18 Temmuz 2016 Pazartesi

plastik çiçekler

"plastik çiçekler, tanrı'nın işlerinin bütünüyle insanın işleriyle yer değiştirmesinin sağlanması, gerçeğin giderek görüntü tarafından belirsizleştirilmesi, sahte ama akla yatkın görünenin, gerçek ama dolaysız olana tercih edilmesi, ölümün giderek daha da iyi biçimde hayat rolünü oynayabilmesi çabasını temsil ederler. onlar bir cesedin yüzündeki donmuş gülümseme gibidir."*


*: beşir ayvazoğlu, güller kitabı (lord northbourne'dan naklen)

15 Temmuz 2016 Cuma

kim bilir*

ahmet güntan parçalı ham - hitap 7.de yani gölgeye hitap'ta "ayrılığın birinci saatinde ben kim bilir'i dinlerim" der.

geri kalanı şarkı anlatır.

*: yayla bend, kim  bilir

12 Temmuz 2016 Salı

adım adım bir fotoğraf

bir fotoğraf gördüm. aklıma ilk gelen, mahir ünsal eriş'in "nasılsın?" sorusuna verdiği cevap oldu: içime bir ad koyacak olsam leyla derim, öyle güzelim.

peşi sıra feridun düzağaç'ın "kısaca fede" olmadan önceki şarkılarından birini hatırladım. -galiba en çok sevdiğim şarkısı-: aşkın e hali...

son noktayı ise içimde koydum. sessiz sedasız, bir nefes gibi: bu fotoğrafa bir ad koyacak olsam aşkın köy hâli derim.

7 Temmuz 2016 Perşembe

erik dalı

yol kenarındaki çimenlikte boylu boyunca yatan, kim bilir kaç gün önce kesilmiş erik dalı bu durumdan haberi yokmuş gibi çiçek açmış, eriğe niyetlenmişti.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

tehlikeli şiirler: yirmi beş

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
behçet aysan'dan beyaz geceler mesela
"bütün hayatları bilmek isterdim
ilginç geliyor bana bir gemicinin
                                   anlattıkları
eskiyen 
aşkları bırakıp
yeni yükler aldıkları

beyaz bir gecede.

bilmek isterdim
çamlıhemşin'li fırıncı
                         ustasının
niçin
batum'dan göç ettiğini
kömür yüklü mavnayla

beyaz bir gecede.

beyaz bir gecede
beyaz bir gecede

savrulmuş
buralara

saraybosna'dan
elinde hiç işlemediği
                        nakışı

kış zorlu
makedonya komitacı dolu
buğulanmış camları vagonların

bakışı mavi gözleri dalgın
o kadın

doğurmuş sonra annemi

bilmek isterdim
bozüyük bilecik arasında
bin dokuz yüz kırk yedinin martında

tipi
ve aç kurtlar
               saldırınca
tepesinde bir telgraf
                      direğinin
donan
gencecik hat bakıcısının
hayatını.

beyaz bir gecede.

ne söylenecek
              bir türkü
ne yazılacak
              bir roman
olan
bütün hayatları

yaşanmış
bütün hayatları
               bilmek isterdim.

beyaz bir gecede."

2 Temmuz 2016 Cumartesi

üç soru

"sorularla" geçelim bu kara günden. şairlerin devlet eliyle yakıldığı ve faturanın müslümanlara çıkarıldığı kara, kapkara günün sene-i devriyesinden. o gün yalnızca şairler değildi elimizden alınan. nice okunacak şiir, o şiirleri okudukça güzelleşecek çocuk, geleceğe dair umutlar da alındı.

yerine kara bir leke kaldı ne yaparsak yapalım çıkmayan.

sorular ise, o gün bizden alınan bir şairden, metin altıok'tan...
"ben neden
dudaklarının arasında
iğneler tutan
bir
terzi suskunluğunu
prova ediyorum
şimdi bu yol boyu
kederle yürürken

dağlara doğru?

neden kedi seven
bir insan
olduğumu
biliyorum da
kedisiz ve
sevgisiz
getiriyorum
yaşadığım günlerin
yaprak döken sonunu?

cevapsız sorunun
boynu büküktür,
hemen anlar
yetim olduğunu.

ben neden hala
duyuyorum avucumda
bir çocuk elinin
sızlayan
boşluğunu?"*

*: sorularla 

30 Haziran 2016 Perşembe

oz büyücüsü'nün adam fawer hâli: oz

ya da "olasılıksız ve empati'nin yazarı adam fawer"ın son romanı.

evet, tırnak içi. çünkü romanın kapağında öyle yazıyor.

