27 Kasım 2011 Pazar

altı çizili satırlar: cyrano de bergerac

baştan söyleyeyim, bu oyunu yıllar önce okudum.

çok çocuktum. hayatı yollardan ibaret, aşkı anlatacak öyküleri olan bir çift güzel gözün peşi sıra gitmek sanıyordum.

üstelik, eşkıya'yı izlememiştim. aşk için en yakın arkadaşınıza ihanet edilebileceğini -dahası etmek gerektiğini- henüz bilmiyordum.

ve hikaye beni tıpkı 'içinde aşkın pusu kurduğu beyaz bir gül' gibi büyülemişti.

*

yazar edmond rostand, elli yıl sürecek dünya yolculuğuna bin sekiz yüz altmış sekiz yılında marsilya'da başlar. marsilya lisesi'nin uslu, kendi aleminde, mahçup ve fransızca ve tarih ödüllerini kimseye kaptırmayan çalışkan öğrencisi edmond, çok okur ve walter scott'a bayılırdı. napoléon'a sonsuz bir hayranlık besleyen edmond'un ilk şiiri ise daha on altı yaşında iken mirelle adlı yerel dergide yayınlanır.

liseyi bitirince edebiyatla ilgilenmek isteyen edmond'un bu hevesine, şair babası karşı çıkar. edebiyat bir meslek değildir, daha sağlam bir baltaya sap olmak gerekir; o halde hukuk fakültesine devam edilecek.

fakülte biter. evlenir. kendini bulamayan şair ve sanatkarlara, yani 'raté'lere ithaf ettiği ve adının anlamı 'boş şeylerle vakit kaybetmek' olan ilk şiir kitabını yayınlar: les musardises... dikkat çekmeyen bu kitabın ardından bütün mesaisini tiyatroya ayırır. sahnelenen bir kaç oyununa rağmen, 'cyrano hadisesi'ne kadar, cyrano gibi anlaşılmamanın acısını yaşar. çünkü o da, cyrano gibi nükte ve hüznün karışımıdır.

*

yirmi yedi aralık bin sekiz yüz doksan yedi gecesi ilk temsilden önce başrol oyuncusu coquelin'e sarılıp, 'ah dostum, beni affet, seni bu felaketli meceraya kadar sürükledim', diyecek kadar karamsar olsa da bu tarih fransız edebiyatı ve tiyatrosu için yeni bir başlangıç oldu. öyle ki, realizm ve ibsen'in hakim olduğu bir devirde, manzum dramı çoktan defnetmiş olanlar, muhteşem bir yeniden doğuşa şahit oldular. ideale susayan, güzele, iyiye hasret çeken insanlar için kahramanlar çağı geri gelmişti.

tam yerine ve zamanına denk gelmenin etkisini de unutmamak gerek. rostand on dokuzuncu asrın sonunda, fransız tiyatrosunun şiirden mahrum kaldığı bir anda ortaya çıkmıştı. hala kahramanlık gibi, aşk gibi, merhamet gibi eski, modası geçmiş, fakat ebedi hislere inanıyordu.

oyunun kazandığı başarının ardından rostand'ın eserleri başka dillere de çevrilir. coquelin'in avrupa ve amerika turneleri cyrano'yu bütün dünyaya tanıtır. yolu istanbul'a da düşen aktörün oynayacağı oyunlar arasında bu oyunda olmasına rağmen, abdülhamid sansüründen nasibini alır ve oynanamaz.

*

oyuna gelince; cyrano, kılıçta olduğu kadar sözde de usta, ünlü bir silahşördür. roxane'a olan aşkını ise kocaman burnundan utandığı için hiçbir zaman dile getirememiştir. roxane'a aşık bir daha vardır: aşkını roxane'a söyleyebileceği kelimelerden mahrum, genç ve yakışıklı silahşör christian.

christian, 'nereden bulayım ona/ o parlak cümleleri?' diye yakınırken, cyrano birden bire, 'benden al', der. 'benden al. sen de bana/ biraz güzelliğinden ver. böylece ikimiz/ bir roman kahramanı oluruz.'

kelimelerini verir cyrano; bazan yazar, bazan fısıldar... ama karşılığında elbette güzellik alamaz. yine de, bu olaylardan yirmi beş yıl sonra aşkını itiraf eder, roxane'nın kollarında 'bir roman kahramanı' olarak ölür.

