28 Eylül 2020 Pazartesi

kesinlik

aslında "paralel evrenler" diye de okunabilir.

nehrin karşı yakasına, yüzbaşı ortiz'in yanına sahiden geçtim galiba. hatta, "bir tesadüftür, iki teyit" hükmü uyarınca kesinlik kazandı.

yine öykücü var. bir eski şarkı, bir de yeni keşfettiğim türkü var. sonra geri zekalının biri var.

*

bundan yıllar önce...

öykücü, söz arasında, "ayna'yı ve ceylan'ı yeniden keşfettim," demişti. o grubu çok sevdiğini biliyordum, şaşırmadım yeniden dinlediğine. "ama," dedi. "bu defa farklı".

"şarkının orası gelince seni anıyor, değiştirip, "gurbette yorgun düştün be ceylan" diye eşlik ediyorum."

son zamanlarda...

türkçe sözlü şarkılar dinliyorum daha çok. arabeskten popa, rocktan türküye. yetmişlerden doksanlara, coverlar remixler... en çok da türkü.

bu ara bir tanesini daha sık dinler oldum. yani, uğur önür ve umut sülünoğlu'nun beraber yorumladıkları suya gider allı gelin'i.

fark ettim ki, bu türkü bana ze.'yi hatırlatıyor ve türkünün orası gelince, "ellerin köyünde garip kaldığım" diye değil de, "ellerin köyünde garip kaldığın" diye eşlik ediyorum.

karşılaştığım her güzelliği ona da göstermek arzusuna her defasında bile isteye yenildiğim için ze.'ye bu türküyü dinlettim elbette.

ama takdir edersiniz ki, bunları söylemedim.

24 Eylül 2020 Perşembe

zeyl

ya da masumiyet müzesi için başka bir son denemesi.

"kemal bey bakışlarını yaz boyu bahçeyi gölgeleyen at kestanesinin şimdi uçları pencereyi yoklayan çıplak dallarından alıp kucağında ne yapacağını bilmeden öylece duran ellerinin üzerine bıraktı. uzun bir yoldan gelmiş izlenimi bırakan yorgun sesiyle bir sırrı fısıldar gibi, "bir çok okurunuzun marazi bir tutku diye nitelendireceği bu hikâyede, benim vaz geçemediğim füsun'dan çok füsun'u sevmekti," dedi.

bunu adeta bir son gibi söylemişti."

19 Eylül 2020 Cumartesi

edebi(ha)yat

"yalnız yürümeyi severim," dedi, kadın.

"ben de," diye yanıtladı adam. "demek ki, birlikte yürüyebiliriz."

bu cevabı schopenhauer'dan ödünç aldığını söylemedi ama. tıpkı, söylemediği başka şeyler gibi.

17 Eylül 2020 Perşembe

lanet

"yorgun ve kirli bir geçmişim var benim, derim hep. ama bu, biraz artistlik biraz da edebi estetik olsun diyedir. yoksa adım gibi biliyorum; "en güzel günlerimiz/ henüz yaşamadıklarımız", kir dediğim ise, hani koşarken koşu ayakkabısının üzerinde biriken tozlar vardır ya başkası değil. beni büyük imtihanlarla sınamayan, geçmişin olduğu gibi geleceğin de sahibi olana hamd olsun. ne zaman yüzünü ondan yana dönecek olsa beni de ananlara ise hem selam hem teşekkürler."

böyle dedim, çünkü durup dururken, "sen eski sevgililerini ne kadar çok övüyorsun," demişti. "sanki her biri dünya güzeli, nobel ödüllü, barış elçisi, melek..."

doğru. dünya güzeli olmasa da bakınca dünyanın en güzel kadınlarından birini gördüm. aklına, kalbine, ruhuna kefil olmasam neden yanında durayım. para karşılığı, silah zoru ya da evlilik müessesesi değil ki bu.

ama şu da var; hepsini anlatmıyorum. üstelik yanlış karar verdiğim, hakkında yanıldığım, yenildiğim de var. yokmuş gibi yaptığım, kişisel tarihimden sayfalarını utançla yırtıp attığım, bile isteye unuttuğum, hatırlayınca utandıklarım da var. teması bir anlık da olsa, ne zaman hatırlasam, ellerini kaynar suyun altında dakikalarca sabunlayan temizlik hastaları gibi ruhumu kaynar sularda yıkayasım var.