*

"bestseller" diye isimlendirilen, "çok satan" kitaplardan uzak durmayı tercih edenlerdenim. herkes gibiyim yani. sıradan.

bu yüzden, "çok satan", hatta "çok ve uzun satan" kitapların belki de en güzeli olan nietzsche ağladığında'yı kaçırabilirdim ama kitabı okuduğumda henüz korsan baskısı kaldırım sergilerine düşmemişti. baskı sayısı ise henüz tek haneli sayıları gösteriyordu.

bunları söylerken, söz gelimi masumiyet müzesi ya da mücellâ'yı ve bir kaç kitabı daha çok satacağını bilerek aldığımı da itiraf etmeliyim. ve şimdi bir tamlama: "olasılıksız ve empati'nin yazarı adam fawer"ın son romanı oz'un yazarı adam fawer'ın ilk romanı olasılıksız da onlardan biriydi.

o sıra kaos teorisi ile ilgiliydim ve henüz hem alev alatlı'nın kabus ile rüya'sı hem bilim teknik yayınları'ndan çıkan kaos (james gleick) ile rastlantı ve kaos'un (david ruelle) tadı damağımdaydı.

ama karşıma çıkan, olasılık bahsinden yola çıkarak yazılmış, sürükleyici, sinemasal bir anlatıma sahip, içinde cia ve fbi'ın cirit attığı bir macera romanı olmuştu. sanki yazar, hollywood için yazılmış bir senaryoya biraz ekleme yapmış ve roman olmuştu. kaldı ki o ara matematik konulu filmler pek modaydı. hatta şöyle devam etmiştim: "eğer öyle değilse de eklendiğini düşündüğüm fazlalıklar budanarak roman senaryoya dönüşür ve yakında sinemalarda da fırtına gibi eser."

nihayetinde olasılık teorisinden, teolojiden, fizikten özellikle de kuantum fiziğinden çokça bahsederek önemli şeyler anlatıyormuş gibi yapan kitabın tek derdi vardı; bizi son durağa ulaştırmak.

"olasılıksız ama imkansız değil" diyen cümleyi deftere not etsem de, biliyorum ki gündelik hayatın içine "sürpriz"i sokarak o meseleyi halletmişiz: sürpriz, zayıf ya da hesaba katılmayan bir ihtimalin gerçekleşmesidir. bir de borges var. "imkansız, reddedilmiş mümkündür ve kuzeye gidildikçe imkansızlar çoğalır," diyen borges...

her şey defteri-iki'yi karıştırınca, laplace'ın deterministik dünya kabulünden yola çıkan kitaptan satranca dair bir kaç cümle, bir de ahkâm çıktı karşıma: "biri eğer fizik kurallarını ve bir an için evrendeki her şeyin konumunu bilirse, o kişi olan her şeyi bilebilir ve gelecek tüm tarihi de bilebilir," cümlesini yazmış, hemen altına "ve biz ona tanrı diyoruz" demişim.

daha orijinali yayınlanmadan türkiye'de türkçe çevirisi yayınlanan empati'yi okumadım bile. çünkü, adam fawer'a "ayırdığım süre" dolmuştu. kitap hakkında bildiğim bir kaç cümleyi de bu yazıyı yazarken öğrendim.

şimdi ise mevsimlerden yaz. insanlar kumsala indi, denize koşuyor. yeni bir adam fawer kitabı için şartlar müsait yani. türkiye'deki yayıncısı da arayıp, "'adam'ım seninle iyi bir dalga yakaladık. önümüz yaz. bunu kaçırmayalım," demiş galiba. o da elindeki malzemelere bakıp, bir zamanlar yaratıcı yazarlık dersinde işlediği konuyu, yani oz büyücüsü'nü ele almış. hikâyeye bir başka karakterin gözünden, uçan maymunun gözünden bakarak her şeyin sonrasını anlatmış.

sonrası malum. tıpkı empati de olduğu gibi bu kitabın da ingilizcesinden önce türkçesi yayınlanmış. bence olur. ne de olsa korsan baskılarıyla beraber bir milyondan fazla satan bir yazar söz konusu. o da durumun farkında ve önsözde türk okurlara "siz olmasaydınız ben de olmazdım" diyerek teşekkür etmiş. çünkü, onların baş tacı ettiği olasılıksız'ın ülkesi amerika'da esamisi bile okunmuyormuş.

yazar, tanıtım röportajlarında oz'un ikincisini de müjdelemiş. sihirli değil bilimli bir devam. ilk kitabı tamamen baş aşağı çevirip tüm bu sihrin gerçekte nasıl çalışabileceği, oz'un da bilimsel düzlemde nasıl var olabileceği üzerine bir anlatı. önümüzdeki yaz muhtemelen. tatil için bavullar hazırlanmaya başladığında.

26 Haziran 2016 Pazar

dakika ve skor

"o kadın telefon ettiğinde mutfakta kendime makarna pişiriyor, bir yandan da rossini'nin radyoda çalan hırsız saksağan uvertürüne eşlik ediyordum, ki makarna pişirmek için bu kadar uygun bir müzik olamaz."*


*: haruki murakami, zemberekkuşu'nun güncesi

23 Haziran 2016 Perşembe

bir soru

ama "günün sorusu" gibi değil. daha çok münazara tadında.

