30 Mayıs 2013 Perşembe

hasan ali toptaş ve 'pessoa'sı

her şey bir kaç ay önce roll dergisinin eski sayılarını karıştırırken başladı. ama ben bunun bir başlangıç olduğunu bilmiyordum.

hep olduğu gibi alınacak notlar, deftere yazılacak cümleler çıktı. notlarımı aldım, bir kaç tane de "terk-i terk defteri"nin hissesine düşen cümle...

orada, burada, her yerde takvim yaprakları uçuştu ve bugünlere geldik.

sosyal medya kanalıyla tanıdığım ama paylaştığımız her şey bana "o eski zaman tanışıklığı"nın deliliymiş gibi görünen bir dostun internetin boşluğuna fırlattığı bir cümleyi okudum: "hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum."

o sözü ben de biliyor ve seviyordum ama bir hata vardı. yanılıyor olamazdım. çünkü o cümle deftere not düştüklerimden biriydi. defteri açtım; evet, cümle hasan ali toptaş'a değil, haraptarlı nafi'ye ait.

uyarmak için hazırlandım ama insanlar nasıl shakespeare'in yazılışını doğru bildiği halde "ulu gugıl"a sormadan yazmıyorsa ben de öyle yaptım. ve karşıma yakın dostu ethem baran'ın hasan ali toptaş'la yaptığı harikulede bir söyleşi çıktı.

söyleşi, şu sıra okuduğum heba'yı saymazsak hasan ali toptaş'ın okumadığım tek romanı olan bin hüzünlü haz'zın iletişim yayınları tarafından yeniden basılması münasebetiyle yapılmış.

hikâyeye söyleşiden devam edelim:

"haraptarlı nafi'den (!) alınan epigraf, daha doğrusu haraptarlı nafi edebiyatımızda az rastlanan hikâyelerin doğmasına yol açtı. tanınmış yazarlarımızdan birinin bir söyleşisinde onun kitaplarını okuduğunu söylemesi gibi… senin de kulağına çalınmıştır bu tür hikâyeler…

evet, kulağıma çalınan bazı şeyler var bu konuda. haraptarlı nafi diye biri yok tabii. daha doğrusu, böyle biri sadece bin hüzünlü haz adlı romanın içinde var; alaaddin'in şehzade farz edildiği bölümde, onun saraydaki hocalarından biri. dolayısıyla epigraf romanın içinde mevcut ve roman kendi cümlesinin rüzgârıyla başlıyor, kendinden el alıyor… bin hüzünlü haz için, yapı açısından bu önemliydi, ille de böyle bir şey olsun istiyordum. aziz augustinus'un bir sözü vardır; "zaman nedir, kimse sormadığı zaman cevabını biliyorum; ancak sorulduğunda ne diyeceğimi bilemiyorum" der. bu sözü ben haraptarlı nafi'nin ağzından, başka bir şekilde; "hayat nedir diye sorarsan bilmiyorum evlat, sormazsan biliyorum" diye söylettim. tabii, romanda bu sözü söyleyen kişinin adını da düşündüm o sırada, ne olsun diye. aklıma senaryosunu yavuz turgul'un yazdığı, yönetmenliğini de nesli çölgeçen'in yaptığı züğürt ağa filmi geldi. ben o filmi çok severim, defalarca seyretmişimdir. filmdeki köyün adı bile acayip hoşuma gitmiştir; haraptar… bir hayli dokunaklı bir ad; içinde viran görüntüler, iflah olmaz yaralar barındırıyor ve bunları barındırdığı için de, her an ayağa kalkacakmış gibi duran tuhaf bir enerji taşıyor. sonuçta, romandaki kişi o filmdeki köyden, haraptar'dan olsun istedim. tabii, bu aynı zamanda yavuz turgul'a, nesli çölgeçen'e ve sinema sanatına gönderilmiş incecik bir selamdı. nafi'yi de nafile kelimesinden aldım ve böylece "haraptarlı nafi" ortaya çıktı."