altı çizili satırlar ise en az eser kadar ünlü. birinci perde-üçüncü sahnesinde cyrano, burnu üzerinden kendine hakaret etmeye kalkan kendini beğenmiş valvert karşısında -biraz da sabri esat siyavuşgil'in katkısıyla(!)- kelimenin tam anlamıyla döktürüyor:

"de valvert:(kendisini süzen cyrano'ya yaklaşır ve azametli bir tavırla karşısına dikilir) burnunuz ne kocaman!

cyrano: (pür ciddiyet) evet, pek kocaman!
hepsi bu mu?


de valvert: daha?

cyrano: bu kadarı az
delikanlı! halbuki neler neler bulunmaz
söyleyecek! asıl iş edada. meselâ bak,
hoyratça: "burnum böyle olsaydı, mösyö, mutlak
dibinden kestirirdim!dostça: "yana yatmaz mı?
senden evvel davranıp kadehine batmaz mı?"
tarifle: "burun değil bir kere, coğrafyada
böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!"
mütecessis: "acaba neye yarar bu alet?
makas kutusu mudur, divit midir izah et!"
zarifâne: "kuşları sevdiğiniz besbelli!
yorulmasınlar diye yavrucaklar, temelli
bir tünek kurmuşsunuz!" pür neş'e: "birader, şu
koskocaman burnunla tütün içince, komşu
"yangın var!" demiyor mu?" müdebbir: "aman yavrum!
bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum!"
müşfik: "yaptırın ona küçücük bir şemsiye,
yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!"
alimâne: "görmüştüm aristophane'da belki
hippocampelephantocamélos adındaki hayvanın
burnu gayet büyükmüş! sen ne dersin?"
nobran: "zaten bilirim, sen misafir seversin,
bu, şapka asmak için ne mükemmel bir icat!"
şairâne: "ey burun! bütün cihana inat,
seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir
tek rüzgar bulunamaz, karayel istisnadır!"
hazin: "bir de kanarsa, kızıldeniz! ne belâ!"
hayran: "lavantacıya ne mükemmel tabela!"
lirik: "bu tanrıların bindiği bir gemidir!"
safiyâne: "abide ne günleri gezilir?"
hürmetkârâne: "beyefendi kibarsınız muhakkak,
yoksa imkânı var mı cumba sahibi olmak?"
köylü: "vış anam! bu ne? bilmem guş mu balıh mı?
yoksa bir tohuma gaçmış salatalıh mı?"
sivri akıllı: "bunu tombalaya koymalı!
kim elinden kaçırmak ister böyle bir malı?"
ve hıçkıra hıçkıra, nihayet, pyrame gibi:
"bu ne felâket! bu ne musibettir yarabbi!
böyle berbat edip de yüzünü sahibinin,
şimdi de utancından kızarıyor bak hain!"
-olsaydı biraz nükte, biraz malûmatınız,
işte karşıma geçip bunları sayardınız.
fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar,
neyleyim cenab-ı hakk ihsan buyurmamışlar!
zaten bir parça icat kudreti olsa bile
böyle seçkin, muhterem hüzzar önünde hele,
bana bu şakaları yapamazdınız elbet.
ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet
bunlardan birinin en ufak başlangıcı,
karşınıza çıkardı bergerac'ın kılıcı!
ben bunları söylerim oldukça belâgatle;
başkasından dinlemem fakat tekini bile!"*



*:milli eğitim bakanlığı yayınları, 1991

25 Kasım 2011 Cuma

kayıp

hilmi yavuz, bütün kayboluş şiirleri'ne "bir insana bırakılmış kader/ ve kelimelerin kalbi..." diyerek başlar.

ve devam eder.

o şiirlerden, kayboluş ve özlem ise, "benim sanki ben şimdi ne değilsem...", diye nihayetlenir.

nokta.

24 Kasım 2011 Perşembe

dostoyevski okumak: ne zaman, nerede, nasıl?

daha bin dokuz yirmi beşte, "dostoyevski üzerine söylenebilecek yeni bir şey yok aslında. akıllı ve doğru olarak söylenebileceklerin hepsi söylendi; bir zamanlar bunların hepsi yepyeni ve ruh doluydu; sonra hepsi eskidi.", demiş hermann hesse.

bizim de yeni söz söyleyecek gücümüz ve yeteneğimiz olmadığına göre, dostoyevski okumadan geçilemez bu günlerde, bu defa yelkenimize onun yazdıkları rüzgar olsun.