*

diyelim ki bir kitap çeviriyorsunuz. portekizceden türkçeye. ve orijinal metinde bir fransız şairden fransızca bir dize var. hem şair hem de dizenin alındığı şiir türkçe'de biliniyor, üstelik şiirin kabul görmüş bir çevirisi de var.

bu durumda ne yapardınız? o dize için bilinen çeviriyi mi kullanırdınız, yoksa o çeviriyi görmezden gelerek yeni bir çeviri mi yapardınız?

ben şahsen kabul görmüş çeviriyi tercih ederdim. talât sait halman çevirileri bir anıt gibi orada dururken shakespeare çevirmeyi aklıma getirmezdim. türkçede sabri esat siyavuşgil'in cyrano de bergerac'ı varken edmond rostand'ın bu ünlü oyunundan tek bir kelime dahi çevirmeyi ayıp sayarım.

*

bahsi geçen dize, fransızların ünlü şairi françois villon'un ballade des dames du temps jadis şiirinden mais où sont les neiges d'antan. kitabın* çevirmeni, nerede o eski karlar şimdi, demeyi tercih etmiş. sabri esat siyavuşgil'in, ama nerde bıldır yağan kar şimdi, diyen çevirisi bence çok daha güzel.

hiç olmazsa şiirin adında uzlaşmışlar: evvel zaman kadınları baladı...



*:josé saramago, ölüm bir varmış bir yokmuş

21 Haziran 2016 Salı

kör dövüşü

iki adam oturulmaktan, zamandan ve hatta yan yana durmaktan eskimiş koltuklarına oturmuş yaşlılığın ellerinden aldığı neredeyse kör gözleriyle badanası yıllar önce beyazdan griye dönmüş duvarı seyrediyordu. alınlarında vantilatörden gelen rüzgâr, kulaklarında açıldığı günden sonra hiç kapatmadıkları siyah beyaz televizyondan gelen dalga sesleri.

sanırım aynı düşü görüyorlar: deniz kenarında, tahta masalı bir çay bahçesi, masa örtüsünün eteği rüzgârda çırpınıyor.

bize göre solda ki, kulağı delik olan yani, söze başlarken hep yaptığı gibi hafifçe öksürdü.

- adam günleri sayacak kadar sevmiş demek ki. feriha geldi aklıma. yıllar sonra adını söyledim. ismini söylemek bile çok zevkli. yüzüme sıcak bir yaz gününde hafif ve ılık bir rüzgâr esivermiş gibi hissettirdi. zeliha ise, hüzünlü biraz. hak ettiği güzellikte hiç beklenmemiş gibi zeliha. mahzun. ama çok güzel. mahzunluk birine ancak bu kadar yakışır.

bize göre sağdaki, konuşacaksa da durup susmayı seçen yani, sağ dirseğini koltuğun kenarından kaldırıp elini itiraz edercesine salladı.

- o zeliha ki, yıllarca beklenmiştir kendisi. eminim bir allah kulu öyle beklenmemiştir. ve o geldiğinde ona yüründüğü gibi 'aldım verdim ben seni yendim' adımlarıyla hiç kimseye yürünmemiştir. ama haklısın: çok güzel...

17 Haziran 2016 Cuma

dakika ve skor

"anlatımda kısalık ve özlük yanlısı olanlar, az sözle çok şey anlatmayı sevenler, söz gümüşse sükût altındır diyenler, anlatılan fikir böylesine basit olmasına karşın en sonunda bu yaşamsal noktaya gelebilmek için neden bu düzey bir akıl yürütmeye gerek duyulduğunu kendilerine sorabilirler. cevap gayet basit ve biz bu cevabı güncel, son derece modern bir terim kullanarak açıklayacağız, bu sayede bu ana dek yer verdiğimiz eskil kullanımları da bir nebze telafi etmiş olabiliriz, birçokları bu tür sözcükler kullanarak metni küf içinde bıraktığımızı düşünmüş olabilirler, bunun nedeni background kaygısıdır. background dediğimizde herkes neden bahsettiğimizi anlamaktadır, ancak bayağı bir şekilde arka plan demiş olsaydık, bazı şüpheler oluşabilirdi ve biz yine o lanet eskil terimlerden birini kullanmak zorunda kalırdık, öte yandan bu terim gerçeğe de çok uygun olmazdı, çünkü background sözcüğü sadece arka plan anlamına gelmez, bu kavram incelenmekte olan nesne ile ufuk çizgisi arasında var olan sayısız arka planı içerir. bu bağlamda meselenin çerçevelenmesi dememiz daha uygun olacaktır. tamı tamına böyle, meselenin çerçevelenmesi denecektir."*


*: josé saramago, ölüm bir varmış bir yokmuş