30 Aralık 2011 Cuma

herkes aynı hayatta*

yeni yıl şarkısı.

yani evlerin duvarlarında takvimler değiştiğinde dinlensin diye.

tıpkı çarpacak gezegen arayan kuyruklu yıldızlar gibi. ama o muhatabını biliyor. belki de, farkında olmadan çember tamamlanıyor.

*mehmet erdem, herkes aynı hayatta

20 Aralık 2011 Salı

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: beş

"- günaydın.

bakakaldım eşşizliğine. kutsal yüküne. sırtındaki her bir ok, göğe yükselen minareler gibi parıldıyordu. bu minareler kimi zaman devriliyor, yan yatıyor, kimi zaman dimdik duruyordu üstünde. yeterince uzaktan baktığınızda, bir kubbenin üstünden yükselen minareler bize benziyordu. karşımda ihtişamı ile duran erkek kirpi güçlü ve ihtişamlıydı. benden de hayli iriydi. zamanı tökezleten bir karşılaşmaydı bu. ben onu seçtim orada, o beni. aşkın kalbe düştüğü böyle anlarda ikna olmak için beş duyuya birden ihtiyaç duyarsınız. birden bir koku gelir, bir ses duyulur, tatlı-ekşi bir şeyler dolaşır dilinizin üstünde. bu güzelliği gören gözlerinizle gurur duyar, bastığınız yerlerin ayaklarınızın altından ipek gibi kayıp gittiğini hissedersiniz.

sevgilim bütün dünyanın kalbi adına bakıyordu bana. bin dehlizli bir yeraltı şehrinden getirilmişti gözleri, onlarla kötü bir şey yapması mümkün değildi. dünyanın bütün ışıklı varlıklarının içinden sevgilimin gözlerini hemen seçerdiniz. gelişigüzel dağılmış otları bir bakışıyla şifalı hale getirir, değersiz taşları bir hazineye dönüştürebilirdi. sevgilim bunu öyle kolay yapardı ki, siz bütün bunlar olurken tek bir çıtırtı bile duymazdınız. her an söyleyecek sözü olan biriydi. şöyle demişti işte:

- günaydın."*




*: bedia ceylan güzelce, 1473

19 Aralık 2011 Pazartesi

kar altında

kar usul usul yer yüzüne düşerken ait olmadığım bir şehrin ıssız sokaklarında yürüyorum.

biraz soluklanmak, biraz da karı izlemek için alçak bir bahçe duvarı bulup oturdum. orada, tıpkı bu bahçe duvarı, bu ıssız sokak, ait olmadığım bu şehir gibi ben de ağır ağır beyazlaşırken kaldığım otelin resepsiyonunda çalışan yaşlı adamın dediklerini düşündüm. ait olmadığım bir şehirde, kimsenin geçmediği ıssız bir sokakta, yapayalnız...

havaalanında bindiğim taksinin şoförü, şehrin en iyi küçük otelidir, diyerek yolculuk çantamı kaldırıma bıraktığında gözlerim boşuna bir giriş aramıştı. meğer eski bir apartmandan dönüştürülen otel, bodrum kattan başlıyormuş. adını da buradan alıyormuş şehrin -tabeladaki iki harfi karanlık- en iyi küçük oteli.

basamakları, kaldığım en kötü yer rekoru bir daha kırılmayacak biçimde yıllar evvel kırıldığı için, ne ile karşılaşacağımı umursamadan birer birer indim. beni orada, yemek yemeyi sevdiğini belli eden bedeniyle güler yüzlü bir ihtiyar karşıladı. dökülmüş saçlarından arda kalana ve kirli sakalına beyazlar bulaşmıştı. ortak bir dil bulup fiyatta anlaştık ve adımı, ne yaşlılığını ne de zerafetini saklamayan zarif ama yaşlı elleriyle üç yüz sekiz numaranın yanındaki boşluğa kaydetti. harfler kadınsı bir biçimde yuvarlak, noktalar bir kalem ucundan ibaret.

gece sıradan, bütün ilk geceler gibi. biraz yorgunluk, bir o kadar da bölük pörçük bir uyku. sabaha kahvaltı. resepsiyonun olduğu bodrum katında. acele etmeksizin, bir yere varmayı amaçlamayan adımlar gibi.

masama oturdu ve dün akşam bulduğumuz ortak dille anlatmaya başladı: eski arkadaşlarından birine ait bu otelde yiyecek yemek ve yatacak bir yer için çalıştığını, özellikle gece çalışmayı tercih ettiğini, artık yaşlandığı için az uyuduğunu ve uyuması gereken zamanlarda uyumak yerine müşterilerle sohbet ettiğini... ya ben, ben ne arıyordum haritanın bu köşesinde?

kaçtım, dedim. alnımdaki ateşi söndürsün diye rüzgara bıraktım kendimi. o da beni buraya savurdu.

bir süre sustu, sonra izin istermiş gibi yüzüme baktı. aradığını yüzümde görmüş olmalı ki konuşmaya başladı: daha çok gençsin, bir sürü kadın tanıyacaksın. her defasında ilkmiş gibi hissedeceksin ve sana ilk defa aşık oluyormuşsun gibi gelecek. rüzgara gelince, ancak durursan söndürür alnındaki ateşi. öbür türlü, seni terkisine alan atlar gibidir. sadece sürükler.

oturduğum yerden kalktım, geldiğim yolu geriye yürüdüm. ait olmadığım bir şehirde, kimsenin geçmediği ıssız bir sokakta, yapayalnız.

16 Aralık 2011 Cuma

bilirim bir kışa hazırlanmayı*

mevsimin ilk karı sulu sepken de olsa bir defa daha nergisleri beklemeden yağıyorsa kitaplığın raflarını yormanın zamanı gelmiş demektir.

*

sana bir boyun atkısı gerek. çünkü kış geldi.
ve sular bir uzun geçmişe hazırlanır. nerdeyse.
bir çocuk ölür. bir kadın hastalanır. odalar
bulutlanır.
su içmekten. uzak. bir köfte kokusundan
insan
uzak
bir memleket havasından.
belli belirsiz bir şeylerden utanır.
yapışkan ve dayanıksız bir vidanın eşliğinde
gece.
hatırlarız bir günlerde üşümediklerimizi.
üşümeyeceklerimizi.

kimilerine bir şarkı gibi gelir bütün bunlar. oysa.
bir kez daha söylüyorum üstümüze yağanları.
uzuneski.
olumsuz. güneşlere aykırı.
haziran mintanları. kopkoyu kent garları.
alınıp götürülenler. yerlerine konanlar.
anladığımız ve.
şaştığımız kalabalıklar. bir korku
aşka benzer yalınlığı. bir korku.
kuduz korkusu gibi sudan.
bir korku.
semercilerin. bakırcıların. nalbantların. arzuhalcilerin.
kantarcıların ve demircilerin ve çilingirlerin.
parmakçıların dinsizlik korkusu. takunyecilerin.
bir odada kalanların ölüm korkusu.
bileycilerin, bezzazların ve ölü yıkayıcıların.
ve pazarcıların. gökyüzü korkusu.
bütün garipliğiyle esnaf çarşılarının
ve uygunluğuyla ve yenilmişliğiyle
bir sancı gibi dolanır içimizi.
yarı aç yarı tok dolaştığımız bir ankara’da
bir haşhaş gibi sanki. bir acı su.
bir yağmur cömertliğiyle anadolu’dan
dolaşır içimizi.
onların akşamları.

(yaralı olmak
yerinde olmamak
uzun gecikmesi son kesinliğin
bir sabah biliyoruz elbet neyi bölüştüğümüzü
göz göze
bakışınca. biliyoruz
neyi bölüştüğümüzü.
konuşmasak da.)

şimdi tutalım bu diriliği artık. zamanıdır.
zamanıdır. neredeyse kar başlar. küçük kuşlar ölür.
semerciler ve dilsizler ölür.
seninle ben kalırız. yeni bir yaşamaya.
gökler ve kentler ufalır. seninle ben kalırız.
o şarkı sanılanlar bir kavga halini alır.
neredeyse kar başlar.
birini düşünür gibi oluruz. biliyorum
ellerin de üşür. biliyorum ama
isıtabilirsin onları. o ateşte.
hazırsın da. biliyorum. ama
sana bir boyun atkısı gerek. kış geldi.

*

biliyorum, bana bir boyun atkısı gerek...



*turgut uyar: her pazartesi, 62–67 notları

günün sorusu: kararsızlık

neden kararsız kalarak kaybettiklerimiz yanlış kararlarla kaybettiklerimizden daha çoktur?

15 Aralık 2011 Perşembe

behzat ç.'nin kadınları

'giriş' yerine: bir süredir yazmayı düşündüğüm bu yazıyı kırk ikinci bölümde mevzuya dahil olan suna'dan sonra yazmaya başladım. her zaman olduğu gibi, "hırsızın hiç mi suçu yok," diye soracak birileri çıkacaktır. vardır elbette, ama konumuz bu değil.

*

gençlik aşkı ve şule'nin annesi olmasına rağmen ilişkilerine dair bir şey bilmediğimiz mine'yi de sayarsak, hikayesi behzat ç.'nin hikayesine karışan altı kadın var.

behzat ç.'nin gerçek* ergenliğine denk gelen mine, muhtemelen yürüyeceği çok yolu olduğuna inanan, olası hatalarını telafi etmek için bol vaktinin olduğunu düşünen ve sadece ardına değil, yanına ve yöresine bakmadan yolunu yürüyen behzat ç. tarafından terk edilmiştir.

bu düzen değişmeli, diyerek, düzenin çarklarına çomak sokmaya çalışan devrim sevdalısı genç bahar, kadın bahsinde şanslı bu adamı anarşist yanından ötürü sever ve bir yüzbaşıya yumruk atabilen askeri lise öğrencisi kesinlikle bir cazibe merkezidir. aynı bahar, askeri liseden atılan ama babasının hatırlı dostları sayesinde polis akademisine giren behzat ç.'nin düzenle uzlaştığını ve düzenin bir parçasına dönüştüğünü düşünerek onu terkedecektir. yıllar sonra behzat ç. ona evlenme teklif ettiğinde ise, zaten iki tane çocuğu olduğu ve üçüncü bir çocukla uğraşmak istemediği için, "hayır," der.

behzat ç.'nin eski karısı ceyda ise, banka müdürü bir babanın gözü yükseklerde kızı olarak behzat ç.'ye baktığında, herhalde henüz yolun başında olsa da önü açık, istikbali parlak, geleceğin şube müdürlerinden yakışıklı bir adam görmüştü. zamanla bu adamın düzenle uzlaşmasının mümkün olmadığını, kafasında yaptığı hesabın çarşıya uymadığını anlar ve yıkılan hayalleriyle baş edemediği için soluğu psikiyatristte alır. sonra da 'o dal'a tutunur.

'vesikalı yarim'iz, bir pavyonda assolistlik yapan gönül ise, bu altı kadın arasında behzat ç.'nin hayatına sokulmayı en çok başarandır. aynı zamanda, bu hikayedeki en güçlü kadın figürü olarak, hayat ne getirirse getirsin üstesinden gelecek kadar ayakları yere sağlam basar. behzat ç. pavyona gelmezse dert etmez, aylar sonra baş komiserin yolu kapısına düşerse, nerelerdeydin, diye sormaz. behzat ç.'den bir şey talep etmez, beklemez, onunla ilgili hayal kurmaz. ona ve dünyanın geriye kalanına eyvallah etmez. ona ağzı sulanarak bakan, sahip olduğu ne varsa önüne serecek onca erkek varken, behzat ç.'yi seçer. onu tanır, zaaflarını ve karanlık yanını iyi bilir, ama doğrusunu öğretmeye çalışmaz, değişsin diye uğraşmaz. dedim ya, onu olduğu gibi sever. bu yüzden, behzat ç. en çok onun yanında mutludur, behzat ç.'nin yanında olmayı en çok o hak eder.

bir filmlik saltanatı olan olay yeri inceleme şubesi’nin genç komiserlerinden songül ise sadece behzat ç. ile sevişsin diye oradadır ve ilişkilerinde derinlik aramak boşunadır. amerikada eğitim görmüş, batının teknolojisiyle beraber ahlakını da almış bu kız, hayatının en cazibeli dönemini yaşayan behzat ç. ile sevişmeyecek de ben mi sevişeceğim? üstelik adamda şeytan tüyü vardır; bu ergen hallerin, sorumsuz tavrın, vurdum duymazlığın bir çok kadına çekici geldiği de muhakkak. en önemlisi, taraflar hesap sormayacağı gibi hesap da vermeyecektir. kafaları rahat, huzurlu bir şekilde birbirlerine dokunup geçerler.

iki farklı hayattan gelen behzat ç. ile savcı esra iş yüzünden karşılaşmamış olsaydı, bırakın birbirlerini fark etmeden aynı mağazalarda alış veriş yapmayı aynı sokaklarda bile yürümezlerdi. esra'nın almış olduğu eğitim ve terbiye, ilgi ve zevkleri bir yana görünüşü bile behzat ç.'nin ancak cinayet soruşturması için gideceği uzak mahallelerdendir. ama kader kitabında yazılanlar olur ve bu ikisi karşılaşır. eşinden ayrılan ve ait olduğu dünyanın kadınsılaşmış erkeklerinden sıkılmış olan savcı esra nihayet behzat ç.'yi görür. bir süre ona ve hayatına, dünyanın uzak bir köşesindeki folklorik öğelere meraklı turist edasıyla yaklaşır: beraber futbol maçına gitmeler, meyhanede takılmalar, şarap kadehi tutan narin ellerin rakı bardağını kavraması... ömrü boyunca bu tarz hesaplarla işi olmamış olan behzat ç. de, beni olduğum gibi seviyor, diye düşündüğü bu kadına meylediverir. ama savcı esra ona her müdahale ettiğinde, onu düzeltmeye çalıştığında ise geri adım atar. ta ki, tıklanma rekorları kıran, "mutsuz olalım, ne var? biz de mutsuz oluruz. ben seninle mutsuzluğa da varım," dediği ana kadar. behzat ç. şarap kadehini kafasına diker ve olaylar gelişir.

