14 Kasım 2018 Çarşamba

aşk aptallığı*

size verdiğim süre doldu.

'siz' derken 'saygı değer sen'i kastetmiyorum. bu bloga gözleri değen bir kaç okuru da...

siz, aşk aptallığı'nı okuyanlar. size, aşk aptallığı üzerine yazmasını beklediklerim.

ki aşk aptallığı üzerine bir çoğu reklam ya da tanıtım olsun diye yazılmış profesyonel, yarı profesyonel, amatör onlarca yazı okudum. youtube videosu bile izledim. ya adına aldanıp pencere önünde akıp giden sokak misali, akıp giden hikâyeye takılıp kalmışlar ya da yazarın felsefik birikimi ve gözlem yeteneğini bahane ederek genazino övgüsüne kapılmışlardı.

kıyamet uzmanı, ellisini aşmış bir adam. biri kendi yaşında diğeri kendinden genç iki sevgilisi vardır ve bunlardan birini seçmek zorunda olduğu düşüncesine sahiptir. artık zamanı gelmiştir.

ne büyük "aptallık"! ben ikisini de seçerdim. evet, burada bir gülümseme ikonu var. burada da... ama "akıllı okur" bilecektir; ikisini birden seçmekten daha büyük bir "aptallık" zor bulunur. çünkü, her tercih bir kaybediştir ama birini seçmezseniz ikisini de kaybedersiniz. bir de, "iki tane kadın mı? allah korusun!" bahsi var ki, o bambaşka bir yazının konusu.

aşk aptallığı, tembellik hakkı ya da odamda seyahat gibi isminin okuru ters köşe yaptığı kitaplardan değilse de tıpkı bizim büyük çaresizliğimiz gibi okurken/seyrederken, hatta okuduktan/seyrettikten sonra yanılsamaya sebep olan kitaplardan. aşk aptallığı'nı okurken barış bıçakcı'nın en sevdiğim ikinci kitabını hatırlamam tam da bu yüzden.

çünkü her iki kitap da adından dolayı yanlış anlamaya sebebiyet veriyor. nasıl kitabı okuyan/filmi seyreden insanların çoğu çok ama çok yakın iki arkadaş olan 'ender ve çetin'in büyük çaresizliğinin aynı kadına, nihal'e aşık olmak olduğu hatasına düşüyorsa aşk aptallığı'nı okuyanlar da iki kadından birine karar veremeyen bir erkeğin kararsızlığını "aşk aptallığı" olarak okumuş.

bıçakçı'nın kitabında, ender'in, "bizim büyük çaresizliğimiz, nihal'e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk sesleri arasında olmayışıydı," diye itiraf ettiği, artık büyümek zorunda olduklarını fark etmekti "büyük çaresizlik".

genazino'nun iki kadın arasında kalmış gibi yapan kıyamet profesörünün aptallığı da iki aşk arasında kalmakla düştüğü aptallık falan değil. kaldı ki, iki aşk arasında kalmış da değil. o sadece bedeninin verdiği yaşlılık işaretlerini görmemek ve bu konuda düşünmemek için öyleymiş gibi yapıyor. kaldı ki iki kadın da onun için vaz geçilmez değil. hatta romanın sonunda jenerik akarken üçüncü bir kadınla mutlu fotoğraflar beklemedim değil. yani ortada "aptallık" falan yok.

gençken yaşlı gibi davranmak, söz gelimi "saçlarım biraz beyazlasa," demek kolaydır. "bakmayın genç göründüğüme aslında ruhum yaşlı," demek de. ama yaşlılık gerçekten geldiğinde bıyıklarınızı keser, spor salonuna koşar, gömlek yerine tişört giymeye başlarsınız. ya da ayakkabılığı bez ayakkabılarla doldurursunuz.

"aslında çocukluğumdan itibaren yaşlanmayı bekledim, bana benzediği için," diyen bir adamın yaşlılığın ayak seslerini duyduğunda hissettiği korku, iki aşk arasında kalmış, birini seçmek zorundaymış, aksi takdirde ayıp olacakmış ya da ikisini birden kaybedecekmiş gibi yapması da bu yüzden. çünkü o, hiçbir zaman seçim yapmamıştır. hayatının merkezinde duran kıyamet uzmanlığı bile onun seçimi değil, ayaklarının "kayması" sonucu içine düştüğü bir durumdur. üstelik, bu tesadüf oldukça işine yaramış, "çocukluğumdan itibaren yaşlanmayı bekledim," dese de, baktığı her yerde kıyamet belirtisi görmek o günleri görmeyeceğine dair iç rahatlığı da vermiş olmalıdır.

yani mesele, aşk değil yaşlanmak. belki korku ama aptallık değil.

hem de hiç değil.


