25 Kasım 2020 Çarşamba

dakika ve skor

"Yolculuk olaysız geçti, elemek üzere oldukları on dakikanın ya da on saatin içinde dikkate değer hiçbir şeyin olup bitmediğini düşünen aceleci romancılar hep böyle söylerler. Kesin konuşmak gerekirse, şöyle söylemek çok daha doğru ve dürüstçe olurdu, Süreleri de uzunlukları ne olursa olsun tüm yolculuklarda olduğu gibi bin tane olay, sözcük ve düşünce vardı, bini on bin de yapabilirsiniz, ama anlatı uzuyor, bu yüzden kendime kısaltma yapma iznini veriyorum, iki yüz kilometreyi üç cümlede kat ediyorum, arabadaki dört insanın sessizlik içinde, herhangi bir düşünceden ya da hareketten yoksun bir şekilde yolculuk ettiklerini düşünerek, yolculuğun sonunda anlatacakları hiçbir şey olmayacakmış gibi yaparak."*

*: josé saramago, yitik adanın öyküsü

23 Kasım 2020 Pazartesi

ikna

bana kalırsa bütün ikna girişimleri beyhudedir. üzerine, kişiyi olduğundan çok daha zavallı gösterir.

n'olacaksa kendiliğinden olmalı, söz konusu akış önünde ne varsa yakıp yıkmalıdır.

ama bunun nadiren gerçekleştiğine, insan ömrüne ancak bir ya da iki tane sığdığına şüphe yok. belki üç... çoğu insan bu "nadir anlar"dan bir tekine bile denk gelmeden sahneden çekilir. kaçırdığı şansın farkında bile olmayanlar vardır ki, kaybetmeyi, ziyan olup gitmeyi fazlasıyla hak etmiştir.

yine de, bazan iş başa düşer. gözümüz ne "beyhudelik" görür ne "zavallılık". "ikna kelimeleri"ne sığınırız. o zaman da ya tek bir sözle ikna olur muhatabımız ya da ikna olması için bir sürü söz gerekir.

ikinci durumda ikna olmak bir işe yaramaz ama. en azından ederi olmaz.

bir de ne olursa olsun "olmaz"lar vardır. "olmuyorsa olmadığındandır," der, bir daha dönmemek üzere hikâyeden çıkarız.   

20 Kasım 2020 Cuma

tehlikeli şiirler - kırk dokuz

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
ahmet güntan'dan mektup* mesela

Gelip bana aşklardan söz ediyorlar
Aşkların seçilen hatıralarından
Mektup beklemenin uzayından bakıyorlar
Kıskanmanın klasik huzurundan

Bir isim bulamadım sana
Sanatkâr bir yaz daha geçti sevgilim
Sıcaklar teorimin baş oyuncuları
Besbelli inanıyorsun bir şeyler kaldığına
Perdeyi daha kapatamadık sevgilim
Bitmemiş biyografilerin tüccar akşamına

Yazlar bitecek bana aşklardan bahsedecekler
Her şey bitmiş gibi bir kışa başlayacaklar
Bizse görmedik birbirimizi daha

Sürece inanarak sevgilim
Gelecek yaza da beraberiz
Tarihte adını arayarak bir bünyenin
Biten bir yazın teorisiyle sevgilim
"Gözlerinden amansız bir hasretle öperim"

*: ilk kan., 160.kilometre

18 Kasım 2020 Çarşamba

günün sorusu: sönmüş yıldızlar

şehrin ışıklarından uzakta, bulutsuz gecenin göğüne parmağını uzatıp, "bu bizim yıldızımız olsun," diyenlerin, sönmüş yani ölü, artık olmayan bir şeyden bahsettiğini biliyorsunuz değil mi?

