi iki ismi arasında oynanan finalde simona halep'i iki sette yenerek şampiyon oldu.

* bir zamanlar arkasında durduğumuz "özgürlük taleb(ler)inden geriye tek bir özgürlük kaldı: tüketim özgürlüğü... ya da sadece bunu verip bizi ikna ettiler.

* beddua: çocuklu eve misafir gidesin de legolara basasın.

* ibrahim tenekeci twitterda şairlik ediyor: eski defterleri açmak, kimseye mutluluk getirmez. çünkü iyi olan, geçmişte kalmaz; daima yanımızda, aklımızda ve kalbimizde bulunur.

* galiba bu, iki bin on dördün son yazısıydı.

26 Aralık 2014 Cuma

tehlikeli şiirler: on sekiz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
'karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak'* mesela...

"benim adım insanların hizasına yazılmıştır.
her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu.

keşke yağmuru çağıracak kadar güzel olmasaydım
ölüm ve acılar çatsaydı beni
düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak
sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı.
anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım
diri-gergin kasları konuşsaydım
“kardeşler! ” deseydim “kardeşlerim! ”
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
“bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan
“bakın yaklaşıyor...”
yazık, şairler kadar cesur değilim
çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan
gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.

benim gövdem yıllar boyu sevmekle tarazlandı
öyle bir çalımlarla gecenin çitlerinden atlardım
bir güneş sayardım kendimi denizin karşısında
çünkü çam kokularına sürtünüp ağırlaşan ruhların
inanmazdım dosyalara sığacağına
gittikçe ışıldardım dükkânlar kararırken
hüznün o beyaz etrafına sakallarım batardı.

benim adım bilinen cevapların üstüne mühürlenmiş
ellerim tütsülenmiş
evlerin yeni yıkanmış serin taşlıklarında
dirgenler, bakraçlar, tornavidalar
bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar
ve içinden bir baş ağrısı gibi çınlamaktansa
gövdem açık bir hedef kılındı belâlara.
ve bu yüzden yakışıksız oluyor
insanları hummalı baharlar olarak tanımlamak
ve bu yüzden göğsümde dakikalar
ince parmaklar halinde geziniyor
konvoylar geçiyor meşelikler arasından
bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
ölümden anlayan, ciddi bir yaprak
unutulacak diyorum, iyice unutulsun
neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak."

*: ismet özel
 

25 Aralık 2014 Perşembe

bağ

arkadaşım. bir küs bir barışık, tam da evliliğe giden türden bir ilişkisi vardı. ama uzatmalı sevgilisi evlenmenin eşiğinde onu fena sattı. bu sadece arkadaşım için değil, herkes için beklenmeyen bir durumdu. bununla baş edemeyen arkadaşım psikolojik destek almaya bile başladı.

oğlan da zengin bir kız buldu ve çok geçmeden nişanlandı. her şey yoluna girdi, bizim kız daha kolay unutur derken, artık nişanlı bir adam olan eleman bizim kıza tekrar sarkmaya başladı; seni özlüyorumlar, hâlâ unutamadımlar, senden iyisi yoklar...

buna son vermek isteyen arkadaşım da günün birinde oğlanın nişanlısını arıyor ve "bu beni hala arıyor, ipini sıkı tut, kimse mağdur olmasın.' diyor. sonra da bu olayı, ayrılık acısını unutabilmek ya da en azından katlanılır kılmak için gittiği psikoloğa olduğu gibi anlatıyor.

doktorun tepkisi müthiş olmuş; bildiğiniz kızmış, yani. "sen bunu yaptın, çünkü aranızda yeni bir bağ oluşmasını istedin."

23 Aralık 2014 Salı

"paralel evrenler" gibi

"şehir efsaneleri"ne benzer; cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası'nın bir anadolu şehrinde konseri vardır ve daha çok sivas'ta geçtiği söylenen bu hikâyede, konser çıkışı bir dinleyicinin, "sivas, sivas olalı böyle bir zulüm görmedi," dediği anlatılır.

bunu durup dururken hatırlamadım. internetin derinliklerinde rastladığım, yılmaz karakoyunlu'nun "cumhuriyetin türk müziği politikası" başlıklı makâlesinde anlatılan bir bahis hatırlattı:

"ilk operet olarak halide edip'in 'kenan çobanları' isimli eseri bestelendi. ilk konseri dinleyenler arasında bulunan sanat ve fikir adamı celal esat arseven, yanındaki süleyman nazif'e nasıl bulduğunu sorar. süleyman nazif de, "rum patriği teravih namazı kıldırıyor sandım," cevabını verir."

19 Aralık 2014 Cuma

günün sorusu: kelimeler

the words filmini izleyenlerdenseniz, "kelimeler"in gerçek sahibi asıl yazar ortaya çıkıp da, "benim felâketim, kelimeleri, onları bana ilham eden kadından daha fazla sevmemdi," dediğinde, siz de "geri zekalı!" dediniz mi?

ya da az evvel okuduğunuzda?

18 Aralık 2014 Perşembe

biraz da futbol


jurgen klopp

bir futbol sever olarak borussia dortmund teknik direktörü jurgen klopp'u yıllardır ilgiyle takip ediyorum. finansal olarak çökmüş borussia dortmund'u yeniden ayağa kaldıran, yarattığı takımla üstüste iki alman ligi-bundesliga şampiyonluğu ve bir uefa şampiyonlar ligi finaline yürüyen bu adamı zevkle takip ettim.

sömürgelerden gelip (okyanusa uzak kaldığı için sömürgeciliğin nimetlerinden yararlanamayan, bu yüzden pislik çıkartan almanya'nın göçmen işçiler yoluyla sömürgelerini kendi ülkesinde kurduğu fikrine katılıyorum) bir takım olan gençlerle ilişkisini ise kıskanılısı buldum.

bir defasında saç ektirdiği için magazin basınına konu olan, genelde başarılarıyla gündeme gelen klopp, bu defa ilk on üç hafta sonunda ligin dibine demir atan takımı yüzünden röportaj vermek zorunda kaldı. bu röportajda takımını ıslıklayan taraftarlara, "sürekli kazanan bir takım istiyorsanız gidin bayern'i tutun," diye 'ayar' veriyor ve bir defa daha gönlümüzü kazanıyordu.

bayern demişken. başka türlü "bayern" demiş die toten hosen'i anmamak mümkün mü?

"bazıları gibi gidip de bayern'e/ halel getiremem şahsiyetime"


zlatan ibrahimoviç

şimdilerde paris saint-germain için atıyor gollerini.

büyük olduğu, gittiği her takımda şampiyonluk yaşadığı bilinir. ve bu şampiyonluklarda büyük payı olduğu da. ama yalnızca attığı fantastik gollerle anılır. ne de olsa messiler, ronaldolar mevsimindeyiz.

bu ara açık farkla en sevdiğim iki blogtan biri olan "şota'nın tercümanları"nda onunla yapılmış nefis bir röportaj okudum. özellikle psg'in fransa ligindeki rakiplerinden toulouse'un ibrahimoviç'e otuz üçüncü yaşı nedeniyle yolladığı mesaja bayıldım:
"bugün, oğlun isa'yla aynı yaşa, hayatının otuz üçüncü yılına geldin.. bütün rahibeler muhteşem zlatan ibrahimoviç'i görebilmek için dua ediyor, insanlar futbolun etrafında bir araya gelsin diye gözyaşları döküyorlar! nice yıllara büyük zlatan! çok yaşa! geçtiğimiz iki yıl boyunca bize goller atmaktan sapkınca bir zevk alsan da sana kin beslemiyoruz. yaptığın her şey için teşekkürler!"
düşünün bir. fenerbahçe ya da galatasaray demba ba'ya doğum günü mesajı yollamış...

allah muhafaza.


alex de souza

bu coğrafyaya uğramış en kalibreli futbolcu değildi belki. ama en başarılısıydı. büyüktü. ondan başka kim ve ne varsa "bir alex değil"di. heykeli dikildi. peşi sıra narsizmden muzdarip bir kulüp başkanı tarafından takımından gönderildi. sadece gelirken değil giderken de havaalanında izdihama neden olan tek futbolcuydu belki.

o futbolcu ülkesine döndü. futbola başladığı takımda futbolu bıraktı. bırakırken de instagram hesabından futbolcusu olduğu bütün takımlara ve taraftarlarına teşekkür etti. rakip taraftara teşekkürü ise paha biçilmezdi:
"bir özel teşekkür de rakip taraftara. hiç bir zaman hiç bir yerde rakip taraftar tarafından kötü muamele görmedim. gerçekten teşekkürler! rakip taraftarı sessizliğe boğup gene de saygı duyulan bir şekilde sahadan yürüyüp çıkabilmek büyük bir keyifti."

sonuç yerine

biz bu kasabada "futbol sadece futbol değildir"cileri sevmeyiz yabancı.

onlar beşiktaş yerine çarşı'yı tutar, metin-ali-feyyaz ya da gordon milne yerine süleyman seba'yı özlerler.

kaldı ki futbol sadece futboldur. sahaya çıkar en iyi oyununu oynamaya çalışırsın. kısmetse de kazanırsın. kazanmak ve kaybetmek arasındaki tek fark başkalarının sana davranışıdır.

ona bakarsanız vnf. de sadece vnf. değildir.

12 Aralık 2014 Cuma

paralel evrenler: altı

iki yazar.

biri rus diğeri diğeri türk.

rus olan edebiyatı edebiyat yapanlardan biri; dostoyevski. diğeri çağdaş türk edebiyatını okunur kılan genç tayfadan emrah serbes.

biri bir 'budala'dan ölümsüz bir kahraman yarattığı kitabında hem de o kahramanın, diğeri ise kalbimizin üzerinde tepindiği kitabında kendisinin değilse bile anlatıcısının ağzından "çocuk"lu ve "kuş"lu bir denklem kuruyor.

"çocuğa her şey anlatılabilir, her şey; büyüklerin çocukları, hatta ana babaların kendi çocuklarını ne kadar az anladıklarını düşünerek şaşıyordum. küçük olduklarını, henüz öğrenme çağında olmadıklarını bahane ederek çocuklardan hiçbir şey gizlenmemeli. ne hazine, ne bahtsız bir düşünce.(...) bu güzel kuşcağız size güvenle, saadetle bakarken onu aldatmak ayıp değil mi? onları kuş diye tarif ediyorum, çünkü dünyada onlardan daha iyi kuşçuk yoktur."*

"herkesin bildiği şeyleri çocuklardan saklamayın. çünkü o zaman kendilerini dünyanın dışına itilmiş hissederler. o ruh hali de, öğrenmelerini istemediğiniz şeylerden daha çok zarar verir onlara. bir çocuğun, kuş olduğunu düşünmeye hakkı vardır. tabii bu biraz tehlikelidir. özellikle arka balkonlarda manasızca oturmayı seviyorsa."**


*:  budala
**:hikayem paramparça - kahvaltına devam edebilirsin

10 Aralık 2014 Çarşamba

kar

"kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık"*


*: turgut uyar, çılgın-hüzünlü 

9 Aralık 2014 Salı

söyleşi hakkındadır

söyleşi okumaktan haz aldığım bir yazın türü. belki de soran veya cevap veren konumunda hiç olmadığım için durum böyle.

marquez bu konuyu biraz daha derinleştiriyor. ve genç bir gazeteci olarak medellin'deki toprak kayması üzerine yaptığı haber hakkında kendisiyle röportaj yapmak isteyen iki gazeteci üzerinden söylüyor fikrini:

"beni ikna etmek için çaba harcamaları gerekti, çünkü o zamana kadar soru - yanıtlardan oluşup her iki tarafında ortaya bir şey koyan bir sohbet için güç sarfettiği söyleşi türüne karşı belki de haksız bir ön yargım vardı. (...) ama sonunda el colombiano'yla yaşamımın ilk söyleşini yaptım, intiharî bir içtenlikle oldu.

aradan elli yıl geçtikten sonra, bugün dünyanın yarısında sayısız söyleşinin kurbanı oldum, ama hem soruları soran hem de yanıtlayan olarak hâlâ bu türün verimliliğine ikna olmuş değilim. konusu ne olursa olsun kaçınamadığım sayısız söyleşi, kurgu yapıtlarımın bir parçası olarak kabul edilmelidir, bundan başka bir şey değillerdir: yaşamım üzerine fantezilerim. öte yandan bence yayınlamak için değil ama, dünyanın en iyi mesleğinin yıldızı olan haberciliğe temel oluşturmaları açısından değerleri ölçülemez."*


*: anlatmak için yaşamak

6 Aralık 2014 Cumartesi

sabit

bahçe kapısının önünde nereye geldiklerini, ne yapmaları gerektiğini unutan iki insan gibi karşılıklı duruyorlardı.