*: wilhelm genazino, jaguar kitap

8 Kasım 2018 Perşembe

ikemeso

bundan bir kaç yıl önce "el yazısı"ndan bahsetmiş, "el yazısı çirkin bir kızla asla olmaz" demeden önce pastane camekanlarında "pasta üzerine kremayla yazı yazabilecek eleman aranıyor" tarzı ilanların olduğu bir gelecek öngörüsünde bulunmuştum.

bu 'öngörü'ye daha geniş bir açıdan yaklaşalım. eleştiri hakkımızı saklı tutmak koşuluyla, ama anlamaya da çalışan bir yaklaşımla.

her şey gibi meslekler de evriliyor, kayboluyor, yenileri ortaya çıkıyor. artık televizyon tamircileri yok mesela. onların yerini bilgisayarcı çocuklar almış durumda. saat tamircileri sadece saat pili satıyor artık. tamiriyle uğraşmak yerine yenisini almak daha kolay. yanındaki adama, "sen tanksın," dediği için para alan, kendine yaşam koçu diyenler var.

tıpkı bilimler gibi meslekler de alt kollara ayrılıyor. geçmişte hekimler bütün bir bedenle ilgilenirken bugün her organa bir doktor düşüyor. yoğurt, süt satan, kış akşamlarını "booza" nidalarıyla renklendiren insanlar yok oldu ama her köşede telefonlarımızı hızlıca şarj eden aletler var.

evet, yeni meslekler ortaya çıkıyor. bunlardan biri de ikemeso.

modern zamanların dayattığı bir meslek. japoncada "çekici erkek" anlamına gelen "ikeme" ile "ağlamak" demek olan "mesomeso" sözcüklerinin birleşmesinden meydana geliyor. karşılığı da, "gözyaşını silen yakışıklı erkek". yaptıkları iş de, ağlayan kadınların gözyaşlarını silmek. hepsi bu.

müşteri şirketi arıyor ve belli bir ücret karşılığında bu hizmeti talep ediyor. ikemeso geldiğinde ağlıyorsa, "yakışıklı erkek" yumuşak bir mendille gözyaşlarını siliyor ve nazik kelimelerle onu rahatlatıyor. müşterinin içinde bulunduğu hâl henüz ağlamaya neden olmamışsa "gözyaşı silici" ona duygusal bir film izlettiriyor ve film bittikten sonra da gözyaşlarını siliyor.

"çünkü," diyor bu mesleğin fikir babası terai: "günümüzde, profesyonel işlerde çalışan kadınların sayısı her geçen gün artıyor. ancak erkeklerin dominant ve işkolik olmaları bu kadınların işlerini zorlaştırıyor. biz de ezilen kadınların rahatlamasını ve kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak için onlara güzel şeyler söylüyor ve gözyaşlarını siliyoruz."

bunları okuyunca, cameron crowe'un yönettiği elizabethtown(2005)u hatırladım. daha doğrusu claire'in, "ikimiz de yedek insanlarız... insanların ihtiyaç duydukları zaman aradıkları... onları mutlu eder, onlara iyi geliriz. isteklerini yerine getirir, sorunlarını çözeriz. sonra da yeniden çağrılmayı beklemek için kenara çekiliriz," dediği yeri.

sonra "ufak tefek montréalli yahudi delikanlısı"nı. yani "ladies man" leonard cohen'i. "kadın olsam onu arardım," dedim. "parasıyla değil mi?"