*

'son' olarak, suna'nın konumuzla bir alakası olmasa da, onunla behzat ç. arasında bir şeyler olursa, bunu, aşk ya da ilişki bağlamında karşı cins konusunda başarısızlığa uğradığı için eğilimlerini hem cinslerine yönelten bir erkek tavrı olarak okuyacağımı söylemek isterim. bu durumu, tam tersine suna'nın kadınlığını hatırlaması olarak gösterecek herhangi bir senaryo hamlesinde de, o halde adını neden suna koydunuz, diye sorarım. bkz: herhangi bir isimler sözlüğü...

galiba, başladığımız yere döndük.

herkes bilir, bu son demektir.

her yola çıkan, yüzünü duvara dönüp ölmek için evine döner.

çember başladığı yerde biter.




*:behzat ç.'nin gerçek olmayan ergenliği ise bambaşka bir yazının konusudur ve bir yığın okumaya açıktır.

12 Aralık 2011 Pazartesi

dakika ve skor bildiriyorum

yazarı dışında hiçbir şey bilmeden, sadece arka kapak yazısına bakarak okumak istediğim londra'da bir park, yeniden okuduğum nabokov külliyatı sayılmazsa şimdiden yılı(mı)n kitabı.

"bu arada zaman, her zaman olduğu üzere herkesi bok gibi gösterip hissettirmeye devam ediyor. bunu anladınız mı? bu arada zaman, her zaman olduğu üzere herkesi bok gibi gösterip hissettirmeye devam ediyor.(sayfa:37)"

8 Aralık 2011 Perşembe

kontratak

"kim, hırkasının sağ yeninden öpmeyi akıl edebilirdi?"* diye soran n.bekiroğlu'nun bu sorusuna soruyla cevap veriyorum: kim, montumun sol omzundan öpmeyi akıl edebilir?..

elbette milano'dan alınan ve tam burada bir tebessüm ikonu var.


*:be, cam ırmağı taş gemi

4 Aralık 2011 Pazar

aralık başı

ve böylece, elimizden tutup bizi karşı kaldırıma geçiren dostoyevski sayesinde bir kasım ayından daha geçmiş olduk. o ve insanlık hallerine örnek olsun diye yarattığı, bir çoğu bu roman içinde olmasa da olur kahramanları sayesinde...

mazide kalmış bir başarı ile avunanlar, davranışları ancak 'kadın ruhunun derinliklerine bugün bile inilemez çünkü' demekle açıklanabilenler, bir fikre tutkuyla bağlanan ama sonrasında taşıyamadığı bu taşın altında yarı ölü yatanlar, yaşadıkları hayata bir anlam bulamadıkları için oyunlarla yaşayanlar, dünyayı daha kalabalık bir yer yapmaktan başka bir işe yaramadıkları için kendisini akışa bırakanlar, amaca ulaşmak için her şeyi mübah sayanlar, kendine değil başkalarının söylediklerine inananlar, 'uçurumun tam kenarında' durmakla yetinmeyip 'cesaretle baş aşağı' uçanlar, gerçek özgürlüğü ölümde arayan ve 'intiharın olması fikri bana hayata tahammül etme ve kendimi özgür hissetme imkanı veriyor' diyen cioran'a yol göstermiş olanlar, bir türlü aşamadıkları sıkıntıları ile peçorin'i hatırlatanlar, mutlulukla ikisi aynı anda gelenler...

*

bu kitabın gerçek kahramanı nihilizmin çoğalttığı bir can sıkıntısından muzdarip, bir 'yabancı' ve 'aylak adam' stavrogin olsa da, ne zaman kitaplığın karşısında dursam krillov'un cümlelerini okurdum.artık onlara, blog tutuyor olmaktan da kaynaklanan bir kaç cümle daha ilave oldu.

dostoyevski, hiçbir zaman sevmediği turgenyev'e onun karikatürü olan karmazinov üzerinden giydirirken, yıllar sonrasına, biz blog bulvarı sakinlerine de diyeceğini diyor:

"geçen yıl bir dergide, en güzeli yaratma, felsefe yapma çabasıyla yazılmış bir yazısını okumuştum. ingiltere kıyılarında bir yerde tanık olduğu bir geminin batışını anlatıyordu. her şeylerini yitiren insanların kurtarılışlarını, boğulanların cesetlerinin denizden çıkarılışını görmüştü. oldukça uzun, kalabalık sözlü bir yazı. kendisini öne sürmek amacıyla yazılmıştı yalnızca, belliydi bu. satırların arasında yazarın şöyle fısıldadığı duyuluyordu sanki: 'benimle ilgilenin yalnızca, o anda nasıldım, ona bakın. burada anlatılan deniz, kasırga, kayalar, parçalanan geminin kalıntıları neyinize gerek? güçlü kalemimle yeterince anlattım size bütün bunları. ölü kolları arasında ölü çocuğunu sıkı sıkı tutan şu boğulmuş kadınla ne diye ilgileniyorsunuz? iyisi mi, bana bakın siz. bu görünüme dayanamayıp arkamı döndüğüme bakın. işte, arkam dönük duruyorum; bakın, dehşet içindeyim, dönüp boğulanlara bakacak gücüm yok; gözlerimi kapıyorum sıkı sıkı -söyleyin bu daha ilgi çekici değil mi?'"

1 Aralık 2011 Perşembe

chelsea hotel #2

bu şarkıyı ne zaman dinlesem, bir erkek mahremiyetine girmiş bir kadını ve onun sırrını koruyamıyorsa başka ne işe yarar ki, diye düşünür, o 'montréalli ufak tefek yahudi'ye çok kızarım.

yine de şarkıyı dinlemekten ve beni alıp götürdüğü yerlere gitmekten kendimi alakoyamam.

*

anlatmak, çoğu zaman, benim gördüğümü siz de görüyor musunuz, demektir. böylece hayal görmediğinizi, uydurmadığınızı, her şeyin gerçek olduğunu kendinize ispat etmek istersiniz. üstelik herkes bilir; hikayeler anlatılınca varolur.

cohen de anlatır. janis joplin'le yaşadıkları gizli aşkı, herkesten ve her şeyden kaçıp chelsea oteli'nde birbirlerine sığınmalarını anlatmaya 'i remember...', diyerek başlar ve tıpkı teninde bir kadın sancıyormuşcasına, sırtını kalabalığa dönüp giden, ne "sana ihtiyacım var" ne "sana ihtiyacım yok" diyen, "tekrar tekrar" yakışıklı erkek isterim dese de ona "bir defalık kıyak yapmaya söz veren", "çirkiniz ama müziğimiz var" diyen meşhur kadını anlatır. ...

en sonunda sözlerini "bir şarkılık saltanatı vardır hüznümüzün" dercesine bitirir: i remember you well in the chelsea hotel,/ that's all, i don't even think of you that often...

*leonard cohen, chelsea hotel#2

27 Kasım 2011 Pazar

altı çizili satırlar: cyrano de bergerac

baştan söyleyeyim, bu oyunu yıllar önce okudum.

çok çocuktum. hayatı yollardan ibaret, aşkı anlatacak öyküleri olan bir çift güzel gözün peşi sıra gitmek sanıyordum.

üstelik, eşkıya'yı izlememiştim. aşk için en yakın arkadaşınıza ihanet edilebileceğini -dahası etmek gerektiğini- henüz bilmiyordum.

ve hikaye beni tıpkı 'içinde aşkın pusu kurduğu beyaz bir gül' gibi büyülemişti.

*

yazar edmond rostand, elli yıl sürecek dünya yolculuğuna bin sekiz yüz altmış sekiz yılında marsilya'da başlar. marsilya lisesi'nin uslu, kendi aleminde, mahçup ve fransızca ve tarih ödüllerini kimseye kaptırmayan çalışkan öğrencisi edmond, çok okur ve walter scott'a bayılırdı. napoléon'a sonsuz bir hayranlık besleyen edmond'un ilk şiiri ise daha on altı yaşında iken mirelle adlı yerel dergide yayınlanır.

liseyi bitirince edebiyatla ilgilenmek isteyen edmond'un bu hevesine, şair babası karşı çıkar. edebiyat bir meslek değildir, daha sağlam bir baltaya sap olmak gerekir; o halde hukuk fakültesine devam edilecek.

fakülte biter. evlenir. kendini bulamayan şair ve sanatkarlara, yani 'raté'lere ithaf ettiği ve adının anlamı 'boş şeylerle vakit kaybetmek' olan ilk şiir kitabını yayınlar: les musardises... dikkat çekmeyen bu kitabın ardından bütün mesaisini tiyatroya ayırır. sahnelenen bir kaç oyununa rağmen, 'cyrano hadisesi'ne kadar, cyrano gibi anlaşılmamanın acısını yaşar. çünkü o da, cyrano gibi nükte ve hüznün karışımıdır.

*

yirmi yedi aralık bin sekiz yüz doksan yedi gecesi ilk temsilden önce başrol oyuncusu coquelin'e sarılıp, 'ah dostum, beni affet, seni bu felaketli meceraya kadar sürükledim', diyecek kadar karamsar olsa da bu tarih fransız edebiyatı ve tiyatrosu için yeni bir başlangıç oldu. öyle ki, realizm ve ibsen'in hakim olduğu bir devirde, manzum dramı çoktan defnetmiş olanlar, muhteşem bir yeniden doğuşa şahit oldular. ideale susayan, güzele, iyiye hasret çeken insanlar için kahramanlar çağı geri gelmişti.

tam yerine ve zamanına denk gelmenin etkisini de unutmamak gerek. rostand on dokuzuncu asrın sonunda, fransız tiyatrosunun şiirden mahrum kaldığı bir anda ortaya çıkmıştı. hala kahramanlık gibi, aşk gibi, merhamet gibi eski, modası geçmiş, fakat ebedi hislere inanıyordu.

oyunun kazandığı başarının ardından rostand'ın eserleri başka dillere de çevrilir. coquelin'in avrupa ve amerika turneleri cyrano'yu bütün dünyaya tanıtır. yolu istanbul'a da düşen aktörün oynayacağı oyunlar arasında bu oyunda olmasına rağmen, abdülhamid sansüründen nasibini alır ve oynanamaz.

*

oyuna gelince; cyrano, kılıçta olduğu kadar sözde de usta, ünlü bir silahşördür. roxane'a olan aşkını ise kocaman burnundan utandığı için hiçbir zaman dile getirememiştir. roxane'a aşık bir daha vardır: aşkını roxane'a söyleyebileceği kelimelerden mahrum, genç ve yakışıklı silahşör christian.

christian, 'nereden bulayım ona/ o parlak cümleleri?' diye yakınırken, cyrano birden bire, 'benden al', der. 'benden al. sen de bana/ biraz güzelliğinden ver. böylece ikimiz/ bir roman kahramanı oluruz.'

kelimelerini verir cyrano; bazan yazar, bazan fısıldar... ama karşılığında elbette güzellik alamaz. yine de, bu olaylardan yirmi beş yıl sonra aşkını itiraf eder, roxane'nın kollarında 'bir roman kahramanı' olarak ölür.

altı çizili satırlar ise en az eser kadar ünlü. birinci perde-üçüncü sahnesinde cyrano, burnu üzerinden kendine hakaret etmeye kalkan kendini beğenmiş valvert karşısında -biraz da sabri esat siyavuşgil'in katkısıyla(!)- kelimenin tam anlamıyla döktürüyor:

"de valvert:(kendisini süzen cyrano'ya yaklaşır ve azametli bir tavırla karşısına dikilir) burnunuz ne kocaman!

cyrano: (pür ciddiyet) evet, pek kocaman!
hepsi bu mu?


de valvert: daha?

cyrano: bu kadarı az
delikanlı! halbuki neler neler bulunmaz
söyleyecek! asıl iş edada. meselâ bak,
hoyratça: "burnum böyle olsaydı, mösyö, mutlak
dibinden kestirirdim!dostça: "yana yatmaz mı?
senden evvel davranıp kadehine batmaz mı?"
tarifle: "burun değil bir kere, coğrafyada
böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!"
mütecessis: "acaba neye yarar bu alet?
makas kutusu mudur, divit midir izah et!"
zarifâne: "kuşları sevdiğiniz besbelli!
yorulmasınlar diye yavrucaklar, temelli
bir tünek kurmuşsunuz!" pür neş'e: "birader, şu
koskocaman burnunla tütün içince, komşu
"yangın var!" demiyor mu?" müdebbir: "aman yavrum!
bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum!"
müşfik: "yaptırın ona küçücük bir şemsiye,
yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!"
alimâne: "görmüştüm aristophane'da belki
hippocampelephantocamélos adındaki hayvanın
burnu gayet büyükmüş! sen ne dersin?"
nobran: "zaten bilirim, sen misafir seversin,
bu, şapka asmak için ne mükemmel bir icat!"
şairâne: "ey burun! bütün cihana inat,
seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir
tek rüzgar bulunamaz, karayel istisnadır!"
hazin: "bir de kanarsa, kızıldeniz! ne belâ!"
hayran: "lavantacıya ne mükemmel tabela!"
lirik: "bu tanrıların bindiği bir gemidir!"
safiyâne: "abide ne günleri gezilir?"
hürmetkârâne: "beyefendi kibarsınız muhakkak,
yoksa imkânı var mı cumba sahibi olmak?"
köylü: "vış anam! bu ne? bilmem guş mu balıh mı?
yoksa bir tohuma gaçmış salatalıh mı?"
sivri akıllı: "bunu tombalaya koymalı!
kim elinden kaçırmak ister böyle bir malı?"
ve hıçkıra hıçkıra, nihayet, pyrame gibi:
"bu ne felâket! bu ne musibettir yarabbi!
böyle berbat edip de yüzünü sahibinin,
şimdi de utancından kızarıyor bak hain!"
-olsaydı biraz nükte, biraz malûmatınız,
işte karşıma geçip bunları sayardınız.
fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar,
neyleyim cenab-ı hakk ihsan buyurmamışlar!
zaten bir parça icat kudreti olsa bile
böyle seçkin, muhterem hüzzar önünde hele,
bana bu şakaları yapamazdınız elbet.
ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet
bunlardan birinin en ufak başlangıcı,
karşınıza çıkardı bergerac'ın kılıcı!
ben bunları söylerim oldukça belâgatle;
başkasından dinlemem fakat tekini bile!"*



*:milli eğitim bakanlığı yayınları, 1991

25 Kasım 2011 Cuma

kayıp

hilmi yavuz, bütün kayboluş şiirleri'ne "bir insana bırakılmış kader/ ve kelimelerin kalbi..." diyerek başlar.

ve devam eder.

o şiirlerden, kayboluş ve özlem ise, "benim sanki ben şimdi ne değilsem...", diye nihayetlenir.

nokta.