4 Aralık 2014 Perşembe

cover

vatanlarından koparılıp amerikaya getirilen ve insanın insana üstünlüğü varmış gibi beyaz tenli insanlara köle yapılan siyah tenli insanların acı kaderini biliyorsanız, kölelerinin sağlığını, mutlululuğunu, konforunu, özetle yaşam haklarını akıllarına bile getirmeyen toprak sahiplerinin bu insanlara tarlada çalışırken şarkı söyleme izni verdiğini duyunca şaşırabilirsiniz.

mutlu olunca daha çok iş yaptıkları için değil, -müzik terminolojisini bilmediğim için anladığım şekliyle söyleyeceğim- üç vuruşluk zamanda dört vuruş yapılan şarkılar söyledikleri ve böylece üç defa çapa vurmak yerine dört defa toprağı çapaladıkları için. yani blues unutulup gitmemişse bunu güzelliği kadar ritmine de borçlu. 

ve radyo yayını zamanları. hâlâ kölelik var. ırkçılık normal ve standart. afrikadan gelen o adamların müziği nefis. ama radyolar beyaz. şarkıcılar beyaz. ve beyazlar iki yüzlü. ırkçılığa gönderme içeren sözler sansürlenerek ya da bizzat gönderme içermeyen parçalar seçilerek o "taş gibi" şarkılar beyaz adamlarca söyleniyor. şarkıların bir beyazın söylediği hali orijinalinin kederli sesini taşımasa da meşhur oluyor. çünkü şarkılar müthiş.

o zamandan bu güne "cover" sadece "üstünü örtmek" anlamına gelmiyor. bir müzik parçasının başka kişi tarafından yeniden yorumlanması anlamına geliyor.

yorum ne kadar güzel olursa olsun dinlediğiniz her coverda bunu hatırlayın derim.

2 Aralık 2014 Salı

tehdit

bir lokantada ya da evde fark etmez; yalnız yemek yemek belki de yalnızlığın sevmediğim hatta nefret ettiğim tek hâli. üstelik şölen masası gibi kalabalık sofraları, uzun süren kahvaltıları, kahvaltı ya da yemeğin peşi sıra toplanmamış masada yapılan sohbetleri çok severim. bunun için bahaneler icat etmeyi de...

geçen hafta sonu yemeğe misafirlerim vardı. yemek dedimse, en kolayı: çorba, balık ve salata. peşi sıra şehrin en iyi baklavasının eşlik ettiği çay. tek zor yanı, kirli sepetinden seçtiğim kirli bir kazağı balık pişirirken giymekti. hepsi bu.

yemek yenildi. sohbet edildi. daha rahat bir yere geçilip şehrin en iyi baklavasının eşliğinde çaylar içildi. yavaş yavaş etrafın toplanma vakti geldi.

masanın üzerindekileri birer ikişer mutfağa götürmeye başladım. yardım eden arkadaşlardan birisi mutfak tezgahına bıraktığı ve taşımada kolaylık olsun diye küçüğünü büyük olanın içine koyduğu iç içe geçmiş iki bardağı göstererek, "canın sıkılmasın diye sana iş çıkarttım," dedi ve ekledi.

"istersen bu kombinasyondan bir kaç tane daha yapabilirim."

güldüm. gri tatlı tabaklarından birini elime aldım. çorba tenceresinin kapağını işaret ettim.

"beni uğraştırmak istiyorsan bu tabaklardan birini şu kapağın içine koymalıydın. geçen gün yanlışlıkla yaptım ve çıkartmak için kırmam gerekti."

hatta, neden bahsettiğimi anlasın diye uygulamalı gösterdim.

*

tabak mı? çöp kamyonu perşembe sabahı geleceğine göre dışarıdaki büyük çöp tenekesinde olmalı.

30 Kasım 2014 Pazar

varlığım varlığına...

varlığının varlığıma kelebek temasları inkar edilemez.

öpmeyi yeni öğrenen bir çocuğun dudağını dokundurup çekmesi gibi hafif.

ama gerçek.

ve güzel...

27 Kasım 2014 Perşembe

gel ya da git*

farah zeynep abdullah...

kabul, objektif değilim. ne yaparsa yapsın beğenmeye hazır bir biçimde takip ediyorum kendisini. çünkü, kelebeğin rüyası'nı izledim. o günden bu yana sarışın sever bile sayılabilirim. metafizik bir aşkın evdeki hesap çarşıya uymamış filmini sırf o var diye izliyor, ruhu eski zamanlara ait diye hep aynı rollere takılıp kalmasına aldırmıyorum bile.

bir hümeyra değil elbette. nazan öncel, birsen tezer, jehan barbur hiç değil. ama, bu kızın on parmağında on marifet var, dedirtiyor işte.

şarkının birden bire "deliren" kısmını fazlasıyla zamane bulsam da içimde büyüyen baksana talihe ya da sen mutlu ol ne olur'u ondan dinleme arzusuna engel olamıyorum.

*farah zeynep abdullah, gel ya da git

26 Kasım 2014 Çarşamba

tehlikeli şiirler: on yedi

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
ece ayhan'dan 'mor külhani' mesela...

"1. şiirimiz karadır abiler

kendi kendine çalan bir davul zurna
sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
taşınır mal helalarında kara kamunun
şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2. şiirimiz her işi yapar abiler

valde atik'te eski şair çıkmazı'nda oturur
saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

3. şiirimiz gül kurutur abiler

dönüşmeye başlamış beşiktaşlı kuşçu bir babanın
taşınmaz kum taşır mavnalarla karabiga'ya kaçan
gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

4. şiirimiz erkek emzirir abiler

ilerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5. şiirimiz mor külhanidir abiler

topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir

ayıptır söylemesi vakitsiz üsküdarlıyız abiler

6. şiirimiz kentten içeridir abiler

takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?"

24 Kasım 2014 Pazartesi

türdeş

kitaplığınızın karşısında durup, "bunların hepsini okudun mu," diye soran insanlar vardır ki, hayatları boyunca bir iki kitap ancak okumuşlardır. bir de, "koşarken ne düşünüyorsun," diye soran insanlar vardır ve hayatları boyunca bir defa olsun uzun mesafe koşmayı tecrübe etmemişlerdir.

bu insanları alıp aynı kefeye koyabilirsiniz.

21 Kasım 2014 Cuma

günün sorusu: ayrılık

iki insan ayrılınca bütün o hatıralar ve hayaller ne oluyor? uzayın sonsuzluğunda mı kayboluyor, "bir sana bir bana," diyerek her iki tarafa taksim mi ediliyor?

19 Kasım 2014 Çarşamba

dakika ve skor

"yine de, insanın temel karakteri keskin değişimler göstermiyor. tek başına kalma arzusu, hiç değişmeden hep vardı içimde. o yüzden günde bir saat kadar koşup, o süre boyunca kendime ait bir sessizlik zamanına sahip olabilmek, ruh sağlığım açısından önemli bir anlam taşımaya başladı. en azından koşarken ne kimseyle konuşmam ne de başkalarının konuşmalarını dinlemem gerekiyordu. yalnızca çevremdeki manzarayı izleyip, kendimi bulmam yeterliydi. bu hiçbir şeyle değiştirilmeyecek ölçüde değerli bir zaman dilimiydi."*


*: haruki murakami, koşmasaydım yazamazdım

18 Kasım 2014 Salı

mektuplaşma

müzeyyen senar ve nilüfer bir olup "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni" dediğinde sadece sevmek zamanı değil başka pencereler de açılıyormuş meğer...

mesela, mışkin'in daha sonra, "güneşli bir sabah kalemi elime aldım ve ona mektup yazdım; neden ona yazdım, bilmiyorum," diyeceği ve yepançinlerin üç kızından en küçüğü, "münakaşa kabul etmez güzellikteki" aglaya'ya yazdığı mektup ile cevabına.

mektup:

"bir zamanlar bana içinizi açma lütfunda bulunmuştunuz. belki beni şimdi büsbütün unutmuşsunuzdur. nasıl oldu da size yazıyorum? bunu bilmiyorum; kendimi size, yalnız size hatırlatma isteğine kapıldım. birçok defa her üçünüze çok ihtiyacım vardı, ama üçünüzden yalnız sizi görüyordum. size ihtiyacım, çok ihtiyacım var. kendime dair yazacak, anlatacak bir şeyim yok. zaten istediğim o değildir; mutlu olmanızı çok isterdim. acaba mutlu musunuz? işte, size sadece bunu söylemek istedim.

kardeşiniz prens l. mışkin"
nazire:
"prens lev nikolayeviç! bütün bu olanlardan sonra yazlık evimizi ziyaretinizle beni şaşırtmak niyetinde iseniz, sevinenler arasında beni bulamayacağınızdan emin olabilirsiniz.
aglaya yepançina"
*
ben de "sevinenler arasında beni bulamayacağınızdan emin olabilirsiniz" tarzı cümleler ihtiva eden eski zaman mektuplarından almak istiyorum ve anne yepançin'in mışkin'e söylediklerine katılıyorum: "... belki de sen gelmiyorsun diye öfkelenmiştir, ancak bir budalaya böyle yazılmıyacağını hesaplıyamamış, çünkü o bunu olduğu gibi kabul eder, zaten öyle oldu ya."

16 Kasım 2014 Pazar

dalgalandım da duruldum*

her ne kadar kendi şarkısı kalbimi kıra kıra olsa da, "dalgalanıp da durulurken" vesikalı yarim'i anmamak olmaz. daha doğrusu, gönül kontejanından türk sinemasının ikinci sırasına kaydettiğimiz bu 'siyah-beyaz beyaz şiir'in bir sahnesini:

sabiha halil'e tek bir soru bile soramadığı, başarısız konuşma denemesinin ardından kader arkadaşı müjgan'a gitmiştir. müjgan'nın karyolasına oturmuş ve en başından itibaren halil'le ilişkisinde aklı temsil eden, kendisini kaçınılmaz son-uçlara dair uyaran pavyon arkadaşını dinlemektedir. müjgan, "öyle susmakla olmaz. evlisin. evliymişsin, deseydin," dediğinde sabiha'nın cevabı, "diyemem," olur. iyice öfkelenen ve "niye diyemezmişsin? korkun neden?" diyen müjgan'a verdiği cevap ise o ana kadar ona aşık olmamışları bile aşık eder: "ya evet derse?"

benim için yalnızca müzeyyen senar ve nilüfer düetiyle var olmuş olacak bu şarkı içinde, ne zaman "aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni" deseler bu sahneyi hatırlar, kabul edilemezi bile kabul ettiren aşkın içindeki razılık duygusuna iman ederim.

*müzeyyen senar - nilüfer, dalgalandım da duruldum

14 Kasım 2014 Cuma

"köpeğiyle dolaşan kadın"

anton çehov'un aynı isimde, aşkın olası güzergahını, uğradığı sapakları müthiş bir doğallık ve sadelikle anlatan bir öyküsü vardır. ki bu öyküyü "aşkın öyküleri üçlemesi"nde anmıştık.

evet, girizgahtan anladığınız doğru. bu yazıda o öyküden bahsetmeyeceğiz.

*

hâlâ koşmayı seviyorum. haftada en az üç sabah, "hilal"in bir ucundan diğerine, yani fenerden balıkçı sığınağına kadar koşup dönüyorum. bazan, evde kahvaltı için ekmek olmadığı zamanlarda yani, fenere dönerken yol üzerindeki bir fırından ekmek ve zeytinli poğaça alıp yolun kalanını sallana sallana yürüyerek tamamladığım da oluyor.

bu arada, size anlatmadım ama deniz fenerinin karşısına, şehri büyük şehirlere götüren şehirler arası yolun diğer tarafına bir site yapıldı. geçen sene yaz sonunda başladıkları inşaatı bu sene baharın yaza temas ettiği günlerde bitirdiler. o zamanki belediye başkanından aldıkları desteğe rağmen eski nato üssünün hâlâ askeri bölge hüviyetini koruması nedeniyle çok katlı bina için ruhsat alamamışlar. amerikan banliyö dizilerindeki gibi çift katlı, verandalı, bahçeli on yedi tane ev. sitenin adı büyük bir yaratıcılık örneği(!): deniz feneri evleri...

ama sloganları başarılıydı: "şehrin dışında kalın".

sadece sürünün değil, şehrin de dışında kalın...

*

geçtiğimiz yaz, temmuzdu galiba. market alış verişi sırasında bir kadın gördüm. ilk anda aklımdan geçen, "sadece bu şehrin değil, tüm dünyanın yaş grubunuzdaki en güzel kadını siz olmalısınız," oldu. umarım bunu sesli söylememişimdir.

sonra unuttum gitti. anlayacağınız sıradanım çok; herkes gibi ben de kolayca unutuyorum.

aynı kadın günlerin kısalmaya başlamasıyla yeniden ortaya çıktı. evde kahvaltı için ekmek olmadığı bir sabah yol üzerindeki bir fırından ekmek ve zeytinli poğaça almış, hatta ucundan kopardığım parçayı yiye yiye geri dönerken ona rastladım.

golden retriever cinsi köpeğinin tasmasını tutuyordu. ve muhtemelen deniz feneri evlerinde kalıyordu.

hemen ekmeğin kopardığım ucunu sakladım. elimde olmadan o tarafa baktım. ve göz göze geldik, "günaydın," dedim. gülümsedi. gamzeleri varmış. ve bu güzel.

sonra kaçarcasına yürüdüm. gören ocakta yemeğim, okula yetişecek çocuğum var sanabilirdi.