*

herman hesse, yaklaşık yüz yıl öncesinden gelerek başlıktaki mevzuya açıklık getiriyor:

"raskolnikov'u okuyan ve uzandığı kanepede bu hayaletler dünyası karşısında keyifli korkular yaşayan, dostoyevski'nin gerçek okuru değildir; bunun gibi, yazarın romanlarındaki psikolojiye hayranlık duyup, dünya görüşü üzerine iyi yazılar kaleme alan bilgin ya da uzman kişi de dostoyevski'nin gerçek okuru sayılamaz. dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun binbir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içerisinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, dostoyevski'nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değirmenine bakışlarımızı dikip kalırız. ve yine ancak o zaman
dostoyevski'nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.
"*


*: dostoyevski nasıl okunmalı?, çeviren: ahmet cemal

23 Kasım 2011 Çarşamba

bir masada iki kişi: havuz

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- neden ben?

- sen?..

- diyorum ki; neden beni seviyorsun, neden bana aşıksın, vesaire...

- çünkü ben.

- onu sormuyorum.

- yani, kelimelere muhtacım diyorsun. görmek yetmiyor da dokunmak, böylece varlığından emin olmak istiyorsun.

- bilmiyorum, ihtiyacım olan belki de budur.

- ama bunu yapmak, kocaman bir havuza atlayıp dibinden bir çakıltaşı çıkartmak gibi. ve bu eksik kalır. çünkü, bu havuzun bozkır sarısı bir iklimde olduğunu da söylemek gerekir. dahası taş bir konağın gölgesinde olduğunu. üzerinde yüzen sonsuz güzellikteki nilüfer çiçeğini.

*

gençlik ne tuhaf. oysa cevap vermeyip susabilsem, belki de, "bembeyaz kumsalın kenarında kendiliğinden büyümüş otlar" gibi bir cevap bulabilecektim.

20 Kasım 2011 Pazar

yöntem

"kitlelere köpek gibi davranarak onları peşinizden sürükleyebilirsiniz, ama 'size köpek gibi davrananların peşinden gidiyorsunuz', diyerek peşinizden sürükleyemezsiniz."*



*:samuel beckett

18 Kasım 2011 Cuma

dönüş

bu kadim şehrin kapısında, beni hiç olmazsa kar bekler sanıyordum.

oysa "hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka".

tıpkı, cemal süreya'nın dediği gibi...

16 Kasım 2011 Çarşamba

kitap fuarında bir öğleden sonra

bu seyahati yaklaşık bir ay önce planlamıştım demek, bilinçaltı denilen karadeliğin gündelik hayata etkisini görmezden gelmeyi sağlar mı bilmem ama, kitap fuarının o gün başladığını be. söyleyince hatırladım.

geç ve kalabalık bir kahvaltının ardından yakari ile şehrin batısına doğru yürümeye başlamıştık bile. yakari ki, dostluğun aşktan da üstün olduğunu bana öğretendir. selçuk'la beraber, ikisi az kahrımı çekmemiştir. (gerçi selçuk, bayram ertesinde,"hayır dostum telefonum ulaşılabilir durumdaydı ama seni iki defa reddettim," dediğimde, "pis... pis adam..." diye karşılık verdi ama, o sayılmaz.)

kuşlar dönüyor, takvimler değişiyor, hızlı internet, ayfon bilmem kaç... ama hala trafik çok kötü. insan belki gençken, önünde tanrılarınki kadar uzun bir hayat olduğunu sanırken dert etmiyor ama, yaş kemale erdikten sonra bile isteye buna razı gelenleri anlayamıyorum.

yakari'yle sohbetleşiyor bir yandan da camdan dışarı bakıyorum; kaç saniyede yüz kilometreye çıktığınızın, arabanızın size kaç liraya mal olduğu, ödenmesi gereken banka taksitleri, model ya da marka, özel bir şirkette üst düzey yönetici... bunların hiçbir önemi yok. manzara, aklıma islam dinine inananların akşam ezanını beklediği ramazan aylarını getiriyor. herkesin eşitlendiği o an. ezan okunur ancak o zaman başlarsınız, 'allah ne verdiyse' yemeye. bazan bir yudum suyun ardından başka bir şehrin iftar vaktini bekleyenler de çıkar. ama onlar kendi şehirlerinden çok başka bir şehrin hava durumuyla ilgilenecek kadar salak oldukları için bahse bile değmez. bir "edward hopper resmi"ne konu olmuşçasına lokantada tek başına yemek yiyenleri ise hala hüzünlü buluyorum.