24 Kasım 2011 Perşembe

dostoyevski okumak: ne zaman, nerede, nasıl?

daha bin dokuz yirmi beşte, "dostoyevski üzerine söylenebilecek yeni bir şey yok aslında. akıllı ve doğru olarak söylenebileceklerin hepsi söylendi; bir zamanlar bunların hepsi yepyeni ve ruh doluydu; sonra hepsi eskidi.", demiş hermann hesse.

bizim de yeni söz söyleyecek gücümüz ve yeteneğimiz olmadığına göre, dostoyevski okumadan geçilemez bu günlerde, bu defa yelkenimize onun yazdıkları rüzgar olsun.

*

herman hesse, yaklaşık yüz yıl öncesinden gelerek başlıktaki mevzuya açıklık getiriyor:

"raskolnikov'u okuyan ve uzandığı kanepede bu hayaletler dünyası karşısında keyifli korkular yaşayan, dostoyevski'nin gerçek okuru değildir; bunun gibi, yazarın romanlarındaki psikolojiye hayranlık duyup, dünya görüşü üzerine iyi yazılar kaleme alan bilgin ya da uzman kişi de dostoyevski'nin gerçek okuru sayılamaz. dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun binbir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içerisinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, dostoyevski'nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değirmenine bakışlarımızı dikip kalırız. ve yine ancak o zaman
dostoyevski'nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.
"*


*: dostoyevski nasıl okunmalı?, çeviren: ahmet cemal

23 Kasım 2011 Çarşamba

bir masada iki kişi: havuz

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- neden ben?

- sen?..

- diyorum ki; neden beni seviyorsun, neden bana aşıksın, vesaire...

- çünkü ben.

- onu sormuyorum.

- yani, kelimelere muhtacım diyorsun. görmek yetmiyor da dokunmak, böylece varlığından emin olmak istiyorsun.

- bilmiyorum, ihtiyacım olan belki de budur.

- ama bunu yapmak, kocaman bir havuza atlayıp dibinden bir çakıltaşı çıkartmak gibi. ve bu eksik kalır. çünkü, bu havuzun bozkır sarısı bir iklimde olduğunu da söylemek gerekir. dahası taş bir konağın gölgesinde olduğunu. üzerinde yüzen sonsuz güzellikteki nilüfer çiçeğini.

*

gençlik ne tuhaf. oysa cevap vermeyip susabilsem, belki de, "bembeyaz kumsalın kenarında kendiliğinden büyümüş otlar" gibi bir cevap bulabilecektim.

20 Kasım 2011 Pazar

yöntem

"kitlelere köpek gibi davranarak onları peşinizden sürükleyebilirsiniz, ama 'size köpek gibi davrananların peşinden gidiyorsunuz', diyerek peşinizden sürükleyemezsiniz."*



*:samuel beckett

18 Kasım 2011 Cuma

dönüş

bu kadim şehrin kapısında, beni hiç olmazsa kar bekler sanıyordum.

oysa "hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka".

tıpkı, cemal süreya'nın dediği gibi...

16 Kasım 2011 Çarşamba

kitap fuarında bir öğleden sonra

bu seyahati yaklaşık bir ay önce planlamıştım demek, bilinçaltı denilen karadeliğin gündelik hayata etkisini görmezden gelmeyi sağlar mı bilmem ama, kitap fuarının o gün başladığını be. söyleyince hatırladım.

geç ve kalabalık bir kahvaltının ardından yakari ile şehrin batısına doğru yürümeye başlamıştık bile. yakari ki, dostluğun aşktan da üstün olduğunu bana öğretendir. selçuk'la beraber, ikisi az kahrımı çekmemiştir. (gerçi selçuk, bayram ertesinde,"hayır dostum telefonum ulaşılabilir durumdaydı ama seni iki defa reddettim," dediğimde, "pis... pis adam..." diye karşılık verdi ama, o sayılmaz.)

kuşlar dönüyor, takvimler değişiyor, hızlı internet, ayfon bilmem kaç... ama hala trafik çok kötü. insan belki gençken, önünde tanrılarınki kadar uzun bir hayat olduğunu sanırken dert etmiyor ama, yaş kemale erdikten sonra bile isteye buna razı gelenleri anlayamıyorum.

yakari'yle sohbetleşiyor bir yandan da camdan dışarı bakıyorum; kaç saniyede yüz kilometreye çıktığınızın, arabanızın size kaç liraya mal olduğu, ödenmesi gereken banka taksitleri, model ya da marka, özel bir şirkette üst düzey yönetici... bunların hiçbir önemi yok. manzara, aklıma islam dinine inananların akşam ezanını beklediği ramazan aylarını getiriyor. herkesin eşitlendiği o an. ezan okunur ancak o zaman başlarsınız, 'allah ne verdiyse' yemeye. bazan bir yudum suyun ardından başka bir şehrin iftar vaktini bekleyenler de çıkar. ama onlar kendi şehirlerinden çok başka bir şehrin hava durumuyla ilgilenecek kadar salak oldukları için bahse bile değmez. bir "edward hopper resmi"ne konu olmuşçasına lokantada tek başına yemek yiyenleri ise hala hüzünlü buluyorum.

her şey gibi yol da bitiyor. girerken, aklıma "bilet aldık evimizi gezmeye" mısrası geliyor. hangi şiirden ödünç aldığımı bilmiyorum. belki de uyduruyorum.

bu yollardan daha öncede geçmiş, çok önce tecrübe edilen bir frankfurt kitap fuarı'nın devasa kalabalığında 'yok'luğuma iman etmiş olsam da bir defa daha ürperiyorum: ne çok kitap var okunacak, okunması gereken ve asla okunamayacak...

belki de bu yüzden, yakari'nin girişte benden söz alması: nerelere uğramak istediğimi baştan söylüyor ve bunlar dışında başka bir yere uğramamak için söz veriyorum. kaldı ki, elimde ve aklımda bir 'alınacak kitaplar listesi' mevcut. bu listenin dışına çıkmam içinse istiklal'de uzun bir yürüyüşe ihtiyaç duyacağımı henüz bilmiyorum.

yerleşim planını eline alan yakari'nin co-pilotluğunda iki numaralı salona daldık. iletişim yayınları'nda biraz oyalansak da ilk kitapları yapı kredi yayınları'ndan aldım: hayatına da, yazdıklarına da kayıtsız kalamadığım borges'in bir başka biyografisi: jorge luis borges(jason wilson) ve arka kapak yazısına tav olduğum londra'da bir park(martin amis).

hem "bu gerçek bir öykü, ama şimdi gerçekten olduğuna inanamıyorum. üstelik bir cinayet öyküsü. şansıma inanamıyorum. işin en tuhafı bir aşk öyküsü (sanırım), yüzyılın bitiminde, lanet olsun bu kadar geç bir zamanda./ bu bir cinayet öyküsü. henüz işlenmedi. ama işlenecek. (işlense iyi olur.) katili biliyorum, maktulü biliyorum. zamanı biliyorum, mekânı biliyorum. sebebi (kızın sebebini) biliyorum ve yöntemi biliyorum. ayrıca istesem bile onları durduramam sanırım. kız ölecek. bunu hep istemişti. insanlar bir kez başladılar mı onları durduramazsınız. insanlar bir kez yaratmaya başladılar mı onları durduramazsınız," diyen bir arka kapak yazısına insan nasıl kayıtsız kalabilir? üstelik size kuvvetli bir biçimde nabokov'un zalimlikle eğlence arasında gidip geldiği romanı pnin'i hatırlatıyorsa. nabokov'un, "acımasızca ilerleyen tren" diyerek başladığı birinci bölümde, bir kaç paragraf sonra başını kaldırıp, o trenin kompartmanında oturan pnin'e bakarak, "şimdi bir sır vermenin tam sırası. profesör pnin yanlış trendeydi." dediği yerden bahsediyorum. üzerine cümleler birbirine girmiş ve "kız yanlış trendeydi" haline dönüşmüş iken.

yayınevlerinin vitrine önem verip "taş gibi" erkek ve kızları standlarında görevlendirmelerine itirazım hiçbir zaman olmadı. ama işe aldığınız bu gençler, kitapları sevmese de bilsin lütfen. özellikle de görevli olduğu standdaki yayınevinin. bunu hem can yayınlarında hem de yapı kredi yayınlarında yaşadım. ki yapı kredi yayınlarındaki trajedinin boyutları tarif edilemez: çiçek dürbünü'nü sorduğumda, kitabı bilemeyen görevli beni baş sorumlunun karşısına çıkarttı. sevin okyay'ın sadece çevirilerinin olduğunu, böyle bir kitabı olmadığını söyledi. var, dediğimde ise yayın kataloğunu gösterip kendince meseleyi kapattı. orada söylemedim ama keşke o katalogun bu yıla ait olduğunu, ve bahsi geçen kitabın çalıştığı yayınevi tarafından eskiden basılmış olduğunu bilebilseydi.

can yayınları'nda aradığım tek kitap vardı: ludmilla'nın başıma bela ettiği salman rushdie'nin türkçedeki son kitabı olan, öyküler toplamı: doğu, batı... utanç'la başlayan bu macera kesintiye uğramasın istiyorum. ingilizceden okumaya kalktığım the satanic verses'ı saymazsak tek eksik o çünkü. ingilizce kitap okuma macerama gelince, hala kendimi woody allen'ın hızlı okuma kursuna gitmiş öykü kahramanı gibi hissediyorum. savaş ve barış'ı okuduktan sonra ne demişti? olay rusya'da geçiyor...

april yayınevi ise süprizlerle doluydu. program hakkında bir şey bilmediğim için o gün fuarda kimlerle karşılaşacağımı da bilmiyordum. her süpriz gibi etkisi de muhteşemdi. afili filintalar, bütün yakışıklılıkları ve havalarıyla (allah, havalı olmayı hak etmediklerini söyleyeni çarpar, benden söylemesi.) oradaydılar.

az daha murat menteş'i tek başına yakalıyordum ama olmadı. yakalasaydım, aralık-iki bin altıdan bu yana biriktirdiklerimi söyleyebilirdim belki: dublörün dilemması iki binlerin edebiyat mucizesidir. korkarım, romancılığın şairliğinin önüne geçmiştir. bir kitabı bir kaç defa okuduğum olmuştur ama yıllar sonra ilk defa dublörün dilemması'nı üst üste iki defa okudum. korkma ben varım ise iki bin on yılı okuma notlarında 'yılın hayal kırıklığı' olarak kayıtlı. bu ilk romanla artan beklentilerden kaynaklandığı kadar, ortalardaki çizgi roman denemesinden ve herkesi memnun etme kaygısından kaynaklanıyor. sonra da kucaklar, kitaplığımda duran, izmit'teki bir evin balkonunda bir süre yağmur altında beklediği için kenarları ıslanmış, mor renkli gidiyorum bu(ah muhsin ünlü) için teşekkür ederdim. ama dediğim gibi, adam hem yakışıklı hem havalıydı ve etrafı doluydu.

elbette ki en büyük süpriz, muriel barbery'nin şirin kitabı kirpinin zarafeti'ni bir daha unutmamak üzere anımsamaktı. daima hatırlamak, 'kirpi'yi değilse de 'zarafet'i...

deniz müzesi standındaki görevlilere, bu ülkede deniz fenerleri hakkında neden yayın yok, derken, yolumun cadde-i kebir'e çıkacağını bilememiştim. meğer denizler kitaevi, m. vefa toroslu'nun ilk baskısı iki bin sekiz yılında deniz ticaret odası izmir şubesi tarafından yapılan ve bende olmayan deniz fenerleri kitabını yeniden basmış. önce ertuğ uçar'ın dünyayı seyretmek için bir yer'i, şimdi de bu kitap. galiba bu ülkede iyi şeyler de oluyor.

o gün metis, sadece hediyelik bir kitap demekti: pulbiber mahallesi. çünkü, bir süredir “ortam şiire acaip müsait efendimiz”di...

kitaplara başka şeyler karıştırmayı ihmal etmeyenler bağışlasın ama fuarda en başarılı stand tartışmasız bir biçimde timaş'a ait. oradan alınacak bir şey yoktu belki, ama, nazan bekiroğlu'nun en çok satan kitabının şair nigâr hanım olamayışını bir türlü anlayamıyorum. sizi gidi isimle ateş arasında sevicileri.

dergah'a uğrayıp ihmal edilmiş bir kitabı, hayat güzeldir'i almak istiyordum. içimde, yazar orada olsun, duası vardı. bilenler bilir, mustafa kutlu bütün kitaplarını okuduğum yazarlardandır ve günün birinde rastlaşıp elini öpmeyi hayal ederim. okumadığım tanpınar kitabı aydaki kadın'a elim gitse de, biliyordum ki, sırası değildi.

yakari'yle zevklerimizin artık farklılaştığını buradan sonra farkettik. o artık çocuk kitaplarıyla ilgileniyordu. tıpkı hayata olduğu gibi kitaplara da kendisi için değil, sultanı için, oğlu için bakıyordu.

günün en zevkli sohbeti ise ayrıntı yayınları'ndaydı. önce daniel martin, sonra fowles konuşarak girdik mevzuya. bin üç yüz sayfa olduğunu söylediği kitabın şu an dizgide olduğunu öğrenmek heyecan vericiydi. daha da heyecan verici olan, giderek starlaşan chuck palahniuk'la yetinmeyip afrika ve arap yarım adasından mualif sesleri yayın listesine aldıklarını öğrenmekti. muhalefet güzeldir. tıpkı isyan gibi...

son noktayı iletişim yayınları'yla koyduk. saf ve düşünceli romancı ile eğer bulabilirsem yaba yayınları'ndan okuduğum solgun ateş'in(nabokov)iletişim yayınları baskısını almak istiyordum. belki solgun ateş yoktu ama orhan pamuk şu an okuma sırasında. peşi sıra kemal safa güntekin'i de sordum. beni sabırla dinleyen kadın görevli adeta ser verdi sır vermedi. yazarın neden tek kişi olduğunu düşünüyormuşum, bu proje bir roman da olabilirmiş, gürsel korat o kişilerden biriymiş ama bunu herkes söylüyormuş, romanda duyduğum kadın sesine gelince yazarlar arasında kadın yokmuş. o kadının tıpkı uydurma biyografi gibi konuştuğunu anlamam için biraz süreye ihtiyacım vardı. öyle de oldu.