*

bence yetmiş yaşlarında. ama en fazla ellilerinde gösteriyor. hatta, buraya yaz tatiline gelmiş eski bir artist olduğunu bile düşündüm. ecnebilerin ev alıp buraya yerleşmesi nadirattan olduğu için aşık olduğu bir gurbetçinin peşi sıra gelmiş avrupalı da olabilirdi.

ortalamanın üzerinde bir boyu, bedeninin vazgeçilmemiş bir manken formu var. bakımlı elleri o kadar güzel ki şu ana kadar gördüğüm en güzel eller onun olabilir. biçimli ayakları ve onu bütünleyen bileklerin uyumunu ise görmelisiniz. etek giydiğini hiç görmedim. sadece pantolon giyiyor. ayak bileklerini ele veren pantolonlar.

siyah kemik çerçeveli gözlüklerinin ardındaki gri gözlerini, omuzlarına değdi değecek sarı saçlarını, daima nar rengi bir rujla görünür kıldığı dudaklarını da... ama ben en çok burnunu seviyorum. o kadar güzel ki, sanki toprak altından çıkartılmış bir mermer heykelden ödünç alınmış gibi.

kostüm tercihi ise ayrı bir dünya. bugünlerde bele oturan bir yağmurluk giyiyor mesela. bele oturan kostümler tercih eden bir kadın bizim buralarda yağmurluk giymez, yağmurluk giyen tayfa ise bele oturan bir yağmurluğu hakaret sayar.

*

hiç konuşmadık. henüz köpeğini de sevmiş değilim. sadece tebessümler ve gamzeler eşliğinde selamlaşıyoruz.

bu yazıyı ise uzaktan onları gördüğüm ve yan yana gelinceye kadar üstümü başımı, yürüyüşümü düzelttiğim bir sabah, bir kaç tekrarla hazır ettiğim "günaydın"ı kendisine sunduktan sonra aldığım gülümsemenin onuruyla, bana neler oluyor, diyerek yazıyorum.

13 Kasım 2014 Perşembe

tam kafiye

ya hazdan ölürüz biz ya azdan.

ölebilirsek.

ölemiyorsak bir önemi yok nasıl olsa ne şekilde öldüğümüzün.

ya da ölmediğimizin.

 

8 Kasım 2014 Cumartesi

değişim

"defoe'nun on sekizinci yüzyılın başında robinson crusoe'nun yaşanmış, gerçek bir hikaye olduğunu iddia etmesinden iki yüz elli yıl sonra, nobokov bin dokuz yüz altmışlarda amerikanın yollarında, üniversitelerinde geçen romanlarının birer masal gibi okunması gerektiğini tekrarlıyordu."*


*: orhan pamuk, saf ve düşünceli romancı

7 Kasım 2014 Cuma

günün sorusu: kulaktan kulağa

acaba bir kaç ağaçkakan bir araya gelip kulaktan kulağa oynarsa ne olur?

4 Kasım 2014 Salı

eksik-masal

benzer bir şeyi 'esemes' zamanlarında da yapmıştım. ama o zaman şimdi olduğu gibi masal anlatmamış, öykücü'ye john hollander'ın hayaller adlı şarkısının türkçesini söylemiştim: ister misin bazı hayaller almak?..

şimdi yaptığım ise, whatsapp üzerinden masal anlatmak.

o gece yazdıkça uydurduğum, sonrasında çok beğendiğim masalı buraya taşıdım. bunu yaparken tek bir şey ilave etmedim, çıkartmadım. belki kelime dizilişiyle oynadım, yazım hatalarını ve akıllı telefonların kelimelere nizam veren ayarının bambaşka kelimeye dönüştürdüğü kelimelerin doğrusunu yazdım. hepsi bu?

başlıktaki "eksik" ise, masal yarım kaldığı ve sonsuza kadar öyle kalacağı için.

*


sanki bir öykü kitabı okuyor gibi anlatayım:
dışarıda kar sesi olsun
sesimde buğu
omuzlarını örten ama boynunu açıkta bırakan bir gece elbisesi olsun üzerinde. gece elbisesi dedimse uyku elbisesi. birazdan uyuyacakmışsın gibi.

bu bir deniz kızı öyküsü: ayakları olmayan bir deniz kızı ile zarif ayak bileklerine halhal takmış dansçı çingene kızın hikayesi.

bu deniz kızı derin çok derin bir denizin derinliklerinde dört bir yanı inci ormanlarıyla çevrili küçük bir şehirde mutlu mesut yaşarmış
deniz altında yaşayanlar için gökyüzü sayılabilecek olan suyun yüzeyinden sonrasını merak edermiş bir yandan
hayatındaki tek sıkıntı buymuş
daha doğrusu, yani görmesini bilenler icin hayatındaki tek heyecan buymuş
bir gün başını kaldırmış gökyüzüne bakarken
pardon, suyun yüzeyine bakarken
önce bembeyaz yelkenlera sahip kocaman bir kalyonun suya batmış kara gövdesini ve suya düşen gölgesini, sonra da onu günlerdir takip eden ve en sonunda yakalayan fırtınayı görmüş
peşi sıra kalyon ve fırtına, beyaz yelkenlerin suya düşen gölgesi ile fırtınanın nefesi arasındaki mücadeleyi izlemiş biraz korku biraz alışkanlıkla
çünkü böylesi mücadeleleri hep görürmüş
ama bu defa farklıymış
çünkü, daha önce hayatında bu kadar büyük kalyon, bu kadar beyaz yelkenler görmemiş.
bu kadar güçlü fırtına da...
kalyon ne kadar büyük, yelkenler ne kadar beyazsa fırtına da o kadar şiddetliymiş.
fazla sürmemiş
kalyon ne kadar büyük, ne kadar dayanıklı olsa da fırtına bu. nasıl karşı koyabilirsiniz ki?
suyun yüzeyine
pardon gökyüzüne
ya da her neyse
kalyonun parçaları düşmeye başlamış. yelkenler sudaki akislerine kavuşmuş. insanlar, tahta parçaları suya düşmüş. toplar, gülleler, fıçılar, silahlar...
gökyüzü
pardon suyun yüzeyi
ya da her neyse
ilk önce suya düşen, sonra çırpına çırpına can verip yüzeyde asılı kalan cesetlerle dolmuş. tıpkı sönmüş yıldızlar gibiymiş. ve deniz kızı bu benzetmeyi nereden aldığını bilmiyormuş.
derken simsiyah bir küre aşağı inmeye başlamış. bu küre renkli elbiseleri suyun derin karanlığında bile fark edilen bir adamın ayağına zincirle bağlıymış ve normalde
su yüzeyine
pardon gökyüzüne
ya da her neyse
çıkması gerekirken usul usul batıyormuş. bir yıldız gibi kaymış denizin derinliklerine doğru.
bu adam bir sihirbazmış. bir avuç kumu altın tozuna çevirdiği gün, zenginliğinin tehlikede olduğunu düşünen kaptan ve tanrının koyduğu kurallarla alay edildiğini düşündükleri için kalyona uğursuzluk geleceğini düşünen tayfalar tarafından bir gülleye zincirlenip geminin ambarına kilitlenmiş.
belki de kurallarına körü körüne bağlanılmasından hoşlanmayan tanrı bunun üzerine fırtınalarından en güçlü olanı yollamış
kaptan ve çok gurur duyduğu gemisini cezalandırmış.
adam sihirbaz olduğu için uzun süre nefesini tutabiliyormuş. ve bu bir masal olduğu için de suyun altında konuşabiliyormuş.
...

1 Kasım 2014 Cumartesi

kasım

evet, yine kasım.

yine dostoyevski.

"delikanlı" günlerimizi anarak biraz da.

bunu nasıl kaçırmışım diye hayıflanarak. burayı nasıl çizebilmişim diye şaşkınlıkla.

şimdilik bir insan galerisinde yürür gibi. yüzler ve isimler...

ama yanlış hatırlamıyorsam, yol ilerde düzelecek.

29 Ekim 2014 Çarşamba

dakika ve skor

"galiba yaşlı rahibe öldü. sırtım kalorifere dayalı, mutfakta durmuş, yaşadığı yerde, karşı evde, odasındaki hüzünlü ışığın mutfak masamın üzerinde, duvarda asılı büyük aynada yanmasını bekliyordum. avlunun diğer tarafındaki evden gelen ışığı, yıllardır benim batan güneşimdi. aydınlık penceresini mutfaktaki aynada görür, evdeki lambaları ancak ondan sonra yakardım. şimdiyse karanlıkta duruyordum ve elimde bir bisküvü vardı ama yemiyor, çok ses çıkarmaktan korkuyordum. ya öldüyse..."*


*: "emine" sevgi özdamar, aynadaki avlu

28 Ekim 2014 Salı

gitmek

"çekip gitmek, alışkanlıklara karşı kendi sürecini yaratmaktır."*


*: paul morand

25 Ekim 2014 Cumartesi

kehanet

her türden anlatının hatta kutsal kitapların bile uğrak noktalarından biridir kehanet bahsi. oedipus'un başına gelenler, musa peygamberin yaşadıkları, kız kulesi'nin hikayesi vs.

kahinlere ve söylediklerine yani kehanetlere inanmayı anlarım. ama anlamadığım bir şey var: nasıl oluyor da bu kadar güçlü biçimde bir kehanete inanabilen kişiler, oğlunu uzak bir köye terkederse, o gün doğan bütün çocukları öldürürse, denizin ortasına bir kule inşa ederse kehanetin işaret ettiği son-uçtan kurtulabileceğine inanabiliyor?

21 Ekim 2014 Salı

namık kemal mahallesi - proje yarışması

yahya kemal'in yerinde ben olsaydım o lafı demezdim; ankara'nın en güzel şeyi namık kemal mahallesi çünkü.

ankara'nın göbeğinde, kızılay'dadır. güvenpark'tan bir kaç adım öteye kumrular caddesi boyunca yürür ve sola, kumrular caddesi'ni dik kesen sokaklardan birine dönersiniz.

artık orası kızılay değildir. ankara değildir. çirkin, anlamsız yollar, arabalar, şekilsiz kamu binaları kaybolur. kalabalık ve boğucu bir şehrin ortasındayken birden bambaşka bir iklim ve boyuta geçersiniz. sadece birkaç adımla birdenbire bambaşka bir diyara varmaktır o sokaklarda yürümek. başkentin bütün sesleri kaybolur. etrafınızı huzur ve sessizlik kuşatır.

asırlıkmış hissi uyandıran çınarlar altında, cetvelle çizilmiş gibi dümdüz sokaklardır bunlar. bahçe duvarlarından birine oturup, sokakla arasına bahçe koymuş, yaşanmışlık dolu evlere bakar, elinizde olmadan eski zaman hayalleri kurarsınız.

ya da bahçe duvarlarından birine sırtınızı yaslarsınız bazan. yanağınızda hiç geçmeyecek bir yangın başlar, kulağınızda sonsuza emanet bir fısıltı yankılanır. öğle tatiline çıkmış memurlar kıskançlık dolu bakışlarla önünüzden geçer. biraz da ayıplar.

ama kimin umurunda...

*

türkiye cumhuriyeti'nin ilk "toplu konut" projesi olan namık kemal mahallesi'nin temelleri bin dokuz yüz kırk dörtte atılır. projesi bin dokuz yüz kırk beş yılında alman mimar paul bonatz tarafından yapılan bu lojmanların yapımı ise bir yılda tamamlanır.

iki, üç, dört katlı evlerden oluşan konutlar, ön ve arka bahçeleri, yüksek tavan ve balkonuyla o günün şartlarına göre modern ve lüks olarak tasarlanmıştı.

eski ile yeni uyumla bir araya gelmiştir. eski ahşap evler beton giyinmiş gibidir. bir yanıyla geçmişe tutunmuş hissi verirken diğer yanı günümüzdedir. paul bonatz geleceği tasarlarken geçmişi unutmamıştır sanki.

asker ve üst düzey bürokratlar için kurulduğundan "devlet mahallesi" denilen ve dönemin başbakanı şükrü Saraçoğlu yüzünden "saraçoğlu mahallesi" olarak da bilinen bölge, ankara'nın değişen yapısı nedeniyle bugün genelkurmay başkanlığı, başbakanlık ve bakanlıklara yürüyüş mesafesinde yer almaktadır.

