30 Nisan 2012 Pazartesi

günün sorusu: "gül ve diken"

neden hep aşkların sonu kanlı biter?

26 Nisan 2012 Perşembe

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: altı

gizliajans'ın yeni yazarı musa, sanat yönetmeni sanem'le tanışıyor. okuyunca, hiçbir şeyin eskisi gibi ol(a)mayacağını siz de göreceksiniz.

*

tunçay bey hiçbir ifade taşımayan gözlerini bana çevirdi. "size yerinizi göstereyim. " bunu söyledikten sonra da, tam karşıdaki duvarın dibine yerleştirilmiş boş masaya doğru ilerlemeye başladı. umarım orası değildir diye düşündüm onu takip ederken. sandalye, girişe arkam dönük olacak şekilde yerleştirilmişti ve elbette bilgisayar da gelip geçen herkesin görebileceği gibi. ne var ki, yerim tam da orasıydı. "buyrun. masanız burası. sanat yönetmeniniz de hemen karşınızda oturuyor... " işte o zaman benimkine yapışık ve tam karşımda bir çalışma masası daha bulunduğunu farkettim. ve o masada duran dev, ayaklı bilgisayar monitörünün üstünden bana dikilen menekşe rengi gözleri. "sizi en yakın çalışma arkadaşınızla tanıştırayım. sanem hanım. "

sanem hanım. sanem. evlen benimle sanem. kadınım ol benim. yaşadığım tüm acıları, yaptığım bütün kötülükleri, pişmanalıklarımı, hatalarımı akla. başına çiçeklerden taçlar yapayım, sana şiirler yazayım, seni her gece masallar anlatarak uyutayım. bazı akşamlar dvd’de film seyredelim. birlikte hüzünlenelim, birlikte gülelim. sanat galerileri gezelim. sen benden daha çok anla modern sanatı. gördüğümüz eserlerin ne anlama geldiğini açıkla bana, ben başımı sallayayım. ah ben ne aptalmışım! nasıl olup da varlığından şüpheye düşmüşüm? oysa hayat denen bu yaranın seni bulmak dışında ne anlamı olabilirdi ki? bak şimdi her şey ne kadar açık görünüyor oysa. ilk görüşte aşka inanırsın değil mi sanem? evet, çok doğru. ben de başka türlüsüne inanmam zaten. biliyor musun sanem, ben hep seni severim. her gün daha çok severim. bak mesela pencerenin önüne bir kuş konar ben seni severim, bir tren yolculuğunda pencereden dışarı bakarken derme çatma bir ev gözüme çarpar ben seni severim, burnuma eskilerden, hangi hatıraya ait olduğunu bir türlü çıkaramadığım bir koku çarpar ben seni severim, kafama kuş sıçar ben yine seni severim... anlıyor musun beni? sonra ben bazen fazla kıskanç olabilirim. diyelim yazlık bir yere gitmişizdir de, bir akşam sen hoş bir tunik giymişsindir, oradaki bütün erkekler bayılır sana, hemen aşık olur. ben mesela, tunik nedir onu bile bilmeden kıskançlıktan çatlayabilirim böyle bir durumda. ama belli etmem. ama sen yine de sezersin. öyle bir laf edersin ki ben, benden başka kimseye bakmayacağını anlarım. o kadar da incesindir. bir de, bir iyilik rica edeceğim senden. gözlerine o elem ifadesini yükleyen alçağın adını söyle bana. söyle ki, ona hemen düello şahitlerimi göndereyim. silah seçimini o yapsın. evet. utanarak kabul ediyorum ki, bunu bir yerde okudum. ama ne farkeder? bütün şiirler, romanlar senin için yazılmadı mı zaten? şarkılar senin için söylenmedi mi? masumların kanı senin için akmadı mı? ruhum hep seni aradı benim sanem. hep seni arar. milyonlarca yıl geçsin, sistemler çöksün, güneşler patlasın benim ruhum seni arar. ve biliyor musun sanem, bulur da. şimdi bulduğu gibi bulur. seni seviyorum. seni seviyorum. seni seviyorum.

aşağı yukarı böyle şeyler düşünüyordum işte. oysa saçma sapan bir biçimde sağ elimi kaldırıp şöyle diyebildim: "selam!" sonra da öyle bir hapşırdım ki... allah ne verdiyse. ben ağzımı burnumu saklayarak özürler gevelerken, tunçay bey cebinden bir kağıt mendil çıkartıp uzattı. "teşekkür ederim."