28 Mayıs 2013 Salı

ikinci el

"doktordan" mı bilmiyorum ama araba değil. gömlek...

eğer babamdan bana emanet kazak ve montu saymazsak, belli bir yaştan sonra ilk defa giydiğim her şey yeni oldu. kazak neredeyse otuz yıllık. sol kolunun dikişinde yaşanmışlık teminatı minik bir açılma olsa da hiç olmazsa senede bir giymeme engel değil. mont ise yeni yetmelerin retro diyeceği tarzda, kaşe, açık griden siyaha bir kaç tonda karelerden inşa edilmiş yorgun bir şey.

bu ikisinin yanına bir de gömlek geldi.

hafta sonu bit pazarında belki maradona formasına rastlarım diye bir giysi yığınını karıştırırken karşıma çıktı. hiç de eski görünmeyen bu gömlek, ürünlerini tarz olarak sevdiğim bir markanın, kendime yakıştırdığım bir modeli. üstelik rengi de hoşuma gitti; petrol mavisi ve siyah küçük karelerin birbiriyle oynaştığı ekose desenli bir gömlek... yani petrol mavisi ve siyah değil de, mavi ve beyaz olsaydı masa örtüsü olarak kullanabilirdiniz.

bir an için bir şeyin fiyatını sorduğunda almak zorunda hissedenlerden olduğumu unutunca olaylar başladı ve gelişti. satıcı pazarlığa gerek olmayan makul bir fiyat söyleyince de bu zorundalık iyice büyüdü. üstelik hava evden çıkarken hesap etmediğim kadar soğumuş üzerimdeki tşört yetmez olmuştu. parayı ödedim ve üzerime giydim.

("o gömleği yıkamadan nasıl giyebiliyor?" diyenlere selçuk'un bana "pis... pis adam." deyişini hatırlatırım. bakınız: ikinci kısım...)

asıl hikaye ise bundan sonra başladı. gömleği giyer giymez sanki filmlerdeki boyut değiştirdim; kamera titredi, görüntü flulaştı, renk değişti vesaire... ya da alice'e dönüştüm ve kuyuya benzeyen kocaman bir deliğe düştüm.

bu kadar yeni bir gömlek o giysi yığının arasında ne arıyordu?

çalıntı mı? severek satın alan ilk sahibi kendini seyrettiği bambaşka bir aynada yakışmadığını farketmiş ve sevmez mi olmuştu? beğenerek almıştı da öyle olmadığını anlaması için 'birisi'nin "yakışmamış," demesi mi gerekmişti? yoksa o 'birisi', "yakışmamış," mı demişti? aniden paraya ihtiyacı olmuş fedakarlık etmeye en az ihtiyacı olanlardan mı başlamıştı?

belki elbise dolabındaki farklı kimliklerinden sıkıldı ve bazılarından kurtulmayı istedi. ya da o gömleği giyen adam olmaktan vazgeçti. belki de eski sevgili ya da eşin hediyesiydi, her şey gibi gömlek de onu hatırlatıyordu. onu terketmişti. onu aldatmıştı. gömleğe her baktığında canı yanıyordu. yeni bir şehre taşınacaktı ve bu işi mümkün olduğu kadar az eşyayla yapmak amacındaydı. ölmüştü. yakınları hatıralarından kurtulmak istemişti sadece. belki de kilo almıştı.

sorular sorular...

belki de hiçbiri değil, sadece üzerimde petrol mavisi ve siyah karelerin birbiriyle oynaştığı ekose desenli bir gömlekle bu yazıyı yazayım diye.

26 Mayıs 2013 Pazar

paralel evrenler: üç

iki türk yazar...

ikisi de birbirinden kıymetli.

orhan pamuk ve ihsan oktay anar.

biri minyatür sanatına güzellemeler eşliğinde saray nakkaşları arasında işlenen bir cinayeti anlatırken, diğeri kendi kendisinden intikam almak için denize açılan amat isimli kalyonun seyir defterini tutuyor.

ve anlattıkları hikayelerin bir yerinde türkçeyi güzelleştiren iki isme, nazım hikmet ran ve cevat şakir kabaağaçlı'ya benzer biçimde selam duruyorlar.

