24 Nisan 2017 Pazartesi

don't forget, memory*

son zamanlarda, konusu ne olursa olsun bütün sohbetlerimiz oğluna bağlanıyor. sonra da, yaptığı şeyin farkına varınca yani, mahcup bir ifadeyle, "hep aynı şeyi yapıyorum değil mi?" diyor. şikayetçi değilim. çünkü baba-oğul hikâyelerini severim.

hafta sonu bir sürü müzik cdsi almış. zeki müren, müzeyyen senar, şükran ay, berkant, seyyan hanım ve bir sürü isim daha. bunları dinleyerek büyüsün istiyormuş. aslında internette varmış ama elinin altında da olsun istemiş. kaldı ki, bir süredir bilgisayarında, cep telefonunda kayıtlı olanlardan, youtubetan falan dinletiyormuş.

"bizim de vardı öyle bir hayalimiz" deyince, "siz?" diye sordu. adını söyledim. hatırlamak için bir kaç defa kendine tekrar etti. "nerede o şimdi?" diye sordu bu defa. bilmiyorum, en son avrupa'daydı.

"bir hafta sonu baba-oğul evdeyiz. annemizin işi var" diye anlatmaya başladı. daha doğrusu "anneniz mi?" diye başladığım, en hafifi, "yeni annenle yaptıklarınızı freud bile açıklayamazdı," olan bir sürü alay cümlesinden sonra.

"bir hafta sonu baba-oğul evdeyiz... o sırada mutfaktayım. yemeğe bir şeyler hazırlıyorum. beni odasına çağırdı. elimdeki işi bırakıp gittim. oyununa arkadaş olmamı istiyormuş. "işim var. bitince hemen gelirim söz," dedim. odasından çıkarken, "gitme baba..." diye seslendi. ben cevap vermeyince devam etti: gitmeee sana muhtacım. başımda tacım..."

bir süre kahkahalar, "canım benim"ler, "bu çok iyi"ler havada uçuştu. birden yüzü gölgelendi. hem hüzün hem acı vardı o gölgede. yakın zamanda bir akrabasını kaybetmiş, bir arkadaşının kanser olduğunu öğrenmiş de mutlu olmakla ayıp ediyordu sanki.

ben de durunca anlattı: "sana söylemedim ama oğlum doğunca tavsiyene uyarak bir defter tutmaya başlamıştım. aslında iyi de oldu. o kadar çabuk büyüyor ve değişiyor ki hızına yetişmekte, ayrıntıları aklımda tutmakta zorlanıyorum. bellek belki de farklı çalışıyor, en başta bir çizgi çizdiği kağıtları bile saklarken şimdi en güzel resimlerini bile iki gün sonra çöpe atıyorsak bellek de yeni hatıralara yer açmak için eskilerden kurtuluyor olabilir. sana anlattığım bu olay neredeyse bir sene önce oldu. unutmuşum. geçen gün defteri karıştırırken hatırladım. ve çok ağladım."

(daha bitmedi...)


* yiğit yavuz'un nitelikli çevirisiyle ve konuş, hafıza/ tekrar ele alınmış bir otobiyografi adıyla türkçeleşen, 'nabokov tarzı" bir biyografi diyebileceğimiz speak,memory/ an autobiography revisited'tan esinle.

18 Nisan 2017 Salı

tehlikeli şiirler - yirmi sekiz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
mustafa köneçoğlu'dan iyiler de ölür* mesela...

                                         mustafa kutlu'ya...

bak iyiler de ölüyor mustafa abi en iyiler de
hem de yumruk gibi mısraları bırakıp içimize
iyiler de ölüyor, en ilerde ve bütün yönlerde

bunu tarihten biliyoruz ve bütün eski dillerden
bunu yüzyıllardır seyrettiğimiz içli filmlerden
içimizdeki suretlerden, sözlerden ve şiirlerden
bunu bir öyküye girmemiş ölülerden biliyoruz
bunu geçen günlerden, geçmeyen hüzünlerden

kötülük her çağda yeniden karıyor kartlarını
kanlan toprağımız bir tutam gözyaşı ve kan
kağıtlarda sararmış iyilik ve güzellik şiirleri
yine de kötülüğün üstesinden gelmek için
kelimelerle hayat çalışıyoruz ne tuhaf değil mi

biraz mola versek dünya diner mi, dinlenir mi
cebimizde katlanmış bu kanlı mendille, söyle
hayatın yüzüne doğru bakıp da haykırsak
cennet misin, cinnet misin, yoksa cinayet mi
bizi kim bağışlar kemikte acı dilde açık endişe

tam da şairin ağzım kurusun dediği yerde
iyiler de ölüyor bak: ya tahammül ya seferde

*: dergâh, nisan'on yedi, numara: üçyüzyirmialtı

15 Nisan 2017 Cumartesi

diyalog

"ilk görüşte aşka inanır mısınız?" diye sordu adam. "elbette," dedi kadın.

"imkansız olan ötekilerdir."

13 Nisan 2017 Perşembe

bir voleybol yazısı

bu yazıyı yazmaya en çok benim hakkım var.

sporun her dalına ilgi duyduğum için değil. erkekler tenisinden sonra en çok kadın voleybolunu sevdiğim için değil.

ilkokul beşte, bir hafta sonu, spor salonunda, antrenmanda, benden yana yuvarlanan topla, kafamda uydurduğum kale ve ceza alanına doğru sağ ayak içiyle yaptığım gelmiş geçmiş en iyi ortadan sonra kapıya uzattığı işaret parmağı yetmezmiş gibi bir de "defol" diye bağıran beden eğitimi öğretmenimin sebep olduğu ukde yüzünden değil. belki de freud haklı olduğu, ojeden o gün etkisiyle nefret etmiş olabileceğim için de değil.

nereye gitseler oraya taşıdıkları "kaynağını gençlikten alan küstah ve şenlikli güzellikleri"yle bana "veleybol'un yanlış, doğrusunun "voleybol" olduğunu öğreten iki güzel genç kız yüzünden değil.

uzun süre alt liglerde mücadele eden fenerbahçe kadın voleybol takımını yeniden birinci lige çıktıktan sonra, özellikle de iki bin beş yılındaki seda tokatlıoğlu transferinin ardından bıkmadan usanmadan takip ettiğim için değil.

müessese takımlarına karşı bir kulüp takımı olarak "haramilerin saltanatını yıkacağız" pankartıyla vücut bulan başkaldırı için değil.

bir geniş aile geleneği olarak fenerbahçeli olduğum için değil.

fırsat buldukça gittiğim maçlarda gençlerden çok yaşlılarla sohbet etmek zorunda kaldığım için değil. onlardan birinde voleybolcuların görünüşü ile ilgili yorum yapan teyzeyi yüzüm kızararak dinlediğim için değil. o gün o teyzeden "feleğin çemberinden geçmiş kadın ve ununu eleyip eleğini asmış kadın kardeşliği ve vurdum duymazlığı"nı öğrendiğim için değil. hamama gitmiş aile büyüğü gibi bana kız beğenirken, "ben nataşa osmokroviç'i beğeniyorum" dediğimde "o senin için biraz büyük değil mi" dediği için de değil. "ben çoluk çocukla muhatap olmuyorum," dediğim için hiç değil.

tesadüfen denk geldiğim çok uzak bir deplasmanda eda erdem'e saç tokası armağan ettiğim için değil. sosyal medyada takipçisi olduğum tek fenerbahçeli sporcu eda olduğu için de değil.

avrupa maçlarında yaptıkları "dış hatları yakarız/ şampiyonluk gelince" tezahüratını avrupa şampiyonluğu'ndan sonra, "verdiğiniz sözleri tuttunuz/ şampiyon oldunuz/ sıra geldi bizlere/ dış hatları yakıyoruz" diyerek eyleme döken taraftar için değil.

hayat futbola değil, fena halde voleybola benzediği, son sayıyı almadan kazanamayacağınız ya da son sayıyı vermezseniz kaybetmeyeceğiniz için değil.

daha dün akşam hayatımın en büyük spor mucizelerinden birine şahit olduğum için değil. galatasaray'ı değil de barselona'yı "üç-sıfırdan dört-üç" yenmiş, "altı kasım altı sıfır diyalektiği"ni real madrid üzerinden açıklamış, anelka'nın sağ kanattan akışı inönü yerine old trafford'taymış gibi de değil. maçın kafamda oynayıp duran filminde, altın setin 'on-on dört', hatta 'yedi-on üç' sonrası için fort minor işi remember the name'i fon müziği olarak seçtiğim için hiç değil.

bu yazıyı yazmaya en çok benim hakkım var.

çünkü, dün akşam maçtan sonra hayatımda bir şey değişti: yaklaşık yedi yıldır izlediğim bir video* var. youtubeta en çok izlediğim spor videosu olduğu kesin. hatta en çok izlediğim video olması dahi muhtemel. ama dün akşamdan sonra bu video, ne zaman imkansız derecede mümkün bir şeyler izlemek istesem ilk tercihim olmayacak.

bu yazıyı yazmaya en çok benim hakkım var.

üstelik bu, voleybol üzerine ilk yazım değil.


*: vnf., osmokroviç'in -kısa saçlarına rağmen- videonun iki sıfır ikisinde maçın yenilgiyle bitmesine engel olan tek kişilik bloğuna -oyun karekterine çok yakışan ifadeyle söylersem direnişine- dikkat etmenizi özellikle rica eder. sonraki blok ise şu an takımın bir kaptandan daha fazlası olan eda erdem'in gençliğinden.