5 Kasım 2018 Pazartesi

tehlikeli şiirler - otuz yedi

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
aslı serin'den hayat işte* mesela
"mevsim gereği yağan yağmurdan etkilenme.
aya uzun bakınca gördüğün renkler, aslında yok.
Azmak'taki balıklar vücuduna ilk temas ettiğinde
ölmemişiz ya dediğin o ânı, çocukluk işte diye anlatma.
bütün kışlar ellerini ısıtabileceğini söyleyenler; gitti; kızma.
bunu elllerine bakıp söyle... Ellerine bunu söyle.

her şeyi değiştirebileceğine karar verdiğim bir ân
evet demek için bindiğin arabadan- çalan müzik yüzünden
hayır diyerek çıkma, kaldığında sokak ortasında
kahkahalar patlatma. Kararlar verme, bunu:
bir daha dinlemem dediğin o müziğe
yazdığın son şiirden sonra yazmam daha demene ve
bir türlü uzatamadığın saçlarına bakarak söyle
sen, söyleyebilen bir şey olarak çok güzelsin.

en büyük tesellin ve tesellicin sensin artık
diyelim herkes beceriyor kendi sonsuz düzenini, becersinler
kimileri de becermekle görevlidir bu hayatta
yeni odalarda ve arttıkça kalabalık ve arttıkça sesler
insan da neticede insandır aslında, abartma
olduğun ve olmadığın yerler biraz da bu yüzden yalnız.

bu yüzden varsa masada bir bıçak, bir matkap sana
ister tozunu al masanın, istersen attır
ödenecek o son hesaba hiç karışma ama
çünkü her hikâyeye bir mutlu gerekir "Mutlu ol yeter" sadece bir burjuva geleneğidir
dişlerin görülmediği bir tebessümle söylenir.

kötülük karşına farklı kılık ve kiyafetlerde çıkabilir
yanında durabilir, senle takılabilir
sağ gösterip hep sağ vurabilir, o kadar da kötüdür yani
oran mı acıyor oraya
muhteşem görev duygusuyla, oraya
sanki ömrünce bu âna çalışmış, hah tam oraya...

bak bunları bir daha hiç tekrarlamam:
bir olayı madde madde anlatanlardan ve
hayatını tik atarak geçirmişlerden uzak dur
çünkü sen markete alışveriş listesiyle hiç gitmedin.
gördün, biber bile çiçekleniyor önce
hava birden değişiyor ve yağmur yağıyor
hava birden değişiyor ve güneş açıyor.

merhaba, günaydın, ben Aslı, yapmamam gerekenleri
yaptıklarımdan öğrendim."

*:değil- sayfa:30-31, 160.Kilometre

1 Kasım 2018 Perşembe

meğer

sevdalanmaya gidiyormuşum meğer...

bu cümle melih cevdet anday'ın bir romanından, raziye'den. bu hâliyle içinizde bir anlam buldu mu bilmiyorum. ama bitmedi.

raziye romanı bu bir cümlelik paragrafla başlıyor ve "bunu daha önce bir kâhin bana söyleseydi, kuşkusuz geri dönmeye kalkmazdım, ama bu sevdanın nerede, nasıl karşıma çıkacağını düşünmekten belki de olayların sırasını bozardım, zamanı altüst ederdim. geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan. yoksa bir gün dizlerine dokunur dokunmaz onun soyunuvereceğini bilip de beklemek, bir ölümlünün sabrını aşar," diyen ikinci paragrafla devam ediyor dersem, eminim işin rengi değişir.

*

yine olmadıysa bir de şu şekilde deneyelim:
"Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer...

Bunu daha önce bir kâhin bana söyleseydi, kuşkusuz geri dönmeye kalkmazdım, ama bu sevdanın nerede, nasıl karşıma çıkacağını düşünmekten belki de olayların sırasını bozardım, zamanı altüst ederdim. Geleceğimizi bilmemektir bizi zamanın içine sokan. Yoksa bir gün dizlerine dokunur dokunmaz onun soyunuvereceğini bilip de beklemek, bir ölümlünün sabrını aşar."

30 Ekim 2018 Salı

özgürlük

kafka -ki kendisinden pek hazzetmem-, mavi oktav defterleri'nde, "atlas dilediği anda dünyayı omuzlarından atıp çekip gidebilirdi, ama onun özgürlüğü bunu düşünmesine verilen izin kadardı," diyerek yunan mitolojisine göre gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalı tanrı atlas'tan bahseder.

bunu cüz'i irade tanımı olarak kullanmak mümkündür. bana kalırsa insan teki olarak kaderimizi de işaret eder.