"ranlı şair sarı nazım'ın bir mesnevisinde merak ettiği şey: mutluluğun resmi yapılsın isterdim. bunun nasıl yapılacağını çok iyi biliyorum. bir anne resmi yapılsın isterdim, iki çocuğu olsun; kucağında gülümseyerek tutup emzirdiği küçüğü, o annenin iri göğsünün ucunu mutlulukla gülümseyerek emerken, hafifçe kıskanan büyük kardeşle annenin gözleri buluşsun isterdim."*

"masraf kâtibi kuzgunî halim efendi silsiletü'l havâdis başlıklı eserinde ünlü deniz kurdu bodrumlu cevat'ın sis içinde düşman gemileriyle karşılaştığını ve bu durumdan alnının akıyla kurtulduğunu yazmıştır. kurşunlu mahzen kâtibi hamamcı musa efendi, bu deniz kurdunın adının 'şâkir' olduğunu söylemişse de, kuşçubaşı halifesi kuyruklu rıza çelebi, kitabü'l iber adlı eserinde her iki adın da aynı kişiye ait olduğunu belirtmiştir."**


*:benim adım kırmızı
**:amat



24 Mayıs 2013 Cuma

kadınlar-erkekler: beş

kadınlar, kendi kendine "onu seviyor muyum?" diye sorduğunda, erkekler ise, muhatabına "seni seviyorum" dediğinde aşık olmuş demektir.

ben ise, "bu gerizekalı için neden bunları yapıyorum?" diye sorduğumda anlarım ki ateş bacayı çoktan sarmış.

21 Mayıs 2013 Salı

zehra*

"yazar"ı bilemem ama romandaki "hakim bakış açılı anlatıcı"nın annanesi.

saz benizli, kulağında sadece okura gösterdiği mercan küpe. gözleri ise renkten anlayan celil hikmet bey'in gördüğüne itimat edersek kuru yaprak rengi... ya da atlas kadifesi.

salatanın ya da çorbanın içindeki limon çekirdeğine tahammül edemiyor. bir de ayvayı tutamaz, bakamaz, adından bile hoşlanmaz. ama kompostosuna bayılır.

o bir hazine. o bir emanet. doğum yatağında ölüme verdikleri kızları ve peşi sıra altı ay sonra vefat eden damatlarının büyükhanım ve hacıbey'e bıraktığı iki emanetten küçük olanı. bir de abisi var ismail; üç yaş büyük, istanbul'da üniversite hayali kuran, henüz şiir yazmasa da kafiyeler biriktiren, "hep düşünceli, hep derin ve mahzun" bir abi...

o ise epeyce nazlanmış, bir hayli şımartılmış. hep el üstünde. nereye akacağını bilememiş, mecraını kestiremeyen coşkun sular gibi taşkın. kendini hevesten hevese atması biraz da sığınacak bir liman bulamadığından. belki tek bir şeyi gerçek anlamıyla bilebilse kurtulacak.

resme meraklı. meraklı deyince geçici bir heves sanılmasın. gerçi hem mizaç hem de yaşı gereği şerbet gönüllü ama her devrilen bardaktan sonra sığındığı gölgelik nihayetinde resimdi. bir sabah, hane halkına aniden "ben resim yapacağım," deyince bu merak derse dönüşüverdi. ne de olsa ona "hayır," denilemezdi. üstelik "gri" ne demek biliyor: "hani o kar yağmadan, fırtına kopmadan evvel gökleri ve denizi dolduran sessizliğin buz mavisi..."

sizinle ve de celil hikmet bey'le aynı fikirdeyim; "eğer bir kadın bu griyi tanıyorsa ve onu böyle tarif edebiliyorsa onunla evlenilir."

merak derse, ders sultanî'nin resim öğretmeni celil hikmet bey'in kimliğinde ilk aşka, ilk aşk ise "şu resim öğretmeni var ya," diye anlatmaya başlattığı bir hikayeye dönüştü. balkan harbi celil hikmet bey'i ondan almasaydı bu hikaye "itiraf edilmemiş bir sevdanın cennet kokusu"ndan öteye gider miydi bilinmez ama şüphesiz bu roman olmazdı.

oysa resim dersleri, celil hikmet bey, balkan harbi, trabzon'un ruslar tarafından işgali, istanbul'a kaçış, erenköyü'ndeki akrabaların yanında muhacirlik günleri, dönüş... bütün bunlar başka bir ırmakla, asıl ırmakla buluşmak için vakit öldürmelermiş.

her şey "kaderin akıl almaz haritasında" bir mayıs günü setterhan'ı görmek, hatırlamak için tanzim edilmiş.

birinci cihan harbi bile...