**: şunu da söylemezsem olmaz: şampiyon kim olursa olsun bu yılın kadın voleybolundaki en başarılı takımı bence diğer finalist galatasaray kadın voleybol takımı olacak.

11 Nisan 2017 Salı

beyzbol ya da başka şeyler

"mary hudson üçüncü kaleden bana el salladı. ben de ona el salladım. aslında el sallamak istemiyordum ama kendimi tutamamış, sallamıştım. vuruştaki ustalığı bir yana, üçüncü kaleden nasıl el sallanacağını bilen bir kızdı kendisi."*


*: j.d. salinger, dokuz öykü

10 Nisan 2017 Pazartesi

yürüyen adam

burada bir spor akademisi var. bir süredir oranın atletizm pistinde koşuyorum.

pistin hemen dışında bir de kros parkuru var; atletizm pistine eşlik eden, tribünlere gelince arkasından dolanan. tabanı toprak, kum, hatta çakıl, talaş ve çürüyemeye yüz tutmuş ağaç parçalarıyla kaplı. başlarda bir kaç defa tercih etsem de zeminin öngörülemez oluşu ve bunun ayak bilekleri için oluşturduğu tehdit yüzünden sadece atletizm pistini tercih eder oldum.

güzelleşen havalarla birlikte bir kaç hafta önce salondan çıkıp yeniden sahaya indim. ve her defasında karşılaştığım bir adam var. uzak doğulu galiba. henüz konuşmadık ama çinli olduğunu sanıyorum. kros parkurunu tercih ediyor ve yalnızca yürüyor. daima kahverengi ile gri arasında gidip gelen, bol, kumaş pantolon ve krem mi desem yoksa sarı mı bilemediğim bir gömlek giyiyor. yürüyüşüne devam ederken bir süre kollarını saat dokuzu on üç geçe gibi kaldırıyor, avuçlarını açıp kapatıyor. zaman zaman bu hareketi yinelese de çoğunlukla gezinti temposuyla mesafeleri tüketiyor. galiba kendi kendine konuşuyor da.

her koşmaya gittiğimde onu orada görünce, onun yemeden, içmeden hatta evine bile gitmeden orada yürüdüğünü düşündüm. bunun mümkünsüzlüğünü fark edince de onu uydurduğumu aslında böyle bir adamın olmadığını, konuşmaya kalkınca da kaybolacağını.

şimdi de, içime hapsettiğim eli kolu bağlı bir yazarın sırf yazabilmek için uydurmuş olabileceği aklıma geldi. neyse ki, öyle bir yazar yok.

bence o adam felsefe doktorası yapıyor. muhtemelen bir yandan yürüyor bir yandan da tezini kendi kendisiyle tartışıyor. bu konuda kendimi ikna edince aklıma ister istemez digne meller marcovicz'in on yedi haziran bin dokuz yüz altmış sekiz tarihli fotoğrafı geliyor. heidegger schwarzwald yürüyüşlerinin birinde. zaten adı da, heidegger karaorman'da...

heidegger varoluşçu felsefeye bir kaç tuğla daha ekleye dursun ben o fotoğrafı ilk gördüğüm yere gidiyorum sonra. oruç aruoba'nın yürüme'si, sayfa beş...

sonrası yok. sonrası suskunluk...


notgibi: neden sonrası yok? neden sonrası suskunluk? oruç aruoba demek, yürüme demek hâlâ yetmiyorsa bir örnekle açıklayalım.

6 Nisan 2017 Perşembe

"yalnızlık ömür boyu"

"bir eli tutmadan karşıdan karşıya geçmenin icat edildiği gün" ilk değildi. daha önce de kendimi yalnız hissettim. kolayca tahmin edebileceğiniz üzere son da değil.

yazın sonuna doğruydu. en fazla dört yaşında olmalıyım. çünkü dört yaşına kadar annemle babamın arasında yattığım anlatıldı. annem sağ, babam sol yanımda. o sabah uyandığımı, kendimi yatakta yalnız bulduğumu hatırlıyorum. evin sessizliğine doğru hem "anne" hem "baba" diye seslendim ama cevap veren olmadı.

vaktinden önce uyandığımı, aslında yeniden uyumam gerektiğini de hatırlıyorum. ama evin dışında bir ses duydum. bir çeşit makine sesi. bugünün ölçeğiyle yüz metre mesafede. ama o zaman çok uzaktı. annemle babamın orada olduğunu ve oraya gitmem gerektiğini çok güçlü bir şekilde hissettim.

sonrasında kendimi solu tamam, sağ ayağımı sokmaya çalıştığım yeşil lastik çizmeyle o sese yürürken buldum. giyenler o lastik çizmeleri iyi bilir; yağmur ve çamurda muhteşem, soğukta ve giymeye çalışırken zulüm.

doğuya yürüyordum. turuncu ufukta gün doğumu henüz başlamış, güneş batarken yanına aldığı renkleri birer birer iade etmeye başlamıştı. haliyle ışık neredeyse yere paralel geliyordu. biraz yeni uyandığım en çok da o ışık yüzünden gözümü doğru dürüst açamıyordum. yani ışığa ve ayağıma oldurmaya çalıştığım çizmeye rağmen o sese, anneme ve babama gidiyordum.

o an içimden, "ey gidi yalan dünya" dediğimi hatırlıyorum. elbette o kelimeleri bilemezdim, bu cümleyi kuramazdım. ama içimdeki, hüzne bulanmış duygunun tam da bu olduğuna adım gibi eminim. tıpkı rüyada bir metni okuyamasak da ne olduğunu hissettiğimiz gibi.

5 Nisan 2017 Çarşamba

ıslak, ıpıslak

gözleri yağmurlu bir gecede sokak lambalarının altında yağmurla yıkanan ıslak kaldırımlar gibi parladı.

3 Nisan 2017 Pazartesi

bize her mevsim kiraz mevsimi

şiirle başlayalım söze. nisan'a...

nisan en zalimidir ayların diye değil ama. ilhan berk'ten: dün dağlarda dolaştım, evde yoktum.

iki bahçe arasındaki dar yollarda yürüdüm. nar çiçeği renginde çiçekleri olan şeftali ağaçları gördüm. nar çiçeğinin şeftali çiçeğine galebesi.

tabiat uykusundan uyandı uyanacak. tam da, "türkçe'nin en büyük şairi"nin dediği gibi: öte yanda tabiat/ bir kadınla bir erkeğin yatakta/ terli telâşıyla yarışa yelteniyor. bahar ancak böyle anlatılabilirdi. böyle güzel... son bir yıldır elime daha çok aldığım, daha çok andığım kitabı yanıma almadığıma pişman oluyorum.
ah, bu hep zaten böyle oluyor
insanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
sevişerek çiseliyorlar dünyayı
yalnız ilkbahar gecelerinde değil
sevişiyorlar
sonbaharın mağmum karanlığında
kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında
yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden
sürgün günlerin birinin batımında
birisi bir başkası yerine seyahat ederken
yusuf'a doğru giden her eğimde
her hangi bir vakte denk düşüyor
sevişme ânı
.
sevişmek ancak bu kadar güzel anlatılabilir. bir de, baden baden'de yaz romanında leonid tsıpkin'nin ve argol şatosu'unda julien gracq'ın 'hâl'i yüzmek ile anlatması var. yüzmek güzel sevişmek güzel. daha ne olsun.

gerçi "sevişmek"in teşbihe ihtiyacı yoktur.

bu yüzden, hikâyenin tam orası gelince, "sonrası mahrem" diyen alper canıgüz'ü ve gustave flaubert'den alıntılayarak "gece yarısından sonra yapılan her şey edebe aykırıdır" diyen murat menteş'i hayal etmemize müsaade ettikleri için ayrı bir yere koymak gerek.

artık bitişe yol alan bu yazının başlığı vesilesiyle de ilk önce sait faik'e selam ederim. bir de, trabzonspor'un kendilerini sevmesem de -çünkü futbola bakışımız farklı- isimlerini çok sevdiğim iki taraftar grubuna: gurbetçi gençler ve gececi akrepler... düşünün ne zaman takımınız kendi evinde maç yapsa istanbul'dan ya da başka şehirden yola çıkıp deplasmana gidiyor gibi maça gidiyorsunuz. tıpkı, "bize her yer trabzon. trabzon hariç." der gibi.

31 Mart 2017 Cuma

düşünce özgürlüğü

insanları anlayamıyorum. aslında, bazan anlıyorum da bazan hiç mi hiç anlamıyorum.

sarışın ya da esmer olduğu için kimse suçlanmıyor. en azından günümüzde ve genel bir kabulle beyaz, sarı ya da siyah ırktan olmak sorun değil. kısa boylu, zayıf, uzun boylu, sakallı, bıyıklı, şişman vesaire olabilirsiniz. tek tek ya da hepsi birden.

gerçi fazla kilolara, beyaz saçlara, göz kenarlarındaki kırışıklara, saç dökülmesine dostça sayılmayacak bir tepki var ama bunun daha çok pazarlama stratejisi olduğunu düşünüyorum. sağlık hizmetlerinin hastaneden çok lüks otele benzeyen ticarethanelerde verildiği bir çağdan geçiyoruz. sağlık turizmi diye bir şey var.

hemen itiraz etmeyin lütfen. bu durum eskilerin kaplıca ya da ılıcaya gitmesinden çok daha farklı.

ne diyordum? her şey olabiliyorsunuz ve hiç kimse buna itiraz etmiyor.

ama siyasete, şiire, kadın erkek ilişkilerine, spora, anneliğe, aşka dair fikirlerinizi söylemeye kalktığınızda hemen itirazlar yükseliyor. onun gibi düşünmediğiniz herkese göre yanlış, kaçık ya da ucubesiniz. onlardan değilseniz "öteki"siniz. kovulmasanız da yeriniz muhakkak kapıya yakın.