26 Ekim 2018 Cuma

goodbye beautiful*

bella ciao ya da bildiğim gibi söylersem ciao bella'yı yeniden fark edişim bu yıl ilkbahara rastlar. yeniden diyorum, ilk defa "zenginin malında fakirin de hakkı vardır," dediğimiz zamanlarda fark etmiştim çünkü. "bu memleket"i "akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan" değil, kaynağını kafkaslardan alıp denizler ve boğazlar atladıktan sonra adriyatik'te denizine kavuşan bir nehir olarak tanımladığım günlerdi. sonra kıymetini değilse de etkisini kaybetti. tıpkı dinledikçe ses kalitesini yitiren plaklar gibi.

bu yıl ilkbahardı. severek izlediğim la casa del papel sona yaklaşıyordu. (bu arada, bir uçak kazası sonrası kendini bir adada bulan insanlar için hâlâ ağıt yakan ama la casa del papel'i mantıklı bulmayan, hatta saçma diyen izleyiciye selam olsun.) ne diyordum? severek izlediğim dizi sona yaklaşıyordu. erkek dostluğuna güzelleme niteliğindeki sahnelerde, profesör ve berlin arasındaki sır ortaya çıkarken fonda bu şarkı çalıyordu. tam yeri ve zamanıydı.

ve ben bu italyan halk şarkısını yeniden hatırladım. hatta, banka müdüründen sonra dizinin en aşağılık karakteri olan berlin'e içimde saygı oluştu. evet, saygı. sevgi değil...

sonra, 'aziz' tom waits geldi. şarkı susmuş ama melodisi hâlâ odadaymış gibi sabahlar, akşamlar, gecelerle geldi. 'aziz' bu. bir alış-veriş listesini de seslendirse fark etmez. o yüzden ingilizceleşmiş sözler umrumda bile değil.

kaldı ki, bir zamanlar tek bir kelimesini anlamadan sevmiştim. benden sözlerini çevirmemi isteseler, "serbest çeviri" der, olmayan italyancamla
ve dostum,
yarın göremezsen beni bu şehirde
anla ki seferdeyim.
eskimez sandığın özlemlerini giderecekse
ödünç sevinçler almalısın yedeğine.
diye çevirirdim. gerçi olsa da çevirim yine aynı olurdu. sizi bilmem ama ben 'aziz" dudaklarını ne zaman mikrofona yaklaştırsa, "one fine morning" değil de "ve dostum," diye anlatmaya başladığı bir hikâye duyuyorum. bir de "hoşçakal güzellik" dediğini.


*: marc ribot - feat. tom waits, goodbye beautiful

24 Ekim 2018 Çarşamba

ev ödevi

bu defa eski defterleri karıştırırken değil çöp eve dönmüş bilgisayarın derinliklerinde dolaşırken karşıma çıkan bir şey.

sosyal medyanın artık olmayan bir mahallesinde çocuklar gibi eğlenir, akşam ezanından önce eve girmezdik. gün boyu yediğimiz tek şey, bazan o kapıda bazan bu kapıda yediğimiz salçalı ekmeklerdi. içtiğimiz de o kapılarda ikram edilen bir bardak su. sonra o mahalleyi yıktılar. yerine twitter, instagram falan yaptılar. biz de, üniversite sınavına hazırladık, evlendik, askere gittik, baba olduk. yurt dışına doktoraya gidenler, trafik kazaları vesaire...

o oyunlardan birinde, arkadaşlardan biri yaklaşık yirmi kelime/terim/ifade/isim vermiş ve bunları kullanarak metin yazmamızı istemişti. hepsini hatırlamıyorum ama içinde ateş böceği ercan, satranç, götü üç buçuk atmak gibi şeyler vardı. onları hatırlamıyorum ama yarışmayı düzenleyen arkadaşın benim kazandığımı ilan edip, "cemaat dağılabilirsiniz" dediği an bugün gibi aklımda.

tahammül edip okumayı başaranlar bazı yerlerin edepsiz olduğunu, bir çok ifadenin de bu blogtaki anlatılara sızmış olduğunu fark edecektir. noktalı yerlerin ilki düzenleyici arkadaşın, sonuncusu ise "hepimizi üttü, misketler onun artık" dediği kişinin adıdır.