çıkış kapısı yakındı.

biz de çıktık.

yakari bir sigara yaktı.

hava soğuktu.

topladığım ayraçlara dokundum, ısındım.

7 Kasım 2011 Pazartesi

bir aşk yetmez*

genç adam endişeli adımlarla salonda bir aşağı bir yukarı yürümektedir.

erkek-(kafa sesi) kaç defa, kaç defa daha?

genç adam kanepeye doğru yürür ve oturur.

(erkeğin giysileri değişmiştir. filmde bundan böyle her farklı planda erkeğin ve kadının giysileri değişecektir.)

erkek- sana her şeyimi verdim, bütün aşkımı, her şeyimi.

genç kadın umursamaz gözükmekte ve elindeki derginin yapraklarını çevirmektedir.

kadın- ama yalnızca bir aşk verdin. bir aşk yetmez.

erkek- neye yetmez?

kadın- bana yetmez!

erkek, tedirgin bir halde aşağı yukarı yürümeye devam eder.

erkek- ne demek istiyorsun?

kadın- bir aşk yetmez!

erkek- benim bir aşkım var.

kadın- ama ben bir aşk daha istiyorum.

erkek- başka birini istiyorsun!

erkek- başka biri var!

kadın- evet...

erkek- kim?

kadın- sen.

erkek- ben mi?

kadın- bana bir daha aşık olmalısın. sonra bir daha, sonra bir daha, sonra bir daha.

kadının her "bir daha" deyişinde, erkek ve kadını bir arada gösteren aşka dair durağan resimler belirir.

erkek-(rahatlamış, muzip) peki...bu bir defalar kaç defa daha?

kadın-(teslim olmaz) yalnızca bir defa... bir dahaki sefere kadar.

erkek-(şaşkın ve çaresiz, gülümser) ...

vakko amblem ve logosu belirir, "moda vakko'dur" yazısı çıkar.



*: 1995-96 sonbahar/kış, bir vakko filmi (tv-sinema, 60 saniye), gösterim: ekim-kasım-aralık 1995

2 Kasım 2011 Çarşamba

uzay savaşları

amerika ve sovyetler birliği arasında soğun savaşın yaşandığı yıllarda, rekabet alanlarından biri de uzaydı. belki de en büyüğü.

rus yuri gagarin uzaya giden ilk insan olurken, amerika da bin dokuz yüz altmış dokuz yılında aya giden ilk ulus olmuştu. ama bu gidiş, yani amerikalıların aya gerçekten gidip gitmediği bugün bile tartışılır ve rusların gerisinde kalmayı gurur meselesi yapan nasa'nın aya gidiş kurgusu yarattığı iddia edilir. bu iddiadaki en önemli argüman ise aya bir daha gidilememiş olmasıdır.

görünen o ki, soğuk savaş yılları çoktan geride kalmış olsa da aya ikinci defa gidilecek. çünkü, iki bin bir yılından bu yana astronotlara pizza dağıtan pizza hut'ın en büyük rakibi domino's pizza'nın japonya birimi ayda açılacak ilk restaurantın sahibi olmayı planlıyor.

maeda corp inşaat şirketi, aya kurulacak kubbeli restaurantın tasarımını yapmış bile. proje tahminen on üç milyar dört yüz milyon sterline mal olacak ve restaurantın inşaatı için yetmiş ton malzemenin aya taşınması gerekiyor. bu da, inşaat malzemeleri ve pizza yapımında kullanılacak malzemeler için on beş roketin aya gönderilmesi demek.

bekleyelim ve görelim.

en azından fotoğrafları görmek isteyenler için ise burası var.

1 Kasım 2011 Salı

kasım

dostoyevski, karamazov kardeşler'de, "kasım günleri ne kadarcıktır ki zaten," der. işte o kısacık günler, uzun zamandır "dostoyevski okumadan geçilemeyecek günler"dir.

kitaplığın önünde durduğumda elim bir defa daha karamazov kardeşler'e gitse bile bir kaç gün önce kesin kararımı vermiştim: ecinniler(cinler)...

*

manzaradan parçalar'la başlayalım:

"cinler, insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri, hiç şüphesiz, gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır. ilk okuduğumda, yirmi yaşımdayken kitabın üzerimdeki etkisini, sarsılmak, hayret etmek, inanmak ve korkmak kelimeleriyle özetleyebilirim. o zamana kadar okuduğum hiçbir roman beni böylesine derinden sarsmamış, hiçbir hikâye insan ruhu ve şahsiyeti hakkında bana bu kadar sarsıcı bir bilgi vermemişti. sarsıcı olan şey insanın iktidar isteğinin ve affetme gücünün, kendini ve başkalarını kandırma yeteneğinin ve bir inanç bulma azminin, sevmenin ve nefretin, en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğün boyutlarının genişliğini görmek, bu özelliklerin aslında hep yan yana bulunduğunu kavramak ve bütün bu duygu ve ruh durumlarını kitabın ölüm, siyaset ve aldatmacanın şiddetiyle yüklü olay örgüsüyle birlikte yaşamaktı. hayretimi bütün bu bilgi ve deneyimin bana bir anda ve hızla verilmesinden alıyordum. bu hız, belki de roman sanatının en üstün yanıdır: büyük romanlarda, kahramanların duyup yaşadığı, koşup çırpındığı hızla, bizim önümüzde yepyeni dünyalar açılır ve onlara kahramanlara inandığımız gibi inanırız. dostoyevski’nin peygamberimsi sesine ve itiraf etmeye düşkün kahramanlarının dünyasına aynı şevkle inanmıştım.

bu kitabın yüreğimde hissettirdiği korkuyu açıklamak ise daha zor. bunun bir kısmı, kitaptaki o inanılmayacak kadar etkileyici intihar sahnesi (mumun sönmesi, yan odada olup bitenlere dikkat kesilen ötekinin varlığı), ve çok iyi tanıdığımız bir korkunun telaşıyla düşüncesizce tasarlanıp alelacele işlenen cinayetin dehşetiyle açıklanabilir belki. korkutucu olan belki de roman kahramanlarının kendi küçük, taşralı hayatlarıyla büyük düşünceler arasında hızla gidip gelebilmeleri, dostoyevski’nin onlarda ve kendinde bulduğu bu büyük cürettir. kitabı okurken her şeyin, en küçük günlük hayat ayrıntısının bile kaçınılmaz bir şekilde büyük düşüncelere bağlanabileceğini hisseder, bütün paranoyakların hissettiği şu gerçeğe korkuyla ulaşırız: bütün düşünceler, bütün büyük idealler, hepsi birbiriyle ilgilidir, tıpkı hikâyedeki gizli örgütler, birbirleriyle bir şekilde ilişkili hücreler, devrimciler ve muhbirler gibi. herkesin herkesle ilgilendiği, bütün düşüncelerin daha arkadaki büyük bir gerçeğe hem bir ilişki kapısı, hem de bir maske olduğu bu paranoyakça korkutucu dünyanın arkasında ise tanrı’nın varlığı ve insanın özgürlüğü sorulan yatar. dostoyevski bu iki büyük sorunu cinler’de yalnızca birbirleriyle artık hayallerimizde birbirlerinden ayrılmayacak bir biçimde birleştirmemiş, tanrı’nın varlığı ve kendi özgürlüğü yüzünden intihar etmeyi göze alan bir kahramanı inandırıcı ve okurun aklından hiçbir şekilde çıkmayacak bir şekilde canlandırarak dramlaştırmıştır."

28 Ekim 2011 Cuma

günün sorusu: terazi

aşkının bittiğini farketmek, en başından beri yanlış kişiye aşık olduğunu anlamak; hangisi daha acı?

26 Ekim 2011 Çarşamba

160. kilometre

bir zamanlar, ruhun açlığını bedenin açlığından önce tuttuğu için olsa gerek, kitap için öğle yemeğinde vazgeçebilen birini tanımıştım. çok sevdiğim bir huyu vardı; dergilerden tanıdığı şairlerin kitap haberlerini takip eder ve çıkar çıkmaz alırdı. neden yaptığını soranlara ise, şairlik zor iş, derdi. kitaplarının okunduğunu, yalnız olmadıklarını görsünler istiyorum. yayınevlerine gelince, belki insafa gelir, şiirin para ettiğini düşünürler. eminim, şehre 'sadece bir kitap yayınlamış şairler kitaplığı' kurabilirdi.

ama burada ondan değil, nazım hikmet'e ait bir 'iyimserlik'ten ödünç aldıkları mısraların 'gaz'ıyla 'yüz altmış'ı gören bir avuç delikanlıdan bahsetmek istiyorum.

*

edebi şeyler’in ilk yayın dizisi olarak, ali özgür özkarcı ve ömer şişman tarafından kurulan 160.kilometre, şiir ve şiir üzerine metinler yayımlamayı planlıyor. zaten, çıkış bildirisi her şeyi anlatıyor:

"160.kilometre bir ‘edebi şeyler’ dizisidir. şiir ve şiir üzerine metinler yayımlar. şiirin okurla birlikte dışarı çıkması gerektiğine inanır. kitapları bu yüzden cep boyutundadır.

160.kilometre yeni arayışlar ve deneylerle şiirin dolaşımının hızlanacağını bilir. yalnızca bir yayın dizisi olmanın ötesinde, şiire ilişkin her türlü yenilikçi deneyime açık bir zemin olmayı hedefler."


*

kitapevi afişi de çok iyi. abdülgaffar el-hayati'nin sözlerini konuk eden ayrıntı ve "şehrin kötü çocuklarına" diyen altıkırkbeş'in ardından üçüncü sıraya yerleşti bile.

*

son olarak, düz yolda 'yüz altmış'ın kesmeyeceğini, başta ahmet güntan olmak üzere bütün şair arkadaşlardan en az 'iki yüz yirmi' beklediğimi söylemeliyim.

hepsinin de bahtı açık olsun.


merkez üs:http://160incikilometre.com/

bir ankara havası: siyah beyaz*

son harfiyat'ın sinema hali behzat ç. seni kalbime gömdüm'ü seyretmek için geriye bir şey kalmamışken, kalan çok az şeyi de tüketelim diye bir başka 'trabzonlu delikanlı'dan günün anlam ve önemine uygun bir ankara havası dinleyelim.

*pilli bebek, siyah beyaz


notgibi: umarım, asıl 'trabzonlu delikanlı' yaşar miraç, ödünç alarak hemşehrisi cem kısmet için kullanmamı bağışlar.

22 Ekim 2011 Cumartesi

el yazısı

bir kadının el yazısının çirkin olması, futbol lisanıyla konuşursak, adeta karşılaşmaya bir sıfır yenik başlamak gibi.



notgibi: vnf., aklından geçen ilk rakamın iki hatta üç olduğunu özellikle belirtir.

21 Ekim 2011 Cuma

yüzler

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

yolculuk:

uçak değil, örtüsü mavi otobüs ya da elimde olmadan yakıştırdığım tren koltukları olmalı. cam kenarında oturuyorum ve sağ yanımdaki, yine mavi bir perdenin öndeki yarısını örttüğü pencereden akıp giden manzarayı izliyorum. yolculuk güneşe doğru olmalı ki, dışarıya gözlerimi hafifçe kısarak bakıyorum. sense, yüzünde huzurlu bir uykunun izleriyle başını sol omzuma yaslamışsın. hiç kıpırdamadan başımı kaldırıp sanki kameraya bakıyorum. yorgunum. uykun bölünmesin diye saatlerdir kıpırdamadan durmuş olmalıyım.

asansör:

sadece ikimiz. az önce beşinci katı işaret eden düğmeye dokundum. üzerinde kül rengi bir gece elbisesi var. eteği, hep sevdiğin gibi kısa. ben de sana ve elbisene yakışacak biçimde giyinmişim; siyah takım, beyaz gömlek vesaire. konuşmuyoruz, göz göze gelmiyoruz. ne zaman yüzüne baksam, orada, zorunda olduğu için bir davete katılan birinin ya da sevmediği bir akrabasına misafirliğe giden bir çocuğun yüzü var. asansörün yükselişi -ya da inişi- bir türlü bitmiyor. huzursuzlukla katları gösteren kareye bakıyorum. ama kırmızı, köşeli rakamların değişip durduğu kare kapkaranlık. o sırada bakışlarımız karşılaşıyor. yüzünde ise, lütfen dönelim, yakarışı.

oda ya da salon:

çok geniş ve aydınlık bir oda ya da salon. tavan oldukça yüksek, pencerelerde tüller uçuşuyor. oda ya da salonun ortasında yükselen bir sütun var. o sütunu çepeçevre saran bir kanepede oturuyorsun. duvarlar ve tüller gibi kanepe de beyaz, belki krem. üzerinde kuşağını sıkıca bağladığın, gümüş rengi saten bir sabahlık. sadece sağ dizinden aşağısı açıkta. ama benim bunu görmem olası değil. çünkü ayaklarının dibine diz çökmüş, başımı dizine yaslamışım, daha doğrusu sol yanağımı sol eline koymuşum. sağ elin ise saçlarımın arasında dolanıyor. karşıdaki duvarın ötesini görüyormuş gibi uzaklara bakıyorsun. yüzünde şefkat var. yapma, dediğin bir şeyi yapmışım ama, bu bir şeyi değiştirmiyor, sen busun, diyen bir şefkat. kumara verdiği son paralarının ardından, fedya'nın genç eşi anya da öyle bakmış olmalı.

bir başka oda:

aslında oda ama içi tropikal bitkilerle dolu. bu imgeyi botanik bahçesindeki beni çok etkileyen seralardan aldığımı biliyorum. koyu yeşil, geniş yaprakların altında bir havuz var. tıpkı o seralardaki gibi kenarlarında yosunlar ve suyun yüzeyindeki bir kaç yaprak doğalmış görüntüsü veriyor. su berrak, tertemiz. havuza dalıyor ve bir kaç kulaç atıyorum. havuzun ortasına gelince durup geriye dönüyorum. burası sera değil, belki de bir otelin odası. odanın kapısı aralık ve o aralıkta gözlerin. hem gözlerinde hem de kapının aralığından içeri sızan yüzünde acı dolu bir ifade var ve 'bunu yapma' diyor.