her şey gibi yol da bitiyor. girerken, aklıma "bilet aldık evimizi gezmeye" mısrası geliyor. hangi şiirden ödünç aldığımı bilmiyorum. belki de uyduruyorum.

bu yollardan daha öncede geçmiş, çok önce tecrübe edilen bir frankfurt kitap fuarı'nın devasa kalabalığında 'yok'luğuma iman etmiş olsam da bir defa daha ürperiyorum: ne çok kitap var okunacak, okunması gereken ve asla okunamayacak...

belki de bu yüzden, yakari'nin girişte benden söz alması: nerelere uğramak istediğimi baştan söylüyor ve bunlar dışında başka bir yere uğramamak için söz veriyorum. kaldı ki, elimde ve aklımda bir 'alınacak kitaplar listesi' mevcut. bu listenin dışına çıkmam içinse istiklal'de uzun bir yürüyüşe ihtiyaç duyacağımı henüz bilmiyorum.

yerleşim planını eline alan yakari'nin co-pilotluğunda iki numaralı salona daldık. iletişim yayınları'nda biraz oyalansak da ilk kitapları yapı kredi yayınları'ndan aldım: hayatına da, yazdıklarına da kayıtsız kalamadığım borges'in bir başka biyografisi: jorge luis borges(jason wilson) ve arka kapak yazısına tav olduğum londra'da bir park(martin amis).

hem "bu gerçek bir öykü, ama şimdi gerçekten olduğuna inanamıyorum. üstelik bir cinayet öyküsü. şansıma inanamıyorum. işin en tuhafı bir aşk öyküsü (sanırım), yüzyılın bitiminde, lanet olsun bu kadar geç bir zamanda./ bu bir cinayet öyküsü. henüz işlenmedi. ama işlenecek. (işlense iyi olur.) katili biliyorum, maktulü biliyorum. zamanı biliyorum, mekânı biliyorum. sebebi (kızın sebebini) biliyorum ve yöntemi biliyorum. ayrıca istesem bile onları durduramam sanırım. kız ölecek. bunu hep istemişti. insanlar bir kez başladılar mı onları durduramazsınız. insanlar bir kez yaratmaya başladılar mı onları durduramazsınız," diyen bir arka kapak yazısına insan nasıl kayıtsız kalabilir? üstelik size kuvvetli bir biçimde nabokov'un zalimlikle eğlence arasında gidip geldiği romanı pnin'i hatırlatıyorsa. nabokov'un, "acımasızca ilerleyen tren" diyerek başladığı birinci bölümde, bir kaç paragraf sonra başını kaldırıp, o trenin kompartmanında oturan pnin'e bakarak, "şimdi bir sır vermenin tam sırası. profesör pnin yanlış trendeydi." dediği yerden bahsediyorum. üzerine cümleler birbirine girmiş ve "kız yanlış trendeydi" haline dönüşmüş iken.

yayınevlerinin vitrine önem verip "taş gibi" erkek ve kızları standlarında görevlendirmelerine itirazım hiçbir zaman olmadı. ama işe aldığınız bu gençler, kitapları sevmese de bilsin lütfen. özellikle de görevli olduğu standdaki yayınevinin. bunu hem can yayınlarında hem de yapı kredi yayınlarında yaşadım. ki yapı kredi yayınlarındaki trajedinin boyutları tarif edilemez: çiçek dürbünü'nü sorduğumda, kitabı bilemeyen görevli beni baş sorumlunun karşısına çıkarttı. sevin okyay'ın sadece çevirilerinin olduğunu, böyle bir kitabı olmadığını söyledi. var, dediğimde ise yayın kataloğunu gösterip kendince meseleyi kapattı. orada söylemedim ama keşke o katalogun bu yıla ait olduğunu, ve bahsi geçen kitabın çalıştığı yayınevi tarafından eskiden basılmış olduğunu bilebilseydi.

