21 Ağustos 2014 Perşembe

göçmen kuşlar

bu sabah, sabah yürüşü sırasında başımı gökyüzüne kaldırınca yönünü güneye çevirmiş kuşları gördüm. tam dokuz tane. "yılın ilk kafilesi," dedim. göğün koynunda sakince kanat çırpıyor, pervaz vuruyorlardı.

(burada bir sıkıntı yok)

altlarında öylece durup gidişlerini seyrettim. mavi gökyüzü altında, kendini sonsuz bir akışa emanet etmiş semazenler gibi durdum. sanki ben duruyormuşum dünya ve yıldızlar ve her şey etrafımda dönüyormuş gibiydi. düşen yıldızları tutabileyim diye kollarım açık, avuçlarım göğe dönük.

(burada da bir sıkıntı yok)

sonra bu odaya döndüm. kitaplığa yürüdüm. kendime bir kitap seçtim: cam ırmağı taş gemi... "kül rengi küçük kuş ile beyaz mermer şehir"in hikâyesini okumaya başladım.

(bunu yapmasam iyiydi)

18 Ağustos 2014 Pazartesi

bir masada iki kişi: istek

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- şu an benim yerimde olmak istiyorsun değil mi?

- asla. ne şimdi ne başka bir zaman, sen de dahil hiç kimsenin yerinde olmak istemem.

- benim halim daha iyi olduğu için değil, kendi yerinde olmamak için.

*

bunu hep yapıyordu. ama nasıl yapabiliyordu? pek de kısa sayılamayacak hayatımda en çok bir elin parmakları kadar yaşadığım bu hali nasıl sezebiliyordu?

15 Ağustos 2014 Cuma

sevgiliye mektup*

sait faik, kendi ifadesiyle "bir şair kafası ya da fantazisi" gibi, bana kalırsa sanatkârane bir tavırla, "bir dakika evvel elimde kağıt kalem yokken, seninle konuşuyor ve sana yazıyordum," diye başladığı "sevgiliye mektup"unun sonunu herkes gibi getiriyor: sıradan...

"sana bahsetmek istediğim şeylerin hiçbirinden söz açamadığım için mazur gör. yazıya başlarken aklıma gelen hikâyeleri unutmazsam aynen; unutursam; başımdan her gün vakalar geçiyor -hem de hepsi seni eğlendirecek şeyler- onları yazarım.

mektupta âdet yerini bulsun diye bir yerini öpmem lâzımsa, hiçbir yerini tercih edemiyorum; her tarafından öperim."


*: inkılapçı gençlik dergisi - 17ekim1942 

13 Ağustos 2014 Çarşamba

dakika ve skor

"şöyle anlayışlı birine rastladım mıydı, hep yanımda taşıdığım bir numaralı resmimle deneyiveriyordum onu. gerçekten kavrayışlı biri olup olmadığını öğrenmek istiyordum. ama her defasında yanıtlıyordu: "bir şapka." o zaman ne boa yılanlarından, ne balta girmemiş ormanlardan, ne de yıldızlardan söz ediyordum ona. özdeşlik kuruyordum onunla. briçten, golften, politikadan, boyunbağlarından konuşuyordum. ve karşımdaki koca adam, böylesine aklı başında biriyle tanıştığına iyice seviniyordu."*


*: antoine de saint-exupéry, küçük prens - çeviren: selim ileri, yky

babamın göz yaşları

ben kolay ağlayanlardanım. kabul ediyorum. ama babam öyle değildir. ne gördüm ne de duydum. şükürler olsun.

ama...

kış grisi istanbul günleri. babamla son istanbul kışımız olduğunu henüz bilmiyorum. hatta 'son istanbul'umuz olduğunu...

eski bir anıyı ziyaret eder gibi bazı bildiği mekanları dolaşıyoruz; şu sokağın başında, bu binanın yerinde, burada, o zaman senden bile gençtim vs. ile başlayan bir sürü hikâye. bunu anılarını bana emanet etmek için mi yapıyor yoksa annemden konuşmamak için mi bilmiyorum.  sadece, o anlatıyor ben dinliyorum. "macera olmuş" bir hayat. evet, ilk "a"sı normalden kısa söylenen bir "macera"...

ilk defa o zaman öğrendim haliç'in iki yakası arasında küçük balıkçı motorlarının yolcu taşıdığını. babam hiç yapmadığı bir şey yapmış, eyüp'te cuma namazı kılalım demişti. ardından sohbet ederek piyer loti kahvehanelerinden birine çıkmıştık. hava soğuktu ama manzaraya karşı çay içmeye engel olacak kadar değil. çay içtik, sohbet ettik.

konuşmanın nereden oraya geldiğini bilmiyorum ama babam bir defa daha "ancak baba olunca anlarsın," dedi.