*: nazan bekiroğlu, nar ağacı

19 Mayıs 2013 Pazar

dakika ve skor

"sonuna kadar beklersek bir gün mutlaka gerçekleşeceğine inandığımız mucizenin, ruhumuzun kuytusunda taşıdığımız umudun kaybolup gitmesine müsaade etmeyen ışığın hakiki kaynağı nerede gizleniyor?

(...) hep daha iyisini yapabileceğinize dair saf bir inançla yolunuzda yürürken, aslında artık fazla vaktinizin kalmadığına dair tuhaf değişimin ilk ürkütücü işaretini gördüğünüz ama görmüyormuş gibi yaptığınız o 'kırılgan anı' hatırlıyor musunuz?

(...) çok da mutlu etmeyen alışkanlardan kurtulmak acı verdiği için mi bu masala katlanıyoruz? yoksa geri dönüp en baştan hayata başlamak ağır ve fazla geldiğinden mi 'o umut' yumağını söküp atamıyoruz içimizden?"*



*: esra yalazan, kelimeler ve kader - dino buzzati'nin üç tutkusu: dağ, resim ve şiir

16 Mayıs 2013 Perşembe

günün sorusu: eksik bir şey

insanlar bir masalı eksik yaşamaya nasıl razı olabiliyor?

14 Mayıs 2013 Salı

üstgeçitler - iki

bu fotoğrafa bakılırsa içinde üstgeçitleri fethetmek arzusu taşıyan sadece ben değilim.

*

tarih boyu demokrasiyle ilişkisi sorunlu olmuş bir coğrafyada yine de olmaması gereken bir şeydi üç devlet adamının idam edilmesi. bu acı yetmemiş olmalı ki, gözünü intikam bürümüş insanlar "üçe üç isteriz," diye tempo tuttu meclis sıralarında.

bir nefeslik durup hesap edebilselerdi, "üçe üç" istemenin beraberliği değil herkese mağlubiyet getireceğini göreceklerdi. ama bir nefeslik durmadılar. hiç durmadılar... üç tane "fidan"a kıydılar. üç yanlış bir değil, bir çok doğruyu götürdü.

bu da yetmedi, beraberlik bozulmasın diye "bir ordan, bir burdan" devam etti yola kana doymak bilmeyenler. "bir ordan, bir burdan"ların biri de erdal eren'di.

sevenleri onun çocuk yüzünü bir üst geçidin basamaklarına işlemiş. meşrutiyet caddesi üzerinde. bir konur sokak'tan başka bir konur sokak'a geçerken.

*

bana gelince, selanik-2 caddesi'ni meşrutiyet caddesi'nin üzerinden uçuran üstgeçiti severim ben.

bir de armada'nın önündekini severdim. ama oranın artık tehlikeli olduğu söyleniyor. duyduklarıma göre, ettiği dua ulu katta kabul görmeyen bir dilenci öldürülmüş orada. ama polis, dilenci çeteleri arasındaki bir hesaplaşma diyerek cinayetin üzerini kapatmış.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

duvardayım

"olanlar olmuştur, olacak olanlar da olmuştur" sözünü okuduğumda duvara yapışmıştım. hâlâ duvardayım. meydanlar hınca hınç hınçla dolduğunda duvardayım. bir kız topladığı bir demet nergisi saçından bir tel koparıp bağlayarak dereye bıraktığında duvardayım. bir devrim çocuklarını yemeyip, hep birlikte lokantaya gittiklerinde, karşıtlıkların tamamlayıcı olduğuna inanmayan bir garson sıcak çorbayı devrimin üstüne dökerken, duvardayım. "bir şey yapmamak için çok geç" sözünü duyuncaya kadar duvardayım bayım.


notgibi: mevlâna idris'in bu cümlelerini ot dergisi iki numaralı sayıdan (nisan-iki bin on üç) insafsızca alıntıladım. buraya not düşünceye kadar da defalarca okudum. ve fark ettim ki, her seferinde "duvardaydım" diye okuyormuşum.

kıssadan hisse, siz siz olun okuduklarınıza güvenmeyin.