17 Ekim 2011 Pazartesi

günün sorusu: sinema keyfi

bu dünyada once'tan hazzetmeyen, herkes kendi evinde'ye ise meftun bir tek ben mi varım?

bir kilo 'altın portakal'

geçen sene emir kusturica bahane edilerek faşizm eleştirirken, bir kilo altın portakalın bir kilo oscarla aynı ağırlıkta olduğunu düşünenler, bu eleştirinin sahiplerini sanat ve siyaseti birbirine karıştırmakla suçlamıştı. aynı tayfa, rutkay aziz'in konuşmasını (şüphesiz, hepsi de doğru söylediklerinin) nereye koydu bilmiyorum, umrumda da değil.

ama hayatın her alanına sirayet eden riyakarlık umrumda.

*

söylemesi gereksiz bir neden yüzünden ödül törenini baştan sona izledim, izlerken de altın portakaldan oscar çıkartma çabasının bir an önce son bulması için dua ettim.

teknik aksaklıklar, bana vatkalı omuzları, yüksek bel pantolonları ve permalı saçları hatırlatan seksenlerden kalma bir müzik, muhtemelen oscar törenlerinden esinlenerek komikçilik yapsın diye sahneye çıkmış erkek sunucunun akla zarar ciddiyeti, dizi yayınlamak yerine ödül törenini yayınlamayı göze alan televizyon kanalının bunu iki kamerayla yapmaya kalkması ve bütün çabalara rağmen oscar gecesi havasının üzerimize bol gelmesi.

batılı ülkelerle aynı hızda internet ya da aynı model cep telefonlarını kullanmanın yetmediğini, aradaki farkı kapatmak için çok uzun süreye ihtiyacımız olduğunu ne zaman anlayacağız?

ama asıl hayal kırıklığı açıklanan ilk ödülle başladı: ödülü ilan etmek için sahneye gelen türkan derya ve begüm kütük, söze 'bu sene farklı bir şey yaptık' diye başlayıp, sadece 'en iyi kısa film ödülü' verilmesi planlanan kısa film dalında sebepler uydurularak* üç ödül verildiğini söyleyince, objektifliğin uğramadığı değerlendirme ve herkesi memnun edebilmek amacıyla dağıtılacak ödüllerle karşı karşıya olduğumuzu anladım. gecenin sonunda ortaya çıkan ödül listesi de ne kadar haklı olduğumu ortaya koymuş oldu.

en basiti, en iyi film ile en iyi yönetmenin farklı yerlerden çıkması. diğerlerine girmiyorum bile.

*

kimsenin hakkını yemek istemem. filmlerin hiçbirini izlemedim, oyuncu performansları hakkında bir fikrim yok. bu yüzden ödüller hakkında bir şey diyemem. benim derdim, herkesi mutlu etme çabası.

başta behzat ç. seni kalbime gömdüm olmak üzere, güzel günler göreceğiz, zenne ve hakkı yenildiği söylenen nar filmlerini şimdiden izlemek istiyorum.

*

güzel şeyler yok muydu?

elbette vardı. kadına uygulanan şiddet ve her türden ayrımcılığa karşı yükselen bütün sesleri duymak güzeldi.

ve erdal beşikçioğlu... o, serin bir ankara akşamında ‘bir delinin hatıra defteri’ne notlar düşerken, diziden ve filmden rol arkadaşı ‘harun’ fatih artman sahneye geldi ve en iyi erkek oyuncu ödülünü onun adına aldı. tıpkı uzatmalarda gelen galibiyet golü gibiydi.




*: sebep olarak, ‘canlandırma ve deneysel sinemayı desteklemek amacıyla’ ve ‘özgün anlatım dili ve farklı bakış açısından dolayı’ dediler. ben onların yalancısıyım.

14 Ekim 2011 Cuma

dijital miras

belki hatırlayan vardır, bir ara 'ben ölsem bu blog ne olurdu?' diye sormuştum.

cevabı merak edenler için, teknoloji muhabiri jane wakefield imzalı, "değerli yeğenime, internette poker ve bingo hesaplarıma erişim hakkını bırakıyorum. büyük kuzenim de tüm itunes kredilerimi alsın." epigrafıyla başlayan haber ipucu olabilir.

*

"dijital mirasınızı kime bırakacağınızı düşündünüz mü?

inanması zor gelebilir ama dijital ortamdaki varlıklarımız her geçen gün artarken bunlara ilişkin bir vasiyet de düzenlememiz gerekebilir.

avukat matthew strain, müşterilerine şimdiden dijital mirasları konusunda tavsiyelerde bulunuyor ve vasiyetnamelere ekler düzenliyor.

strain, "her geçen gün daha fazla miktarda fotoğraf, müzik ve kitap internet ortamında depolanır oldu. tümü dijital formatta. dolayısıyla insanlar öldükten sonra bunlara ne olacağı sorusu da giderek daha fazla önem kazanıyor" diyor.

zira internetteki kimi dijital fotoğraf ya da videoların, uygulamaların duygusal olduğu kadar parasal değeri bulunduğu da muhakkak.

dijital mal varlıklarının sorumluluğunu üstlenmeyenlerin öldüklerinde bu varlıkları kaybetme hatta akrabalarına ödenmemiş fatura bırakması dahi mümkün.

icroak adlı internet sitesinde dijital malvarlıklarının öldükten sonra idare edilmesini isteyenlere özel hizmet veriliyor.

yılda on ila on beş ingiliz sterlini, yani otuz – kırk beş türk lirası ya da tek seferlik yüz elli sterlin yani dört yüz otuz türk lirası karşılığı kullanıcılar malvarlıklarını kategorize ederek "koruyucu" ya da "vasi" hesaplar oluşturabiliyor.

koruyucu, vasi seçilen kişiye özel kullanıcı adı ve şifresi gönderiliyor.

bu kişi, dijital mirası ancak kendisini bu göreve atayan kişinin ölüm belgesi doğrulandığında görebilecek.

kuşkusuz kimilerinin ileride kimsenin görmesini istemeyeceği ya da onları utandırabilecek hesapları olabilir, icroak bunun için de bir seçenek sunuyor ve öldüğünüzde tüm bilgilerinizin silinmesini sağlayabiliyor.

goldsmiths üniversitesi'nin yürüttüğü bir araştırmaya göre ingilizler, iki milyar üç yüz milyon sterlin değerinde müzik, film, uygulama ya da internet üyeliğine sahip.

aynı araştırma her on kişiden birinin şifrelerini vasiyetlerine eklediğini, yani yakınlarının dijital hazinelerine ulaşmasını istediğini gösteriyor."




merkez üs: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/10/111014_internetanddeath.shtml?utm_source=twitterfeed

13 Ekim 2011 Perşembe

ev ödevi

"metni okuyunuz ve bilmediğiniz kelimelerin anlamını sözlükte bularak bir cümle içinde kullanınız.

profan: kutsal olmayan, dünyevi... (ya da bakınız)

insan zihni dince kutsal sayılan değerlerden boşandırıldıkça yerlerini profanlaştırılmış ikonlar almaktadır."

*

elbette bu şekilde olmadı. öğrenmeye aç, henüz cehaletin erdem olduğunu bilmediğim o yaşlarda, ilk defa duyduğum bu sözcük belleğime yerleşsin diye oynadığım oyunlardan biri olmalı. gülmeyin lütfen, terminoloji kelimesini kullanmaktan zevk aldığım yaşlardan bahsediyorum.

çok değil bir kaç gün önce, uyku tutmayan bir gecede aklıma düştü ve sabri esat siyavuşgil'in dilimize kazandırdığı edmond rostand'ın ölümsüz eseri cyrano da bergerac'ı karıştırmaya başladım. o büyüleyici tiradı altı çizili satırlara konu etme arzusu içimde büyüyünce de okuma notlarına bakmak için haliyle eski defterleri karıştırdım.

bu cümle oradaydı. tırnak içine alınmamış, bir sahibi varsa da söylenmemiş biçimde bir sayfanın orta yerinde duruyordu. haddimi bilmiyor olsaydım şeyh galib'in yolundan yürüyerek "çaldımsa da mîri malı çaldım" derdim ama, 'galip kul'un yanında kemmiyetimin neredeyse sıfır olduğunu hesap edecek kadar matematik biliyorum.

bu yüzdendir ki, eğer bilmeden başkasına ait bir cümleyi kendime ait kıldımsa, umarım hesap gününde bana hakkını helal eder.

her şey defteri-iki

okumamı istediği yeri okuyup defterini uzatırken öykücü'ye sordum: bu ne defteri?

o gün, "her şey defteri" cevabını vermekle iki şeye sebep oldu: defterimin adı o andan itibaren "her şey defteri-iki" oluverdi ve biten defterlerimin yerini her defasında ilk sayfasına "her şey defteri-iki(devam)" yazdığım defterler aldı.

ve o gün bugündür, o defterler "her şey"e ev sahipliği yapar.

11 Ekim 2011 Salı

beirut - the rip tide

genç yaşta yaptıklarıyla benim gibileri hasetten çatlatan zach condon çetesini toplamış. o ve çetesi yeni bir albüm yapmış.

üstelik albümün tamamı buradan dinlenebiliyor.

sesi açalım, zach condon mikrofona biraz daha yaklaşırken sesli düşünelim; ya iki bin yedinin istanbul'unda radar namlı bir müzik festivali olmasaydı kim bilir nerede karşılaşırdık bu çeteyle? ya da karşılaşır mıydık?

10 Ekim 2011 Pazartesi

kafa karışıklığı

"sevmemenin, sevememenin yükünü diğerinin üzerine atabilmek için genellikle aşkına karşılık veremeyecek birini seçerdi-buzun üzerinde yürüyen biri gibi temkinliydi, ancak söz konusu temkin, buzun kırılması tehlikesinden değil, yürüyenin ağırlığını taşıyacağı düşüncesinden kaynaklanıyordu."*

"onun sevgilin olmaması konusunda, çok bilinçli bir karar taşıyorsun zihninde. sevgilin olmamalı, olmamalı kristin. bunun için burada değilsin. büyük bir aşka da gereksinmen yok. çünkü, belki de yalnızca, büyük bir aşk, büyük bir aşk olabilir kristin. gelip geçici bir sevda ilişkisi vadetmiyormiyor bu kız."**



*:william burroughs, lee'nin günlükleri

**:demir özlü, berlin'de sanrı

8 Ekim 2011 Cumartesi

kalbiniz

"bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
konuşurlar
isterler
susarlar
dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
ev meslek iş para geçim diyerek
düşünün şimdi bir de
şehirlerde kasaba ve köylerde
başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu."*




*:cahit zarifoğlu, yaşamak

6 Ekim 2011 Perşembe

nabokov'un kelebeği ve literatür

nabokov, lolita için önsöz yazmayı romanın baş kişisi humbert'a bıraktığı, o da bu işi 'tatlı dilli' john ray'i taklit ederek yaptığı için olsa gerek, kendisi de sonsöz denebilecek "lolita adlı bir kitap üzerine"yi yazar.

o sonsözde romanın geçtiği coğrafyayı anlatırken lycaeides sublivens nabokov kelebeğinin ilk dişisini yakaladığı dağ geçidinden bahseder. iyi bir yazar olduğu kadar önemli bir kelebek uzmanı da olan nabokov'un ismini taşıyan kelebeği görmek için gugıla sorduğumda karşıma tek çıkan fatih özgüven çevirisinin e-book hali olunca bunun nabokovvari bir şaka olduğunu düşünmedim değil, ama durum sadece dizgi hatası sonucu lycaeides yerine lycaedies yazılmasından kaynaklanıyormuş.

*

nabokov'un isminin bir kelebeğe verilmesi, belki de en sevdiğim gitarist olan mark knofler'i hatırlattı bana. en sevdiğim yabancı grup olan dire straits'in vokalistliğini de yapan knofler'in adı, madgaskar'da keşfedilen yeni bir dinazor türüne verilmişti. araştırmacılar, araştırma süresince dinledikleri knofler'in adını buldukları dinazora vermişler, böylece knofler de masiakasaurus knopfleri olarak literatüre girmişti.

elbette, bilim literatürüne giren ünlüler nabokov ve mark knofler'le sınırlı değil. dünyayı daha da berbat dünyaya dönüştüren "bush ve şürekası" da literatüre girmiş durumdalar. iki bin beş yılında yeni keşfedilen üç mantar ağızlı hamam böceği türüne tam da layık oldukları biçimde bush, cheney ve rumsfeld'in adı verilmişti: agathidium bushi miller and wheeler, agathidium cheneyi miller and wheeler ve agathidium rumsfeldi miller and wheeler...

1 Ekim 2011 Cumartesi

dialogue

- feneri ilk gördüğünüzde neler hissettiniz?

- okyanusla ilk karşılaştığımda hissedebileceğim her ne ise, işte o. uçurum kıyısı, kalp çarpıntısı.

- ya ben, beni ilk gördüğünüzde?

- yağmurlu bir gecede saatlerdir fırtınayla boğuşan ve artık karayı göremeyeceğini düşünmeye başlamış bir denizci feneri gördüğünde ne hissederse, işte o.