*

çevre ve şehircilik bakanlığı bir süre önce lojman statüsü kaldırılan namık kemal mahallesi'nin yeni kullanım biçiminin belirlenebilmesi için çalışma başlattı. mahalle için yeni bir proje bulunması ve bu proje üzerinden mahallenin tekrar planlanması için maliye bakanlığı ile protokol imzalandı. belki de mahalle, otel, öğrenci yurdu ya da üniversite kampüsüne dönüşecek.

belirlenen projeyi maliye bakanlığı hayata geçirecek. kiralama ya da yap-işlet-devret modeli ihtimal dahilinde.

proje yarışması ise, tmmob ve ankara ticaret odası iş birliğiyle düzenlenecek. sonuçlar gelecek yıl ocak ayında açıklanacak ve uygulanacak proje kamuoyuna açıklanacak.

*

yanılıyor olmayı çok isterim ama galiba yeni bir avm bekliyor bizi. çünkü bu bahiste türkiye cumhuriyetinin en muhafazakar iktidarının sicili pek temiz sayılmaz. yine de, ben yarışmaya katılıyor olsaydım projem mahallenin aynı kalması olurdu.

eğer mahalle yıkılacaksa arda kalan tuğla, kiremit, duvar parçası vs. tıpkı berlin duvarı gibi hatıraya dönüştürülsün. bu olursa, "sarı-lacivert"e boyanmış bahçe demirlerine talip olduğumu şimdiden söylemek isterim.


notgibi: bir de buradan bakın.

18 Ekim 2014 Cumartesi

dakika ve skor

"kasabada bulunuşumun altıncı ayıydı galiba. bir cinayet işlenmişti. katiller cesedi kasabanın epey uzağında bir tarlaya gömmüşler ve ortadan kaybolmuşlardı. fakat iki gün içerisinde yakalanmışlar ve suçlarını itiraf etmişlerdi.

biz o gün akşam saatlerinde, üç araba dolusu insan, komiser, savcı, diğer görevliler ve yanımızda katillerle cesedi bulmak için başlayan ve sabaha kadar süren tuhaf bir yolculuk yaptık. beni çok etkileyen ve uzun yıllar zihnimden çıkmayan bir yolculuktu bu. o yolculuğun belleğimde bıraktığı izleri de takip ederek, kasaba hayatıyla ilgili şunları yazmıştım:

kasabalarda hayat bozkırda yapılan yolculuklara benzer. her tepenin ardında 'yeni ve farklı bir şey' çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan ve uzayan tekdüze yollar.

bu satırlar, yirmi beş yıl sonra bir zamanlar anadolu'da filmini çekmek için gittiğimiz aynı mekânlarda, bizim yol haritamız olacaktı."*


*: ercan kesal, evvel zaman

16 Ekim 2014 Perşembe

dönüşüm ya da değişim

arkadaşım. uzatmalı bir ilişkisi var. daha doğrusu vardı.

gidişatı değiştirmek için o bir şey yapmayınca kız yapmış. bir akşam aramış, buluşalım, demiş. konuşalım. her zaman gittikleri, bu ara çok moda olan bir mekanda buluşmuşlar. ve bu buluşmadan ayrılık çıkmış.

kız gitmiş. bizimki masada öylece kalmış. diyor ki, kız gitti, yüzünde hiçbir şey olmamış gibi bir ifade. oldukça rahat. ben oturmuş ağlıyorum.

ne de olsa kızı seviyor. hâlâ seviyor. hem de fena seviyor.

bir süre sonra o da kalkmış. mekandan çıkarken saate bakıyor, neredeyse sabah olmak üzere. cebindeki anahtarın varlığını bile isteye unutmuş, unutmasa bile ilk çöp tenekesine atarmış. taksiye de binmemiş. mutsuz bir adam olarak ağır adımlarla en yakın otobüs durağına yürümüş.

oturacak bir yer bulmuş. sırtını durağın camdan duvarına yaslamış, ayaklarını uzatmış, ellerini cebine sokup yakasını kaldırdığı ceketinin içine gömülmüş.

anlatmaya başladı: "salya sümük ağlıyorum oturduğum yerde. sanki göz yaşlarının sebep olduğu perde aralanmış gibi durakta bekleyen, otobüslere binen, yürüyen ya da vasıtalarla işlerine giden insanları gördüm. ne kadar güzeldiler. bu insanlar uyumuş, uyanmış, belki sevişmişlerdi. normal olarak şimdi de işe gidiyorlardı. ya ben? bir durakta oturmuş salya sümük ağlıyordum. ve herkes işe giderken ben ev gidecektim. kendimi dışlanmış ve zavallı hissetim."

sonra ben sazı elime aldım: "tıpkı kafka'nın dönüşüm'ü gibi. ya da değişim'i... bütün çözümlemeler, baba baskısı altın ezilen çocuk vesaire yanlış belki de. aslında kafka aşk acısı çektiği bir sabahı anlatıyordu. "gregor samsa"nın "bir sabah, sıkıntılı rüyalar gördüğü uykusundan uyandığında, kendini yatağında ürkütücü dev bir böceğe dönüşmüş buldu"ğu falan yoktu. sadece aşk acısı çekiyordu."

ne yalan söyleyeyim, bu tezim, o an ikimizede makul göründü. hâlâ da öyle...

13 Ekim 2014 Pazartesi

bireysel özgürlük

"bireysel özgürlük uygarlığın getirdiği bir şey değil, tersine uygarlığın kısıtladığı bir şeydir."*


*: sigmund freud, uygarlığın huzursuzluğu

8 Ekim 2014 Çarşamba

sahibini arayan mektuplar - bir

anlatmak için yaşamak'tan alıntıladığım hikâyenin peşi sıra yaptığım çağrıya ilk ciddi cevap, "on sekiz yirmi beş yaş arası herkesin şair olduğu bir coğrafyada şiiri bir süreliğine terk etsem bu durum kimseler için bir kayıp olmaz," diyerek "terkedilmiş şiirler"ini terk eden mehmet murat'tan geldi.

kaldı ki, kendini bir süredir mektuplara vermişti. yaptığım çağrının sonuçları ise aşağıda...

*

"soğuk bir ankara akşamında gördüğüm kız,

takvimlerin şubat ayını işaret ettiği günlerdi. kocatepe'den sıhhıye'ye akan mithatpaşa caddesindeydik. seni daha fazla görmek için postanenin önünde durmuştum. üzerimde gri palto. nefesim havaya asılı. sense karşı kaldırımda, tıpkı cadde gibi sıhhıye yönüne yürüyordun. yakası kürklü bir palto vardı üzerinde. elinde çantan. cadde boyunca topuk sesleri.

o anın, dahası o akşamın seni dünya gözüyle son görüşüm olduğunu bilseydim kolundan tutar, "gitme," derdim.

dünya gözüyle diyorum, çünkü seni sonradan çok gördüm: yeşile dönmüş bir trafik lambasının emniyetinde karşıdan karşıya geçerken sol yanımda bekleşen otomobillerden birinin ön koltuğunda, "bu koku en çok ona yakışır," dediğim kokunun durduğum yerden giderek uzaklaşan sahibinde, bir bebek arabasına eğilmiş yüzü görünmeyen bir kadın bedeninin uzamında, yalnızlığı daha da çoğaltan havaalanı kalabalığında sevdikleriyle vedalaşan yolcuda...

o anın, dahası o akşamın seni dünya gözüyle son görüşüm olduğunu bilseydim istanbul'dan günü birlik geldiğim kış grisi şehirden geriye dönmez, bir otel odasından başlayarak o akşam ankara'ya yerleşirdim.

dünya gözüyle diyorum, çünkü seni sonradan çok gördüm: resmi tatile denk gelmiş bir gün avrupalı bir şehrin geç uyanan sokaklarında, şehir haberlerinde, sosyal medya fotoğraflarının fonunda, uykuya varmadan öncesinin yalnız hayallerinde, sanki bir el dokunmuş gibi uyandığım gece yarılarında uykuyu beklerken yanı başımda, okuduğum kitapların sayfalarında, filmlerin kahramanında, başımı kaldırıp bakmadığım onlarca topuk sesinde, en çok da rüyalarımda...

zaten bu mektubu da öylesi bir gecenin, rüyalarla geçtiğim bir gecenin sabahında yazıyorum.

çiçekli çarşaflar içinde uyanmışsın. yüzünde mahmur bir tebessüm. kedi halleri. saçlarında bir kaç tel beyaz. yanağının iki yanında gamze adlı çiçeklerden açıyor. eğilip dudaklarından içiyorum. bugün doğum gününmüş."

4 Ekim 2014 Cumartesi

"senin ismail'in kim?"

bir

çok gençtim. hem dağlardan hem denizlerden gelecek tehlikeleri görebilsin, orada yaşayanları bu tehlikelerden saklasın diye volkanik bir tepenin zirvesine inşa edilmiş kalenin şehre bakan tarafındaki surda duruyordum. yaz günleriydi. bakışlarımı uzaktaki şehirden almış, kaleyi ve surları çoğaltan uçurumun dibinde usul usul akan ırmağa bakmıştım.

birdenbire uçabileceğimi, gerçekten inanırsam kendimi o boşluğa bıraktığım takdirde bir kuş gibi uçacağımı hissettim.

daha sonra o anı düşündüğümde, bu duygunun iki uçlu olduğuna karar verdim. birinci-uç, inancın gücü bunu mümkün kılabilir. ikinci-uç, intihar eden insanların son anına gitsek belki onların da bu şekilde hissettiklerini göreceğiz.

son-uç, kendimi o boşluğa bırakamadım.

iki

"bir ibadet olarak kurban kesmek", ancak başlıkta işaret eden soruya verecek bir cevabımız varsa ya da bu sorunun işaret ettiği menzili hissedebiliyorsak bize bir şey söyleyebilir.

hiçbirimiz ibrahim değiliz, peygamber değiliz. kabul. ama en az bir ismail'imiz olduğuna eminim. "ismail"i biliyorsak ama onu feda etmeyi göze alamıyorsak hiçbir anlamı yok kestiğimiz kurbanların, adadığımız adakların.

belki de, orhan ka.'nın "yaşamak"la "ölmek" arasında gidip geldiği yazısında sorduğu soruyu hatırlamanın tam sırası: hayatınız, hayatınızı feda etmeye değer mi?

ismail'iniz için ismail'i feda eder misiniz?

ya da ancak yarım kalmış aşklar sonsuza kadar sürüyorsa...

üç

belki de susmalı ve sözü başlıktaki sorunun sahibine bırakmalı:

"sen de ibrahim gibi kendi ismail'ini getirmelisin mina'ya. senin ismail'in kim? ancak sen bilebilirsin, başkası değil. belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. ne olduğunu bilmiyorum, ama ibrahim'in ismail'i sevdiği kadar sevdiğin birşey olmalı. senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikatı duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. onu arayıp bulmalısın. eğer allah'a yaklaşmak istiyorsan, ismail'i mina'da kurban etmen gerek."*

dört

sanırım anladınız; gökten bir koç inmiyorsa o anda, ismail'iniz ismail değil. aşkınız aşk...

ne yaptığınız ibadet ne kestiğiniz kurban. sadece kasaplık.

ve uçamıyorsanız bir kuş gibi, şizofrensiniz...

beş

peki ya kız ölmemişse, ölmüyorsa?



*: ali şeriati, hac-baba oğul arasında konuşma (ingilizce'den çeviren: şükrü kaya)

2 Ekim 2014 Perşembe

tehlikeli şiirler: on altı

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
nilgün marmara'dan 'düşü ne biliyorum' mesela...


"kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?

gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?

yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

yine de, o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler maketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle:
ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!"

29 Eylül 2014 Pazartesi

bir nabokov hatırası

bir kaç yıl önce nabokov'la muaşaka halindeyken, yaş kemale ermeden eski okumaları da tekrar edeyim dediğim bir külliyat okuması üzere yol alırken yani...

araya başka kitaplar sokuştursam da, nabokov üzerine okumaklarla da beslenen verimli bir okuma serüveni olmuştu.

bunlardan biri de, internet bulvarında elinizi sallasanız çarpacağınız alev alatlı metniydi. geçen gün "garsonu çağırdığım(!) minik not"tan sonra bu metin yeniden aklıma düştü. alev alatlı bu metinde, nabokov'un bence en iyi romanı olan lolita ekseninde söyledikleriyle okuru ters köşeye yatırır, nabokov'u ise aydın vicdanından, dahası bilincinden uzak olmakla suçlar.

alev alatlı ki, 'yaseminler tüter mi, hâlâ!'dan bu yana hayatımızda. ve bir kadına sırf zekası yüzünden aşık olunabileceğinin ispatı. en azından benim için.

ama burada söylemeye çalıştığına katılmıyorum. hem de hiç...