üstelik sizin tasarrufunuzda olmayan durumlar da var. ölmemesi, ısrar etmesi, gitmemesi, gitse de bir şeyleri bahane ederek kapınıza gelmesi değil. bambaşka bir şey. onun eski sevgilisi olmak mesela. ilk aşkı, on sekizinci sevgilisi, üçüncü eşi, okyanusu ilk defa gördüğünde yanında olan kişi gibi hâlâ onun bir şeyi olmaya olmaya devam etmek. ne büyük lanet. ne biçim bir utanç.

tıpkı ruhunuz zirvede doğup, eriyen karla, yağan karla, fırsat bulduğu ilk yerde  kendini dışarı atan yer altı sularıyla beslenen, sarı çiçeklerle bezeli çimenlerin arasından usul usul denizine giden ırmakmış da o ırmağın kenarına hayvan leşi bırakılmış gibi. biraz yukarıda lütuf olan suyunuz, bir kaç metre sonra bırakın içmeyi ayak sokulmaktan imtina olunan pisliğe dönüşmüş gibi.

belki bir kaç kilometre sonra, o vadiyi aşınca ya da bir sonraki dağın ardında yine üzerinize eğilenler, aksine baka baka suyunuzdan içenler olabilir. muhtemeldir ki, böylesi bir iltifat geçtiğiniz yollar gibi bir çok tecrübeyi unutturabilir.

ama bir gün bir şey olur. o leşi hatırlarsınız. onun eski sevgilisi, ilk aşkı, on sekizinci sevgilisi, üçüncü eşi ya da okyanusu ilk defa gördüğünde yanında olan kişi olduğunuzu...

daha kötüsü de ondan kurtulduğunuzu, onu denize ulaşana kadar bir daha görmeyeceğinizi bilseniz de onun hâlâ bir şeyi olduğunuzu fark etmek.

lanet gibi. leş gibi...

14 Eylül 2020 Pazartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yirmi

'dünyanın en büyük yalancısı' olan yazar borges, son öykü kitabı kum kitabı'nda, fantastik olduğu kadar "gelip geçen olaylar üzerine derin düşünceler" tadında hikâyeler anlatır. zaman zaman otobiyografik öğelerin de kendini ele verdiği bu hikâyelerin en güzeli ulrike'dir bana kalırsa.

borgesvari bir aşk öyküsü olan bu hikâyenin kolombiyalı, bogota'da and üniversitesi'nde profesör olan erkek kahramanı istemeden şahit olduğu bir sohbette, "ingiltere bizimdi ve biz onu yitirdik, eğer birinin bir şeyi varsa o şey yitip gidebilir." cumlesiyle norveçli ulrike'yi fark eder.

henüz bilmiyordur ama aşka, şehvete ve gizeme giden yolun ilk adımı olacaktır bu.

*

"İşte o zaman ona baktım, William Blake'in bir bir dizesi genç kızları yumuşak gümüş ya da öfkeli altın olarak niteler, ama Ulrike'de hem yumuşaklık vardı, hem altınlık. Zayıf, uzun boyluydu. İnce hatları ve gri gözleri vardı. Yüzünden çok, gizemli dingin havası beni etkilemişti. Kolayca gülümsüyordu ve bu gülümseme onu uzaklaştırıyor gibiydi. Siyahlar giyiyordu, çevrenin sönük havasının renklerle canlandırıldığı Kuzey ülkelerinde tuhaf kaçıyordu bu. Akıcı ve anlaşılır bir İngilizce konuşuyordu ve r'leri hafifçe vurgulu söylüyordu. İyi bir gözlemci değilimdir, bunları yavaş yavaş keşfettim."