"iki yaşında vardın ya da yoktun. bizimle, annenle aramızda yatardın. ve masalla uyumaya yeni başlamıştın. annenle uyumak için odaya çekilir, bir süre sonra da beni isterdin. bir yandan "baba," der, bir yandan elini yatağın boş yerine vururdun. "baba, sen de buraya uzan." sonra annen aydede ile maceralarınızı anlatmaya başlardı. "aydede" öğrendiğin dördüncü kelimeydi. baba, dede, annane...

o akşamların birinde, bir gün daha bitti, diye düşündüm. sonra seninle yaşayabileceğim günlerin bir gün daha eksildiğini. bunun içimi nasıl acıttığını bilemezsin.

o akşam orada, uzandığım yerde, bir yandan annenin anlattığı masalı bir yandan senin soluğunu dinlerken, sessizce ağladım. çok ağladım."

başımı diğer tarafa çevirdim. kurşun rengi bulutlardan sıyrılıp suya düşen güneş ışıklarının haliç'i metal grisine boyadığı yerlere baktım bir süre. içimden ona kadar saydım.

sekiz... dokuz... on.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

gölge

bir zincirin ucuna peşpeşe eklenmiş üç halkanın -küçükbüyükküçük- sonuncusuna takılı kuş tüyü şeklindeki bir dövmeyi boynunun sağ tarafına yaptırdığında, güzelim boynuna bunu neden yaptığını anlayamamıştım.

ta ki, yüzümüz denize dönük biçimde bir masanın iki yanına oturmuş denizi seyrederken ona attığım kaçamak bakış güzelim boynuna takılıp kalıncaya kadar.

sanki, bir zincirin ucuna peşpeşe eklenmiş üç halkanın -küçükbüyükküçük- sonuncusuna takılı kuş tüyü bir küpenin gölgesi boynuna düşüyordu.

10 Ağustos 2014 Pazar

zalim

"zalim her dem zalim..."

ifade bana ait değil. "tek cümlelik eserler"le has okurun görüş alanına girmek arzusundaki bir genç yetenekten arakladım. levent yüksel'den bildiğimiz zalim'in sıfır km yorumunu işaret ediyor.

öyle ki, ilk duyduğumda kıskançlıktan ne yapacağımı şaşırmıştım. evet, kıskandım. hem de iki defa. ilki, şu hayattan geldim geçiyorum ve şu cümleyi kurdurtmayı başaramadım. ikincisi, bu yeni yorum ancak bu kadar güzel ifade edilirdi.

Zalim by Sifir Km on Grooveshark

ne kadar "sert müzik sever" biri olsam da, yukarıdaki cümle olmasaydı zalim'in sıfır km yorumundan yana dönüp bakmaz, hazır, "arabeske düşkün bir yanım olduğumu hiçbir zaman saklamadım," diyen bir adama dönüşmüşken döne dolaşa "asıl" zalim'i dinlerdim.

Zalim by Levent Yuksel on Grooveshark

ya da seyrederdim...

8 Ağustos 2014 Cuma

on bir nisan bin dokuz yüz elli dört

bu tarih yapılan bir değerlendirmeye göre yirminci yüzyılın en sıkıcı günü seçilmiş. ve bu seçim, true knowledge adındaki bilgisayar arama motoruna girilen üç yüz milyondan fazla bilginin değerlendirilmesi ile yapılmış.

yapılan değerlendirmede o gün için kayda değer sadece iki olaya rastlanmış; belçika'nın savaşın ardından dördüncü genel seçimini gerçekleştirmesi ve türk akademisyen abdullah atalar'ın doğumu.

elbette bu duruma itiraz edenler de var. en başta da bbc radio... bbc radio'ya göre asıl "en sıkıcı gün" on sekiz nisan bin dokuz yüz otuzdan başka bir gün olamaz. çünkü, o gün on sekiz otuz haberlerini sunan spikerleri "bugün haber yok" demiş.

*

yirmi birinci yüz yılın en sıkıcı günü mü? tabi ki bu gün...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

mayo

denize mayo ile girmeyi tercih eden kadınlar bana üniversiteden bir arkadaşı hatırlatır. bu arkadaş sevgilisini sadece alnından öperek yurda bırakırmış.

kız dayanamayıp en sonunda isyan ettiğinde durumu öğrenmiş, o arkadaşımızla "babannen mi o senin," diye çok dalga geçmiştik.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

kısa kısa - on dört

* bir savaşı kaybetmek kötüdür. en az kazanmak kadar kötü.