11 Mayıs 2013 Cumartesi

saç tokası

hesap günü gelip çattığında, ulu katta "ona neden saç tokası almadın?" diye sual olunacağımı biliyorum.

"hani," diyecek, soracak olan. "hani, metal kısmı saçların arasında gözden kaybolduğu için sahte taşlardan oluşan parlak kısmı gecenin karanlığında parıldayan yıldızlar gibi saçlarının arasında ışıl ışıl yanan saç tokalarından."

9 Mayıs 2013 Perşembe

yaşamak ya da ölmek

orhan ka. kaldığı yerden devam ediyor...





bu yazı yaşamınızda kalıcı 
hasarlara neden olabilir

ne diyordu bardamu, gecenin sonuna yolculuk'un 'sonu'na doğru: "gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. bu dünyanın gerçeği ölümdür. seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek. bense asla kendimi öldüremedim."

*

doğduk. birileri "ilk günah" dedi, "en büyük günah" diyenlerle kanon yaparak.

başımızda birilerinin refakatinde toplu halde günün çoğunu geçirdiğimiz binalara servislerle ya da kendi ayaklarımızla gittik hep birlikte.

önümüze konulan kitapları, başımızda bekleyenlerin söylediklerini tekrar eder ve adına öğrenmek derdik. cevabı bilinen sorulara o cevapları vermeyi öğrendik sadece. ne zaman 'farklı' sorularımız olsa, ya müfredat dışıydık ya da o konulara henüz gelmemiştik. ne olur ne olmaz diye çoktan seçmeli sınavlarla cevaplarımızı kontrol altına aldılar.

hangimiz "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeyler yaptı? çünkü, "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeyleri yapmak bencillik. bencillik ise çok ayıp. "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeyleri yapmayan çocuk, sadece sisteme ve otoriteye boyun eğmekle kalmayıp, zamanla "yalnızca kendisinin hoşlandığı" şeylerin önemsiz, akıl dışı duygulardan oluşmuş olduğuna da ikna olmadı mı?

kendimiz olmak istesek, "yaramaz"dık. yoksa "işe yaramaz" mı demeliyim?

"çizgi dışı"nı iltifat saydık büyük bir yanılgıyla, oysa "fault" da deniyor bazı yerlerde. mesela teniste. aynı "fault", içinde depremler taşıyan "fay" da olabilir pekâlâ. toplumun ve tarihin deterministik emirlerinin dışına çıkmak isteyenlerin adı, "serseri", "anarşist", "deli" oldu.

çocuklarının geleceğinden endişe eden bazı ebeveynler onları bekleme salonunun duvarında "dünyayı değiştirmeye çalışacağına kendini değiştir," yazan doktor muayenehanelerine götürdü. öyle ya, böylesi kusursuz bir nizamın dışına çıkanlar, çıkmayı isteyenler muhakkak "arıza" olmalı.

kabul etmeliyim, hepimiz de henüz gençken bir defalık da olsa özgür ve kendimiz olmaya sevdalandık. ya da niyetlendik; tıpkı ebeveynlerimiz, abi ve ablalarımız ve bilumum kahramanlarımız gibi. oysa yoldan çıktığımızı sanmakla 'asıl' yola giriyorduk; şimdiye kadar yaşanmış hayatları tekrar ediyorduk...

kredi kartına kazanacağı puanların hayaliyle şehrin diğer ucundaki benzin istasyonuna giden adam da okumuştur tutunamayanlar'ı vaktinde. eğer sorarsanız, galiba kahramanı tutunamıyordu, diyecektir, yeni bağladığı işi kutladıkları yemekten kalan maydonozu diliyle dişlerinden kurtarmaya çalışırken.

toplumun koyduğu kurallara uyduk, ders çalışıp evlendik, askerlik, iş güç, çoluk çocuk, araba, ev kredisi ve saire...