"nabokov, romanı önce bir kısa hikaye olarak, volşebnik (büyücü) ismiyle bin dokuz yüz otuz dokuz'da paris'te kaleme alıyor. karşımda duran oğlunun yakışıklı nahoş yüzünün çağrıştırdıklarından birisi de bu tarih: bin dokuz yüz otuz dokuz. bin dokuz yüz otuz dokuz paris'i, büyük ekonomik kriz, ispanya iç savaşı, ikinci dünya savaşı. hitler avusturya'yı ilhak ededursun, adam lolita'yı yazıyor - viyana, paris'ten bir kol boyu uzakta. hitler polonya'yı işgal ededursun, adam lolita'yı yazıyor - varşova da paris'ten bir kol boyu uzakta. einsatzgruppen derlerdi, mobil ölüm üniteleri kol geziyorlardı. hitler gezici gaz otobüslerinde bir milyon üç yüz binden fazla polonya yahudisini o arada boğazlayadursun, adam lolita'yı yazıyor. ocak'ta barselona franco'nun faşislerine düşüyor, şubat'ta katalonya, mart'ta valencia, sonra madrid... adam lolita'yı yazıyor. yüz bin ispanyol fransa'ya sığınıyor, adam lolita'yı yazıyor. mussolini arnavutluk'u işgal ediyor, adam lolita'yı yazıyor. bin dokuz yüz doksan yedi fransa basımı komünizmin kara kitabı, rusya, asya, orta avrupa ve üçüncü dünya komünist rejimlerinde sistematik olarak öldürülen yüz küsur milyon insanı belgeliyor, adam lolita'yı yazıyor.

dünya umurunda olmayan bir yazar, neden yazar?"*


*:gogol'un izinde- aydınlanma değil merhamet

26 Eylül 2014 Cuma

garson

when harry met sally'nin o ünlü sahnesinden sonra, yani sally işini bitirdikten sonra, durumu yan masadan hayretler içinde izleyen bir hanımefendi garsona dönüp, "onun yediğinden istiyorum," der.

bazan öyle insanlara rastlıyorum ki, gözlerim bu "hayat bize güzel" insanlarının yediğinden ya da içtiğinden ısmarlamak için garsonu arıyor. 

25 Eylül 2014 Perşembe

göz göze gelmek

bakışı yakalandı, görüldü ve kendisinden çalındı.

23 Eylül 2014 Salı

bir intihar hatırası

s. melek yıldız, neredeyse üç yıllık bir aradan sonra "karanlık"ın elle tutulur hale dönüştüğü bir metinle burada.

*

sigarayı yaklaşık yirmi gün önce bıraktım.

o halde mektupları yirmi gün önce yazmaya başlamışım.

hocama, "benden adam olacağına inandığı, üstelik beni de inandırdığı için teşekkürler," aileme, "tek başına yürüdüğüm yollarda ne zaman ayağım bir şeylere takılsa hemen arkamda oldukları ve bu illüzyonu bozmadıkları için teşekkürler," kendime...

mektup cebimde. iç cebimde. daha okumadım. az önce bir defa daha yokladım. mektupta yazanların parmak uçlarımdan birer birer yüreğime akmasını umut ediyorum. gözlerimi, beynimi bu işe karıştıracak gücüm yok. ama gerekirse mektubu açacağım ve önüme sereceğim.

ve bunu her an yapabilirim.

soğuk metali hem avuçlarımda hem üzerimdeki kalın paltoya rağmen belimin hemen yukarısında, yere paralel bir hat boyunca sırtımda hissediyorum. bu üşüme, rüzgarın uzaklardan getirip bedenime terk ettiği titremeyle birleşiyor. aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla, bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan su parçası.

üzerinde durduğum köprü üst geçide, su parçası da şehrin insanlarını işe, eve, okula götüren araçlara dönüştüğünde yalnız olmadığımı fark ettim.

sağ yanımda duruyor, soğuk metali hem avuçlarında hem yere paralel bir hat boyunca sırtında hissederek, aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan nehre bakıyor. sanki bir tiyatro oyunundan kaçmış gibi. rüzgar ve soğukla gelen yağmurun vücuduna yapıştırdığı uzun kollu, kırmızı bir elbise giyiyor. makyajı bozulmuş, rimeli akmış, takma kirpiklerinden biri düştü düşecek. "doktordum ben," diyor.

"gözlerimi kapatıp kendimi şarkıcı kadının söylediği şarkıya bırakmıştım. belki sözleri anlamıyordum ama hayal ediyordum... gözlerimi açtığımda onu gördüm; daha doğrusu buz mavisi gözlerini.

beni gördü. "görmek" gerçek ve mecaz tüm anlamlarını yanına almış, "o"nu gizli özne yaparak "beni" bulmuştu. daha sonra defalarca hissedeceğim bir duyguyu ilk defa o an hissettim; donmak ve yanmak hissi, nasıl da benziyor...

ben bununla savaşırken, o da diplerinden başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir kokuyu, kokusunu saklayan dalgalı saçlarını bir el hareketiyle geriye attı. bir kaç tel saç yer çekimine uyarak yana, kulaklarının üzerine düşerken gözlerim ellerinin peşine düşmüştü bile. uzun parmaklar ve bitimindeki dikdörtgen tırnaklar... şarap kadehi tuttular, gömlek düğmeleri açtılar, arabadan inen bir kadına uzandılar.

başım döndü.

konser çıkışı taksi beklerken yanımdaydı. bekleyişin sonunda taksi geldiğinde hakkında üç şey biliyordum: ressam, adı ve damarlarındaki slav kan. aslında dört; dudağının kenarındaki minik ben. ama görmek için yakından bakmalısınız. yol boyunca konuşmadık. bazan birbirimize, en çok da içinde olduğumuz aracın izin verdiği boşluklardan dışarıya baktık.

evime giden merdivenleri birlikte çıktık. kapıdan birlikte girdik. ah, o ev...

yatağın iki kenarında durup, birbirimize bakarak, tebessüm ederek, gözlerimizde hazzın pırıltısı, tıpkı şark masallarında anlatıldığı gibi 'kırk kat' giysiyi tek tek soyunduk. hız çağında yaşadığımız için olsa gerek, bazan bir kaçını birden.

birbirimizi sonunda bulmuş olmanın heyecanıyla akan, herhangi bir engele çarpmadan hızla geçen günlerden kendimi kurtardığımda, ayaklarım yere bastığında yani, evin her tarafını irili ufaklı, türlü türlü çerçeveleri olan aynalarla doldurmuştum bile. çünkü onu çoğaltmak, her baktığım yerde görmek istiyordum. eğer bakışlarımız bir aynanın derinliğinde bile karşılacaksa karşılaşsın, yeterdi.

o güzel yüzünü seyretmek, nefesini dinlemek, yanımda ve gerçek olduğuna, onu uydurmadığıma bir defa daha emin olmak için gecelerce uyumadığım oldu. onu seyredebileyim diye önümdeki yemeği yemez, ondan tarafa bakmaktan filmleri izlemezdim.

aşk bitimli. güzel günleri de... pencereden giren rüzgarın karnına dolarak odanın orta yerine sürüklediği perdeler, dağınık yataklar ve kırışık örtüleri, sarmaş dolaş filmler, seyahatler, mutfakta beraber yemek yapmalar, sözü birbirinin ağzından almalar, gece yarılarında çıplak girilen denizler, kumsalda şarap kadehleri, tutulan ve aynı anda bırakılan nefesler, çığlıklar...

bir sabah uyandığımda yanımda yoktu. salonun ortasında, aynalarda çoğaldıkça çoğalan bavulların yanında ayakta duruyordu. ülkesinde, tanışmamızdan önce başvurduğu bir kolejden olumlu cevap almış. sadece resim değil, sanat tarihi ve ingilizce derslerine de girecekmiş. havaalanına gelmeme gerek yokmuş. hem böylesi daha kolay olurmuş. yazarmış. yazarmışım. her şey çok güzeldiymiş. kendine iyi bakmış.

salondaki kanepede, üzerinde seviştiğimiz, sarmaş dolaş film izlediğimiz, konuştuğumuz, sustuğumuz, yemek yediğimiz, yine seviştiğimiz, kimin üste kimin altta olduğuna aldırmadığımız, bir defa daha seviştiğimiz kanepede ne kadar oturduğumu, bakışlarımı hangi noktaya sabitlediğimi hatırlamıyorum. belki günlerce. belki gözlerinin buz mavisine.

kalktım. banyoya gittim. yüzümü yıkadım. banyonun musluğundan akan su kapkaraydı. aynaya baktım, sanki yüzüm bana ait değildi, yerinden çıkarılabilirdi. kulaklarımın arkasında mandallar vardı. mandalları açmak yeterliydi.

banyodan çıktım. bulduğum bir makasla evin bordo renkli kadife perdelerini karelere, dikdörtgenlere bölmeye başladım. ne kadar ayna varsa evde, üzerini örttüm.

eski yalnızlığıma döndüm."

18 Eylül 2014 Perşembe

sahibini arayan mektuplar

büyük yazar marquez, romanlarından aşağı kalmayan biyografisi anlatmak için yaşamak'ta bol hüzünlü bir postane öyküsü anlatır:

"bulabildiğim az sayıda öykü arasında bir tramvayın penceresinden havada uçarken yakaladığım bir haber anılarımda kalmış. octava caddesi üzerinde, beş yüz altmış yedi numaralı güzel, sömürge zamanından kalma bir binanın girişinde kendi kendini küçük gören bir tabela gördüm: "ulusal postane'nin sahibine ulaşmamış gönderiler bürosu". bu yolla bir şey kaybedip kaybetmediğimi hiç hatırlamıyordum ama tramvaydan inip kapıyı çaldım. bana kapıyı açan adam sekiz yöntemli memurla birlikte sorumlusuydu, tekdüzeliğin pasıyla kaplı bu romantik yerdeki görevleri çöpe gitmek üzere olan her mektubun alıcısını bulmaktı.

güzel, devasa, toz içinde bir evdi, yüksek tavanları, sıvaları dökülen duvarları vardı, karanlık koridorları ve galerileri sahipsiz mektuplarla doluydu. her gün kimsenin sahip çıkmadığı ortalama yüz mektup geliyormuş, bunların en azından on tanesinde doğru pul varsa da, zarfların üzeri boş olup göndericinin adı bile bulunmuyormuş. ofis çalışanları onlara 'görünmeyen adam için mektuplar' diyorlardı. ne sahiplerini bulmak ne de geri göndermek için çaba gösteriyorlardı. ancak içlerinde bir ipucu aramak için bu mektupları açma töreninin bürokratik gerekleri vardı ve işe yaramasa da kayda değerdi.

tek bir kerede yayınlanan bu haberin başlığı 'postacı kapıyı bin kere çalar', alt başlığı da 'ölü mektuplar mezarlığı'ydı."

bu haber yayınlandıktan sonra mektuplardan birini sahibine ulaştırmaya karar verir:

"özellikle ilgimi çeken bir mektubun alıcısını bulmayı kafama koydum. agua de dias cüzamevi'nden postalanmıştı ve 'las aguas kilisesi'nde, her gün saat beş âyinine katılan, yas tutan hanımefendiye' gönderilmişti. kilisenin papazı ve yardımcılarıyla her türden işe yaramaz araştırmayı yaptık, haftalarca saat beş âyinlerinin gediklilerini soruşturdum ama bir sonuç elde edemedim. âyinlere katılanların genellikle çok yaşlı ve koyu yasta olmaları beni şaşırttı, ama hiçbirinin agua de dias cüzamevi ile bir ilgisi yoktu. bu kendimi toparlamamın uzun sürdüğü bir başarısızlıktı, yalnızca kendimi çok beğendiğim bir hikayede iyilik yapma arzumdan değil, yas tutan bu hanımın öyküsünün ardında başka bir tutkulu hikâye daha olduğuna da inandığımdan."


notgibi: eğer sizin de sahibini arayan bir mektubunuz varsa, vnf. mektubunuzu yerine ulaştıramasa da tıpkı kendisi için yaptığı gibi bu sayfalarda yayınlamaya söz verir.

15 Eylül 2014 Pazartesi

günün sorusu: ayak izleri

ayak izlerimizi takip edercesine aldığımız yollar bazı şeyleri geri getirme hayali midir?

13 Eylül 2014 Cumartesi

telefon kulübeleri

ankaralı bir şair, telefon kulübesinin duvarına ispirtolu kalemle yazdığı cemal süreya'dan mülhem mısra-cümleyle, muhatabının tenine kelimelerle dokunmak konusunda mahir olanlara sesleniyor:

"konuşmak için yataklar sevişmek için telefon kulübeleri"

9 Eylül 2014 Salı

sonsuz özür

macarca bilir misiniz? ben bilmem.

chico buarque'nin budapeşte'sinde söylediklerine itimat edersek eğer, konuşma dilinde özür dilemek için bir deyim varmış: végtenenül büntess meg.

ve bu, beni sonsuza kadar cezalandır, anlamına geliyormuş.

insan bunu duyunca, macarlar için hata yapmak af dilemekten zor olmalı, diye düşünüyor.