*

…... için ödev denemesi (bu arada, içinde "deneme" geçen başlıklara bayılıyorum):

ateş böceği ercan hep oradaydı. neredeyse bir asırdır orada mermer bir sütunun üzerinde küçük adımlarla yürüyen piyonları, uçarcasına bir uçtan diğerine varan vezirleri, götü üçbuçuk atan şahları ve diğerlerini seyrediyor onu oraya getiren yolları bir defa daha yürüyordu. gençlik heyecanıyla farklı bir adam olmak hayali ve esrik gençlik günlerinin armağan ettiği cesaretle babasının bir zamanlar gittiği yolları çiğnediği, akrep ve yelkovan arasındaki derin boşluğa düşülmesi icap eden sarhoş ve yorgun bir gecenin sabahında "çapraz özgürlüklerindeki filler"in yerine terkisine atladığı siyah atın, "artık yeter, ben bindiğin atlardan değilim," diyerek onu sırtından attığı de-beşte günlerdir emilio santos ve helmuth dukcadam arasındaki bin dokuz yüz yirmi sekiz yılındaki eşsiz finalin dokuzuncu oyununu düşünüyor, kalesini bir türlü haş-üçe getirmeyen ve oyunun gereksiz yerine uzamasına neden olan dukcadam'a babası pervane celal'den öğrendiği, bir rivayete göre yavuz sultan selim'le mısır'a yürümüş en büyük dedesinin o seferden elde ettiği tek ganimet olan küfrü takdim ediyordu.

oysa bilmediği bir şey vardı. yavuz sultan selim'le mısır'a yürüyen bir dedesi hiçbir zaman olmamıştı. bu küfrü, iflah olmaz borges (borges yazılır borhes okunur) hayranı olan babasının bu ünlüyalancıkörün seksen yaşında yazdığı ve az bilinen "iskenderiye kütüphanesinde tashak serinliği" öyküsünde anlattığı, yaşlı ve yorgun deniz kurdu cabbar bin ra adlı kahramanın iskenderiye limanı'nı mesken tutmuş, taşıdığı hastalıklar ve yaşlılık yüzünden eti, elbette orası da çürümeye başlamış ve emeklilik için gün sayan fahişenin seksen yaşındaki bir adamın lama gibi tükürmesinin mümkün olduğunu ama bunun için ordu ile giresun arasına deniz doldurma yöntemiyle yapılan sahil yolunun açığına yine deniz doldurularak yapılacak or-gi adlı bir havaalanı açılması gerektiğini adını şimdi hatırlayamadığı el yazması bir kitapta okuduğuna inanmaması üzerine ettiğini babasının oradan öğrendiğini, yavuz sultan selim'le mısır'a yürüyen en büyük dede hikayesini de cumhuriyetin ilk yıllarında girdiği yol ihalesinde kendisine avantaj sağlasın diye uydurduğunu bilmiyordu.

tıpkı, …...'in emilio santos'u ihsan oktay anar harikası amat'tan çaldığını, helmuth dukcadam'ın da bin dokuz yüz seksen altı şampiyonlar ligi finalinde barcelona'ya karşı penaltı atışlarında dört penaltı kurtararak kupayı steau bükreş'e kazandıran kaleci olduğunu bilmediği gibi.

19 Ekim 2018 Cuma

sarı plastik kova

kum havuzunun kenarındaki ahşap kanepede oturan yaşlı adamın bakışları, gözlüğünün üzerinden salıncakta sallanan çocuklara bakmadan önce kumda unutulmuş sarı kova ve yanında öylece uzanan ama kuma karışıp kaybolmayı reddeden, kovayla aynı renkteki plastik küreğe bir süre takılıp kaldı.

17 Ekim 2018 Çarşamba

oyun ya da gerçek

"Sen bütün cehennemleri biliyordun içindekileri ve diğerlerini. Deliresi karanlıklar yaşadın gözlerin ardına dek açık. Gidilmez uzaklara gittin çelikten atlarınla, görülmez uzakları gördün ve yıkık tapınaklarda tanrı düşlerini."

ahmet karcılılar ilk romanı, bin dokuz yüz doksan dokuz orhan kemal roman armağanı'nı da kazanan yağmur hüznü'nde açılışı bu epigrafla yapar. temiz sayılamayacak siciline rağmen kendisine inanırsak, kahırratlı cemal'den alınma ve başlığı da hüzn-ü rahim*. inanırsak diyorum, çünkü hasan ali toptaş'ın haraptarlı nafi ile okura oynadığı oyun hâlâ aklımda. üstelik ikisi de denizlili…

benim gibi "tehlikeli" de olsa "oyunlar"a inananlar ve yazarlara karşı kuşkuda olanlar buraya bakabilir.