*

tıpkı, güney hindistan'a özgü eski bir maymun tuzağı gibi. ki bu tuzak, bir kazığa zincirle bağlı, içi boşaltılmış bir hindistan cevizinden ibarettir. hindistan cevizinin içinde, eli küçük bir delikten sokarak avuçlanabilen pirinç vardır. delik, maymunun elinin girebileceği kadar geniş, ama o elin pirinci kavramış olarak çıkabilmesi için dardır. maymun, içine elini sokar ve tuzağa düşer. tuzağı kuran köylüler gelip, elindeki pirinci özgürlüğünden daha kıymetli sanan maymunu kolayca yakalar.

yaşadığımız hayatlar -yoksa tercih ettiğimiz hayatlar mı demeliyim- bu tuzağın modern versiyonundan başka bir şey değil. hayat içi boşaltılmış bir hindistan cevizi, içinde ise pirinç yerine evlerimiz, arabalarımız, ailelerimiz, memuriyetlerimiz var. banka hesapları, tatil planları, evliliği garantiye almak için çocuklar...

elimiz hindistan cevizinin içinde sıkışmış bekler ve öylece zamanı tüketmeye çalışırken oyunlar oynuyoruz bu gerçeği unutmak için. oyunlar oynuyor, bir şey anlamadığımız halde 'hikmet' devşirebilmek için, tehlikeli oyunlar okuyoruz 'albayım'.

bize hayat denileni yaşıyor, bir zamanlar, asla onlar gibi olmayacağım, dediklerimizin hayatını yaşıyoruz.

ders çalış, evlen, çocukların olsun...

*

bütün bunlar olup biterken, hayat dediğimiz hindistan cevizinin içindeki pirinci değerlendiremez oluyoruz.

pirinçsiz özgürlüğün pirinçle yakalanmaktan daha değerli olduğunu göremiyoruz.

"yanlış hayat doğru içermez," diyen adorno, mahallemizden senelerce önce taşınan, yüzünü zar zor hatırladığımız, bir yerden çıkartacağımız eski bir tanıdıktır artık.

mümkün, alternatifi hazır hayatlarımız var. altenatif hayatlar yedeğimizde.

hayatımız vaz geçilmez değil.

bu yüzden cezbesinin zirvesindeki brad pitt'in hayat verdiği dedektif mills, baştan ayağa karizma dedektif somerset dururken john doe'yu, clarice starling yerine dr. hannibal lecter'ı, collateral'de acımasız kiralık katil vincent'ı, heat'te 'kanun'un adamı vincent hanna yerine arkada bırakamayacağı herhangi bir şeye sahip olmayı reddeden azılı hırsız neil mccauley'i, john dillinger'ı, dexter morgan'ı seçiyoruz. onların tarafını tutuyoruz.

çünkü, kötüler, çılgınlar ve deliler kahramanlarımız... çünkü bildikleri tek bir hayat var ve doğru ya da yanlış onun peşindeler. çünkü, hayatını feda etmeye değer bir hayatları var.

yanlış ya da doğru olması farketmiyor, önemli olan yaşadıkları hayata herhangi bir bedele değişmeyecek kadar inanmış olmaları.

ya siz?

biliyorum, piza'dan floransa'ya işçi taşıyan bir kamyon şoförü* söylemese de farkındayız gerçeğin: "hayatımız hayat değil."

*

biliyorum, "görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta"** kendimize ait sandığımız bu "ısmarlama" hayata... ve yine biliyorum, "bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum" demek cesaret ister, ya da şairlik.

gerçeği gören ya da kabul eden değilse de söylemeye cesaret eden yalnızca revolutionary road'da olduğu gibi hafta sonu için özel izinle tımarhaneden çıkabilmiş shep campbell gibiler oluyor.

köylüler bizi yakalayıp götürmek üzere geliyorlar. yaklaşıyorlar... yaklaşıyor yaklaşmakta olan.

hangimiz, "senin hayatın hayat değil, biri sana bunu desin diye bekliyorsun yıllardır," diyecek bir muhataba yanıldığını söyleyebilir?

kimin cevabı "evet," olası bir "hayatın, hayatını feda etmeye değer mi," sorusuna?

sustum. sustun. sustu. sustuk. sustunuz. sustular...