*: jorge luis borges, iletişim yayınları- s:18

12 Eylül 2020 Cumartesi

haydi yazmaya

kendi kitabını kendin yaz, yazı atölyesi, yaratıcı yazarlık kursu, yazarlığa giriş-yüz bir tarzı yazmayı öğrettiklerini iddia eden kurs, atölye ya da derslerin hiçbirine inanmadım, inanmıyorum.

ortak bir hayali paylaşan insanları bir araya getirmeyi saymazsak bu tarz çabaların insana verebileceği tek şey imla kurallarını düzgünce kavramak olabilir. ki bunu, türk dil kurumu'nun sitesinden, piyasada bolca bulunan dil bilgisi kitaplarından da öğrenmek mümkün.

o halde ne yapmalı? bu konuda otorite değilim ama hem mantığım hem hislerim aynı şeyi söylüyor: çok okumalı. tam burada, "okuduğundan fazla yazana amatör denir," diyen film repliği geliyor aklıma.

ben olsam orhun yazıtları'ndan başlayarak bütün türkçe literatürü en başından itibaren okurdum. elbette farklı kültürlerin dünya edebiyat kanonunda klasik mertebesini kazanmış eserlerini de ihmal etmezdim. dede korkut ne kadar önemliyse homeros da öyle çünkü. hüsn-ü aşk'ın suladığı bir zihin decameron'la da bereketlenmeli. şüphesiz modern zamanlar da var. kemal tahir saramago'suz, kara kitap fransız teğmenin kadını, erbain ise kantolar olmadan düşünülebilir mi?

tıpkı bir ressamın mağara resimlerinden başlayarak resim tarihini, bir mimarın yunan harabelerinden başlayarak mimar sinan'a kadar yürümesi, hitit heykelciklerini, ya da le corbusier gibi yollara düşüp balkanlardaki el sanatlarını, istanbul camilerini, bursa çinilerini inceleyip sanatını bunlara yaslaması gerektiği gibi.

yine de bu tarz bir kursa, atölyeye ya da derse katılmak isterseniz ilk önce sorun. "diyalog yazmak" bahsi saramago üzerinden anlatılmıyorsa uzak durun. mesela, lizbon kuşatmasının tarihi'nin iki kahramanı, düzeltmen raimundo silva ile editör maria sara arasındaki telefon konuşması.

9 Eylül 2020 Çarşamba

acı

"acı çekiyorum, o halde varım" demişti biri, descartes'ın o ünlü cümlesinin üzerine yürüyerek. kimdi, hatırlamıyorum. ama "çok mantıklı," dediğime eminim. "var olmayan biri nasıl acı çeksin ki?"

üstelik acı çekmek sadece 'var'lık teminatı ya da yaşam belirtisi değil. bir çeşit alarm. 

bizi fiziksel, duygusal ya da ruhsal sınırlarımızla yüzleştirmek gibi bir görevi vardır. delilik veya ölümden önceki son barikattır. tahmin edileceği üzere peşinden ya delilik ya ölüm gelir.

bazan da haz...

6 Eylül 2020 Pazar

nehrin karşı yakası

tatar çölü'nü bilirsiniz. şimdiye kadar okumadıysanız bile sosyal medyanın herhangi bir sokağında muhakkak karşınıza çıkmıştır. tıpkı küçük prens, kürk mantolu madonna, kafka, thomas bernhard ve benzerleri gibi. diğerleri gibi o da paha biçilemez ama.

italyan yazar dino buzzati'nin yazdığı bu roman, benim için ise 'yirminci yüzyılın en iyi romanı üçlemesi'nin "sıralama dışı" parçası, okuma maceramın kült romanlarından biridir. kanla yazılmış gözyaşlarıyla okunan satırlar. çağımız insanı için adeta kader kitabı. okuyup da kendinden bir şeyler, yaşamından enstantaneler görmeyen var mıdır bilmem.

bir eylül sabahı, giovanni drago'nun subay çıkar çıkmaz ilk atandığı görev olan bastiani kalesi'ne gitmek üzere yaptığı yol hazırlıkları ile başlayan roman, çok geçmeden okuru bir nehrin kenarına götürür. nehre paralel yol alan drago bir süre sonra nehrin karşı kıyısında kendisiyle aynı yöne giden bir atlıya rastlar. bu atlı izinden dönen yüzbaşı ortiz'dir. bir süre iki ayrı kıyıda, nehir karşı tarafa geçmeye izin verince de yanyana sohbet ederek kaleye yol alırlar.