"beden benim, el ne karışır?" derler de kendisinden farklı düşünene, farklı siyasi görüşe sahip ve hatta farklı takım tutanlara en küçük bir müsamaha göstermezler. bedeni bir kalıba sokmaya çalışanlara isyan ederler de düşünceyi kalıba sokmaya çalışanlara aldırmazlar bile.

doğanın deterministik emirlerine uymasanız olur ama toplumunkilere uymazsanız yeriniz akıl hastanesi ya da hapishane.

yoksa olay biyolojinin psikolojiye galebesi mi?

ya da doğuştan gelen özelliklerimiz ile sonradan edindiklerimiz arasındaki fark?

belki de seçmeden gelen ile seçimle gelen arasındaki mesafe.

27 Mart 2017 Pazartesi

kum yazısı

sınırı kuma çiziyor ya da duvarı kumdan örüyorsanız bazı sonuçları göze almanız gerekir.

bir rüzgârlık ömrü vardır çizdiğiniz sınırın. güneşte kurur duvarınız ilk önce, sonra dağılır.

şimdi de kumdan kalelerinizi düşünün.

biraz güneş, biraz rüzgâr...

25 Mart 2017 Cumartesi

etek

yürürken eteği dalgalanıyor, her adım atışta yüksek topuklu, burnu açık ayakkabılarından gül rengi tırnaklarıyla ayak parmakları görünüyordu.

23 Mart 2017 Perşembe

çerçeveyi kırmak

tarihin, tarihten aldığı cesaretle erkek tayfasının kadına reva gördükleri ve yaptığı haksızlıklar bugün sır değil. mesela bizler, bahçeyi, avluyu değilse de bahçe kapısından öteyi kadına yasak etmiş bir neslin torunlarıyız.

ama zaman değişiyor, kadınlar gasbedilmiş alanları birer birer geri alıyor. her zaman değil ama çoğu zaman bunun bir çeşit fetih olduğunu söylemek mümkün. hayatın içine sokulup tenhalarda, kırlarda dolaşmak yerine artık şehrin, şehrin insanlarının üstüne üstüne yürüyebiliyorlar.

olmaları gereken, olabilecekleri her yerdeler. sanat, siyaset, çalışma hayatı... bütün bunlar olup biterken, normal olarak ne çok çerçeveye sıkıştırılmış olduklarını da fark ediyorlar. ve o çerçeveleri donanım, kişilik özellikleri, güçleri ölçüsünde param parça ediyorlar.

elbette itirazım yok. ama itiraz edeceğim yere adım adım geliyorum.

bir süre sonra, 'çekiç olana her şey çivi görünür' misali her şeyi kendilerini sınırlayan ve kırılması gereken bir çerçeve olarak görmeye başlıyorlar. 'altmış sekiz ruhu' dediğimiz baby boom kuşağının özgürlük arayışında düştüğü hatanın aynısı: sıkıştırıldıkları dar çerçeveye isyan ederken kantarın topuzunu kaçırmak. üst üste gelen iki dünya savaşının sebep olduğu karamsarlığı kabul ediyorum elbette. tenin güzelliğini, isyanın şiirselliğini, özgürlüğün kanatlarını... yine de onları karşıma alıp, "neyin fazlası zararlı değil ki özgürlüğün de olmasın?" demek isterdim.

benim kadınlara itirazım da bu noktada başlıyor. mahallenin akl-ı selim abileri, amcaları kahveden vakitlice çıkıp geç olmadan evine dönerken gecenin bir yarısı sokağın başında taksiden inip eve yürümenize elbette karşı olurum. kadının sokakta sigara içmesini sevmiyorsam, bu kadın içtiği için değil. bizzat sigaraya karşı olduğum için. bilim adamı denilince aklıma sakallı, bıyıklı erkekler gelmiyor ki benim. beyaz önlüğünü giymiş, mikroskoba eğilmiş insanlar geliyor. hele onlardan biri var ki, çok güzel.

sonra annelik geliyor aklıma... bu konuda babadan -ya da bir başkasından- her türlü yardımı istemeye elbette hakları var. çünkü emzirmek dışında erkek de -ya da bir başkası- bebekle ilgili her durumun üstesinden gelebilir. ama kadınların anneliği tarihin ve tarihten cesaret bulan erkeklerin üstlerine yıktığı bir angarya olarak görmesini ayıp sayıyorum.

ister tanrıyla açıklayın ister doğayla annelik kadın işi. ve kadında bir şey var ki, biz erkeklerin alayı bir araya gelse bir parçasını bile bebeğe veremeyiz.

20 Mart 2017 Pazartesi

günün sorusu: kan bağı

zamanla değişen ile zamanın şekillendirdiği arasında bir kan bağı var mıdır? yoksa bir çok şey gibi bu da bir yanılsamadan mı ibarettir?

18 Mart 2017 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on altı

yazarımız, kıymeti yazdıklarından çok daha fazla mustafa kutlu, başlangıcı kahramanından çok öncesine giden bu hikâyede "aşk imiş her ne var âlemde" dercesine ilk önce sinan ile nur'u tanıştırıyor.

birazdan aşk mı dostluk mu belirsiz bir uçurumun kenarına yürümeye başlayacaklar...

*

"şeyh vefa camii'nden çıktım, ayakkabılarımı bağlıyorum. birden üstüme bir gölge düştü. bağcık işi bitti. başımı kaldırıp doğruldum.
aman allah'ım!
yahu arkadaş dünyada bu kadar güzel bir göz, güzel bir yüz olabilir mi?
iri hareli, uzun kirpikli elâ gözler, hilal kaşlar; kaş dedikse hiçbir yanı alınmamış hilkatten böyle. minik kalkık bir burun, zarif ağız ve çene. koyu kestane gür saçlar parıl parıl o kuğu boyun üzerine dökülmüş.
ne desem boş, bu güzelliği tarife dil yetmez. bir de beyaz dişlerini, gamzelerini göstererek gülümsemez mi.
toprak ayağımın altından kaydı, bayağı bir sallandım.
gel de düşme.
buğulu, esrarlı bir sesle konuştu. ya rabbi bu bir insan mı, yoksa melek mi?"*


*:mustafa kutlu, nur

15 Mart 2017 Çarşamba

konum - dört

türkan şoray'ın estetik görmemiş hâlinin gözleri ile melisa sözen'in ağladı ağlayacak gözleri arasında bir yerlerde.

13 Mart 2017 Pazartesi

tehlikeli şiirler - yirmi yedi

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
faruk nafiz çamlıbel'den firari mesela...

sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin,
sana kafir dediler, diş biledim hak'ka bile.
topladın saçtığı altınları yüzlerce elin,
kahpelendin de garez bağladım ahlaka bile...

sana çirkin demedim ben, sana kafir demedim,
bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin,
yaşadın beş sene kalbimde misafir demedim.
bu firar aklına nerden, ne zaman esti senin?

zülfünün yay gibi çelik tellerine
takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.
sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine
seni aşkım canavarlar gibi takip edecek...

10 Mart 2017 Cuma

tavla ve miğfer

kavga etmiştik. büyük bir kavga. öyle ki, sakinleşene kadar evin bir köşesinde oyalanmayı sonra da sarmaş dolaş olmayı bu defa beklememiş kendimi dışarı atmıştım. kapıyı çarpmış bile olabilirim. hatırlamıyorum.

bizim sokakta bir kahvehane vardı. oraya gittim. kahvehane kumarhane karışımı bir yer. herkes bana baktı. oysa iki apartman yanda oturuyordum. en üst kat. çatı katı da var ama onu saymıyorum. bir çay söyledim. sonra bir çay daha. çayımı içerken posta ve türkiye gazetesini okudum. gazeteler bitince çayların parasını ödeyip çıktım.

kapıyı sessizce açtım. salonun ışığı yanıyordu. yatmamış. montumu asıp kafamı salona uzattım. kanepeye uzanmış, kendi kendine tavla oynuyordu. dirseği kanepede, yüzünün sol yanı avucunda. sağ eliyle de zarları atıyor, alıyor, pulları oynuyor.

o an ne olursa olsun onu terk edemeyeceğimi anladım. onu hayatın ortasında yapayalnız ve savunmasız bırakamazdım.

yüzümdeki hüzünden yapılma tebessümü, şımarık ve kocaman olanıyla değiş tokuş edip yanına yürüdüm.

"kim yeniyor?"

ben yeniyormuşum.

bunu birden bire hatırlamadım elbette. geçenlerde julien gracg'ın ormana bakan balkonu'nu okuyordum. tatar çölü'yle kardeş bir roman. sözü uzatmamak için "john fowles'ın bu adama neden bu kadar çok değer verdiğini nihayet anladım," diyeyim.

orada, giovanni dragovari bekleyişinin bir yerinde mona'yla karşılaşan, sadece bekleyişi değil hayatı da anlam kazanan asteğmen grange, devriye nöbeti diye çıktığı yürüyüşün sonunda kendini bir defa daha mona'nın kapısında bulur. anahtarı vardır. mona'yı ve yardımcı kadını uyandırmamak için sessizce içeri girer. miğferini çıkarıp "alışılmış bir jestle dolabın kocaman anahtarına asar" ve "birdenbire yüreğinde hafif bir şok hisseder".