*

her sabah daha da yaşlı bir dünyaya uyanıyor, güne taze umutlarla başlıyoruz.

ve her akşam, bir defa daha yaşayamayacağımızı bildiğimiz bir günü daha tüketmiş olarak eve dönüyoruz.

döndüğümüz evler ya da vardığımız yerler, hiçbiri hatırladıklarımıza benzemiyor. çokça ve çabucak tüketiyoruz, unutuyoruz.

oysa avucumuzu açarsak özgür olacağız. bunu yapabilmek için önümüzdeki tek engel pirinci özgürlükten daha değerli gören değerler sistemi.

size dayatılan bu duvarı ne zaman yıkacaksınız? "damlaların sürekliliği" diyecek kadar uzun bir yaşama sahip olduğunuzu mu sanıyorsunuz? 

bir avuç pirinç için değer mi?

değdi mi?

*

sizi bilmem ama ben de "kendimi öldüremedim..."



* m.duras, cebelitarık denizcisi
**i.özel, mataramda tuzlu su

7 Mayıs 2013 Salı

kısa kısa - sekiz

* bugünlerde birilerine, "bu bizim şarkımız olsun," diyecek olsaydım, samanyolu'nu işaret ederdim.

* "- sen şimdiye kadar nerdeydin? 
     - buradaydım ama tanışmıyorduk, işte bu kadar basit ve de anlamsız.

     (richard brautigan, tokyo-montana ekspres)"

* "sohbet büyük ölçüde insanın söylemediği şeylerden oluşur. (cees noteboom, işte şu hikaye)"

* bence oyuncaklar çocuklar için değil, biz oynayalım diye yapılıyor.

*  "kıyamet çoktan koptu, haberiniz yok! siz hala güneşin, her sabah doğuşuna güvenin. (metin altıok, bir acıya kiracı)"

* köklerini kazıyıp köprüleri atmak dışında olağanüstü hiçbir şey yapmadı.

* ne zaman bir converse alacak olsam, kendi kendime, "bu muhtemelen aldığım son converse olacak," diyorum. ve yanılıp duruyorum.

* "onun duygularımdaki yerini biliyorum ama hayatımdaki yeri neresi? (ahmet altan, bilememek)"

* "ben aşktan daima kaçtım. hiç sevmedim. belki bir eksiğim oldu. fakat rahatım. aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. şu veya bu şekilde... fakat daima ödersiniz... hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz...(a. hamdi tanpınar, saatleri ayarlama ensitüsü)"

* türkçe altyazısını bulmadığınız için ingilizce altyazıyla izlediğiniz filmlere festival filmi denir.

* "iki işi aynı anda yapamıyordu. kadına dokunurken, onunla konuşamıyordu; onu severken bırakıp gidemiyordu; konuşurken dinleyemiyordu; savaşırken kazanamıyordu. (arundhati roy, küçük şeylerin tanrısı)"

* "emilio santos ölmemeliydi. (ihsan oktay anar, amat)"

* hâl ve gidiş: bütün dünya emma watson'ın "artı on sekiz" olmasını bekliyormuş meğer. kendisi bile...

* "gün gelir dayanamaz, size kucak açmayan şu dünyada uyuz köpeklere kucak açar, onların sizi sevmelerine, sizin de onları sevmenize yetecek kadar kollarınızda taşır, sonra fırlatır atarsınız. (samuel beckett, molloy)"

* "sesinde ne var biliyor musun?/ uykusuz türkçe var/ işinden memnun değilsin,/ bu kenti sevmiyorsun/ bir adam gazetesini katlar (cemal süreya, 8.10 vapuru)"

* spor salonunda ya da stadyumda kendini dev ekranda görünce ekrana değil kameraya el sallayan adam -ya da kadın- sana rastlayacağım günün hayaliyle yaşıyorum.