"evet... bu da yeni yazarımız musa bey," diye beni sanat yönetmenine takdim ettikten sonra, tekrar bana döndü. "diğer çalışma arkadaşlarınızla nasıl olsa tanışırsınız. hayırlı olsun ve tekrar çok yaşayın."
*


*:gizliajans, alper canıgüz

25 Nisan 2012 Çarşamba

kötü konuşmak

bizim buralarda 'kötü konuşmak' diye bir deyim vardır. nasıl desem; biraz uyarı, en çok da tehdit içerir.

nasıl yapıldığına ise hiç şahit olmadım ama, küfür de beddua da içerebilir gibi geliyor bana.

diyeceğim o ki, istanbul'a bahar geldi ve şimdi erguvanlar çıldırmak üzere ya, bu hale şahit olup da fotoğraflarını benimle paylaşmayan bütün şehr-i istanbul sakinlerine kötü konuşurum.

gerçekten...

24 Nisan 2012 Salı

fazla mesai

pazartesi sabahları ya da tatil dönüşlerinde işe giderken veya uzadıkça uzayan mesailerde, kendinize benim burada ne işim var diye soruyor ve neden bu kadar çok çalıştığınızı sorguluyorsunuz ya, şimdi masaya oturun ve önünüze boş bir kağıt alın ve sahip olduğunuz ama o olmadan da yaşabileceğiniz her şeyi o kağıda yazın.

işte onlar yüzünden ‘bu kadar çok’ çalışıyorsunuz.



notgibi: eş ya da sevgililerinizi yazmaya gerek yok. onların bu listedeki yerini herkes biliyor. kendileri de...

21 Nisan 2012 Cumartesi

yanılgı

"çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı sanırız, oysa onlar bizi okumazlar. asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız, başka üç beş kişidir."*


*:attilâ ilhan

20 Nisan 2012 Cuma

duraklamak

bunları evde, buradaki yazıların neredeyse tamamını yazdığım odada değil de pastane, tatlıcı, dondurmacı karışımı bir mekanda bir yandan karşı masadaki çifti seyrederek yazıyorum.

*

seyahat öncesinde ajandasına ilk önce müzeleri ve parasına göre şehrin iyi lokantalarını yazan biri oldum hep. belki de bu yüzden, yunan kültürü ve hıristiyan dünya görüşü üzerine inşa edilen dünyanın müzelik hallerinden artık sıkıldım: ikona, insanlar kutsal kitabı daha iyi anlasın diye resmedilen dini öyküler, heykeller ve her ne kadar botero ve munch gibi denemeler gözümüzü gönlümüzü açsa da özellikle madonna...

eğer seyahat bir hafta sonundan daha fazlası ise yolculuk çantasına mutlaka koşu ayakkabılarını ve diğer koşu kıyafetlerini de koyarım. böylece hem hoşladığım bir eylemden uzak kalmamış hem de kaldırıma tebeşirle çizilmiş hissi veren turist rotasından kaçarak bazı özel keşiflerin keyfini yaşamış olurum. yabancı bir şehrin sokaklarında koşmanın hazzı ile beni kurtlar kapsın diye sürüden ayrılmanın bahanesi bu keyifte birleşir.

yola çıkarken heybeme işte bu iki duyguyu koymuştum. şehri dolaştığımız ilk günün sonunda da koşu güzergahı hazırdı.

ikinci gün vakit akşama yaklaşırken otelin önüne çıktım, otelin önünden geçerek sağa ve sola uzanan yolun sağ ucundaki maviliğe doğru koşmaya başladım. denizle aramıza girecek tren istasyonundan sola dönülecek ve bir kaç dakika sonra aynı denizle arasına bir şey kabul etmeyen sahil yolu boyunca koşulacak. mesafeyi kestiremiyorum ama bu yolu takip edersem yolla deniz arasına sadece bir balıkçı sığınağı girecek.