* "korkuyu becer, acının yüzüne tükür, takvimime gir/ temmuzun adını adınla değiştir. (k.iskender)"

* hayatımın bir dünya kupası daha geldi geçti. almanya şampiyon oldu. neredeyse bütün maçlarda tuttuğum takım yenildi. final dahil... borges'in, "arjantinliler öldüğünde birer meleğe dönüşür, kanatlarını da alıp uruguay'da yaşamaya başlarlar," dediğini öğrendim. ki uruguay'ın forması en güzeliydi... fransa milli takımının forması da güzeldi ama keşke bana bu kadar 'fransız' kalmasalardı... şili'deki maden kazasından sağ kurtulan maden işçileri dünya kupası için tüyleri diken diken eden bir reklam filmi çekmişlerdi. ama okuduğum bir yorum çok daha fazla içimi acıttı: "bizimkiler kurtulsaydı da reklam filmi eksik kalsaydı." bir de modern zamanlarda rastlaması imkansız derecede mümkün skorlar vardı: beş-bir, yedi-bir gibi...

* "seni seviyorum, 'bir yerde yanlış yapıyorum'un arnavutçasıdır." bu nereden bilmiyorum.

* umberto eco'nun sorusunu duyduktan sonra rastladığım herkese, paraguaylı olabilir misiniz, diye sorasım geliyor. umberto eco mu? "acaba paraguay'da bizim bizim bilmediğimiz ama dostoyevski'yi katlayabilecek bir yazar çıkmış mıdır?" diye sormuş.

* doğrusunun "falan" olduğunu bilmeseydim de, "f"den sonra gelen "i" sorunsalı yüzünden bile "filan" değil "falan" yazardım.

* "sevmek zamanı'nın yağmurlu camları" diye bir şey var.

* ünlü senarist, sinemacı- yazar ayşe şasa da sessiz sedasız hakka yürüdü. bu haber üzerine kitaplığa yürüdüm, bana sinema hakkında en çok söz söyleyen kitabı, yani sadık yalsızuçanlar, ayşe şasa ve ihsan kabil ortaklığının muhteşem bir sonucu olan düş, gerçeklik ve sinema'nın sayfalarında, altı çizili satırlarda, derkenara düşülmüş notlarda gezintiye çıktım. sonra ah güzel istanbul diyerek, dilim döndüğünce haşmet ibriktaroğlu'na durumu anlattım.

* ibrahim tenekeci ardından, "bu âlemden, 'kadere rıza duygusu, sabrı, tevekkülü, bir başka boyutta zenginleşmeyi getiriyor' diyen bir ayşe şasa geçti. ceylanların, koşarken dünyaya dokunuşu gibi. bütün ağırlıklarından kurtulup öyle. mekânı cennet, makamı âli olsun," diyerek bitirdiği ne güzel bir yazı yazmış.

* radikal'in yirmi bir haziran itibariyle sadece dijital ortamda yayınlanacak olması nedeniyle m. serdar kuzuloğlu'nun kaleme aldığı "kağıda veda  yazısı"ndan: "suya ilk biz düştük ama kabaran deniz karada bıraktıklarımızı da er geç yanımıza getirecek."

* "gözün işlevi görmek değil, gözyaşı dökmektir.(cioran)"

* bu yıl kadınlarda wimbledon'ı çek petra kvitova kazandı. bu, ilkini iki bin on bir yılında kazandığı şampiyonlukların ikincisiydi. rakibi ise ilk grand slam finalini oynayan eugenie bouchard'dı. on dokuz yaşındaki bouchard'a dikkat edin derim. ben mi? nike'ın kendisiyle reklam anlaşması yaptığını, pardon, kendisine sponsor olduğunu öğrendiğimden bu yana gözüm üzerinde.

* bu yıl erkeklerde ise wimbledon'ı, "hayatımın en iyi finalini oynadım," diyen novak djokovic kazandı. djokovic finali üç-iki kazanırken rakibi, kendisinden son bir şarkı beklediğimiz 'iyi aile çocuğu' federer'di. kabus gibi geçen iki bin on üç sezonundan sonra onu wimbledon finalinde görmek ve iki hafta boyunca oynadığı oyun muhteşemdi. tenis severlerin son şarkı için umutları artmadı dersek yalan olur.

* az önce rastladım. kpss sınavına girenlerden biri girişte arama yapan polisin, "kolları titanik yap," dediğini anlatıyordu. çok güldüm.

* "şiir, yazanın neresinden çıkıyorsa okuyanın orasına girer." bu sözü ancak "türkçe'nin en büyük şairi" söylebilirdi. öyle de olmuş.

* "ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. "kendini karşındakinin yerine koy..." ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu, yani kendimi bulamadım. (hakan günday, kinyas ve kayra)"

* "geçmiş içimde ikinci bir kalp gibi atıyor. (john banville, deniz)"

* geçen defa şarkısız geldik geçtik, bu kez öyle olmasın. ama bu şarkı dinlemekten ziyade seyretmek için. özellikle iki yere, serdar ortaç'ın, "kız gitmiş," dediği yer ile inşaat işçisi genç kızların bu durumu dans ederek kutladığı yere.

1 Ağustos 2014 Cuma

kalan

vakitsiz bir şimşeğin ışığı onları aydınlattı ve ardından gece onları içine çekti. geriye hiçbir şey kalmadı.