- tıpkı babam gibi konuştunuz.

- çünkü babanızdan çaldım.

30 Eylül 2011 Cuma

stabilite kırılması

bir yapının ya da yapısal elemanın dengesinin bozulmasıyla oluşan kırılma, göçme, çökme...

*

bir otel odasının gelip geçiciliğinde erkenden uyanırsınız, dışarıda eve dönüşün sesleri. şehrin esin perisi tarafından sarıp sarmalandığı saatlerdir ama serde ne şairlik ne de yazarlık vardır.

oysa görecek gözü olanlar için ne de vaatkar zamanlardır.

siz de okursunuz. odanın sözde kitaplığına, büyük olasılıkla eski müşterilerden kalma eski mısır mimarisini anlatan bir mühendislik kitabına gider eliniz. okurken sayfaların birinde önce iki kelimeye rastlarsınız, ardından ikinci kelimenin sonunda üstteki yıldızın emrine uyarak gözleriniz alt satırlara iner.

manayı çözer, şaşırırsınız: bir mühendislik terimidir ama, anlattığı, en çok aşkın bitiminin başlangıcına, o büyü bozumu anına denk düşmektedir.

gözleriniz sol elinize kayarken işaret parmağınız baş parmağınızın yanında gelir, orta parmakla tuttukları sayfaları farkeder, bunca sayfayı sadece bu tanım için okuduğunuzu hissedersiniz.

16 Eylül 2011 Cuma

eylül akşamı*

ne 'ilkokul bir'lerimizin duvarında asılı duran mevsim şeritlerinde ne de takvimlerde yeri olan, on beş ağustos ile on beş eylül arasındaki, senenin en güzel ayı tükenmiş, sıra gerçekten eylüle gelmişken yani...

neredeyse bir masal uzaklığındaki günleri analım: rutinin tozu bulaşmış gündelik hikayemize, önce film, kitap ve müzikleri, sonra da geçmişimizi katmaya başlamıştık. o geçmişte aynı şehri farkedince -hem de aynı tarihlerde- şaşırmış, ertesi gün armağanı, bülent ortaçgil işi light albümünü elimde bulmuştum.

şehir istanbul değildi. kadıköy, hiç değil...


*bülent ortaçgil, eylül akşamı

15 Eylül 2011 Perşembe

sedef*

sedef kaşıkçı...

kumraldı ama denize girmekten mi nedir, sararmıştı. kahverengiyle yeşil arasında gidip gelen, pansiyon sahanlığına vuran sokak lambasının ölgün ışığında lazer gibi parlayan bal rengine yakın gözleri vardı.

beraber kumdan kale yapacak kadar güvenilir, denize girme vakti geldiğinde ilk kale nöbetini tutacak kadar iyi yürekli, bir süre sonra denizin çağrısına dayanamayıp yanınıza gelecek kadar tutkulu ve "kale yıkılırsa yeniden yaparız," diyecek kadar güçlü.

en nihayetinde, en mutsuz olduğu gün teyzesinin düğünü olan küçük bir kız: damatla gelin gidip gelinlikle yalnız kaldığında, üstelik kendisinin bile olmayan bir düğünde kendini düğün günü terk edilmiş bir gelin gibi hissedince...

bu tarz hikayelerde hep olduğu gibi o da ertesi gün gider. yine, hep olduğu gibi önce tatil, sonra yaz biter. sonbahar olur, kış olur. bu arada garip rüyalar görürsünüz.

şubat ayında "çok pis" kar yağıp okullar tatil olunca, kovayı küreği alıp bahçede kardan kale yapmak istediğinizde ansızın aklınıza düşer: bembeyaz gelinlikler içinde bütün hayalleri yıkılmış küçük kızı düşünürsünüz, ilk kale nöbetini üstüne alacak kadar iyi yürekli olan o kızın denizin çağrısına dayanamayıp yanınıza gelişini hatırlarsınız.

ona telefon açıp yarım saat kadar konuşmak, gördüğünüz acayip rüyaları, kimseye anlatamadığınız şeyleri sanki yüz defa anlatmış gibi rahatça anlatmak istersiniz.


*: erken kaybedenler - denizi çağrısı, emrah serbes

14 Eylül 2011 Çarşamba

ölüm

bu ara ölüm hakkında düşünüyorum.

hayır, varoluşun en büyük problemi olan ölüm değil, düşündüğüm. bu soruya cevabımı yıllar önce verdim ve bu cevap değişmez. tıpkı, adı sonradan 'suratsız'a dönüşecek 'küçük kız'ın, daha da küçük bir kızken büyük anne ve büyük babasıyla yaylada geçirdiği yaz günlerinin, çinko dama düşen yağmur tanelerinden korkup dedesine sığınmasının, karanlığın inmesiyle aniden soğuyan havayla üşüyen ayaklarının -ne zaman ısındı ki o ayaklar?-, ancak dedesinin kocaman elleri arasında ısınabilmesinin değişmeyeceği gibi.

o yüzden, geçelim.

çünkü, başka bir şey düşündüğüm. mesela, ben ölsem diyorum. kırmızıya dönüşen trafik lambasını farketmesem, şoförlerden biri kendine sunulan bedeni reddetmese. bir pastanede otururken, masalardan birinde aniden ayağa kalkıp, bunu bana nasıl yaptın, diyen, kıskanç bir sevgilinin kaza kurşunlarına denk gelsem. akşam yemeklerinden birinde boğazıma bir şey kaçsa nefes alamasam, duş alırken kalp krizi geçirsem...

bu blog ne olurdu?

böyle bir hizmet var mıdır, bilmem ama, blogır yetkililerinden iki ay herhangi bir hareket olmayan blogların kapatılmasını rica ediyorum. en başta da, evden gelen kötü kokuların önce apartman sakinlerini, sonra da tüm mahalleyi rahatsız etmesini beklemeden burasının.

12 Eylül 2011 Pazartesi

günün sorusu: geçiş

bu evrensel karmaşa çölünden insan ruhunun şaşmadan ilerleyip geçmesini sağlayan nedir? tanrı, aşk, şefkat, ideal...

10 Eylül 2011 Cumartesi

hatırlamak

kalbimizin ihmal ettiğimiz yerlerini hatırlar gibi..

proust, okumasını başarabilenlere büyük bir haz armağan eden ve o romanı henüz okumamış olanları kıskanmalarına sebeb olan nehir romanına bir sabah burnuna ulaşan çayın kokusuyla başlar. aslında bütün o ciltler bir kokunun hatırlattıklarıdır.

*

kitapçıya uğradığım zamanlardan biri. girişin altındaki kata sadece sinema ile ilgili kitaplara bakmak için iniyorum. yeni gelen bir şey var mı diye bakmak, biraz da "zaten bunların hepsi ben de var," diye, çocukca gururlanmak için. oysa orada küçük grupların sohbet ettiği, müzik dinletilerinin yapıldığı küçük bir alan da var ama o güne kadar herhangi bir şeye denk gelmemiştim.

saçlarındaki beyazlar siyahları geçmiş, hatta kostümün güzelliğinden de geçmiş bir adam, etrafına toplanmış ben yaşındaki bir kaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. uzakta bir yerlerde durmuş, bir yandan "ben de bu adama benzer miyim?" diye düşünürken konuşma da eflatunun mağarasındaki gölgelerden hatırlamak bahsine kadar gelmişti. o adam, insanda yaradılışla beraber bütün bilgilerin mevcut olduğunu ve vakti geldiğinde hatırladığını, söyleyiverdi. yaptığı benzetme ürkütücüydü: "beynimizde bir çeşit mikroçipler olduğunu varsayın. allah bunlara dokunuyor ve bunlardaki bilgiler açığa çıkıyor."

her şeyin uzağında olmama rağmen itiraz etmek istedim. çünkü lise çağlarında psikolojiye bayılmış, sonrasında bu sempati psikolojinin insanı 'şey'leştiren yapısını farkedince öfkeye dönüşmüştü.

insanı makineye dair kavramlarla ifade etmek de ne demek oluyordu? 'çip'miş...

ama sustum. çünkü, her şeyin uzağındaydım.

*

sonraki günlerde, bambaşka bir şey oldu. aşk bağlamında çuvallayan herkes gibi unutmaya çalışmak, yok saymak yerine, "aşk beni her defasında yarı yolda bırakıyor," diyen güzel kadını da anarak, aşkın doğasına dair bir ipucu bulabilirim belki, diye, içinden aşk geçen kitaplar okumaya başladım. güvercin gerdanlığı'dan (ibn-i hazm) sevgi üzerine'ye (ortega y. gasset) kadar bir yığın şey. galib, sthendhal vesaire... farkındayım mevlana demedim.

neler neler yazıyordu kitaplarda. o yüzden uzatmayacağım.

ama en doğrusu büyük kitap'ta söyleniyordu. 'araf: yüz yetmiş bir ve yüz yetmiş iki'yi başka türlü okumak da mümkündü.

bezm-i elest sadece "elestübi rabbüküm?" sorusuna verilen, "kalu:bela.." cevabından ibaret değildi. şimşek çakımı kadar kısa süren süren bir aydınlıkta levh-i mahfuz'da yazılı isimlerden bazılarını okumuş, yanımızda duran ruhlardan bazılarının suretini görmüştük. bu gökyüzü altında yaşadığımız hayatta karşılaştığımız kişiler de adını okuduğumuz, suretini gördüğümüz ruhlardı. bunu, aşkın görür görmez olduğuna inanan biri olarak en başta reddetsem de, bir süre sonra aşkın aslında o uzak zamanda verilen sözün hatırlanması olduğuna inandım.

yanyana yürüyorduk, bilmiyorduk. ama o birden "ol!" diyordu ve "ol"uyordu.

yani, yücetanrı beynimizdeki 'çip'lerden birine dokunuyordu. (gülümsemeniz, amenna...)

aslında bunun beni rahatlatan bir yanı da vardı. böylece, yalan yanlış yaşadığımız, sonrasında salya sümük göz yaşları arasında pişmanlıklara bulanan aşklar içimizde aklanıyordu; çünkü, o uzak zamanda verdiğimiz sözün muhatabıyla karşılaşana kadar, onu hatırlayıncaya kadar yani, zaman öldürüyorduk...

*

ah! bir de o cümle olmasaydı: "neden söz veren söz verdiği gibi geliyordu da söz verdiği gibi kalmıyordu?"

9 Eylül 2011 Cuma

rekabet

s. melek yıldız (batı almanya-bonn,1985): federal almanya büyükelçiliğinde görevli türk baba ile aynı yerde memur olarak çalışan alman annenin tek çocuğu. on yaşından bu yana istanbul'da yaşıyor. sıradan olduğunu düşündüğü hayatında gurur duyduğu tek şey, istanbul erkek lisesi mezunu olmak. eğer ölmezse, iki bin on beş yılından sonra yayınlansın istediği, vazgeçmek ve unutmak üzerine yazılmış, şehvetin de bulaştığı karanlık öykülerden oluşan bir dosyası var.
almanca ve ingilizce bilen s. melek yıldız, çevirmenlik de yapıyor.

*

günümüz yönetmenlerinin dijital kamerayla çektiği filmler, üzeri tozla kaplanmış eski fotoğraflar gibi puslu, seyredene bir tülün ardından bakıyormuş hissi veren, titreşen siyah beyaz görüntüler gibi.

loş, neredeyse karanlık, yağmur ormanlarının geniş yapraklı yüksek ağaçlar yüzünden ışığın zar zor ulaşan alt kısımları gibi başka odalara açılan kapılardan gelen ışıkla biraz olsun aydınlanarak dış kapıya ulaşan, sanki sonsuz uzunlukta bir koridor.

gece karası kapıda gözetleme deliğini işaret eden bir ışık. kapının ardında sabırsız fısıltılar. ve yere düşen anahtarlığın merdivenlerde yankılanan, kapıyı aşıp içeriye kadar gelen sesi.

nihayet açılan kapı, koridordan tünelin ucunda yoğun bir ışık. bir de omuzları ve sırtı açık askılı elbisesiyle bir kadın. ve yeniden ışık; saçların omuzda örtemediği yerlerden aşağıya, kollara ve nasılsa belde unutulmuş gamzeye doğru bir nehir gibi usul usul akan bir ışık.

peşi sıra, kapıyı kapatıp içeriye giren, ayakkabı ve giysiler için oraya konulmuş mobilyanın aynasında kendini seyre dalan kadının arkasında duran bir adam. artık o da, aynanın derinliğindeki saklı yerde, kadının yanında.

yüzü kadının saçlarına gömülmüş, sanki su altındaki uzun bir bekleyişin ardından yüzeye çıkmış ve suyun altında geçen süre boyunca yalnızca bunu hayal etmiş gibi alınan derin bir nefes. her nefesi son nefes olmasından korkarak alan adam, beldeki gamzede başlayan ve sırt boyunca devam eden bir yolculuğa çıkan sağ el.

sağ el yolculuğun sonundaki saç örtüyü kaldırınca kokunun asıl kaynağına konulan öpücük. ki bu, sağ ele, yolculuğun boşuna değil, demektir. bir daha, bir daha... sonra da, sırtını aynanın derinliklerine yollayan, yüzünü ona dönen kadının dudaklarını.

sonrası bir mücadele...

giysilerin her adımda azaldığı bir yürüme...

bir erotik rekabet...

yenilenin de galip geleceği, zafer ve mağlubiyet arasındaki sınırların ortadan kalktığı bir savaş...

ve içimizde, aynadaki saklı yerden ayrılıp, kelimenin tam anlamıyla birbirini duvardan duvara çarparak koridor boyunca yol alan ve önümüzden geçip giden iki beden adına bir mutluluk...