* "sabah ayazıyla buğulanan mutfak penceresi gibidir ve zordur görmek, buğu aniden yok olur ve karlı dağları görebilirsin sonunda, üç bin metrelik dağları pencerenin ardından ve pencere tekrar buğulanmaya başlar, ocaktaki kahve de dağlar da bir düş gibi geçer gider.
işte bu sabah tam da böyle hissediyorum. (richard brautigan, tokyo-montana ekspres)"

* 've' yaka gri tşört... beni seksi gösteriyor. kesinlikle.

* zevklerimizin farklı olması kimseyi zevksiz yapmaz. sarışınlarla mutluluklar dilerim.

* tanrım... koşuyolundaki kadınların saçlarını ve at kuyruğu bahsini daha önce de konuşmuştuk. bir defa daha arz ederim.

* "ve dünyanın en güzel adresine taşındım, senin yanına/.../ ve yüzyılın en güzel adresine taşındım/ senin yanına (osman konuk, şiiriyet)"

6 Mayıs 2013 Pazartesi

terk etmek ya da cinayet

bir başka ihsan oktay anar harikası amat'ta, sakal adıyla da bilinen ve anlatının önüne geçen bir keskin nişancı karakteri vardır. birazdan acemi denizcilerden biri, "artık nasıl cesaret ettiyse" ona bir soru soracak ve aldığı cevabı hep birlikte duyacağız.

peşi sıra, vaktimiz olursa bu cevap üzerine konuşuruz.

*

"ağam! sen iyi bilirsin. ben bugüne kadar alt tarafı bir can aldım. yüzlerce kişiyi öldürmek nasıl bir şey?"

sakal susuyordu. sorusuna cevap alamayacağına hükmeden acemi tekrar işine dönecekti ki, o güne kadar dört bin kadar adam öldüren yeniçeri şu cevabı verdi:

"ilk kez öldürdüğünde, bir değil sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da zavallı bir kadının kocasını da, savaş giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... bütün bu kişileri öldürmüş olursun. ikinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişiyi öldürmüşsündür. üçüncü kez ise kimseyi öldürmüş sayılmazsın."

*

şimdi soruyu değiştirip, zalim birine soralım: "sizi seven sizin de sevdiğiniz birini terketmek nasıl bir şey?"

cevap, "ilk kez terk ettiğinde" diye başlıyor değil mi?

üstelik "ikinci kez birini terk ettiğinde" ya da "üçüncü kez" hiçbir şey değişmiyor, tıpkı "ilk kez" gibi kalıyor.

3 Mayıs 2013 Cuma

nobahari

böylesi bir güzellik ancak başka bir "güzellik"in armağanı olabilirdi.

farsçanın tınısına kendimi emanet edip anlamadığım sözlerin rüzgarına kapılınca tam da "karanfil elden ele" oldu.

mohsen namjoo söylüyor; nobahari...

*

hiç şüphesiz aşağıdaki metin olmazsa bu şarkı eksik kalırdı.

''illa isim konulacaksa, ben masal değil hayat demekten yanayım.
erguvanlar açmaya başladı, mavi mi pembe mi ayırt edemiyorum renkleri, kokuna bir isim bulmaya çalışmaktan da vazgeçtim.
geldiğinde bir masada kahvemizi yudumlayıp, heyecanla dedikodu yapacağız.
sana kaçırmadan anlatmam gereken aylar biriktirdim.
biraz sessizlik olacak.
sen hüzünlü gözlerini uzaklara salacaksın.
cümlelerim topallayacak, ağır, aksak kelimelerle soracağım;
nasılsın?
nasılsın derken bile iyi olmana dualar ediyor olacağım.''*


(burada metnin tamamı var. burada da türkçe sözler...)

2 Mayıs 2013 Perşembe

mayıs

hafızamın takviminde mayıs ayı yaprağına bakıyorum da yıllar önce "güllerin iklimi" deyişimin boşuna olmadığını anlıyorum.

işaretlediğim günler, "nergislerden sonra zalim* nisan. ve nihayet güllerin iklimi"ne bir çeşit ispat.

evet, yarınla başlıyor.



*: t.s elliot ne derse güzel der.