mesafe kısaymış. ya da bilinçaltı denilen bilinmez, kurtlar için evden biraz daha uzaklaşmamı söylüyordu. dönüş yolunda balıkçı sığınağının mendireğine saptım. bu hayatta, denizi ve dünyayı seyretmeye 'son-uç'tan daha uygun bir yer olamaz. tavsiye ederim.

o civardaki tek deniz fenerinin deniz doldurulduğu için denize yüzlerce metre uzak düştüğünü, kıyı ve denizdeki tehlikelerden balıkçı ve gemileri korumak için oraya buraya isa, aziz ve madonna heykelleri ve kocaman haçlar kondurduklarını biliyordum. dolayısıyla mendireğin ucunda bekleyen heykeli de.

heykeli dolaşıp tam önünde durdum. nefesim düzelsin, kaslarım dinlensin diye bacaklarımı kırmadan öne eğildim ve belden yukarısı yere paralel biçimde avuçlarımı dizlerime dayadım. bir kaç nefes sonra yavaş yavaş başımı kaldırdım.

önce rüzgarda bir kadın elbisesinin etekleri uçuştu. sonra pelerin ve elbiseyi birlikte tutan sol el. sağ el ise kolla bir olup, kadının yüzüne doğru uzanan, yanağına dokunmaya çalışan bir bebeği taşıyordu. ve sadece bir girintiden ibaret o gözleri kendisine uzanan minicik parmaklara ve bebeğin yüzüne tarifsiz bir şefkatle bakıyordu.

herhangi bir imalathanede binlerce benzeri gibi kalıplara dökülerek yapılmış, hiçbir özelliği olmayan sıradan bir heykeldi. ama orada durup, bir mucizeyle karşı karşıyaymış gibi o heykeli seyrettim. tıpkı, uzun süren müze gezmelerinin sonunda, gelmişken burayı da görelim denilerek girilmiş bir koridorun karanlığında aniden karşınıza çıkan resimler, bilmem hangi kralın yazlık sarayının arka terasında henüz muhteşem bir arka bahçeye dönüşeceğini bilmediğiniz uçurumun başında sizi bekleyen melek heykeli gibiydi.

*

o an bunu birilerine anlatmam gerektiğini biliyordum. tıpkı o heykelde, sevdiğim kadının anne halini görmüş olduğumu bildiğim gibi.

peki ya şimdi, kendi pastası dururken bir çubuğun ucundan tutarcasına kavradığı çatalını babasının tabağına götürmeye çalışan küçük kıza bakarken?

18 Nisan 2012 Çarşamba

karamazovi (2008)

reha erdem benim için, korkuyorum anne gibi şenlikli bir filme bile bulaşan melankolisi nedeniyle dönem arkadaşlarından bir adım önde olsa da, zeki demirkubuz sineması ve o sinemada görülen dostoyevski izlerinin de beni heyecanlandırdığını inkar edemem. bu yüzden ankara'nın dehlizlerinde çekilen 'yeraltı'ndan notlara kayıtsız kalmam mümkün değil. üstelik işin içinde ankara da var...

bu ara izlemem mümkün görünmediği için de internet ve gazetelerde yazılanları okuyarak, yutupta röportaj izleyerek merak gideriyorum. okuduklarım içinde ise en zengin değerlendirme radikal gazetesi yazarı uğur vardan'a ait. kaldı ki, hem beğenilerimizdeki denklik hem de anlatım dili yüzünden uğur vardan'ın hal ve gidiş notu 'pekiyi'dir.

bu yazıda, eleştirmen tunca arslan'dan naklettiği, "bugüne kadar gördüğüm dostoyevski uyarlamaları içinde üst sıralarda yer alır," cümlesini okuyunca ister istemez kendi sıralamamdaki zirveyi hatırladım: karamazovi...