8 Eylül 2014 Pazartesi

zübde-i âlem

öykücü e-mail adresini bana emanet ettiğinde daha yeni bir aşktan çıkmıştı. çıkmıştı diyorum; çünkü bir savaş sonrası gibiydi. "artık mesai ayırmak istemiyorum," demiş ve eklemişti; "arada sırada kontrol eder, bilmem gereken bir şey olursa söylersin". her şeyi okumaya hakkım ve iznim ise elbette vardı.

okumadım demeyi isterdim ama okudum...

uzun bir süre direndim, daha doğrusu aklıma bile gelmedi. ama bir gün ünlülerin makyajsız hâline bakmak, federer'in maç özetlerinden birini izlemek yerine yazışmalardan daha doğrusu mektuplardan bir kaçını okudum.

o mektupların biri "zübde-i âlemsin sen" diyordu.

*

geçtiğimiz günlerde bir telefon için vakit öldürmeye çabalarken kitaplığın raflarını yormaya kalkınca gözlerim şiir, süreli yayın ya da öykü toplamı bir kitap aradı. ki yarım kalmasın. elimi uzattığım yerde o vardı: şeyh galip divanı'ndan seçmeler.

vaktinde merak ve hevesle aldığım bu kitap, hüsn ü aşk'ı okuduktan sonra kitaplığımda öylece kalmıştı. çünkü, bir çok insan gibi bana göre de şeyh galip hüsn ü aşk demek(ti). ben de aynı ortak büyük bir yanılgıyla geriye kalana ilgimi kaybetmiştim.

dediğim gibi; büyük bir yanılgı... bunu derken, sadece aldığım edebi ve sanatsal zevki kastetmiyorum. kitabı hazırlayan abdülbaki gölpınarlı deryasından kitabın hissesine düşen damlalar da eşsiz ve önemli.

*

"zübde-i âlemsin sen" ne demek, bilmiyordum. merak edip öğrenmek için çaba dahi göstermedim. ama iyi bir şey olduğu kesindi. kıskançlıkla içim acıyarak okuduğum o mektup o kadar güzeldi ki bilinçaltım belleğime, "unut!" emri vermiş, yine de unuttuğum o mektuptan geriye mektubun güzelliği ile bir tek cümle kalmıştı.

*

telefon beklerken vakit geçsin diye elime aldığım ama elimden bırakamadığım o kitabı satırlarının altını çokça çizerek okudum. ve öğrendim ki "zübde-i âlem" alemin özü demekmiş. içim acıdı.

nasıl oluyor da bir insana "zübde-i âlemsin sen" dedirten aydınlık balçıktan yapılma kör karanlığa dönüşüyordu?

*

bu vesileyle, dünyada yazılmış en güzel aşk mektubunu yeniden okudum.

yine çok kıskandım.

4 Eylül 2014 Perşembe

dakika ve skor

"gâlib durûğ imiş tutalım va'di ol bütün
iman getür ki dînine sığmaz yalan senin"

(galib, varsayalım o güzelin tüm vaatleri yalan olsun/ yine de inan, çünkü senin dininde yalan olmaz)


*: şeyh galip divanı'ndan seçmeler, haz: abdülbaki gölpınarlı

1 Eylül 2014 Pazartesi

yüz yılın on filmi

hatırlarsınız, türk sinemasının yürüyüşünü manastırlı manakis kardeşlerle değil fuat uzkınay tarafından bin dokuz yüz on dörtte çekilen ayestefanos abidesinin yıkılışı ile başlatan kültür bakanlığı, yüz yılın yüz filmini belirlemek için akademisyenler, meslek birlikleri ve sivil toplum kuruluşları tarafından belirlenen beş yüz film arasından seçilen yaklaşık üç yüz filmi halk oyuna sunmuştu.

o oylama bugün itibariyle sonuçlandı. yüz yılın en iyisi, usta yönetmen metin erksan'ın susuz yaz filmi oldu. susuz yaz, bin dokuz yüz altmış dört berlin film festivalinde büyük ödül olan altın ayıyı kazanmakla türk sinemasının ilk uluslararası ödülünü de elde etmişti.

hababam sınıfı, babam ve oğlum ise oylamanın ikinci ve üçüncüleri.... "ilk on"luk liste ve aldıkları oy sayısı için ise buraya bakılabilir.

susuz yaz'ın birinci olması benim için şaşırtıcı olsa da diğer filmlere bakınca oylamaya katılanların tercihinde sinemasal kaliteden daha çok izledikleri fimle kurdukları "bağ"ın etkili olduğunu düşünüyorum.

yoksa sevmek zamanı, vesikalı yarim, ah güzel istanbul, muhsin bey, hatta sonbahar gibi güzellikler bana göre bu "ilk onluk" listede olmayı fazlasıyla hak ediyor.


notbir: canımız sinema dergisinin yüzlük listesi ise karşılaştırmaseverler için burada.
notiki: bu oylama için açtığı iki adresi de (bir...iki...) henüz güncellememiş kültür bakanlığı'na da bu vesileyle selam ve sevgilerimi sunuyorum.



27 Ağustos 2014 Çarşamba

bir gece vakti

"sarıl bana," dedi kadın. "kötü bir düş gördüm." adamın gövdesine sığınıp fısıltıyla anlatmaya başladı. rüyasının ayrıntıları nefes alıp verişlerinin arasında kayboluyordu.

"hadi uyu," dedi adam. "sadece bir düştü, geçti." esneme arzusuna daha fazla direnemedi. yalvaran bir sesle "uyuyalım artık," dedi.

"lütfen uyuma," dedi kadın. "beni burada yalnız bırakma." sığındığı gövdeye daha sıkı sarıldı.

"buradayım," dedi adam. "hiçbir yere gitmiyorum, aynı yataktayız, seni bırakmayacağım."

"lütfen," dedi kadın. "beni uyanık bırakma."

26 Ağustos 2014 Salı

suskunluklar

her ikisi de tartışmaların tarafları götürdüğü noktaya ulaştığını kabullendi ve kendini kırgın bir suskunluğun kollarına bıraktı.

24 Ağustos 2014 Pazar

tehlikeli şiirler: on beş

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
gülten akın'dan seni sevdim mesela...

seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim
'uyandım bir sabah' gibi değil, öyle değil
nasıl yürür özsu dal uçlarına
ve günışığı sislerden düşsel ovalara

susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim
mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü
yitik ceren arayı arayı anasını buldu
adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek
soludum, üfledim, yaprak pırpırlandı ağustos dindi
seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi

seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar
ve onların yoğun boyunlu kadınları
düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa
yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce
köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde
dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce
nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz
senet senet satılmadan önce
şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp
tanrı parsellenip kapatılmadan önce
seni sevdim. artık tek mümkünüm sensin

21 Ağustos 2014 Perşembe

göçmen kuşlar

bu sabah, sabah yürüşü sırasında başımı gökyüzüne kaldırınca yönünü güneye çevirmiş kuşları gördüm. tam dokuz tane. "yılın ilk kafilesi," dedim. göğün koynunda sakince kanat çırpıyor, pervaz vuruyorlardı.

(burada bir sıkıntı yok)

altlarında öylece durup gidişlerini seyrettim. mavi gökyüzü altında, kendini sonsuz bir akışa emanet etmiş semazenler gibi durdum. sanki ben duruyormuşum dünya ve yıldızlar ve her şey etrafımda dönüyormuş gibiydi. düşen yıldızları tutabileyim diye kollarım açık, avuçlarım göğe dönük.

(burada da bir sıkıntı yok)

sonra bu odaya döndüm. kitaplığa yürüdüm. kendime bir kitap seçtim: cam ırmağı taş gemi... "kül rengi küçük kuş ile beyaz mermer şehir"in hikâyesini okumaya başladım.

(bunu yapmasam iyiydi)

18 Ağustos 2014 Pazartesi

bir masada iki kişi: istek

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- şu an benim yerimde olmak istiyorsun değil mi?

- asla. ne şimdi ne başka bir zaman, sen de dahil hiç kimsenin yerinde olmak istemem.

- benim halim daha iyi olduğu için değil, kendi yerinde olmamak için.

*

bunu hep yapıyordu. ama nasıl yapabiliyordu? pek de kısa sayılamayacak hayatımda en çok bir elin parmakları kadar yaşadığım bu hali nasıl sezebiliyordu?

15 Ağustos 2014 Cuma

sevgiliye mektup*

sait faik, kendi ifadesiyle "bir şair kafası ya da fantazisi" gibi, bana kalırsa sanatkârane bir tavırla, "bir dakika evvel elimde kağıt kalem yokken, seninle konuşuyor ve sana yazıyordum," diye başladığı "sevgiliye mektup"unun sonunu herkes gibi getiriyor: sıradan...

"sana bahsetmek istediğim şeylerin hiçbirinden söz açamadığım için mazur gör. yazıya başlarken aklıma gelen hikâyeleri unutmazsam aynen; unutursam; başımdan her gün vakalar geçiyor -hem de hepsi seni eğlendirecek şeyler- onları yazarım.

mektupta âdet yerini bulsun diye bir yerini öpmem lâzımsa, hiçbir yerini tercih edemiyorum; her tarafından öperim."



*: inkılapçı gençlik dergisi - 17ekim1942 

13 Ağustos 2014 Çarşamba

dakika ve skor

"şöyle anlayışlı birine rastladım mıydı, hep yanımda taşıdığım bir numaralı resmimle deneyiveriyordum onu. gerçekten kavrayışlı biri olup olmadığını öğrenmek istiyordum. ama her defasında yanıtlıyordu: "bir şapka." o zaman ne boa yılanlarından, ne balta girmemiş ormanlardan, ne de yıldızlardan söz ediyordum ona. özdeşlik kuruyordum onunla. briçten, golften, politikadan, boyunbağlarından konuşuyordum. ve karşımdaki koca adam, böylesine aklı başında biriyle tanıştığına iyice seviniyordu."*


*: antoine de saint-exupéry, küçük prens - çeviren: selim ileri, yky

babamın göz yaşları

ben kolay ağlayanlardanım. kabul ediyorum. ama babam öyle değildir. ne gördüm ne duydum. şükürler olsun.

ama...

kış grisi istanbul günleri. babamla son istanbul kışımız olduğunu henüz bilmiyorum. hatta 'son istanbul'umuz olduğunu...

eski bir anıyı ziyaret eder gibi bazı bildiği mekanları dolaşıyoruz; şu sokağın başında, bu binanın yerinde, burada, o zaman senden bile gençtim vs. ile başlayan bir sürü hikâye. bunu anılarını bana emanet etmek için mi yapıyor yoksa annemden konuşmamak için mi bilmiyorum. sadece, o anlatıyor ben dinliyorum. "macera olmuş" bir hayat. evet, ilk "a"sı normalden kısa söylenen bir "macera"...

ilk defa o zaman öğrendim küçük balıkçı motorlarının haliç'in iki yakası arasında yolcu taşıdığını. babam hiç yapmadığı bir şey yapmış, eyüp'te cuma namazı kılalım demişti. ardından sohbet ederek piyer loti kahvehanelerinden birine çıkmıştık. hava soğuktu ama manzaraya karşı çay içmeye engel olacak kadar değil. çay içtik, sohbet ettik.

konuşmanın nereden oraya geldiğini bilmiyorum ama babam bir defa daha, "ancak baba olunca anlarsın," dedi.

"iki yaşında vardın ya da yoktun. bizimle, annenle aramızda yatardın. ve masalla uyumaya yeni başlamıştın. annenle uyumak için odaya çekilir, bir süre sonra da beni isterdin. bir yandan "baba," der, bir yandan elini yatağın boş yerine vururdun. "baba, sen de buraya uzan." sonra annen aydede ile maceralarınızı anlatmaya başlardı. "aydede" öğrendiğin dördüncü kelimeydi. baba, dede, annane...

o akşamların birinde, bir gün daha bitti, diye düşündüm. sonra seninle yaşayabileceğim günlerin bir gün daha eksildiğini. bunun içimi nasıl acıttığını bilemezsin.

o akşam orada, uzandığım yerde, bir yandan annenin anlattığı masalı bir yandan senin soluğunu dinlerken, sessizce ağladım. çok ağladım."

başımı diğer tarafa çevirdim. kurşun rengi bulutlardan sıyrılıp suya düşen güneş ışıklarının haliç'i metal grisine boyadığı yerlere baktım bir süre. içimden ona kadar saydım.

sekiz... dokuz... on.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

gölge

bir zincirin ucuna peşpeşe eklenmiş üç halkanın -küçükbüyükküçük- sonuncusuna takılı kuş tüyü şeklindeki bir dövmeyi boynunun sağ tarafına yaptırdığında, güzelim boynuna bunu neden yaptığını anlayamamıştım.

ta ki, yüzümüz denize dönük biçimde bir masanın iki yanına oturmuş denizi seyrederken ona attığım kaçamak bakış güzelim boynuna takılıp kalıncaya kadar.

sanki, bir zincirin ucuna peşpeşe eklenmiş üç halkanın -küçükbüyükküçük- sonuncusuna takılı kuş tüyü bir küpenin gölgesi boynuna düşüyordu.

10 Ağustos 2014 Pazar

zalim*

"zalim her dem zalim..."

ifade bana ait değil. "tek cümlelik eserler"le has okurun görüş alanına girmek arzusundaki bir genç yetenekten arakladım. levent yüksel'den bildiğimiz zalim'in sıfır km yorumunu işaret ediyor.