*:destan-ı sitarü'l-cevza, XVI. yy elyazması, iskenderiye kütüphanesi

15 Ekim 2018 Pazartesi

unutmak

unutmak kalbi olanlar için, karanlığın ve fırtınanın ortasında kalmış denizcilerin bir an önce varmayı hayal ettikleri limanlar gibi.
ama "benzetme" hayatın değil edebiyatın konusu.
ve hayatta işler edebiyattaki gibi yürümüyor.

unuttum sanırsınız.
geminin sağ ve salim limana ulaştığını, ateşin nihayet söndüğünü, izi kalsa da yaranın en sonunda iyileştiğini...
ama öyle değildir. o şey, göçük altında kalmış madenciler gibi hayatta olduğunu, canlı olduğunu anlayabilmeniz için sürekli ufak ufak tıklatır.

tıpkı, bir gün akşam yemeği için pilav yaparken farkında olmadan pirinç beyaz kalsın diye limon sıktığınızda olduğu gibi.

10 Ekim 2018 Çarşamba

niteliksiz adam

"size kendimden bahsediyorum doktor"*

şaka yapıyorum. bu ara niteliksiz adam'ı okuyorum sadece. ama başlamadan söyleyeyim: romanın kahramanı ulrich'e benzediğim yok ve ederi olmasa da beni ben yapan bir iki özelliğim var.

burada bahsetmiştim. yaklaşık bir yıl önce verdiğim bir kararla niteliksiz adam'ı okuma listesine katmıştım. ne yeniden okuma ne ilk okuma olacaktı. daha çok eksik bir hesabı kapatmaya niyetlenmiştim. ama araya bir sürü kitap girince bir türlü listenin ilk sırasına yükselemedi.

ilk işaret çatıkatı aşıkları'nı okurken geldi. eski tarz bir kırtasiye dükkanı işleten süreyya hanım camekana astığı ilanda, "Güneyli Bayan ya da Niteliksiz Adam'a (çocuklu olabilir) Arnavutköy'de kiralık çatıkatı, 40 metrekare, kat kaloriferi. Müracaat içeriye." diyordu. bu vesileyle, güneyli bayan'ın bilgesu eranus'un amerikalı yazar lillian hellman'ın yaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı, tarihsel gerçeklere dayanan bir tiyatro oyunu olduğunu da öğrenmiş oldum.

bunun üzerine bir de, tarzını sevmediğim ama iyi bir okur olduğuna inandığım bir kitap kurdu, niteliksiz adam'ı okumadıysan mutlaka oku, deyince çember tamamlanmış oldu.

*

iki bin altı haziranıydı okumaya başladığımda. ilk sayfasına okurken aldığım bir haberi, bu kadar uzun süreceğini asla tahmin edemeyeceğim bir yolculuğun haberini not etmişim. yolculuk o kadar uzun sürdü ki eve dönüş yollarını unutmuşum gibi geliyor artık.

john fowles'ın büyücü'sü arzı endam edince niteliksiz adam'dan anında vazgeçtiğimi, o haziran ayını herkesten kaçıp eve sığınarak büyücü'yü okumakla tamam ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. eve sığınarak dediğime bakmayın. akdeniz güneşi altında nicholas urfe'nin peşine takılıp yunan adası phraxos'un kayalıklarında dolaşmaktan tenimin brozlaştığına yemin edebilirim.

sonra yaz, yolculuk hazırlığı falan derken niteliksiz adam'ı unuttum. o da bugünlere kaldı. iyi olmuş. bunu sadece "oluş"ta ve "olmayış"ta hikmet referansı arayan yanımla söylemiyorum. hayata ve dünyaya karşı ölçüsüz bir cüretkarlıktan korunmuşum gibi hissediyorum. üstelik o vakitler altını çizdiğim satırların bugün de arkasındayım.

asıl güzelliği ise sona rastladım. bir mini ajandadan kopartılmış defter sayfası. üzerinde babamın el yazısıyla yapılmış bir liste. arabada dinlemek için kaset doldurtmak istemiş olmalı. kitabın arasına nasıl, ne zaman girdi hiçbir fikrim yok. ama birinci sıradaki şarkıyı biliyorum: ne sevdiğin belli ne sevmediğin...


*: kemal sayar, rüknettin'in kalbi için kehanetler