*

petr zelenka'nın hem yönettiği hem de evald schorm'la beraber uyarladığı, polonya-çek cumhuriyeti ortak yapımı olan bu filmi ege. işaret edince farketmiş, içimdeki şüpheye rağmen ilk fırsatta izlemiştim. çünkü filmin çıkış noktası, polonya'nın krakow şehrine bir tiyatro festivaline katılmak üzere gelen prag dejvice tiyatrosu'ndan bir grubun oyunlarını sahnelemeden önce bu şehirde, sosyalist dönemden kalma harap bir çelik fabrikasında yaptıkları prova.

fabrikanın müdürü, oğlunu bir kazada kaybetmiştir. oyunun provalarını izlerken, oğlunu kaybetmenin verdiği acı ve suçluluk hissi ortaya çıkacak, kendisini yaşantısıyla koşut karamazov kardeşler'in insanı yutan karanlık dünyasında bulacaktır. başta provaların izleyicisi olan bu adam, giderek provası yapılan tiyatro oyununun bir parçası haline dönüşür. artık oyunla gerçek arasındaki sınır ortadan kalkmıştır.

hatta oyunculardan biri, müdürün de kendileri gibi rol yaptığını düşünür ve neden hala oyunu izlediğini sorar. karamazov kardeşler'deki karakterlerden birine dönüşmüş olan adam şaşırır; "tiyatro mu?". sanki provada oğlu ilyuşa'yı kaybetmenin acısıyla haykıran snerginyov değil müdürün kendisidir.

*

her türlü kültürel dayatma gibi tiyatro dayatmasına da karşı olduğum ve tiyatrosuz bir yaşamı mümkün bulduğum için, film bittiğinde bana bıraktığı hissin hazza denk düştüğünü farkedince çok şaşırdım. her biri gerçekten tiyatrocu olan ve bu oyunu oynamaya devam eden oyuncular, avrupa'nın doğusunda hep olduğu gibi muhteşem oynuyorlar. seyirciyi şüpheye düşürecek kadar gerçekler. ve filmin başında bundan rahatsız olmak bile mümkün.

harap fabrikanın neredeyse tamamı paslanmış makinelerinin dekor olarak kullanılmasındaki başarı, mitya'nın tutuklanma sahnesinde zirve yapıyordu.

senaryoya da değinirsek; roman ya da metin, sadece metin olma özelliğinden sıyrılırken, yaşamın bir parçasına ve o yaşamdaki olaylara tutulan bir aynaya dönüşüyor. müdürün trajedisiyle kitaptakini birleştiren, hem kitabı hem de oyunu kurmaca niteliğinden kurtarıp gerçek hayata katan film, belki de bu ilginç ve şaşırtıcı kurgusuyla şimdiye kadar beyazperdeye taşınan dostoyevski uyarlamalarının en başarılısı olabilir. en azından, defalarca seyrettiğim ve çok sevdiğim, yul brynner'ın mitya'laştığı filmden daha önde.

her şey bittiğinde sormadan edemeyiz: bu film, gerçekten de harap bir çelik fabrikasında yapılan provaları mı anlatmıştır?


17 Nisan 2012 Salı

tavsiye

"bak evlat!" dedi yugoslav, "sana düşmanca bakan, bakmayan, ilgilenmeyen kadınlarla vakit geçirmeyeceksin. sadece sana pırıl pırıl bakan kadınlarla ilgileneceksin ve elini çabuk tutup hemen kaçacaksın. gemici adam kaçmasını bilmeli! bir de bakışlarında acı gördüğün hiçbir kadınla ilgilenmeyeceksin. aşk mı ne diyorlar, işte bu odur."*


*:cumhur orancı, butterfly'ın intihar seferi

16 Nisan 2012 Pazartesi

melâhat geçilmez*

melâhat geçilmez, geçilemez. çünkü çanakkale geçilmez. ve çanakkaleli bir şair, anası gibi bildiği başka bir çanakkaleliden geçemez.

gerçek adı emine özbil'dir nüfusta. anafartalı. fakir anası. devletin dışında ya da uzağında bulunmayı seçmiş 'sivil' kahramanlardan biridir. devletin ucuz ama çıkmaz mor mürekkepli stampasının ve mührünün olabildiğince dışında çalışmayı seçmiştir.

arkasındaki duvarda keten astarlı büyük bir beşeri harita asılı masalarda otururdu. otururdu ama aynı zamanda kimseye ve hiçbir kuruma güven olmaz diye 'çift kapılı' evler tutardı. cumartesi günleri kızları servislerle tornacı çıraklarının, demircilerin ayaklarına gönderir, hem dua hem de para alırdı. çift kapılı evi beyoğlu'nda hala durur. yetmişlere doğru, istanbul emniyeti, 'buluşma evleri yönetmeliği'ni çıkartınca tası tarağı topladı ve polis mıntıkasının dışına, kırlara çıktı. avcılar'da kışlık yer, menekşe'de yazlık. oralarda bile, ne olur ne olmaz diye, evleri çift kapılı.