öyle ki, ilk duyduğumda kıskançlıktan ne yapacağımı şaşırmıştım. evet, kıskandım. hem de iki defa. ilki, şu hayattan geldim geçiyorum ve şu cümleyi kurdurtmayı başaramadım. ikincisi, bu yeni yorum ancak bu kadar güzel ifade edilirdi.

*sıfır km, zalim

ne kadar "sert müzik sever" biri olsam da, yukarıdaki cümle olmasaydı zalim'in sıfır km yorumundan yana dönüp bakmaz, hazır, "arabeske düşkün bir yanım olduğumu hiçbir zaman saklamadım," diyen bir adama dönüşmüşken döne dolaşa "asıl" zalim'i dinlerdim.

ya da seyrederdim...

8 Ağustos 2014 Cuma

on bir nisan bin dokuz yüz elli dört

bu tarih yapılan bir değerlendirmeye göre yirminci yüzyılın en sıkıcı günü seçilmiş. ve bu seçim, true knowledge adındaki bilgisayar arama motoruna girilen üç yüz milyondan fazla bilginin değerlendirilmesi ile yapılmış.

yapılan değerlendirmede o gün için kayda değer sadece iki olaya rastlanmış; belçika'nın savaşın ardından dördüncü genel seçimini gerçekleştirmesi ve türk akademisyen abdullah atalar'ın doğumu.

elbette bu duruma itiraz edenler de var. en başta da bbc radio... bbc radio'ya göre asıl "en sıkıcı gün" on sekiz nisan bin dokuz yüz otuzdan başka bir gün olamaz. çünkü, o gün on sekiz otuz haberlerini sunan spikerleri "bugün haber yok" demiş.

*

yirmi birinci yüz yılın en sıkıcı günü mü? tabi ki bu gün...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

mayo

denize mayo ile girmeyi tercih eden kadınlar bana üniversiteden bir arkadaşı hatırlatır. bu arkadaş sevgilisini sadece alnından öperek yurda bırakırmış.

kız dayanamayıp en sonunda isyan ettiğinde durumu öğrenmiş, o arkadaşımızla "babannen mi o senin," diye çok dalga geçmiştik.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

kısa kısa - on dört

* bir savaşı kaybetmek kötüdür. en az kazanmak kadar kötü.

* "korkuyu becer, acının yüzüne tükür, takvimime gir/ temmuzun adını adınla değiştir. (k.iskender)"

* hayatımın bir dünya kupası daha geldi geçti. almanya şampiyon oldu. neredeyse bütün maçlarda tuttuğum takım yenildi. final dahil... borges'in, "arjantinliler öldüğünde birer meleğe dönüşür, kanatlarını da alıp uruguay'da yaşamaya başlarlar," dediğini öğrendim. ki uruguay'ın forması en güzeliydi... fransa milli takımının forması da güzeldi ama keşke bana bu kadar 'fransız' kalmasalardı... şili'deki maden kazasından sağ kurtulan maden işçileri dünya kupası için tüyleri diken diken eden bir reklam filmi çekmişlerdi. ama okuduğum bir yorum çok daha fazla içimi acıttı: "bizimkiler kurtulsaydı da reklam filmi eksik kalsaydı." bir de modern zamanlarda rastlaması imkansız derecede mümkün skorlar vardı: beş-bir, yedi-bir gibi...

* "seni seviyorum, 'bir yerde yanlış yapıyorum'un arnavutçasıdır." bu nereden bilmiyorum.

* umberto eco'nun sorusunu duyduktan sonra rastladığım herkese, paraguaylı olabilir misiniz, diye sorasım geliyor. umberto eco mu? "acaba paraguay'da bizim bizim bilmediğimiz ama dostoyevski'yi katlayabilecek bir yazar çıkmış mıdır?" diye sormuş.

* doğrusunun "falan" olduğunu bilmeseydim de, "f"den sonra gelen "i" sorunsalı yüzünden bile "filan" değil "falan" yazardım.

* "sevmek zamanı'nın yağmurlu camları" diye bir şey var.

* ünlü senarist, sinemacı- yazar ayşe şasa da sessiz sedasız hakka yürüdü. bu haber üzerine kitaplığa yürüdüm, bana sinema hakkında en çok söz söyleyen kitabı, yani sadık yalsızuçanlar, ayşe şasa ve ihsan kabil ortaklığının muhteşem bir sonucu olan düş, gerçeklik ve sinema'nın sayfalarında, altı çizili satırlarda, derkenara düşülmüş notlarda gezintiye çıktım. sonra ah güzel istanbul diyerek, dilim döndüğünce haşmet ibriktaroğlu'na durumu anlattım.

* ibrahim tenekeci ardından, "bu âlemden, 'kadere rıza duygusu, sabrı, tevekkülü, bir başka boyutta zenginleşmeyi getiriyor' diyen bir ayşe şasa geçti. ceylanların, koşarken dünyaya dokunuşu gibi. bütün ağırlıklarından kurtulup öyle. mekânı cennet, makamı âli olsun," diyerek bitirdiği ne güzel bir yazı yazmış.

* radikal'in yirmi bir haziran itibariyle sadece dijital ortamda yayınlanacak olması nedeniyle m. serdar kuzuloğlu'nun kaleme aldığı "kağıda veda yazısı"ndan: "suya ilk biz düştük ama kabaran deniz karada bıraktıklarımızı da er geç yanımıza getirecek."

* "gözün işlevi görmek değil, gözyaşı dökmektir.(cioran)"

* bu yıl kadınlarda wimbledon'ı çek petra kvitova kazandı. bu, ilkini iki bin on bir yılında kazandığı şampiyonlukların ikincisiydi. rakibi ise ilk grand slam finalini oynayan eugenie bouchard'dı. on dokuz yaşındaki bouchard'a dikkat edin derim. ben mi? nike'ın kendisiyle reklam anlaşması yaptığını, pardon, kendisine sponsor olduğunu öğrendiğimden bu yana gözüm üzerinde.

* bu yıl erkeklerde ise wimbledon'ı, "hayatımın en iyi finalini oynadım," diyen novak djokovic kazandı. djokovic finali üç-iki kazanırken rakibi, kendisinden son bir şarkı beklediğimiz 'iyi aile çocuğu' federer'di. kabus gibi geçen iki bin on üç sezonundan sonra onu wimbledon finalinde görmek ve iki hafta boyunca oynadığı oyun muhteşemdi. tenis severlerin son şarkı için umutları artmadı dersek yalan olur.

* az önce rastladım. kpss sınavına girenlerden biri girişte arama yapan polisin, "kolları titanik yap," dediğini anlatıyordu. çok güldüm.

* "şiir, yazanın neresinden çıkıyorsa okuyanın orasına girer." bu sözü ancak "türkçe'nin en büyük şairi" söylebilirdi. öyle de olmuş.

* "ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. "kendini karşındakinin yerine koy..." ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu, yani kendimi bulamadım. (hakan günday, kinyas ve kayra)"

* "geçmiş içimde ikinci bir kalp gibi atıyor. (john banville, deniz)"

* geçen defa şarkısız geldik geçtik, bu kez öyle olmasın. ama bu şarkı dinlemekten ziyade seyretmek için. özellikle iki yere, serdar ortaç'ın, "kız gitmiş," dediği yer ile inşaat işçisi genç kızların bu durumu dans ederek kutladığı yere.

1 Ağustos 2014 Cuma

kalan

vakitsiz bir şimşeğin ışığı onları aydınlattı ve ardından gece onları içine çekti. geriye hiçbir şey kalmadı.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

şehir, park, sulu boya resim

denizi doldurarak elde edilen alanları hiç sevmedim.*

hem orada yaşayan canlıların yaşam alanı bozulup ortadan kalktığı hem de denizin kendisinden alınanı önünde sonunda geriye alacağı öngörüsünden hareketle bunun abesle iştigal olduğuna inandığım için.

bu şehrin de denizden kazanılan alanın düzenlenmesiyle elde edilmiş bir parkı var. bir çok defa dediğimi tekrar edecek olursam; "bu park bu şehre fazla". o kadar güzel yani...

yine de, "gökyüzünden bakıldığında bir ucunda fener diğer ucunda balıkçı sığınağı duran hilali bozduğu için kızgınım," diye diye fırsat bulduğum zaman gitmekten geri durmuyorum.

bugün yine oradaydım. parkın denizle kucaklaştığı yere en yakın park kanepesinde bir süre oturdum. hayal kurdum, kendi kendime konuştum, ufkun üzerinde koşan bulutları seyrettim, gözlerim ufuk çizgisinde telefonla konuştum, bir kaç bulut fotoğrafı çektim.

üzerimde uçan martılara ve biraz ilerde denizin üzerinde sallanan deniz kuşlarına, "bugün de bize ayrılan sürenin sonuna geldik," dedikten sonra kendimi dönüş yoluna vurdum. her zamanki gibi yasağa aldırmaksızın çimenleri çiğneyerek...

bu tercihin yolumu kısalttığı yok aslında. uzattığı bile söylenebilir. sadece tropikal ülkelerin birinden ithal edilip parka dikilen ve neredeyse bir koru oluşturacak kadar çok, beyaz gövdeli ve koyu yeşil yapraklı ağaçların altından, hiç olmazsa yakınından geçebilmek için yapıyorum bunu. çünkü o koyu yeşil yaprakların denizden gelen rüzgarla dansederken çıkarttıkları sese bayılıyorum.

ağaçların altında, gölgede kalmakla daha da koyulaşan yeşil çimenlerin üzerine bağdaş kurarak oturmuş biri vardı. bir yandan önündeki işle meşgul oluyor bir yandan da uzun saçlarından önüne düşenleri zaman zaman yukarı atıyordu.

merakla, biraz yavaşlayıp dikkatli bakınca önündeki dikdörtgen kağıdı fark ettim. bir de sağ eliyle tuttuğu, kahverengi su bardağı, yeşil tableti bitmeye yüz tutmuş sulu boya kutusu ve kağıt arasında dolaşan fırçayı. merakımı yenemeyip ne boyadığına baktım.

tıpkı kitap okuyan birini gördüğünde, "acaba aynı kitabı okuyor olabilir miyiz," diye heyecanlanan okurlar gibiydim.

hemen solundaki kahverengi su bardağıyla beraber gölgede kalmakla daha da koyulaşan çimenlerin üzerinde duran, yeşil tableti bitmeye yüz tutmuş bir sulu boya kutusunu resmediyordu. başka hangi renklerin bitmeye yüz tuttuğunu ise boya kutusuna uzanan bir el ve o elin tuttuğu fırça yüzünden görmek mümkün değildi.



*: fırsatını bulmuşken söyleyeyim. bu konu ne zaman açılsa aklıma ilk gelen karadeniz sahil faciası -yolu demeye dilim varmıyor- oluyor. bu yol insanlık ayıbıdır, bu ülkenin yüz karasıdır ve buna sebep olanlar vatana ihanetle yargılanmalıdır.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

orta yer

biz türklerin en büyük yanılgılarından biri de dante'nin "ömrümün orta yerindeyim" dediğini sanmaktır. neredeyse galat-ı meşhur...

belleğim bana oyun etmiyorsa, yıllardır belleğimde sakladığım çeviri, "ömrümün orta yerinde kendimi karanlık bir ormanda buldum," diyor.

bu vesileyle sevgililerini, "dante'm benim,"* diyerek seven eski zaman kadınlarına selam olsun.


*: bu bahis için buraya bakılabilir.

24 Temmuz 2014 Perşembe

ah didem...

siz aşktan anlardınız madam. ve bilirdiniz.

kalbinin yerini unutan adamlar da, "aşk beni her defasında yarı yolda bıraktı," diyen kadınlar da, ve hatta, "aşk bitimli ve biten her şey gibi nihayetinde acı veriyorsa en iyisi aşık olmamak" düşüncesi hükmünce yolunu yürüyen ahmak çocuklar da sizden çok şey öğrendi.

çünkü siz aşkı bilirdiniz. çünkü siz aşktan anlardınız. ve ne güzel anlatırdınız.

ama yazmadınız o şiiri. yazmadan gittiniz.  şimdi birileri o şiiri yazacak umuduyla bekliyorum. padişah sandıklarımız cariye çıkıyor, halayık çıkıyor. bitimsiz saydıklarımız neredeyse kelebek ömürlü.

uzun lafın kısası o şiir hâlâ yazılmadı. kim bilir, belki de cennette yazmışsındır. oraya gelince kapıdan alırım artık. eminim, bir arkadaşa bakıp çıkacağım bahanesi, orada da işe yaramıyordur. kaldı ki benim rezervasyonum başka yerden.

hasılı o şiir hâlâ yazılmadı. ama hayat devam ediyor. küçük kızın biraz daha büyümüş olmalı.

bir de "kız yaşıyor"muş, ölmemiş. üstelik mutsuz da sayılmaz.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

günün sorusu: basamak

kaç ayağın iziyle kucaklaşırsa aşınır avluyu sokağa götüren -ya da tam tersi- taş basamaklar?