(o ikisi bu yaz öğleden sonrasının gölgede kalmış arka odasına yol alırken, biz de ağır ağır dış kapıya doğru ilerleyelim. yavaşça açtığımız kapıyı peşimiz sıra yavaşça kapatıp, sessizce dışarı çıkalım. merdivenlerden başka şeyler düşünmeye çalışarak inerken -söz gelimi, üzerinde yaz güneşinin parıltılarıyla usul usul akan nehirle apartman arasındaki sokağı-, her şey bir defa daha, hikayenin başında bahsi geçen yönetmenlerden birinin filmine dönüşüyor olsun: yaşantıya eklenen an parçaları gibi şimşek çakımını hatırlatan görüntü bombardımanı. tıpkı gecenin karanlığında yanıp sönen fener ışıkları gibi. beyaz çarşaflar üzerinde iki beden. ama yüzleri göremiyoruz, bedenler de görüntüye parça parça giriyor: kadının boynuna ter yüzünden yapışmış bir kaç tel saç, ayak bileklerini okşayan bir erkek eli, erkeğin sırtına iz bırakan tırnaklar, kendi ışığını yayan aydınlık gibi çok güzel iki el, kadının sırtından beldeki gamzeye doğru yola çıkan bir kaç damla ter...)

orada, bu yaz öğleden sonrasının gölgede kalmış arka odasında ise, kırışık beyaz çarşaflar üzerine devrilmiş iki beden. uzun yoldan gelmiş atlar gibi terli ve yorgun.

kim galip kim mağlup belirsiz.

bir tek, yatağın kenarına neredeyse düşecekmiş gibi yüz üstü uzanmış kadının yerdeki halının desenlerinden de uzakları gören gözlerinde bir parıltı...

dil bilgisi

"'bu ülke'den daha bıçkın tamlama bilmiyorum."* diyen ah muhsin ünlü'nün elini görüyor ve "buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında/ bir teneffüs daha yaşasaydı,/ tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür/ devlet dersinde öldürülmüştür."** mısralarını öğelerine ayırmaktan daha fazla zevk aldığım bir şey olamaz, diyerek, arttırıyorum.



*:-yaşasın! ne kadar da ideolojik yaklaşıyoruz birbirimize-

**:ece ayhan, meçhul öğrenci anıtı

2 Eylül 2011 Cuma

promosyon

canım ülkem, biliyorum ancak sende olur bu:

istanbul'da faailiyet gösteren böcek avcısı adlı haşere ilaçlama firması, evlerini temizlediği müşterilerine kafka'nın dönüşüm'ünü hediye ediyor. ilk defa bin dokuz yüz on beşte yayınlanan bu uzun öykü, "gregor samsa bunaltıcı rüyalardan uyandığı bir sabah, yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak buldu kendini." diye başlar ve hayatı yakalayamayan hep ıskalayan, ıskaladığı için de yabancılaşan insanların haline tercüman olur.

müşterilere hediye edilen kitap ise 6.45 yayınları'nca yapılan özel bir baskı ve 6.45çiler bu baskı için gregor samsa böcek karşılaştırma tablosu hazırlamış. kitapta yer alan bu tabloda, haşerelerin ve samsa'nın fiziksel özelliklerinden müzik dinleme zevklerine kadar farklılıkları karşılaştırmalı olarak gösteriliyor.

ne dersiniz, böcek avcıları bu iş için elma mı kullanıyordur?



merkez üs: http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/edebiyat/2011/08/26/bocek-ilaclamada-kafka-promosyonu

1 Eylül 2011 Perşembe

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: dört

"ismim gregory, dedim, her nedense ismimi kısaltmadan söylemiştim, sonra elimi uzattım ona. 'seninle tanıştığıma memnun oldum, gregory.' yavaş yavaş konuşuyordu, sanki küçük bir çocuğa hitap edermişcesine, bir tür temkinli sevecenlik vardı sesinde. 'benim adım charlotte.' "*



*:gregory dart, karşılıksız aşk-kovalamak ve kovalanmak üzerine

29 Ağustos 2011 Pazartesi

anı içinde anı

annemle ne vakit fikir ayrılığına düşsek, "sen bizden uzak büyüdün," diyerek ettiği sitemin hayatımın bir gerçeğini işaret ettiğini biliyorum. ama her bayram, en geç arife günü bu evde oldum.

hatta bunun için, çeşme'ye inelim, uludağ'da kayak, abant bu mevsimde harika, ama kapadokya, bir üçgen kuralım köşeleri budapeşte-viyana- prag olsun, dokuz günlük uzak doğu turlarını birilerini kırmak pahasına da olsa her defasında görmezden geldim.

bayram sabahı erkenden kalkar, annemi annanemlerin bahçe kapısında bırakır, "farz olan vakit namazlarını, hatta islam peygamberinin 'hiçbir engel yok iken, ard arda üç cuma namazı kılmayan kişinin, allahü teala kalbini mühürler, yani iyilik yapmaz olur' uyarısına rağmen cuma namazlarını kılmayan ama bayram namazlarını kaçırmayan insanları anlamıyorum," diye söylenen ve muhafazakar terbiye almış olmasına rağmen kendimi bildim bileli fenerbahçe dışındaki her türlü toplaşmaya mesafeli duran babamla, biraz da annaneme saygımız yüzünden beş dakika yürüme mesafesindeki mahalle camiine giderdik.

*

ramazanın kışa denk geldiği zamanlardı. o sene bayramdan bir kaç gün önce gelmiştim. 'nerede o eski ramazanlar' tadında, huzurlu, ilahi bir ışıkla yıkanan, şefkat dolu günlerdi.

babam, şiddeti artan poyrazın rüzgargülüne ettiklerini görünce, gece başına bir iş açmasın diye fenere gitmiş, şimdi de yılların ustalaştırdığı elleriyle çelik telleri, çarkları, makaraları özenle temizliyor, kuruluyor, ekseni etrafında dönen devvar billurun altındaki rulmanları yağlıyor, mercekleri siliyor ya da fener elektriğe henüz geçmediği için her şey demek olan asetilenle dolu gaz deposunu kontrol ediyor olmalıydı.

biz, anne oğul; usul usul yanan bir sobanın ısıttığı salonda sohbetleşiyoruz. annem pencerenin önüne oturmuş oğlu öyle seviyor diye şekerini biraz fazla kaçıracağı sütlaç için pirinç seçerken bir yandan da anlatıyor:

"bu yıl ağaçların çoğu, yapraklarını adam gibi dökmeye fırsat bulamadan erken gelen ayazın keskin soğuğunda kavurdular. sonbahar sarısının hüznüyle tanışamayan yapraklar önce kahverengine sonra siyaha dönüp dalında kuruyuverdiler."

oturduğum yerden kalktım, kulağım annemin anlattıklarında kitaplığa yürüdüm, bu kış ikindisinin zayıf ışıkları lif lif çözülüp yeryüzüne dökülürken, bir çoğunu yıllar önce okuduğum kitaplar arasından birini seçebilmek için kitaplığın raflarını yormaya başladım. elim nihayet huzur'a* gittiğinde mümtaz ve nuran'ın bitmek bilmez istanbul gezmesi değil de eski bir yaz günü geldi aklıma.

başımı çevirip o tarafa baktım: kitaplığın önünde durmuş, eli bir kelebek vurdum duymazlığıyla bir kitaptan diğerine konuyor, sanki bir piyanonun tuşlarını dener gibi, bir kitabı itip diğerine geçmeden önce bir an karar vermiş gibi oluyordu. dikkat çekme isteğiyle dolu, hepsinin de kapağı kısa bir süre için açılan kitaplar, kısacık bir an baktığında gözüne çarpan, onu baştan çıkartmaya çalışan altı çizili cümleler, derkenarına dört çizgiden mürekkep yıldızlar konulmuş, yürek çizilmiş paragraflardan sonra dünün dünyası'nı** seçip, nasılsa bahçe içindeki o üç katlı evde değil de burada geçirdiği sonsuzluk kadar uzun bu yaz öğleden sonrasının sıcağında kendine kitap okuyabileceği serin bir köşe bulmaya gitti.

bense hala kitaplığın önündeydim ve annem mutfağa giderken açık kalan kapıdan mutfak penceresini, annemin ‘o toprakta, hele de o rüzgarda asla büyümez’ uyarılarına kulak asmayıp yıllar önce bahçeye diktiği armut ağacının dallarındaki son yaprakları gördüm.

poyraz dalların ucunda asılı kalmış son yaprakları yokluyordu.



*: ahmet hamdi tanpınar
**: stefan zweig



26 Ağustos 2011 Cuma

bir masada iki kişi: beni seviyosunuz

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- geçen yaz, bir arkadaşım ve ailesiyle tatile gitmiştik. dört beş yaşlarında bir kızları var: ada... tam da seveceğiniz gibi, kıvır kıvır sarı saçlar, kocaman mavi gözler. hemen bir arkadaş buldu kendine. bir gün baktık, çocuğun elinden tutmuş kumsala sürüklüyor. çocuk elini kurtardı, "gelmek istemiyorum, çünkü seni sevmiyorum", dedi.

- peki, ada ne yaptı?

- çocuğa kocaman bakıp "seviyosuun... seviyosuun...", dedi.

- ah, siz kadınlar... kaç yaşında olduğunuz farketmiyor, değil mi?

- diyeceğim o ki, ne kadar huysuzluk etseniz de beni seviyosunuz... beni seviyosunuz...

*

kadınlar...

dediğim gibi, kaç yaşında oldukları hiç farketmiyor.

nabokov'un cevabı

nabokov, yaklaşık bir ay önce sorduğum soruya oldukça uzaktan, bin dokuz yüz yirmilerden cevap veriyor:

"...kızıl harika denen türden bir kelebek belirdi bir yerden, masanın kenarına kondu, kanatlarını açıp soluyormuşcasına, yavaşça yelpazelemeye başladı. kanatlarının koyu kahverengi zemini yer yer zedelenmişti, kızıl şeridi solmuştu, kanatlarının kenarları aşınmıştı - ama hala ne kadar güzel, şenlikli bir yaratıktı..."*


*:rua, dam, vale

24 Ağustos 2011 Çarşamba

aşk

"aşk, insanın kendini ötekine teslim ettikçe içinde kaybolduğu ve öz denetimini yitirdiği bir cehennemdir."*



*:jorge luis borges

jorge luis borges

biliyorum, gündemi takip etme derdinden uzak kimliğim -belki de egom- akıp giden zamanın içindeki bir çok ayrıntıyı ıskalıyor ya da çok sonra farkediyor. ama yüce tanrı, bu dünyada olan biteni hepimizden daha iyi gördüğüne emin olduğum kör ve iflah olmaz serseri borges'in doğum gününü atlamama izin vermedi.

fırsat bu fırsat diyerek, yirmi dört ağustos bin sekiz yüz doksan dokuzda (nabokov'la aynı yılda doğmaları ne garip, ne güzel) buenos aires'te dünyaya gelen ve çok uzun bir yazıyı hak eden borges'i anmak için, her yerde rastlayabileceğimiz hayat hikayesini tekrar etmek yerine anekdotlar anlatalım ve oralarda bir yerde bizi seyreden ruhuna selam yollayalım.

*

her yıl ekim ayının ortalarında, nobel edebiyat ödülü adayı olarak ismi açıklanan ama bir türlü kazanamayan borges, bin dokuz yetmiş sekizde kendisine sorgulayan gözlerle bakan gazetecilere, ona nobel verilmemesinin bir gelenek haline geldiğini, kendisinin de iskandinav olan her şeyi sevdiği için bu geleneğin bir parçası olmaktan gurur duyduğunu söyler.

"her zaman bilimeyen üzerine yazdığım için son nobel ödülü'nü kazanan kişi üzerine yazma özgürlüğünü hissediyorum. umarım yanılmam. sanırım adı singer'di. gerçekten de pek tanınmamış bir bey (en azından birkaç gün öncesine kadar öyleydi), kim bilir, belki de iyi yazardır.(...) nobel ödülü'nün daimi adayı olarak kendimden bahsetmekten başka çare kalmıyor. nobel, bir yazarın hayatında kazanabileceği en büyük ayrıcalıktır. bunu hak ettiğimi sanmıyorum. ben unutulsun diye yazıyorum. yapıtlarımı nasıl anlatayım? bence biraz karışıklar. yalnız ödülü hak etmemem, kazanmak istemediğim anlamına gelmez. sadece simgelediği ödül için değil. kulağa kötü gelse de, parası fena değil."

yeterli miktarda para kazandığı zaman kitaplık alacağını söylerdi. evinin her yerinde kitaplar vardı.

hemen bir yıl sonra ispanya kültür bakanlığı, ispanyol şair gerardo diego ve borges'e ispanyol dilinin en önemli ödülü olan cervantes ödülü'nü layık görür ve bu haber borges'i mutluluğa boğar: "cervantes ödülü, politikacılar değil, edebiyatçılar tarafından verildiği için beni gururlandırıyor," der.

ayrıca o parayla espasa calpe ansiklopedisi'ni alabileceği için çok mutluydu. bundan bir radyo programında bahsedince, ertesi gün aksiklopediyi ona hediye olarak gönderdiler. mutluluktan uçarken etrafındakilere bulduğu yeni çözümü söyledi: "artık bir şeye ihtiyacım olduğunda veya bir şey hoşuma gittiğinde ne yapacağımı biliyorum, radyoda söyleyeceğim ve ertesi gün bana hediye edecekler."

ödüllerden söz açılmışken, bin dokuz dokuz altmış birde samuel beckett ile paylaştığı, avrupalı bir grup yayıncı tarafından verilen ve iletişim kanallarında daha çok görünmesine neden olan formentor ödülü'nü anmamak olmaz.

artık gittiği her yerde insanlar onunla sohbet etmek ve kitaplarını imzalatmak istiyordu. sıranın uzadığı günlerden birinde, borges ve yakın arkadaşı bioy düzinelerce kitap imzalıyor, bir yandan da şakalaşıyormuş: "adolfito, imzaladığımız onca kitaptan sonra imzasız kitabımızın ne kadar değerli olacağını bir düşünsene."

22 Ağustos 2011 Pazartesi

savunma değil fetih

yaşadığım hayat bana, savunma yaparak da maç kazanılabileceğini öğretse de, savunma yerine fethi tercih ederim.

benim demeyi, benim dediğimi gidip almayı.