çünkü, "her asılışta kayışının ucunda biraz sallanan miğfer cilalı tahtaya sürtüne sürtüne orada yay biçiminde bir iz açmıştı."

7 Mart 2017 Salı

gecenin kemanı*

takvimlerin yıl hanesinde iki tane sıfırın yan yana durduğu zamanlar.

türkü değil, neşet ertaş dinliyorum. blues, chris isaak peşi sıra danny vera ile biraz daha modernize olmuşum.

cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası, ulus, opera sahnesi... genç bir şairin** çıkıp, "banane zümrelerden, züppelerden/ kalabalıkların mazereti olan kabalıklardan./ onların bezenmiş yalanlarına,/ meze islamlarına,/ doğum kontrollerine,/ çalışan kadınlara yapılan iyileştirmelere/ ve senfonilerine iman etmiyorum/ ki senfoni/ cuma akşamı bir başkent putudur" diye şiir yapmasına çok var.

sosyete müslüm gürses'i keşfetmiş, ben arabesk bir yanım olduğunu kendime bile itiraf etmiş değilim. ama isminden devşirdiğim anarşist tavır yüzünden protest müzik dinliyorum.

bir dakika.

mola.

"anarşist" ya da "anarşizm" kelimelerini sevmiyorum o ara. "isyan" benim kelimem. hatta oraya buraya yazdığım bir dizem bile var: geceyi yıkan bir isyan sözcüsüyüm.

devam.

protest müzik dinliyorum demem boşuna değil. çünkü özgün müzik dersem yalanım ortaya çıkacak gibi geliyor. bir şeyden daha var: ahmet kaya'yı sevmiyorum ve dinlemiyorum. "ahmet kaya'yı sevmesek de şarkılarını dinleyebiliriz" çözümünü de henüz keşfetmiş değilim.

bu şarkı da o dinlemelerin hatırası. adını da çok seviyorum. belki bir arabesk sanatçı söylese de olurdu.

* fatih kısaparmak, gecenin kemanı


**:ahmet sefa dinleyici

5 Mart 2017 Pazar

kahraman

verbumnonfacta, "sonunu düşünen kahraman olamaz" deyişi ile orijinali kendisine ait "insan olabilirse ancak kendi kendisinin kahramanı olabilir" cümlesini birlikte düşünmenizi tavsiye eder.

3 Mart 2017 Cuma

yaşadığımız hayat

bakmayın siz, "modern zamanlar inancımızı alabilir, inanma ihtiyacımızı değil" diyerek şu 'ahir zaman'a sesimizi yükselttiğimize. bu cümle twitter için. ya da kısa mesaj. belki başka paylaşım sitelerinde de şık durabilir. ama çoğu aforizma gibi görüntüde güzel ve sadece konuya girmeye yarıyor.

artık inanamıyoruz, güzel bir şairden ödünç aldığımız "aşkım da değişebilir, gerçeklerim de" savunmasını yitirdiğimiz inanma yeteneğimize bahane ediyoruz gün boyu. diğer yandan "bir fikre sadakatle bağlanabilmeyi çok isterdim" diyerek inananlara inanıyoruz. çünkü masrafsız. emek yok, ter yok. ve dahi göz yaşı...

artık sevemiyoruz; yalnızca seveni seviyoruz. çünkü sevmenin zaman isteyen, mesai isteyen bir yanı var ama bizim işimiz çok.

ne istediğimiz hakkında çoğu zaman fikrimiz, seçmekle risk almaya ise cesaretimiz yok. ancak bir başkasının istediğini, başka bir deyişle başkalarının onayladığı şeyleri isteyebiliyoruz. daha önce kimsenin gitmediği yollar, ayak izi olmayan patikalar eski anlatılarda bir konudur yalnızca. ya da uzak doğu öğretilerinde.

istemek, yapabilmek ve bilmek eylemlerini terk etmedik. sözlüklerde yerli yerinde. ya içimizde? bize sunulan seçeneklerden birini istiyoruz. sınırlı bir alanda istediğimizi yapabilir, dilediğimiz oyunu oynayabiliriz. bildiklerimiz ise, eğitim aldığımız alan dışında hep aynı.

hayatımız tekrar, tercihlerimiz taklit. biz gerekli yerleri dolduruyoruz ve bilgisayarlar, programlar bizim adımıza karar veriyor. makineler seçiyor mesleklerimizi, sevgililerimizi, hayatlarımızı.

kişiliğimizi ise burçlar. yoksa, güneş, dünya ve yıldızların doğduğumuz andaki konumu mu demeliyim?

iyi ya da kötü bir fikre sadakatle bağlanmak bir lütuf. birini özlemek, burnunuzun direğinin sızlaması, hayal kurmak...

sözü uzatmak boş. inanmakla başladığımız bu metni başladığımız gibi bitirmek en iyisi. kader'in* sonunda bekir'in dediklerinden bir cümleyle. biraz küfürlü ama olsun: herkesin inandığı bir şey vardır bu amınakodumun hayatında. benimkisi de sensin, n'apayım?


*: zeki demirkubuz, 2006

24 Şubat 2017 Cuma

dakika ve skor

"seni gördüğümde çocukluğumda dinlediğim bir masalı hatırladım. bir iran masalında, sevdiği kadını yüzyıllarca aynı ruhla başka bedenlerde arayan bir adam anlatılır: adam sonunda yüzyıllardır aradığı kadını uzak ülkelerin birinde bulur. ona, güneşli bir gökyüzü altında birlikte toprak işlemek istediğini anlatır. kadın sadece gülümser ve uzak ülkesinde yaşamaya devam eder. seni ilk gördüğümde sıcak bir ülkede benimle birlikte toprak işlemeyeceğini, kendi dünyanı bana taşımayacağını biliyordum. yine bana gülümsediğinde biliyordum ki ben yüzyıllardır yeryüzünde seni aramışım..."*


*: şebnem işigüzel, öykümü kim anlatacak?

21 Şubat 2017 Salı

paralel evrenler: sekiz

iki yazar.

bir fransız. bir de türk.

fransız olan, yaşamaktan muzdarip, ilaç diye nihilizmi seçmiş, iki dünya savaşı arasındaki derin kuyuda  kelimelerle oynadıkça nefes alabilen louis-ferdinand céline. türk olan ise, yaşamını yazmakla anlamlı kılan, sessiz sedasız tükettiği günlerden geriye yalnızca romanlar bırakmak isteyen iyi aile çocuğu barış bıçakçı.

iki ayrı "bekleyiş romanı"nda, gecenin sonundaki aydınlığı, yani hayatın sonundaki ölümü dünyayı dolaşarak bekleyen bardamu ile şehir dışındaki bir sitede gündelik hayatın rutiniyle oyalanarak, geçmişi düşünerek, geleceği hayal ederek editörden gelecek cevabı bekleyen cemil vasıtasıyla açık denizde karşılaşan iki gemi birbirlerine selam ediyorlar.

"gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. bu dünyanın gerçeği ölümdür. seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek. bense asla kendimi öldüremedim."*

"editör hanım, bunca acıya rağmen hâlâ hayatta olduğumuza göre ya üçkağıtçıyız ya da umudumuz var. ben kendimi üçkağıtçı gibi hissediyorum."**


*: gecenin sonuna yolculuk
**:sinek ısırıklarının müellifi

20 Şubat 2017 Pazartesi

bozlak

"bozlak, bir feryattır efendim. bozlak bir bağırtıdır, yüreğini dışarıya atmaktır. bozlağın anlamı budur. içinden geldiği gibi bağırır, söyler. ölçüsüzdür. içinden geldiği gibi söylenen bir havadır bozlak. ölçüsü yoktur. aşk dokunsa da yıpratmaz, incitmez. aşk uyarıcıdır. insanın yüreği uyandığında, insan kendine gelir... acı da söylense, aşkla söylendiğinde dokunmaz, hissettirir... duygusuz söz, aşksız söz tuzsuz aşa benzer, içe sinmez."*

*: elbette neşet ertaş, biz yaşarken (açık radyo kitaplığı dizisi)

17 Şubat 2017 Cuma

kıskanmak

internette gezindiğimiz sayfaların muazzam bir hafızası var. ama benim favorim youtube. hiçbir sayfa ya da site bu konuda youtubeun eline su dökemez.

bazan kurtuldum dediğiniz bir şarkıyı yeniden dilinize doluyor bazan bir zamanlar dinleyip unuttuğunuz bir şarkıyı zalimce hatırlatıyor.

seçtiğim şarkının peşi sıra önerdiği videoyu da bir kaç yıl önce bir kaç gün çok dinlemiş, sonra da unutmuştum.

bir kaç ünlü sima - ne yazık ki ünlü olmanın magazin sayfalarında görülmek anlamına geldiği hazin bir çağdan geçiyoruz- dost meclisinde çalıp söylüyor. söyleyen eleman oldukça başarılı. beğeniyoruz; hem sevgilim hem ben. üstelik eleman yakışıklı da. tuhaf bir biçimde kıskanıyorum.

ama şimdi aynı videoyu yeniden izlerken, o meçhul köprünün altından bunca su akmışken yani, o elemanı yakışıklı bulanın ben olduğunu fark ettim. aslında sevgilimin tipi falan değildi. muhtemelen ondan yana dönüp bakmaz, magazin sayfalarıyla işi olmadığı için ünlü olduğunu bile bilmezdi. ama ben içime attığım kıskançlık yaşamıştım.

kıskançlık sadece sağlıksız değil yani. aynı zamanda bir mantıktan da yoksun. çünkü bize kıskançlık hissi veren kişi, olay ya da nesneler sevgilimizin ancak biz olmasıyla kıskanılası olacak şeyler. oysa o, o. biz değil.

düşünüyorum da, oğlumun 'bir milyon tane v yaka gri tişört'ü var, kızım sadece elbise giyiyor. çünkü babaları hep onları alıyor.