can yayınları'nda aradığım tek kitap vardı: ludmilla'nın başıma bela ettiği salman rushdie'nin türkçedeki son kitabı olan, öyküler toplamı: doğu, batı... utanç'la başlayan bu macera kesintiye uğramasın istiyorum. ingilizceden okumaya kalktığım the satanic verses'ı saymazsak tek eksik o çünkü. ingilizce kitap okuma macerama gelince, hala kendimi woody allen'ın hızlı okuma kursuna gitmiş öykü kahramanı gibi hissediyorum. savaş ve barış'ı okuduktan sonra ne demişti? olay rusya'da geçiyor...

april yayınevi ise süprizlerle doluydu. program hakkında bir şey bilmediğim için o gün fuarda kimlerle karşılaşacağımı da bilmiyordum. her süpriz gibi etkisi de muhteşemdi. afili filintalar, bütün yakışıklılıkları ve havalarıyla (allah, havalı olmayı hak etmediklerini söyleyeni çarpar, benden söylemesi.) oradaydılar.

az daha murat menteş'i tek başına yakalıyordum ama olmadı. yakalasaydım, aralık-iki bin altıdan bu yana biriktirdiklerimi söyleyebilirdim belki: dublörün dilemması iki binlerin edebiyat mucizesidir. korkarım, romancılığın şairliğinin önüne geçmiştir. bir kitabı bir kaç defa okuduğum olmuştur ama yıllar sonra ilk defa dublörün dilemması'nı üst üste iki defa okudum. korkma ben varım ise iki bin on yılı okuma notlarında 'yılın hayal kırıklığı' olarak kayıtlı. bu ilk romanla artan beklentilerden kaynaklandığı kadar, ortalardaki çizgi roman denemesinden ve herkesi memnun etme kaygısından kaynaklanıyor. sonra da kucaklar, kitaplığımda duran, izmit'teki bir evin balkonunda bir süre yağmur altında beklediği için kenarları ıslanmış, mor renkli gidiyorum bu(ah muhsin ünlü) için teşekkür ederdim. ama dediğim gibi, adam hem yakışıklı hem havalıydı ve etrafı doluydu.

elbette ki en büyük süpriz, muriel barbery'nin şirin kitabı kirpinin zarafeti'ni bir daha unutmamak üzere anımsamaktı. daima hatırlamak, 'kirpi'yi değilse de 'zarafet'i...

deniz müzesi standındaki görevlilere, bu ülkede deniz fenerleri hakkında neden yayın yok, derken, yolumun cadde-i kebir'e çıkacağını bilememiştim. meğer denizler kitaevi, m. vefa toroslu'nun ilk baskısı iki bin sekiz yılında deniz ticaret odası izmir şubesi tarafından yapılan ve bende olmayan deniz fenerleri kitabını yeniden basmış. önce ertuğ uçar'ın dünyayı seyretmek için bir yer'i, şimdi de bu kitap. galiba bu ülkede iyi şeyler de oluyor.

o gün metis, sadece hediyelik bir kitap demekti: pulbiber mahallesi. çünkü, bir süredir “ortam şiire acaip müsait efendimiz”di...

kitaplara başka şeyler karıştırmayı ihmal etmeyenler bağışlasın ama fuarda en başarılı stand tartışmasız bir biçimde timaş'a ait. oradan alınacak bir şey yoktu belki, ama, nazan bekiroğlu'nun en çok satan kitabının şair nigâr hanım olamayışını bir türlü anlayamıyorum. sizi gidi isimle ateş arasında sevicileri.

dergah'a uğrayıp ihmal edilmiş bir kitabı, hayat güzeldir'i almak istiyordum. içimde, yazar orada olsun, duası vardı. bilenler bilir, mustafa kutlu bütün kitaplarını okuduğum yazarlardandır ve günün birinde rastlaşıp elini öpmeyi hayal ederim. okumadığım tanpınar kitabı aydaki kadın'a elim gitse de, biliyordum ki, sırası değildi.

yakari'yle zevklerimizin artık farklılaştığını buradan sonra farkettik. o artık çocuk kitaplarıyla ilgileniyordu. tıpkı hayata olduğu gibi kitaplara da kendisi için değil, sultanı için, oğlu için bakıyordu.

günün en zevkli sohbeti ise ayrıntı yayınları'ndaydı. önce daniel martin, sonra fowles konuşarak girdik mevzuya. bin üç yüz sayfa olduğunu söylediği kitabın şu an dizgide olduğunu öğrenmek heyecan vericiydi. daha da heyecan verici olan, giderek starlaşan chuck palahniuk'la yetinmeyip afrika ve arap yarım adasından mualif sesleri yayın listesine aldıklarını öğrenmekti. muhalefet güzeldir. tıpkı isyan gibi...