21 Ağustos 2011 Pazar

where do you go to my lovely*

bellek güzergah dolu bir harita. ve bu güzergahlar bazan kendiliğinden, bazan da bizzat bizim tarafımızdan belirleniyor.

nasıl new york, i love you üzerine konuşurken paris, je t'aime hakkında konuşmamak mümkün değilse, buradan sonra hotel chevalier'yi anmamak da öyle.

iki bin yedi tarihli wes crawen filmi the darjeeling limited'in öncülü sayılan bu kısa film, iki eski sevgilinin paris'te bir otel odasında yaşadıklarını anlatır. fonda ise, ingiliz olduğu halde fransız aksanıyla söylüyormuş gibi yapan peter sarstedt'in söylediği where do you go to my lovely...

"nereye gidiyorsun güzelim, yatağında yalnızken/ seni sarıp sarmalayan düşünceleri anlat bana/ aklından geçenleri bilmek istiyorum.evet, istiyorum."

*peter sarstedt, where do you go to my lovely

20 Ağustos 2011 Cumartesi

o sahne: new york, i love you (2009)

ne güzel filmimizdin sen, paris, je t'aime...

aralarında ethan-joel coen kardeşler, tom tykwer, wes crawen, guy van sant, christopher doyle, hatta gérard depardieu'nun da bulunduğu yirmi iki yönetmenin imzasını taşıyan bu film, aşk ve yalnızlık temalı, paris güzellemesi yapan on sekiz kısa filmden oluşuyordu.

yıllardır aşk ve romantizm kelimeleriyle birlikte anılan paris, bu defa boyalı aşk ve romantik komedi filmlerindeki halinden uzak, yara izleri ve kirleriyle resmedilirken çok daha güzeldi.

ve çok sevildi.

*

ardı sıra gelen 'new york, i love you' fikrini ilk duyduğumda ise, bunu klasik amerikan kıskançlığına yormuştum. oysa ortada fikir babası fransız yapımcı emmanuel benhilby olan, new york'un peşi sıra, rio, shanghai ve jerusalem ile devam etmesi planlanan bir seri var: adı da, aşk şehirleri.

yine de daha ikinci filmde 'seri'nin kan kaybettiğini söylersek, bu yanlış olmaz. filmdeki on bir yönetmen arasında yer alan fatih akın, yanına uğur yücel'i de alıp chinatown adlı kısa filmle toplama katkıda bulunurken, anthony minghella çekimlerin başlamasından kısa bir süre önce hayata veda ettiği için, minghella'nın senaryosunu yazdığı upper east sideshekhar kapur yönetti ve minghella'ya adadı. yönetmenler arasında oscar törenine hazırlanan(!) natalie portman da var.

bu film, ilki gibi şehir güzellemesi yapmak yerine new york'un her türden insanı kucaklayan, etnik ve kültürel yapısına güzelleme yapmakta. bir anlamda, on bir eylül'ün üzerindeki gölgesine rağmen, 'hala aynı gemideyiz' mesajı.

*

film, genç bir hırsız ve orta yaşlı bir profesörün rekabet alanı olarak genç bir kız üzerinde şekillenen hikayesiyle vaatkar bir başlangıç yapsa da sonrasında ilkinden aldığımız hazzın yanına bile yaklaşamıyor. fatih akın'ın kısası ise hem konusu hem de uğur yücel'in harcanmış yeteneği ile en kötüsü.

en çok sevdiğim ise, yvan attal'ın yönettiği ve chris cooper'la robin wright'ın karşılıklı döktürdükleri kısa film. haliyle o sahneyi de kaçınılmaz bir biçimde o kısa filmden seçtim.

işte o sahne:

gece... bir lokanta ya da barın önünde soğuğu duyumsayarak sigara içen hüzünlü bir kadın. tartışılmayacak kadar cazip. kadın bir süre pencereleri, binaların yıpranmış duvarlarını, önünde akıp giden sokağı seyreder ve telefonla yaptığı iş görüşmesini bitiren bir adamın yanına yaklaşıp konuşmaya başlar:
"-you know, this is what i've always liked about new york. these little moments on the sidewalk, smoking, thinking about your life. makes you appreciate the city better. you can watch the buildings. you can feel the air and look at the people. sometimes meet somebody you feel like you can talk to.

- you can talk about what?

- things you can say to a stranger. you know, when there's no past, there's no guilt. have you ever made love to a perfect stranger?

- now you're teasing me.

- i believe i am.

- well, i mean...no, not exactly a perfect stranger, if you mean someone i wouldn't know at all.

- it's sad.

- it's sad? why?

- because there's almost nothing more exciting than fucking somebody you don't know. right? you don't know their name, barely saw their face.

- don't. don't tell me your name.

- you know what? as soon as i finish this cigarette, i have to walk back into that restaurant and sit down again in front of my husband.

- and?

- and he won't look at me. and he won't notice i'm not wearing a bra under my dress.

- no bra?

- no panties, either.

- oh. no underwear?

- not today.

- i feel sad for this poor, lonely husband who can't see his wife's hidden talents.

- don't you think he's like every man, though?

- he's typically blind and bored by his very own wife, ready to fantasize about the first unknown woman he hasn't fucked yet... am i bothering you?

- not at all.

- yeah. and you say that because now i've turned you on, right? you want to take me to bed. do you want to take me to bed?

- yeah, i probably do. aw, come on. all right, why are you telling me all of this?

- because tonight i want things to change. chain smoking's a bad thing. who knows? maybe we'll meet again."
*



*serbest çeviri:
"- new york'un bu özelliğini seviyorum. kaldırımlarda yaşananlar, sigara içmeler, nasıl bir hayatın olduğunu düşünmen falan. şehre hakkını teslim ediyor insan. binaları seyredersin, havayı hissedersin, insanları gözlemlersin. bazan sohbet edebileceğini düşündüğün insanlarla karşılaşırsın.

- ne hakkında mesela?

- yabancılara anlatabileceğin tarzda şeyler. ne geçmiş var ne de suçluluk.
(kadın kısa bir süre, sanki bir iç çekiş gibi susar) hiç tanımadığınız biriyle birlikte oldunuz mu?

- benimle kafa mı buluyorsunuz?

- buluyorum, evet.

- yani... hiç tanımadığım biriyle olmadı tabii. ufak da olsa bir tanışıklığımız vardı.

- üzücü.

- üzücü mü? neden?

- tanımadığın insanlarla sevişmek kadar heyecan veren bir şey yoktur. öyle değil mi? isimlerini bilmezsin, yüzlerini zar zor seçersin.
(kadın adama yaklaşır. sanki, tanışalım, der gibi elini adama uzatır ama adam pek hevesli değildir)

- yapma. adını söyleme bana.

- aslında bu sigarayı bitirir bitirmez restorana geri dönüp yine kocamın karşısına oturmak zorundayım.

- ve?

- yüzüme bile bakmayacak. sütyen takmadığımı fark etmeyecek.

- sütyen takmadın mı?

- külot da giymedim.

- iç çamaşırın yok öyleyse.

- bugün yok.


(kadın bunu söyledikten sonra bir kaç adım uzaklaşır ve adama sırtını döner. adamın yüzünde ne diyeceğini bilemeyen bir ifade)

- karısının gizli yeteneklerini göremeyen o adama üzüldüm.

- erkekler hep böyle değil midir? eşlerinden o kadar sıkılırlar ki gözleri onları görmez. tanımadıkları kadınlarla beraber olmanın hayallerini kurarlar... rahatsızlık verdim galiba?

- asla.

- tahrik olmaya başladığın için böyle konuşuyorsun şimdi, değil mi? beni yatağa atmak istiyorsun. istiyor musun?

- galiba...
(adam kadını öpmek için hamle yapar ama kadın izin vermez) yapma... o halde bana bu kadar şeyi neden söyledin?

- çünkü bu gece bazı şeylerin değişmesini istiyorum...
(kadın her şeyi geride bırakıp lokantanın kapısına yürürken geriye dönüp yeniden seslenir) arka arkaya içmek çok zararlıymış. kim bilir, belki tekrar karşılaşırız."

giden kadının ardından bakakalan adam, bir süre sonra içeri girer ve masada kendisini bekleyen eşinin karşısına oturur. dışarıdaki kadındır...

18 Ağustos 2011 Perşembe

günün sorusu: sarışın

bir kadın neden sarışın olmak ister?

bir masada iki kişi: rol

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- bak, geçti... geçti, değil mi?

- evet, geçti gitti.

- sana demiştim: bu, süreç değil an. yolumuzu yürüyüp varmadık, sadece yol üzerinde kısa süreliğine karşılaştık.

- haklı olduğundan şüphe duymuyorum. sadece, böyle anlarda huysuzluklarıma neden katlandığını, neden gitmeme izin vermediğini merak ediyorum.

- farkında değil misin? senin rolün bulduğun her fırsatta gitmeyi istemek, benimki de kalman için ikna etmek.

*

bir gün boş bulundu. ya da yorulmuştu artık. böyle bir fırsatı kaçıramazdım...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

köprüleri yakmak

hayır, anlatım bozukluğu yok.

bile isteye öyle yazdım. ama türkçe'de öyle bir deyim olmadığını biliyorum.

tıpkı, gecenin bir vakti geçmişe takılıp kalmış bir radyo spikerinin çaldığı 'if i knew the way i'd go back home' diyerek başlayan ve 'half-remembered names and faces so far in the past/ on the other side of the bridges that were burned once they were crossed' diye devam eden elvis presley şarkı'where do i go from here'*a rastlamasaydım, bu yazının olmayacağını da bildiğim gibi.

*

bu şarkı ister istemez bana, internetin çeşitli mecralarında rastladığım, bazan şairi ile de anılan, galli şair dylan thomas'a ait "when one burns one's bridges, what a very nice fire it makes" cümlesinin türkçeleştirilmişi, "insan köprülerini yaktığında ne güzel ateş çıkar ondan"ı ve bu cümleyi her okuyuşumda duyduğum rahatsızlığı hatırlattı.

hayır, 'sivi'sinde 'çevirmen' yazan en az üç kişinin uğradığı bu sayfalarda çevirmenlik taslamak niyetinde değilim. kaldı ki, çevirmenlik hakkındaki düşüncemi daha önce belli etmiştim; kelime ve gramer bilgisinden çok yazarlık, şairlik ister.

"insan köprülerini yaktığında ne güzel ateş çıkar ondan" ise, akla gelen ilk cevabı vermek, ortalama kelime ve gramer bilgisiyle varılabilecek bir sonuçtan başka bir şey değil gibi geliyor bana.

anlaşılır olmaktan değil başka bir dile geçmekten bahsettiğimi özellikle belirterek soruyorum: yoksa çevirmenlik derken, gugıl transleytten hallice bir işten mi bahsediyoruz?

oysa, insan gemileri yaktığında ne güzel bir ateş çıkar, ne kadar doğru.

ne kadar güzel...



*söz&müzik: paul williams

on üç ağustos

"bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylâk
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende."*




*:ismet özel, bir yusuf masalı-münacaat





10 Ağustos 2011 Çarşamba

ağır roman (1997)

metin kaçan'ın resmi kayıtlara göre teyyare, sakinlerinin kullandığı isimle kolera sokağı'nda geçenleri anlattığı uzun öykü. aynı zamanda her türden insanın yaşadığı bu sokağı yine sokaktakilerin diliyle anlatan iyi bir örnek.

bu kitabın mustafa altıoklar'ın şaibeli ellerine düştüğünü öğrenince içimizde iki korku birden büyümüştü: birincisi, yönetmenin popüler olandan yana zarını atması, ikincisi de anlatının hem dil hem de kurgu bakımından sinema için uygun olmaması.

ama roman sinema perdesine yansıyınca, ortaya dili, kurgusu, müziği ve oyunculukları ile yönetmeninin belki de hayatı boyunca aşamayacağı, herkesi şaşırtan bir film çıktı.

'mahallenin en güzel abisi' sado-burak sergen, 'kötü adam' reis-mustafa uğurlu), berber ali-savaş dinçel, tina-müjde ar ve salih-okan bayülgen bize, zamanın ruhuna denk düşen yüzlerle aşkı, arkadaşlığı bu yitip gidenlere dair yürek burkan öyküyle anlatırlar.

fonda ise, bazan cem karaca: resimdeki gözyaşları, bazan orhan gencebay: hatasız kul olmaz...

metin kaçan'ın şair dediği ve yönetmen mustafa altıoklar'ın da akıllı bir tercihle filme dahil ettiği evsizler zaman zaman dile gelir ve bir yandan kitapla film arasındaki boşluk dolarken kitaba tat katan bir çok cümle de ziyan olmaktan kurtulur.

kendisiyle yapılan bir röportajda, annesi ve babası ayrıldıktan sonra yatılı okula giden ve oradaki çocuklar onu sevsin diye sürekli şakalar, espriler yapan bir çocuğu anlatan okan bayülgen ise benim için bu macerada en çok öne çıkan kişidir. o röportajdan sonra onu daha çok sevmiştim. ve bir defa daha anladım ki, mizah hüzünden beslenir.

filmde tina ve salih arasındaki ilk an tina'nın dudaklarından havaya savrulan dumanın salih'in ciğerlerinde son bulan yolculuğunun estetiği ile nihayetlenirken ilk anın hikayesi kitapta daha acımasızdır:

"bak canikom sen iyi kalpli bir insansın. fakat bazı şeyler var ki onları mutlaka bilmelisin. şimdi bana aşık olduğunu falan zannediyorsun ama gerçek bu değil. bu üç günlük bir şey. sana vermesine veririm, hatta köpekler gibi sevişiriz ancak bu iş nereye kadar gider? beşinci günde senin komplekslerinle ve geçmişimi yüzüme vurmanla karşılaşmak istemiyorum. istersen bir deneyelim. benim için hiç farketmez, aşkımız felaketle sonuçlanınca sakın kendini harap etme canikom."

*

biz kitaptaki gibi bitirelim; her şey biteviye kirlenirken ve değişirken, aynada gençliğini seyre dalan salih, yenilgiyi kabul eder ve sado'nun yadigarı sustalıyı bileklerine indirir.