16 Şubat 2017 Perşembe

gözyaşı

bugün önce krzysztof kieslowski'yi, ardından şaheserlerinden biri olan three colors: blue (1993) filmini andım.

yaşadığı büyük acıyla baş etmeye çalışan julie'nin rahat rahat ağlayabilmek, gözyaşlarını insanlardan, hatta kendinden saklayabilmek için havuzda yüzerek geçirdiği zamanları düşündüm.

göz yaşlarından bir köprüyle bir başka filme, "yüzmek"ten "koşmak"a geçtim. bir filmden başka bir filme.

julie'den vücudu su kaybetsin, böylece gözyaşı için vücutta su kalmasın diye sürekli koşan polis memuru numara: iki yüz yirmi üç'e.

keşke karşılaşsalar dedim.

keşke aşk olsa.

13 Şubat 2017 Pazartesi

"küçük bir parça" daha

camekanlardan kaldırıma taşan ruhsuz ışıkların aydınlattığı sokaklarda koşmak yerine yolu uzatmaya, kanala inip kanal kıyısında koşmaya karar verdim. ne bu tarafta ne de karşıda, görünürde kimseler yoktu. bu saatte başka birisi olacağını da sanmıyordum. ev içlerinde yeni yeni yanmaya başlayan lambaların ışıkları kanala dökülüyor, minik dalgalarla oynaşan altın rengi bir sürü yol durgun göle atılan yassı taşlar gibi sekerek bir kıyıdan diğerine ulaşıyordu. sadece vakit değil, iki tarafa dizilmiş evlerle vadiye dönüşen kanal boyu esen rüzgarı bilen ve hesaba katan birisi bu soğukta bırakın rahat yatağını terk edip koşmayı izin alıp işe gitmemeyi tercih ederdi.

on dakika sonra nihayet koşan birine rastladım. koşu kıyafetine, stiline, temposuna bakılırsa yıllardır koşuyor. üniversiteyi bitirip yıllardır hayalini kurduğu işin ona sadece konfor ve para değil kilo da kazandırdığını fark edince, çalışmaya başladıktan üç yıl sonra koşmaya karar verdi. ama soranlara, evde maç izlerken bana eşlik eden bira şişesinin göbeğimde denge problemi yaşamadan durduğunu görünce koşmaya karar verdim, diye anlatacak, vaz geçmekten korktuğu için de hemen o akşam dizi çıkmış gri eşofman altını ve eskidiği halde atmaya kıyamadığı ramones tişörtünü giyip en yakın parka gidecekti. lisede bir gün, aniden ramones dinlemeye başlamış, üniversitedeki son yılında da nasıl başlamışsa öyle bırakmıştı. birazdan evine dönecek, duşunu alacak. eğer hâlâ enerjisi kalmışsa sıcak suyun altında bölüme yeni gelen bilişim uzmanını hayal edecek. tıraş, temiz kıyafetler ve işe gidecek. çantasında akşamdan hazırladığı iki sandviç. birini trende kahvaltı niyetine yiyecek, diğeri ise öğle arası için. gece mutlaka uyanıyor. kalkıp önce tuvalete sonra su içmek için mutfağa gidiyor. neden komodinin üzerinde, başucu lambasının gölgesinde bir bardak su bulundurmuyor diye merak ediyorsanız, onu da söyleyeyim; gecenin ve evin sessizliğinde mutfağa kadar yürümeyi seviyor. yalnız, bir süredir iki defa uyandığını fark etti. aynı gece diz üstü bilgisayarının ışığında bir yandan suyunu içerken internette bulduğu bir üroloji doktorundan hemen randevu aldı. randevusu bu pazartesi. yalnız yaşıyor. ara sıra buluştuğu, bazı akşamlar onda kalan bir kız arkadaşı var. kız arkadaşını bilmem ama o evlenmeyi ya da aynı evi paylaşmayı düşünmüyor. uzun zaman önce insanların evlenmeden ya da ebeveyn olmadan ölebileceklerine karar vermiş.

o ise çocukluğunu düşünüyor. daha doğrusu çocukluğunun geçtiği köy irisi kasabanın geç dönem gotik mimari tarzda inşa edilen ama çürüyen tahtaları yüzünden bin dokuz yüz yetmişleri restorasyon tabelasının ardında geçiren ünlü kilisesini düşünüyor şu an. orada olmaktan nefret eder, canı sıkılır, zamanı tüketebilmek için ayini yöneten rahibin sağ yanındaki pencereyi seyrederdi. nehir kenarından taşıdıkları çamur, ağaç diplerinden getirdikleri kuru dal ve otlarla çerçevenin köşesine yuvan yapan kırlangıçları, bahçedeki kayın ağacının açık pencereden içeri dolan yeşil, kapalı camı aşamayınca cama yapışıp kalan sarı yapraklarını, dalların ağaç soğuktan titriyormuş gibi camı tıkırdatan uçlarını. aslında, sıcak havalarda baştan ayağa beyaz giyinen, soğuk havalarda ise siyah paltosunu üzerinden, kalın siyah eldivenlerini ellerinden çıkartmayan çelimsiz kızı düşünmek isterdi. tıpkı topluca dua ya da ilahi okunurken gözlerini kapatıp düşündüğü gibi. ama kızın adını unutmuştu. adı olmayan birini de düşünmek içinden gelmiyordu.

ne yani? ne olduğunu sanıyordunuz? koşarken yüksek insanlık ideali üzerine düşündüğümüzü, yardıma muhtaç insanlar yararına sosyal projeler tasarladığımızı mı? ya da bir hedefe odaklanarak aklımıza başka bir şey getirmeden koştuğumuzu mu? hem bu ne ki, ben oğlumun -ya da kızımın- baştan sona kontrollü koştuğu orta mesafe yarışının son iki yüz metresi yaklaşırken, kendi kendime söylediğim "şimdi değilse ne zaman" cümlesini duymuşçasına temposunu arttırdığını ve ben muhtemelen o günler geldiğinde ancak dizlerinden destek alarak doğrulan bir adam olacağım için dizlerime koyduğum ellerimden destek alarak doğrulurken daha da hızlandığını, önündekileri geçerek birinci olduğunu ve bir yandan nefesini düzenlemeye çalışırken bir yandan da benden tarafa baktığını hayal ediyorum. üstelik bunu ne zaman hayal etsem, tıpkı şimdi olduğu gibi gözlerim doluyor ve bir süreliğine yavaşlamak zorunda kalıyorum.

10 Şubat 2017 Cuma

konum - üç

belki fenerbahçeden teknik direktörlük için ararlar diye yıllarca telefon numarasını değiştirmeyen yılmaz vural ile çocuklarının kendisini sevip sevmediğini anlamak için ölmüş numarası yapan nazan öncel arasında bir yerlerde.

8 Şubat 2017 Çarşamba

tepe

ormanı ve dağları başlatan alçak tepe üzerindeki ağaçlar sert geçen kış nedeniyle daha şimdiden çırılçıplak kaldığı için seyrek saçlarını geriye taramakta inat eden adamları hatırlatıyordu.

6 Şubat 2017 Pazartesi

öcüler

prolog:

bu yazıyı yaklaşık bir yıl önce yazdım. ama kendi kendime koyduğum "dördüncü bölümün peşi sıra" kuralı yüzünden bu günlere kaldı.