son noktayı iletişim yayınları'yla koyduk. saf ve düşünceli romancı ile eğer bulabilirsem yaba yayınları'ndan okuduğum solgun ateş'in(nabokov)iletişim yayınları baskısını almak istiyordum. belki solgun ateş yoktu ama orhan pamuk şu an okuma sırasında. peşi sıra kemal safa güntekin'i de sordum. beni sabırla dinleyen kadın görevli adeta ser verdi sır vermedi. yazarın neden tek kişi olduğunu düşünüyormuşum, bu proje bir roman da olabilirmiş, gürsel korat o kişilerden biriymiş ama bunu herkes söylüyormuş, romanda duyduğum kadın sesine gelince yazarlar arasında kadın yokmuş. o kadının tıpkı uydurma biyografi gibi konuştuğunu anlamam için biraz süreye ihtiyacım vardı. öyle de oldu.

çıkış kapısı yakındı.

biz de çıktık.

yakari bir sigara yaktı.

hava soğuktu.

topladığım ayraçlara dokundum, ısındım.

7 Kasım 2011 Pazartesi

bir aşk yetmez*

genç adam endişeli adımlarla salonda bir aşağı bir yukarı yürümektedir.

erkek-(kafa sesi) kaç defa, kaç defa daha?

genç adam kanepeye doğru yürür ve oturur.

(erkeğin giysileri değişmiştir. filmde bundan böyle her farklı planda erkeğin ve kadının giysileri değişecektir.)

erkek- sana her şeyimi verdim, bütün aşkımı, her şeyimi.

genç kadın umursamaz gözükmekte ve elindeki derginin yapraklarını çevirmektedir.

kadın- ama yalnızca bir aşk verdin. bir aşk yetmez.

erkek- neye yetmez?

kadın- bana yetmez!

erkek, tedirgin bir halde aşağı yukarı yürümeye devam eder.

erkek- ne demek istiyorsun?

kadın- bir aşk yetmez!

erkek- benim bir aşkım var.

kadın- ama ben bir aşk daha istiyorum.

erkek- başka birini istiyorsun!

erkek- başka biri var!

kadın- evet...

erkek- kim?

kadın- sen.

erkek- ben mi?

kadın- bana bir daha aşık olmalısın. sonra bir daha, sonra bir daha, sonra bir daha.

kadının her "bir daha" deyişinde, erkek ve kadını bir arada gösteren aşka dair durağan resimler belirir.

erkek-(rahatlamış, muzip) peki...bu bir defalar kaç defa daha?

kadın-(teslim olmaz) yalnızca bir defa... bir dahaki sefere kadar.

erkek-(şaşkın ve çaresiz, gülümser) ...

vakko amblem ve logosu belirir, "moda vakko'dur" yazısı çıkar.



*: 1995-96 sonbahar/kış, bir vakko filmi (tv-sinema, 60 saniye), gösterim: ekim-kasım-aralık 1995

2 Kasım 2011 Çarşamba

uzay savaşları

amerika ve sovyetler birliği arasında soğun savaşın yaşandığı yıllarda, rekabet alanlarından biri de uzaydı. belki de en büyüğü.

rus yuri gagarin uzaya giden ilk insan olurken, amerika da bin dokuz yüz altmış dokuz yılında aya giden ilk ulus olmuştu. ama bu gidiş, yani amerikalıların aya gerçekten gidip gitmediği bugün bile tartışılır ve rusların gerisinde kalmayı gurur meselesi yapan nasa'nın aya gidiş kurgusu yarattığı iddia edilir. bu iddiadaki en önemli argüman ise aya bir daha gidilememiş olmasıdır.

görünen o ki, soğuk savaş yılları çoktan geride kalmış olsa da aya ikinci defa gidilecek. çünkü, iki bin bir yılından bu yana astronotlara pizza dağıtan pizza hut'ın en büyük rakibi domino's pizza'nın japonya birimi ayda açılacak ilk restaurantın sahibi olmayı planlıyor.

maeda corp inşaat şirketi, aya kurulacak kubbeli restaurantın tasarımını yapmış bile. proje tahminen on üç milyar dört yüz milyon sterline mal olacak ve restaurantın inşaatı için yetmiş ton malzemenin aya taşınması gerekiyor. bu da, inşaat malzemeleri ve pizza yapımında kullanılacak malzemeler için on beş roketin aya gönderilmesi demek.

bekleyelim ve görelim.

en azından fotoğrafları görmek isteyenler için ise burası var.