bin dokuz yüz yetmişte dokuz kasım günü, sevgilisi, ceylan takma adlı ve menekşe gözlü bir tombalacı eliyle öldü. ramazandı. ve istanbul emniyet müdürleri demir ahmet ve necdet uğur da kılık değiştirerek cenazesine katıldı. anlayacağınız, nüfuzlu bir kadındı. nüfuzluydu ama aynı zamanda kaçın kurasıydı; bunu zaten anlamışssınızdır.

ece ayhan ve cihat burak, bin dokuz yüz doksan üçte çanakkale cumhuriyet meydanına melâhat'ın tunçtan heykelini dikmeyi hayal ederler. heykeli gürdal duyar yapacaktır; geniş kalçalı ve koca memeli anadolu tanrıçası kybele gibi.

ama bu hayal, şairlerin devlet eliyle yakıldığı bir iklimde hayal olarak kalır.



*: ece ayhan, çanakkaleli melâhat’a iki el mektup-XXXVI ya da bakınız morötesi requiem

14 Nisan 2012 Cumartesi

saat: on bir

baharı örtbas etmeye çalışma, yoksa gözlerin gücenir. dışarda yağmurla ıslanarak denizlerle akraba bir kent, ve kan bileklerimden aşağı.

blues dinle, mumları yak, gülleri söndür.

saat: on bir...

13 Nisan 2012 Cuma

halk kütüphanesinde

halk kütüphanesinde raflar arasında dolaşıyorum.

elim bazan, yıllardır aradığım şeyi bulmuş gibi raflara uzanıyor. gerçekliğinden emin olmak ister gibi kimi kitapların sırtına parmak uçlarımla dokunurken bazılarını ise elime alıp karıştırıyorum. ve o eski anı kaçınılmaz bir biçimde saklandığı yerden çıkıp beni buluyor:

remzi bey bir defa daha, mike hammer'la başlayan sohbetimizin bir yerinde, "bir kitaplığınız var, değil mi?" diye sordu.

"evet, evimin bir odasında alçak gönüllü bir kitaplığım var."

"raftan aldığınız kitapları yerine koyma biçiminizden anlamıştım. üstelik, kitapları sadece okumuyor seviyorsunuz da."

dewey'in tartışılmaz emirlerine uyularak katologlanmış kitapların sırtlarını okuyarak yürümeye devam ediyorum. hangi yönden geldiğimi bilmiyorum; 'le'den yürümüş de olabilirim 'ne'den de...

birden m.mungan'ların karşısında duruverdim. hamle yaptım, ama elim, bin dokuz yüz doksan dokuz yazından bu yana m.mungan'la konuşmadığımızı hatırlamış olmalı ki, yön değiştirip hemen yanındaki, ilk defa rastladığım bir kitaba uzandı.

doksan dokuz yazında, üç aynalı kırk oda'yı hevesle okumaya başladığımda, yazarının ne denli çirkinleşmeye meyyal olduğunu bilemezdim elbette. kalbi olan ve yazdıkları bana dokunan bir yazardı murathan mungan: boyacıköy'de kanlı bir aşk cinayeti*, yaz geçer, mırıldandıklarım, yaz sinemaları, osmanlıya dair hikâyat, paranın cinleri, mahmud ile yezida başta olmak üzere ondan fazla kitabını okumuştum.

ama o yaz her şey bitti. arada dönüp durduğum eski kitapları ve belli bir başlık altında topladığı 'seçme öyküler' dışında aramızda bir bağ kalmadı. son bir kaç yıldır o seçkileri takip etmeyi de bıraktım.

muhammed munis tarafından yazılmış uzak hayat adlı bu romanın, sol alt köşede 'everest yayınları 2007 ilk roman ödülü' ibaresiyle süslü berbat bir kapağı vardı. yine de karıştırdım ve son kısmı okudum. baktım aklımda tutamıyorum, bir kağıda not aldım:

"zehra, kalplerimizi öldürelim," dedi hasan, "bir rüya gördüm, seversek birbirimizi ikimizden biri delirecek." "bizden başka kimse katlanamaz bu acıya," dedi zehra. "hem delirmek dediğin nedir ki, insanın yalnızlığının farkına varması. her şey rüyaydı. şimdi uyan ve beni de uyandır."