*

"öcüleri küçükken bizi korkutmak için uydurduklarını sanıyordum.
yanılmışım."*

bir.

nazar değmesin diye belli etmemeye çalışıyorum ama iki bin on altı benim için fevkalade başladı ve başladığı gibi de gidiyor. sanki ağırlıklarından kurtulmuş rengarenk balonlar gibiyim. hafif, hortumun ucundaki fıskiyenin döne dolaşa ıslattığı çimenler üzerinde çıplak ayaklar, sıcak yaz gecelerinde temiz ve serin nevresimler...

bu günlerin keyfini çoğaltan şeylerden biri de, ezber bozan web dizisi öcüler. ev yapımı elmalı kurabiyeler gibi. belki birinin şekli diğerine uymuyor ama tadı, nefis... sadece üç bölümle gönlümüzün oscarlarını, altın kürelerini şimdiden kazandı. oscar demişken, neydi o leonardo dicaprio çılgınlığı? eğer "oscar goes to leo" olmazsa üçüncü dünya savaşı çıkacak, iklim değişecek, akdeniz olacak falan sandım. akademi üyeleri akl-ı selim çıktı da euro-dolar paritesi yerli yerinde, borsada kâr satışları...

aklıma estikçe tekrar ve tekrar izliyorum. dizi sabit kalsa da ben aynı ben olmadığım için her defasında yeni bir seyrediş oluyor nasıl olsa. evet, bu fikri calvino'dan aldım; "aradan geçen yıllar içinde kitap aynı kalırken okur bambaşka bir insana dönüştüğünden bu ikinci okuma yeni bir okuma anlamına gelir," dediği yerden.

daha en başta, "güzel olamayacak kadar gerçek" diyen mottosuyla dikkat çeken dizi için bir çok sıfatı bir arada kullanmak mümkün: keyifli, ferah, protest, gizemli, ezber bozan, entelektüel vs... en çok hak ettiği sıfat ise "rafine". çünkü her bir sahne, kelime ya da jest belli bir eğitimin, kültürün, birikimin, dünya görüşünün imbiğinden süzüldükten sonra orada ve var.

aynı zamanda "öcüler"i görmezden gelmeyi tercih eden, görse de hafife alan kim varsa onlara yapılan bir nanik, serseri bir tebessüm. çünkü o "öcüler", kendilerini hafife alanların dipnot ve arka kapak yazılarından öğrendiklerini kaynağından öğrenmiş olarak oradalar. kabul, kafaları biraz karışık, gitmekle kalmak arasında araftalar. bana kalırsa doğru yoldalar.

dalgacı tavırlarından, sivri dillerinden nasibini almayan neredeyse yok. verdikleri kalıcı rahatsızlığın farkındalar ama kendilerine yakışanı yapıyor, özür falan dilemiyorlar. onların ki, önlerine çıkan kim varsa -ki buna kendileri de dahil- yanlarından eksik etmedikleri bir aynayı yüzüne tutmak. tam da bu yüzden aldıkları eleştiriler. belki bu yüzden, kendileri anne ve babaları misafirliğe gittiğinde küçük kardeşini hiç pataklamamış, çekmeceleri karıştırmamış, misafiri olduğu evin aynalarında parmak izi, koltuk altlarında toz aramamış, işaret parmağının ucuyla burnunun içini yokladıktan sonra bulduklarıyla küçük dünyalar yapmamış, cuma hutbesini dinlerken borsayı ya da okula yeni gelen genç edebiyat hocasını düşünmemiş, en önemlisi rakip takımın hiçbir zaman var olmamış annesine edep adına ne varsa unutarak, üstelik şizofrence sayılacak ilgilerini koro halinde ya da tek tek söylememişler gibi sözgelimi esma'nın sinkaflı kelimelerine takmaları.

ama onları anlıyorum. buna takılmakla, okuyup evlenip tek bir çizgiye indirgediklerini hayatlarını, bileziklerini, halaylarını, toplumun sırtlarından iterek yüz yüze getirdiği adama ya da kadına elest bezminden bu yana aşıkmış gibi yapmalarını, suskun akşamlarını, sevgisi hiç olmamış şehveti sönmeye yüz tutmuş dokunuşlarını görmezden gelebilirler. ne de olsa büyüsek de çocukluk yerli yerinde ve biz görmezsek o da bizi göremez.

tokiden ev, doktordan araba taksiti, koltuk takımına uygun halı, çocukların özel okulu, ürün yerleştirmeli dizileri, reklam panosu kostümleri, örtüleri, sünnete göre değil modaya göre sakal.

bir buçuk.

bu güzel diziden sadece övmek ve içimdeki öfkeli adamı konuşturmak için bahsettiğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

beni takip edin.

iki.

her şey normaldi aslında. emek verilmiş, bana da keyif veren bir işi aklıma geldikçe izliyordum. vakti geldi, üçüncü bölümü de izledim. bir defa daha. sonra bir defa daha.

birden onu gördüm; aslı'nın gözlerinde başından beri var olan ışığı... hemen bir romanın en başına döner gibi hikayenin başına döndüm. sadece altını çizdiğim yerleri değil başka yerleri de yeniden okudum.

bir düğünün orta yerinde elindeki örgüden başkasıyla ilgilenmeyen, hemen yanında çitlenen çekirdekten yiyebilmek için bile çaba göstermeyen bir tip. amerikadan gelmiş, işsiz güçsüz, ölürüm de dönmem dediği doktora yarım, sanatını icra edebileceği mesleki alanlar kısır, döndükten sonra bir umut diye facebooktan arayıp bulduğu sınıfın iyi çocuklarının alayı çoktan evlenmiş, belki bir şey çıkar diye arkadaş düğününe gelmiş.

üstelik yalancı. uçak türbülansa girmiş de oradan örtülü çıkmış. yalan. ben o kadar türbülansa girdim hiç bir şey olmadı. sadece bir defa korkudan ölüyordum o kadar. ölmediysem ve eğer bugün bunları yazıyorsam yanımdaki koltukta oturan sicilyalı katolik teyzenin duaları sayesinde.

"yok! ben küfür etmiyorum," dediği an yok mu. yalan. ona bakarsan "fuck" da küfür. "b.k" diye yazman o kelimenin "bok" diye okunmasına engel değil. ama "hanım hanımcık kız" imajı için küfre mesafeli olduğunu vurgulamak şart. esma'nın 'boğaziç'li bir kuzeni varsa ve üstelik yaşı da yaşına uygunsa kaçmasın. etrafa hazır, "ben atkılar, kazaklar örer sevdiceğimi üşütmem" mesajı da vermişken hiç küfür edilir mi?

sonra seyirciye konuşması yok mu? baş döndüren bir tebessümün eşlik ettiği "arada kaçıyor"la gerçek niyetini saklama çabası falan. bu seyirciye oynamak değilse nedir? bu kameraya bakmalar bitmek bir yana artarak devam edecek, üçüncü bölümle zirve yapacaktır. gelecek bölümlerden birini romeo ve juliette'le tamam etmezse ne olayım: yarayla alay eder yaralanmamış olan... üçüncü bölümde neden esma yok sanıyorsunuz? kayıp eşya bürosundan araklanmış, tozlu, eski bavul konusunda esma'ya cesaret vermek iyi bir yöntemdi. böylece kızda kamera karşısına geçecek yüz kalmadı haliyle. dördüncü bölümün kurgusunu da onun yapacağı söyleniyor.

neymiş, annesi dediği için hediye olarak borcam almış. riyakarlık diz boyu. o kadın amerika'ya gitme diye o kadar yalvardı sana. o zaman dinledin mi ki borcam al deyince alacaksın. babasıyla küs gittiğine de eminim. tıpkı, adamcağızın bir sene boyunca emesen konuşmalarında kameranın önüne geçmediğine, ilk altı ay yemek masasının sandalyesinde hiç konuşmadan sadece konuşanları dinlediğine emin olduğum gibi.

tam bu sırada, kendi kendime sorduğum, "bu kız amerika'dan neden döndü?" sorusunun cevabını buldum: cinayet. lütfen dikkatli bakın, bakışlarında sakladığı katili siz de fark edeceksiniz.

tamam tamam. abartmış olabilirim ama uyumayı tercih edip derslere gitmediği, uyanık olduğu zamanlarda da nutella kaşıklayıp ailemizin seri katili dexter'ı izlediği kesin. hause m.d. izlediği ise üçüncü bölümdeki "kapı kolu sorusu"ndan belli. üçüncü sezon yedinci bölüm. pes... elbette aklımda tutmuyorum. sadece iki asal sayıyı cümle içinde kullandım. bir de, senaryo gereği ağzı iyi laf yapan zeki adamlar ilgimi çekmiyor.

ne diyordum? "bu kız amerika'dan neden döndü?" aşk ile "o zaman kahrolsun mu kapitalizm" deyişine bakan birisi occupy wall street etkinliklerinde polislere turgut uyar'dan kırlardan geliyorlar'ı okuduğu ve böylece amerikan taşrasına mesaj verdiği için sınır dışı edildiğini sanabilir. elbette ingilizce. elbette kendi çevirisi. sümbülteber'i ne olarak çevirdi acaba?

toplam üç bölüm olmuştu. aslı yalancıydı, seyirciye oynuyordu, akıllıydı, anarşistti ve hatta "meşhur"du. ve korkarım seri katil olma ihtimali de vardı. esma son bölümde yoktu.

iki buçuk.

aslı. aslı. aslı.

buraya kadar gelebildinse biraz daha yürüyebilirsin. if you see dead people, beni de görebilirsin.

üç.

evlen benimle aslı! ördüğün tüm çoraplar tam benim başıma göre.

3 Şubat 2017 Cuma

kadınlar -erkekler: on altı

kadınlar ilişkilerinin çıkmaza girdiğini ya da bittiğini kabullendiği an eski defterleri karıştırmaya başlarken erkekler usulca mahalleden uzağa çevirir bakışlarını.

1 Şubat 2017 Çarşamba

günün sorusu: gök gürültüsü

gök gürültüsünden korkmak, başka bir deyişle gök gürültüsüne eşlik eden yıldırım yok etmek için beni seçecek düşüncesi kendini özel ve önemli sanmak değil midir?

31 Ocak 2017 Salı

uzak - yakın

"gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır"*


*:haydar ergülen, sis

29 Ocak 2017 Pazar

yakından bakmak

henüz dört buçuk yaşında.

ama on dakikadır zeynep'in ne kadar güzel olduğunu anlatıyor bana. "başka," diyorum.

"başka kim güzel?"

"yonca..."