20 Temmuz 2014 Pazar

özet: yûsuf'un güzelliği

"güzeldi yûsuf. o kadar ki, adı mah-ı ken'an'dı. yani ken'an'ın dolunayı.

güzeldi yûsuf. o kadar ki, o geçerken kentinin gecesinde kentinin sokaklarından, evlerinin sahibi olan kadınlar duvara vuran ışığın şavkımasından, yûsuf geçiyor, diye fısıldar da sevinçle birbirlerine, kandillerini söndürürlerdi. ışık gökten yere değil o geçerken, yerden göğe ağardı.

güzeldi yûsuf. o kadar ki, her güzellik gibi onun da güzelliğinin olduğu yerde kıskançlık ve muhabbet bir arada yaşardı. ve her güzellik gibi yûsuf'un güzelliğinin de kendisine zararı vardı. ama sadece ilk anda, çünkü yûsuf dar zamanlar için değil geniş zamanlar ve uzun yollar için yaratılmıştı.

güzeldi yûsuf, o kadar güzeldi ki yûsuf'u hiç görmemiş bir yazıcı onun güzelliğini anlatmaya gelince sıra, sadece susardı ve onun güzelliğini ancak özetleyebilirdi. çünkü güzelliğin özeti yazıcının sözcüklerinden çok, okuyucunun muhayyilesi demekti. sözcük sınırlı, muhayyile ise sınırsızlıktı.

öyleyse yûsuf'un güzelliği sözcüklerle sınırlı değil ancak hayalin ufuklarıyla sınırsızdı."*


*: nazan bekiroğlu, yûsuf ile züleyha'dan, yûsuf'un rüyası başlıklı ikinci bölümden.

notgibi:
"temmuz iki bin"miş. öykücü'nün sardunya kırmızısı yazan kalemi dokunmuş ilk sayfaya: "yaz sabahına doğan kırmızı sardunya".
hepsi bu...

17 Temmuz 2014 Perşembe

yanlış anlama

onu tanıdığımda fransızca öğrenmeye çalıyordu. ve oldukça güzel konuştuğu beş dilin yanına altıncı olarak eklenecekti. şaşırdım ama şaşkınlığım dil öğrenmeye olan doğal yeteneğini fark edince giderek azaldı.

baltık denizi kıyısında doğmuş, orada büyümüştü. neden türkçe öğrendin sorusunun cevabı ise oldukça basit. "sekiz yaşındaydım ve kurs bedavaydı." üniversiteyi bitirince master için istanbul'a gelmiş, erkeklerin ilgi ve alakası eşliğinde üç yıl geçirmiş.

onu türkiye hakkında konuşturmak çok hoşuma giderdi. hâlâ da gider... "siz evde çok temiz ama sokakta çok pissiniz." "neden bardakları deterjanlı suyla yıkıyorsunuz ki?"

ama bir cümlesi var ki, hiçbir kitaptan ve hiçbir kimseden bu kadar çok şey öğrenmedim. çevirmeden, tıpkı onun gibi söylüyorum: "bir erkek eğer derse ki bana beni yanlış anladın. o zaman anlıyordum ki, ben onu doğru anladım."

15 Temmuz 2014 Salı

anlamıyorsun

kadınlara istediklerini yaptıramayınca ya da kadınlar istediklerini yapmayınca erkeklerin daima sığındığı eski liman.

"anlamıyorsun..."

12 Temmuz 2014 Cumartesi

fil tuzağı

hayvanların ne kadar tutucu olduğu ve alışkanlıklarına bağlılıkları bilinen bir şeydir. göç zamanları ve yolları, yaşam alanları, beslenme biçimleri...

ölmek için bile aynı yere yürüyen filler için de öyle. alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı bu hayvanlar, beslenmeye ya da suya giderken daima aynı güzergâhı kullanır. bu da onları avlamak isteyen avcıların işini oldukça kolaylaştırır.

önce güzergâh üzerindeki uygun bir yerde, bir fil düştüğünde çıkamayacak kadar derin bir çukur kazarlar. ardından üstünü kamışlarla örter, üzerine serptikleri toprakla kamufle ederler. bu tuzağa genellikle en büyük ve en güçlü fil, yani liderleri düşer. çünkü önde onlar olur. ama bunun konumuzla bir alakası yok.

fil tuzağa düştükten sonra siyah giysiler giymiş avcılar dayanabildiği sürece fili aç bırakır, şiddet uygular ve eziyet eder. günlerce aç ve susuz kalan ve hırçınlaşan file, bu defa beyaz giysiler giyerek, sevdiği yiyeceklerden verir, okşar ve gönlünü kazanırlar.

bir süre sonra da çukurun önünü kazıp düzelterek hırçınlığı geçen fili çukurdan çıkartırlar. fil ise bir zamanlar siyah giysiler giydiğini bilmediği beyaz giysili sahiplerini kurtarıcı olarak benimsemiştir artık. bundan böyle ''sahip'' ne derse onu yapacaktır.

*

şimdi, filin yerine kendimizi, avcıların yerine politikacıları koyalım ve metni yeniden okuyalım.

galiba bu yüzden siyaset ve siyasetçilerden uzak duruşum, onları sevmeyişim.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

filistin

ister tarihin tanıdığı bir hakla kendilerine rezerve edilmiş saysınlar ister dünya savaşlarının ikincisinde çektikleri acıdan cesaret bulsunlar, zorbalıkla kurulan ve yaşatılan israil devletinin varlığı insanlık ayıbıdır.

kamplaşmalarıyla ün salmış bir ülke olduğumuz için karşı cenah bu meselede taraf diye sessiz kalmak da bu ayıbın bir parçası. oysa bir zamanlar "sol" yanımız da bu meseleyi sahiplenirdi. sadece "sağ" yanımızın ya da muhafazakar tayfanın derdi değildi. yine öyle olmalı. "isyan"ı tek ele bırakmak işe yaramıyor çünkü.

yine bir şeyleri bahane ettiler ve bir kaç gündür saldırıyorlar. insanları bu kutsal ayda hiç acımadan öldürüyorlar.

şimdi elimde, afşar timuçin'in önsözüne, "bin dokuz yüz elli yılında işgalciler ünlü halk şairi hümayrad'ı ipe çekerken, boğulan bir şiirin kaç yeni şairde yeni şiirlere dönüşeceğini hesaplayamadılar. şair öldürmek her zaman tehlikelidir. bu baskılardan, lirik ve karamsar şiir anlayışı doğdu. bu şiirin duygu yükü, ideolojik yükünü çok aşıyordu," diye yazdığı antoloji*, samih el kasım'ın bir şiirinde** bahsettiği "volkan"ın patlaması için dua ediyorum.


*:filistin şiirleri antolojisi (1976)

**:
"bir şairden başka bir şey değildim
yüzyıllar boyunca
tanrıdan medet uman.
oysa şimdi ben
bir volkanım
yirminci yüzyılda.
patlayan bir volkan!"

7 Temmuz 2014 Pazartesi

çoğul ruh

burada bir kaç gündür tadilat var. boya işleri falan. bu masanın başına oturmuş, bir yandan pencerenin yıllardır sadece mevsimler nedeniyle değişen manzarasını seyrediyor bir yandan da bilgisayara kayıtlı bir dosyadan müzik dinliyorum.

radyo tadında, her türden müzik barındıran bir dosya: amy winehouse'dan cem karaca'ya, whisky'den the mamas and the papas'a, händel'den metallica'ya...

karışık değil karmakarışık.

çoğu zaman müziği duymuyorum bile. müzik biraz da beni başka bir odaya alsın diye çünkü. bir ara, çalan şarkıyı mırıldandığımı fark ettim. üstelik yalnız değildim: dertler derya olmuş ben de bir sandal...

ben sustum, tatvanlı salih usta devam etti. çünkü onun sesi daha güzel. salih usta söyledi, ben düşündüm...

yükseliş koleji'nin spor salonundaki binlerce kişiyi ruhdaşı kabul ederek neşet ertaş dinleyen adam. chris isaak konserine giden yolda saçlarındaki seyrelmeye aldırmadan saçlarını geriye tarayan elli yaşındaki uzun favorili adamları gördükçe farkında olmadan adımları hızlanan adam. saklıkent'te üzerindeki renkli giysilere rağmen siyah tişört, siyah pantolon ve siyah bot üniformalı bir orduyla aynı cepheye koşan adam. iftar sofrasının peşi sıra bir mevlidhanın sesine tutunup göğün katlarını tırmanan adam. ve az önce tatvanlı salih usta'yla beraber ibrahim tatlıses'e eşlik eden adam.

hangisi benim?

bir yere ait olmayı reddettiğim gün mü doğdu bu çoğul ruh? yoksa o red, çoğul ruhun bir tezahürü mü?

sonra şarkı sustu. salih usta sustu. mikrofona birsen tezer geldi. değirmenler'e başladı. mikrofona biraz daha yaklaştı.

ben de sustum.

(devam edebilir...)

3 Temmuz 2014 Perşembe

sadık, selahattin, vecihi ve mahmut ustalar*

belki "en uzun koşu"nun "en güzel yüz metresi"ni koşmadılar ama altın yıllarını bin dokuz yüz kırklarda yaşadılar. ikinci dünya savaşının sonrasıydı. istanbul'un çılgın yılları; hiçbir şey şimdiki kadar çabuk unutulmaz, herkes semtlerin güzellerini, kabadayılarını tanır, büyük aşk öyküleri dilden dile dolaşırdı.

vecihi usta, kurtuluş savaşı'nda ölmüş bir albayın oğluydu. üsküdarlı. askerliği sırasında ingiltere'de bir uçak fabrikasında bir yıl eğitim görmüştü. savaş yıllarında -sınırlarımıza sığınmış bir romen avcı uçağını hurda olarak almış, bir yıl uğraşarak uçurmayı başarmıştı. yakışıklı, mavi gözlü bir adamdı. tango severdi. şişli güzellerinden birine âşıktı. uçağıyla her gün sevgilisinin evinin üstünden geçer, ona el sallardı. sonraki yıllarda genç pilotların, sevgililerinin damları üstünden uçup fiyaka yapmaları modasını ilk başlatan odur. şişli güzeli bir gün başkasıyla evlenip gitti.

karayağız bir devdi mahmut usta. bakırköylü. iyi sirtaki yapardı. oto tamirinde üstüne yoktu. o zamanki adıyla miltiyadi'den bir rum kızını sevdi. şasisi ford, motoru cadillac, kaportası mercedes bir araba ile dolaştırırdı sevgilisini. ailesi kızı eve kapadı, o da intihar etti. mahmut usta çapkınlığı elden bırakmadı ama hiç de evlenmedi.

selahattin usta ise neşeli bir adamdı. aslında mostarlı idi ama beşiktaş'ta doğmuştu. bir sinema makinistiydi. benden duymuş olmayın ama greta garbo'ya tutkundu. adapazarı'nda ilk sinemayı "selahattin sabri sineması" adıyla açan odur. anası onu, iki örgülü, sarışın ve sessiz bir çerkes kızıyla evlendirdi. çocukları olmadı ve sinema rekabetten battı. selahattin usta yeniden istanbul'a geldi. yılda bir iki gider görürdü sessiz karısını.

sadık usta, karadenizli mazbut bir tekne ustasıydı. ayvansaray’da, üstünden büyük gemilerin burunları geçen gölgeli bir sokakta, yıllarca kırlangıçlar, martılar, yelkovan kuşları gibi tekneler yaptı. hamiyet yüceses dinler susardı. çocuğu yoktu ama tombul, sevimli bir karısı vardı. balat'tan fatih'e çıkan sokaklardan birinde, eski, ahşap bir evde otururlardı. bir kumruyla evlenmiş bir atmacaya benzerdi.

dördü de bahar dalı gibi açılmış salata tabaklarına, buzlu rakılara, koyu muhabbetlere bayılırlar, masalarından çiçek eksik olmazdı. iyi söverler, bir çağlayan gibi gülerlerdi. neşeli yüzlerindeki hüzün, uzaktan ufacık görünen küçük bir yağmur bulutu gölgesiydi. beyoğlunun, anason kokulu rum meyhanelerinden birinde tanıştılar. sonra hiç ayrılmadılar. 

mahmut ustanın delikanlı yüreği duruverdiğinde altmışlı yıllardı. vecihi usta, bu olayı salacak meyhanelerinde anmayı önerdi. öyle de yaptılar. sonra vecihi usta gitti. böylece uçağa doluşup uzak kasabalara gitme şansını da yitirmiş oldular. selahattin ustanın, karanlık bir sinema salonunda birden ölümü de kırmadı sadık ustayı. kolay kırılmayacak kadar sertti. ama bir gün haliç'i de kazmaya başladılar. o da bindi bir kırlangıç tekneye, çekip bilinmez bir denize gitti.


*: onat kutlar, bahar isyancıdır - ustaların düşüşü