*: kitap değil, öykü adıdır ve 'kırk oda' demek olmazdı.

10 Nisan 2012 Salı

okumak uzundur, hayat kısa

milan kundera, perde-yedi bölümlük bir deneme başlıklı kitabında anlatıyor:

bir arkadaşla konuşuyorum, bir fransız yazar; gombrowicz'i okuması için üsteliyorum. daha sonra karşılaştığımızda, rahatsız: "dediğinizi yaptım ama samimi olarak söyleyeyim, sizin çoşkunuzu anlayamadım." "siz ne okudunuz?" "les envoûtés!(büyülenenler)" "hay allah! neden les envoûtés?"

les envoûtés, ancak gombrowicz'in ölümünden sonra kitap olarak yayınlandı. genç bir adamken, polonya'da savaştan önce önce yayınlanan bir gazetede takma adla tefrika halinde yayımlattığı popüler bir romandır. onu asla kitap olarak yayınlamamıştır, bunu yapmaya asla niyetlenmemiştir. hayatının sonuna doğru dominique de roux ile yaptığı uzun söyleşi vaziyet adıyla yayınlandı. bu kitapta, gombrowicz bütün eserlerini yorumlar. hepsini. art arda hepsini. les envoûtés'ye dair tek sözcük yoktur!

diyorum ki: "ferdydurke'yi okumalıydınız! ya da pornografi'yi!"

bana üzüntüyle bakıyor. "dostum, önümdeki hayat kısalıyor. yazarınıza ayırdığım zaman tükendi."

5 Nisan 2012 Perşembe

let me kiss you

farkında mısınız bilmem, istanbul caz festivali on dokuz temmuzda morrissey'i konuk edecek diye internetlerde kendinden geçen bir grup insan var.

bu topraklarda bir ara moda olduktan sonra kaybolan, yaşı yolun yarısına gelmekte olan ablalar ve küçük kız kardeşlerinin bildiği bir abimiz olan mozz, (500)days of summer'la yeniden hatırlanır gibi olsa da, bu 'the smiths' etkisi pek uzun sürmemişti.

bana gelince, arabeske düşkün bir yanım olduğunu hiçbir zaman inkar etmedim.

ve bu son cümleyi şarkıyı dinlerken, özellikle de "close your eyes, and think of someone, you physically admire/ and let me kiss you, let me kiss you" diyen yerlerinde aklınızdan çıkartmayın.

*morrissey, let me kiss you

3 Nisan 2012 Salı

üçleme: en iyi başlangıçlar

ilk cümle önemlidir, metni peşinden sürükler.

bunu sıkça duyarız. peki, bir romanı okutmaya yeter mi?

sizi bilmem ama ben, orhan pamuk'un son romanı masumiyet müzesi 'ni ilk cümlesinden dolayı da olsa okurdum: "hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

aldığı olumsuz eleştirilere rağmen severek okuduğum bu romanın en güzel "şey"i şüphesiz bu ilk cümledir. bu bile, en iyi başlangıçlar üçlemesine dahil olmaya yetmez.

o halde başlayalım:

bir: "bütün mutlu aileler birbirine benzer. oysa mutsuz ailelerin mutsuzlukları farklı farklıdır. (anna karenina, l. tolstoy)"

iki: "ben doğdum. acaba hayatımın kahramanı olabilecek miyim? (david copperfield, c.dickens)"

üç: "onun iki masalı vardı. biri kendisinindi ve başkası bilmezdi. ötekini ise dedesi anlatmıştı ona. sonra her ikisi de yok olup gitti. şimdi biz bunlardan söz edeceğiz.(beyaz gemi, c.aytmatov)"

*

bu 'üçleme'nin sıralama dışısı ise, bağış erten'in çevirmeyip, yeniden yazdığını düşündüğüm kitaptan geliyor.

giriş kısmından sonra gelir. bana kalırsa roman da zaten orada başlar: "sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden. (futbol ateşi, nick hornby)"

2 Nisan 2012 Pazartesi

ölmek

"çok kolay ölünüyor. aslında çok daha güç ölmeliydi insan."*



*:elias canetti, ölüm üzerine