şeytana uyup, o zaman biraz provoke edelim, diyorum içimden.

"annen güzel mi sence?"

elbette güzel. "çok güzel" hem de. sanki başka türlüsü mümkünmüş gibi. boşuna yürüdüğüm bu rotayı değiştirmek için bir defa daha "başka" dedim.

"şeyda güzel. şevval güzel..."

bu isimlerden sonra yeniden şeytana uydum ve muhabbetin başından beri kulağıma fısıldadığı o soruyu sordum.

"ya ben? ben de güzel miyim?"

"uzaktan evet. ama yakından o kadar diil."

"yakından sadece dışım değil içim de güzel değil," dedim. peşi sıra, "benim içimde bir canavar var ve 'tatlı çocuk'ları yemeye bayılır," diyecek, ardından saldıracaktım. ama eski bir 'güzellik'i hatırladım.

karşıdan gelen ve kendisine dikkatle baktığını fark ettiği iki kızdan birinin diğerine tam da yanından geçerken "yakından o kadar da güzel değil" deyişini ve onun kendini dünyanın orta yerinde mutsuz ve yapayalnız hissetmesini... ve bunu bana ne zaman anlatsa aynı mutsuzluğu ve yalnızlığı giyinişini.

ama ben şahidim. yakından da güzeldi. çok güzeldi.

27 Ocak 2017 Cuma

el adamı*

tıpkı beni anlatmış diyerek bir şarkıya yakalanmışlığım ya da kadın şarkıcının bir erkeğe seslendiği şarkı için keşke bir kadın için yazılmış olsaydı da duygularıma tercüman olsaydı dediğim çok olmuştur.

ama şimdi anlatmak istediğim gibi çok az oldu. nasıl didem madak "siz aşktan n'anlarsınız bayım?" diye bana sorsun, o şiiri bana yazmış olmasını istemişsem, yıldız tilbe de bu şarkıyı benim için yazmış ve söylemiş olsun isterdim.

şarkı yirmi yıllık. aslında bildiğim bir şarkı ama ben yeni fark ediyorum. aşkperest albümünde aşk yok olmaktır'ın gölgesinde kalan bir güzellik diyebilirim. üstelik bu tanım hem doğruyu işaret eder hem de şık durur. ama içimden bir ses zamanını beklediğini söylüyor.

*yıldız tilbe, el adamı

25 Ocak 2017 Çarşamba

evrim

bu ara australian open var. teniste yılın ilk grand slami. çoğu zaman günü maçlara göre ayarlıyorum. fener bekçisi olmanın avantajları. ya da bohem. ya da her neyse...

her yerde turnuvanın yeni logosu. sevmedim. ama konumuz bu değil.

izleyici için ekranın en görünür yerinde iki reklam var. iki ana sponsorun reklamı. bir otomobil üreticisi olan kia ve ve turnuvanın yapıldığı melbourne merkezli bir banka olan anz.

neden bilmem üç logoda da "büyük a"nın tabana paralel çizgisi ihmal edilmiş. benim için fark etmez. ben büyük harfe zaten karşıyım. ama görünen o ki, bundan böyle o çizgi ihmal edilse de sorun olmayacak, gelecek kuşaklar "büyük a"yı ters çevrilmiş "v" olarak kabul edip, öyle kullanacak.

hele de biz, son bir kaç yılda en çok tanınan markalardan birine dönüşen samsung marka telefonları elimizden düşürmezken.

23 Ocak 2017 Pazartesi

"tamam!"

bir süredir sinek ısırıklarının müellifi'ni* düşünüyorum. daha doğrusunu sonunu...

"tamam!" dedi ve bunu bir sevgi sözcüğü söyler gibi söyledi; son hecede dudakları birbirine yapıştı.

*

otuz beş yaşında işinden istifa edip, "gençken dinledikleri şarkılara, geçen zamana ve her şeye rağmen devam eden hayata dair bir roman" yazmak isteyen cemil, "kuşkusuz elimizde tuttuğumuz, okuduğumuz romandır bu- hikâyenin başında editöre teslim ettiği romanı için anlatı boyunca editörden haber bekler.

o haber sonunda gelir. ama olumlu değildir. "karakterinize inanmakta güçlük çekiyoruz. evet, iyi ve ahlaklı biri. fakat onu çok az eylem halinde görüyoruz. bu da onun iyiliğinden ve ahlakından, hatta gerçekliğinden şüphe etmemize yol açıyor. karakterinizi biraz kirletmeniz gerek. yanlış olduğunu bile bile bir şeyler yapsın, kötü olduğunu bile bile. gerçek hayatta da böyle olmaz mı? kötü olduğunu bildiğimiz şeyleri de yaparız, değil mi? kahramanınız o kadar düzgün bir adam ki, hayatı gerçek bir hayat gibi değil de bir müsamere gibi sanki. yani öyle bir uyanıyor okuyanda. anlatabiliyor muyum? fazla naif. bunu kırmak gerek, biraz kirletmek gerek."

bu konuşmanın üzerine biraz düşünür, oyalanır ve sakinleştiğinde eşi nazlı'yı arar. durumu anlattıktan sonra nazlı, "neden bu kadar önem veriyorsun? hem, reddetmemişler ki! istersen yaparsın önerdiklerini, istemezsen yapmazsın... çok hırslısın cemil, çok anlam yüklüyorsun bu kitaba. girdiğin yerden çıkamayacaksın. bence seymour'dan bir muz balığı hikâyesi dinleyip kendine gelsen iyi olur!"

cemil biraz daha düşünür, biraz daha oyalanır ve "tamam!" der...

*

bu "tamam!" kime denmiştir?

editör hanıma mı, nazlıya mı?

yoksa, kendi kendisinin romanını yazan bir yazar olarak bir roman kahramanı olmayı hak etmek için, "gene yenildik muhip! onlar kazandı" dercesine kötü biri olmaya, kirlenmeye mi karar vermiştir?

20 Ocak 2017 Cuma

dost tavsiyesi

beni iyi tanır. ben de onu.

okuma zevkimiz çoğu zaman uyuşmasa da tanıdığım en iyi okur o olabilir. en son hasan ali toptaş'ın son romanı kuşlar yasına gider'i okuyordu. benim de okuma listemde olduğunu bildiği için hiçbir şey söylememişti. en geç önümüzdeki hafta konuşurduk nasıl olsa.

bu sabah ondan bir mesaj aldım. "bence sen hasan ali toptaş'ın son romanını okuma." şaşırmadım dersem yalan olur. kalemi bu defa farklı akorlara mı basmıştı? hayır. "neden o zaman?" diye sordum. "kitap bir baba oğul hikâyesi anlatmıyor mu?"

"evet. ama bu hikâye seni üzer."

kitabı okuma listesi niyetine üst üste koyduğum kitapların en üstünden aldım. kitaplığa, diğer hasan ali toptaş kitaplarının yanına koydum. şimdi en üstte bullet park var.

elimde ise yavaş tren.

19 Ocak 2017 Perşembe

hoş olmaz

insanların yapmaktan hoşlanmayacağı için değil, çirkinliği yüzünden hoşa gitmeyeceği düşüncesiyle geri durduğu ne çok şey var hayatta.

17 Ocak 2017 Salı

huzursuzluğun kitabı

fernado pessoa'nın "gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan, geceleri yağmurun sesinde, ayak seslerinde yalnızlığını duyumsayan" bernardo soares'i giyinerek yazdığı huzursuzluğun kitabı'nın türkçe çevirisi saadet özen tarafından yapılmış, ilk defa iki bin altı yılında yayınlanmıştı.

fernando pessoa'nın "pessoa" adındaki bir lokantada tanıştığı ve ona edebi tasarılarını ve düşlerini anlatan bernardo soares adlı bir şahıs(!) tarafından yazılan bu kitap, o günlerde bir çok "huzursuz" bünyeye iyi gelmiş, hem can yayınları hem çevirmen büyük sevap kazanmıştı.

*

yaklaşık on yıl sonra, geçtiğimiz günlerde çevirmen saadet özen, twitter üzerinden kendisine yöneltilen bir soru üzerine (soru, sadece bu soruyu sormak ve bu açıklamaya zemin hazırlamak için açılan bir hesaptan gelmiş bana kalırsa) zincirleme tivitlerle (bu bile blog dünyasının ferahlığını anlamak için yeter sebep) kitabın bu yıl sonunda yayınlanacak, gözden geçirilmiş yeni baskısı hakkında açıklama yaptı:

"hazır soru gelmişken, huzursuzluğun kitabı hakkında bir- iki şey söylemek istiyorum. bu kitabın çevirisini iki bin altıda bitirmiştim. pessoa'yı bilenler meselenin çok karışık olduğunu bilir. fernando pessoa kendi adıyla pek az metne imza atmıştı. müstakil bir hayat hikâyesi, edebi üslubu olan "kimlikler" (heteronimler) yaratmış, bu kimliklerin ağzından yazmıştı. bu metinlerin çoğu ölümünden sonra bir sandıktan çıktı. huzursuzluğun kitabı dağınık halde, f. pessoa'nın ölümünden sonra bulundu. bazı sayfaların aynı metne ait olduğuna editörler çoğunun başındaki "L.D." (livro do desassossego) ibaresine bakarak karar verdiler. konuyla bağlantılı sayılan bazı başka metinleri de kitaba dahil ettiler. bu işte en çok adı bilinen editör r. zenith'dir. ben metni temel olarak fransızca çevirisinden çevirmiş, portekizce ve ingilizce metinlerden kontrol etmiştim. aradan geçen zamanda pessoa metinlerini farklı derleyen yeni editörler oldu. huzursuzluğun kitabı da yeniden derlendi. hatta kitabın iki "kimliğin" ürünü olabileceği bile düşünülüyor. iki bin altıdan bu yana benim dilim ve kavrayışım da değişti. bu nedenle, bu kez yeni portekizce derlemelere dayanarak metin üzerinde tekrar çalışmaya başladım. bu yeni çeviri henüz yayınlanmadı. umarım iki bin on yedinin sonuna doğru çıkacak. huzursuzluğun kitabı'nın kaderi değişmekse çevirisi de değişmeli diye düşünüyorum. kısacası, yeni çeviri üzerinde hâlâ çalışıyorum. bugüne kadar iki bin altıda çıkan çeviriyi okudunuz, okuyorsunuz, sevabı ve günahıyla. yeni çevirinin az çok farklı olacağı kesin, ama daha iyi olacak diye bir şey yok. huzursuzluğun kitabı'nın kaderi bu olduğu için yapıyorum."