aradan yıllar geçer. yine öyle bir sabahta, şehre yaptığı kısa ziyaretten dönen drago, kaleye yeni atanan bir teğmenle karşılaşır ve kaleye ilk gelişini hatırlar. ve artık "yaşamda gençliğin öte yanına, o uzak günde ortiz'in bulunduğu yana geçiverdiğini" anlar.

geçen gün daldan dala atlayarak sohbet ediyoruz. başka bir popüler roman olan bizim büyük çaresizliğimiz'den -biraz da hüzünle- bahsederken içini acıtan iki cümleyi de araya sıkıştırdı; yani, ender'in sevgi'yle yaşadığı ilişkiyi paranteze alan "güzel yolculukların ve güzel şarkıların başındayız diye düşünürdüm," ve "şarkılar da yolculuklar da bitmişti," cümlelerini...

yüzüne baktım. daha çok gençti. bir sürü kişi tanıyacak, bir sürü hata yapacaktı. ve şükürler olsun ki, bütün bunları telafi edecek kadar uzun zaman vardı önünde. yine de bir şey demek, sesine yankı olmak istedim. "bir yağmurun bitimi aynı zamanda bir sonraki yağmurun başlangıcı değil midir?" dedim.

ve bunu der demez, bu cümleyi yıllar önce öykücü'den duyduğumu hatırladım. "yağmuru çok severim ama bitmesinden nefret ediyorum," demiştim. "biten şeylerin verdiği hüzünle birleşince rönesans tablolarını hatırlatsa da yağmur sonrasının gökyüzünü sevmiyorum".

işte o an "o uzak günde" öykücü'nün bulunduğu yana geçiverdiğimi anladım. yaşlanmak değilse de yaşlanmaya başlamak belki de budur.

2 Eylül 2020 Çarşamba

o sırada başka bir yerde

bu ayrıntıyı yeni fark ettim. evet, ben fark ettim. ama ayhan'dan dinleyelim.

"ankara'ya geldiğimden bu yana yağmurun ikinci yağışıydı bu. aynı yağmurun hilal'i de ıslattığını yavaş adımlarla kızılay'dan cebeci'ye yürürken, tam da kurtuluş istasyonu'ndan geçerken henüz bilmiyordum."

*

o sırada başka bir yerde: 

"çerçevesine marangoz bahtiyar ustanın elinden çıkma sarmaşık gülleri dolanmış aynanın derinliğinde bir defa daha kendisini bulup göz göze gelince nihayet telefonu elinden bıraktı. ayağa kalkıp eteğine takılan çalı ve dikenlere aldırmadan terasa çıktı. sağ ayağını terasa atıp güneşe çıkmadan bir tereddüt teras kapısına asılı rüzgâr çanını okşayan esintiye eşlik etti. ilk adımla birlikte, tıpkı kendini suya bırakmadan önce ayak ucunu suya değdiren insanların duyduğu ürperti bütün vücudunu yoklamıştı. başını örtmeye karar verdikten sonra ilk defa günün bu vaktinde örtüsü olmadan terasa çıkıyordu çünkü. daha önce yalnızca bir defa, bir gece yarısı aniden başlayan yağmurun çağrısına karşı koyamamış, okuduğu kitabı başucu lambasının altına bırakıp terasa çıkmıştı. terasın orta yerinde kollarını iki yana açarak yüzünü yağmura kaldırmıştı. hasta olup yatağa düştüğü halde, hayatım boyun ezberimde tutacağım ve izin varsa ulukata da yanımda götüreceğim bir yağmurum oldu, diye düşünerek içten içe mutlu olmuştu."

*

bu defa ben:

ayhan bir kaç gün sonra hasta yatağından o sabah kurtulmuş hilalle görüşmek zorunda kalınca içinde bir yerde şefkat ve meraktan mürekkeb bir his uyanacak, hilal'in solgun ve çökmüş yüzüne bakarak, "biraz daha samimi olsaydık, kendinize neden dikkat etmiyorsunuz, diyerek kızardım" diye düşünecekti.

ve ıslanırken henüz bilmiyor ama, burnunun kağıt mendillerin yarattığı tahribat yüzünden kaşınıp duran kenarlarını hilal'in farkında olmadan sol işaret parmağının üstüyle kaşıyıp durmasına ise bayılacak.