1 Kasım 2011 Salı

kasım

dostoyevski, karamazov kardeşler'de, "kasım günleri ne kadarcıktır ki zaten," der. işte o kısacık günler, uzun zamandır "dostoyevski okumadan geçilemeyecek günler"dir.

kitaplığın önünde durduğumda elim bir defa daha karamazov kardeşler'e gitse bile bir kaç gün önce kesin kararımı vermiştim: ecinniler(cinler)...

*

manzaradan parçalar'la başlayalım:

"cinler, insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi-sekiz romandan biri, hiç şüphesiz, gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır. ilk okuduğumda, yirmi yaşımdayken kitabın üzerimdeki etkisini, sarsılmak, hayret etmek, inanmak ve korkmak kelimeleriyle özetleyebilirim. o zamana kadar okuduğum hiçbir roman beni böylesine derinden sarsmamış, hiçbir hikâye insan ruhu ve şahsiyeti hakkında bana bu kadar sarsıcı bir bilgi vermemişti. sarsıcı olan şey insanın iktidar isteğinin ve affetme gücünün, kendini ve başkalarını kandırma yeteneğinin ve bir inanç bulma azminin, sevmenin ve nefretin, en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğün boyutlarının genişliğini görmek, bu özelliklerin aslında hep yan yana bulunduğunu kavramak ve bütün bu duygu ve ruh durumlarını kitabın ölüm, siyaset ve aldatmacanın şiddetiyle yüklü olay örgüsüyle birlikte yaşamaktı. hayretimi bütün bu bilgi ve deneyimin bana bir anda ve hızla verilmesinden alıyordum. bu hız, belki de roman sanatının en üstün yanıdır: büyük romanlarda, kahramanların duyup yaşadığı, koşup çırpındığı hızla, bizim önümüzde yepyeni dünyalar açılır ve onlara kahramanlara inandığımız gibi inanırız. dostoyevski’nin peygamberimsi sesine ve itiraf etmeye düşkün kahramanlarının dünyasına aynı şevkle inanmıştım.

bu kitabın yüreğimde hissettirdiği korkuyu açıklamak ise daha zor. bunun bir kısmı, kitaptaki o inanılmayacak kadar etkileyici intihar sahnesi (mumun sönmesi, yan odada olup bitenlere dikkat kesilen ötekinin varlığı), ve çok iyi tanıdığımız bir korkunun telaşıyla düşüncesizce tasarlanıp alelacele işlenen cinayetin dehşetiyle açıklanabilir belki. korkutucu olan belki de roman kahramanlarının kendi küçük, taşralı hayatlarıyla büyük düşünceler arasında hızla gidip gelebilmeleri, dostoyevski’nin onlarda ve kendinde bulduğu bu büyük cürettir. kitabı okurken her şeyin, en küçük günlük hayat ayrıntısının bile kaçınılmaz bir şekilde büyük düşüncelere bağlanabileceğini hisseder, bütün paranoyakların hissettiği şu gerçeğe korkuyla ulaşırız: bütün düşünceler, bütün büyük idealler, hepsi birbiriyle ilgilidir, tıpkı hikâyedeki gizli örgütler, birbirleriyle bir şekilde ilişkili hücreler, devrimciler ve muhbirler gibi. herkesin herkesle ilgilendiği, bütün düşüncelerin daha arkadaki büyük bir gerçeğe hem bir ilişki kapısı, hem de bir maske olduğu bu paranoyakça korkutucu dünyanın arkasında ise tanrı’nın varlığı ve insanın özgürlüğü sorulan yatar. dostoyevski bu iki büyük sorunu cinler’de yalnızca birbirleriyle artık hayallerimizde birbirlerinden ayrılmayacak bir biçimde birleştirmemiş, tanrı’nın varlığı ve kendi özgürlüğü yüzünden intihar etmeyi göze alan bir kahramanı inandırıcı ve okurun aklından hiçbir şekilde çıkmayacak bir şekilde canlandırarak dramlaştırmıştır."