*

"yeniden çeviri"lerin ticari olmakla nam saldığı bir ortamda şüphe duymamak imkansız. (bunu yeniden okuma arzusunu bahane ederek behzat ç.'nin onuncu yıl özel baskısını koşa koşa gidip almış birisi olarak söylüyor olmam da ayrı bir konu) her ne kadar ilk çeviriyi sevmiş olsam da doğru kitabı okumak beni mutlu eder. üstüne üstlük yeni çevirinin, fransızca gibi ikinci bir dil üzerinden değil ana kaynağından, portekizceden yapılıyor olması da var.

belki de en doğrusu saadet özen'nin ilk çeviriye yazdığı önsözün son cümlesini anmak: huzursuzluğun kitabı aynı zamanda bir edebiyatçının ulaşmak istediği yapıtla kağıda dökebildiklerinin arasındaki mesafedir de; hayal edilenin soluk, titrek bir sureti, gölgesi olarak kalmaya, kusurlu olmaya mahkumdur; tıpkı bütün kitaplar ve bütün çeviriler gibi...

şimdi iki bin on yedi sonunu bekleyebiliriz.

merkezüs: https://twitter.com/zen_saadet/status/820235733977931776

13 Ocak 2017 Cuma

spor salonuna giden ihtiyarlar

bekleme salonu ve oldukça kalabalık. hizmet hızına ve kalabalığa bakılırsa en az yarım saat daha buradayım. bir sürü iç-diyalog. doğrudur; diyalog. dizgi ya da yazım hatası yok.

baktım, diyalog kırıcı bir hal alıyor sustum. bekleyenleri seyretmeye başladım.

mesela şu yaşlı çift. az evvel adamın küçük adımlarına ayak uydurarak içeri girdiler. muhtemelen aynı yaştalar. ama kadın daha dinç, daha güçlü duruyor. aradaki fark belki de adamın bu sabah uyandığında kendini iyi hissetmemesi. kadın oturmadan adamın atkı ve beresini çıkarttı. paltosunun önünü açıp onu da çıkarttı. adam ceketini çıkarmasına izin vermedi. oysa bekleme odası sıcak. ceketin içinde kalın bir hırka, onun altında kül rengi bir gömlek ben buradayım diyor. gömleğin açık yakasından da içliği görünüyor. onun altında da fanila olduğuna bahse girerim. diğer yaşlı insanlar gibi üşüyor olmalı.

hayır, üşümüyorlar. üşüdükleri falan yok. sadece gün geçtikçe tükenen bedenlerini saklıyorlar. belki de bedenlerinin yeni, dönüştüğü halinden utanıyorlar.

tıpkı spor salonuna yeni başlayan insanlar gibi. en başta alt- üst eşofman takımıyla yaparlar sporlarını. form tuttukça tişört ve şortla takılmaya başlarlar. aynada gördüklerinin verdiği memnuniyete göre askılı tişörtler, taytlar, kısa şortlar çıkar ortaya.

11 Ocak 2017 Çarşamba

dakika ve skor

"ansızın, belki bildiği ama şimdiye şimdiye dek hiç inanmak istemediği şeyi fark ediyor. korkunç bir hastalığın kesin belirtilerini uzun süreden beri hissetse de inatla başka türlü yorumlayarak hayatını eskisi gibi sürdüren ama ağrının şiddetine teslim olan ve gerçeklik, ışıl ışıl ve acımasızca önünde belirdiğinde bütün hayatı ansızın yön değiştiren ve en sevdiği şeyler yabancı, anlamsız ve itici görünen, kendini silahsız ve yalnız hisseden, onu yiyip bitiren hastalık dışında hiçbir şeyin olmadığını idrak eden bir adamın umutlanmak için çevresinde tutunacak bir dal araması, bunun tek kaçış yolu olduğunu, böyle özgürleşebileceğini ya da en azından hastalığa böyle katlanabileceğini, zamanla şiddetini yitireceğini umduğu enfeksiyonla ancak böyle başa çıkabileceğini idrak etmesi gibi bir şeydi. ne var ki bu aydınlanmaya ulaştığı an kendini, sadece başkaları için var olabileceğini sandığı bir karanlığın içine yuvarlanırken buldu ve o karanlığa giderek daha fazla gömüldü."*


*: dino buzzati, bir aşk

9 Ocak 2017 Pazartesi

kar notları

* deniz gören teras, balkon ya da pencere denizi değil üzerinde koşan bulutları seyretmek için var.

* gri: hani o kar yağmadan, fırtına kopmadan evvel gökleri ve denizi dolduran sessizliğin buz mavisi... nazan bekiroğlu, nar ağacı.

* karın deniz ve pencerem arasına dökülmesini bekliyorum.

* ufuk çizgisi bir süre sonra yalnızca iki uçsuz bucaksız maviliği ayıran bir çizgiye dönüşüyor.

* havanın ayazı kırıldı. kar kokusu geldi.

* eskiden istanbul'a senenin ilk karı düşünce o gün matbuattaki istanbul gazetelerinin birinci sayfasında cenab şehabeddin'in elhân-ı şitâ şiiri neşredilirmiş.

* "eşini gâib eylemiş bir kuş gibi kar" demeyi bilmeyen nesle âşinâ değiliz.

* denize düşen yağmura, şehre düşen kara acırım.

* nazan bekiroğlu- karlı günlerde roman dersleri, ismet özel- karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak, pieter bruegel- avcıların dönüşü ya da karda avcılar, tom tykwer- winterschläfer (1997), coen kardeşler- fargo (1996), nuri bilge ceylan- uzak (2002) ve kış uykusu (2014), schubert- winterreise, tchaikovsky- winter dreams, metin altıok- kar, a. turan alkan- kardır yağan üstümüze geceleri, orhan pamuk- kar, kim ki-duk- spring,summer,fall, winter... and spring (2003)...

* yüzmeyi, karı ve annesine çiçek almayı seven bir oğlum olsun isterdim.

* pencerem ile deniz arasına dökülen karı severim.

* kiremit rengi çatılar beyaza döndü. park kanepeleri karla kaplandı.

* sulu sepken.

* yine de lapa lapa kar yağıyordur dışarıda.

* günün sorusu: "ama nerde bıldır yağan kar şimdi? (f. villon, evvel zaman kadınları baladı)"

* hiç şüphesiz bazı şehirlerde sokak lambasının ışığına biteviye kar yağıyor.

* seni bir 'kar sonrası akşamı'nda öpmüştüm.

* karın sadece erimesinden değil erimeye başlamasından da nefret ederim.

* kar sisifos'un yazgısı ya da promethus'un cezası gibi olmalı. benim görmediğim zamanlarda erimeli, sonra yeniden başlamalı. sonra yine. yine...

* "kar, neden yağar kar? (h. ali toptaş, gölgesizler)

* allahın (onu trendy bulmayanlar için tabiat da diyebiliriz) ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu anlamak için tek bir renkle, beyazla çizdiği resimlere bakmak yeterli.

* "bütün öykülerin sonunda olduğu gibi kar yağmaya başladı.(n. bekiroğlu, o yakamoz o yıldız)"

4 Ocak 2017 Çarşamba

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on beş

yıldırım türker tezer özlü ile ilk karşılaşmasını, bugüne kadar yazılmış en iyi 'açık mektup'lardan biri olan ve muhatabından çalarak, "bu kahrolası yeryüzünün büyük yalnızı. seni ne denli seviyorum," diyerek tamam ettiği tezer'e mektup'ta anlatıyor.

*

"ankara'dayım henüz. edepsizcesine gencim. hayat, sanki her köşebaşında pusu kurmuş, bana serüvenler hazırlıyor. yüreğim ağzımda geziyorum sokaklarda. bir gece, neden çağrılı olduğumu hatırlayamadığım bir evde... birkaç kişiyiz. önden giriyorum. salona adımımı attığım anda bir film karesine sızmışlık duygusu. boş salonda, geniş kanepede tuhaf bir kedi uyumuyla oturan ince, sarışın bir kadın. nedense o an; seni ilk gördüğüm an belki de yakalayabildiğim tek an. sonrası hep izini sürmek oldu."

* merkez üs: http://m.radikal.com.tr/yazarlar/yildirim_turker/tezere_mektup-896133