15 Kasım 2020 Pazar

brezilya bayrağı

rüzgârda çırpınan flama ve bayrakları çok severim. sadece flama ve bayrakları mı? karnına dolan rüzgârla odanın ortasına yürüyen tül perdeyi, eteği pencereden dışarı savrulan perdeleri, vapurda denizi seyre dalmış bir kadının üzerindeki trençkotun eteğinin önünü ardını düşünmeden kendini rüzgâra emanet eden hâlini...

bıraksalar sabahtan akşama kadar seyredebilirim. hem görsel olarak hoşuma gider hem uzamı sabit bir kumaş parçasının şekilden şekile girmesi, dönüşüp durması bir mucize hissi verir bana. matematiksel bir formülle ifade edilemeyen, istatistiksel tahminlerin işe yaramadığı bu durum öngörülemez oluşuyla bambaşka kapılar açar içimde.

ay-yıldızlı bayrağın dalgalanması ise ayrı bir şeydir. bunu vatanseverlikten ayrı bir duygu ile söylüyorum ama. çünkü çok yakışır "kırmızı zemin üzerine ay- yıldız"a rüzgârla arkadaşlık etmek.

brezilya bayrağını da çok severim. dünya kupası'nı izleyen bir çocuğun zihnine kazınan sarılı yeşilli mavili haliyle değil yalnızca. çünkü onu dünyanın en güzel ikinci bayrağı yapan bambaşka bir şeydir.

bin dokuz yüz doksan ikiden bu yana kullanılan bayrağın ortasına konumlandırılmış mavi daire ve üzerindeki yıldızlardır ilk sebep. çünkü bu fikir beni büyüler. zira tesadüfî değildir. brezilya'nın bağımsızlığını ilan ettiği on beş kasım bin sekiz yüz seksen dokuz günü saat sekiz otuz yedide rio de janeiro'nun üzerindeki gökyüzü haritasıdır. 

[bir de, "der himmel uber berlin" var. ama o bambaşka bir hikâyedir.]

ikincisi ise, mavi dairenin üzerindeki kuşakta yazan ve bana "ittihat ve terakki"yi hatırlatan "ordem e progresso" yani "düzen ve ilerleme" ifadesi. comte ve savunucusu olduğu pozitivizm ekolüne işaret eden bir saygı duruşu. gerçi ifadenin orijinalinden* "aşk"ı atmışlar ama olsun. o kadar kusur kadı kızında da bulunur. 

*: "o amor por princípio e a ordem por base; o progresso por fim." ya da "ilkeler aşkla bağlı kal, düzenden şaşma, sonuç ilerleme." gibi bir şey.

11 Kasım 2020 Çarşamba

dakika ve skor

"Bilirsin, insan dert denen şeyin ağırlığı altında ezilip un ufak olunca, dert çoğu kez o insanın şeklini şemâili ne alır da, hiç kimseyi iplemeden, uluorta konuşmaya başlar. Başlangıçta bir hayli yumuşaktır konuşma; içinde ortalama mantığa denk düşen dört başı mamur benzetmelerle buğulu birer elma gibi yuvarlanıp duran anlamlari derin çözümlemelerle parlak sıfatlar, ani bağlantılarla haklı saptamalar, hatta bütün bunların yanı sıra, kıvrak dönüşlerle uzun sıçramalar bile vardır. Duruşları insanın kalp atışlarında yankılanan rengârenk kelimeler de vardır sonra, gerçeğin her yerdeliğine inanmış serinkanlı cümleler, bir ova gibi genişleyiveren sessizlikler, alçakgönüllü paragraflar ve yeryüzündeki konuşmalarının ağırlığından oluşmuşa benzeyen her biri birbirinden lezzetli virgüllerle yerli yerine oturmuş noktalarda vardır.

Gel gör ki, meçhul bir el gelip konuşmanın seyrine müdâhale etmiş gibi, bir süre sonra her şey değişir. Tül perdelerin arkasına gizlenmiş kırık kalpli bir çocuk edasıyla sakin sakin konuşan dert birdenbire şirazeden çıkıp insanı afallatacak derecede çirkinleşir dei sürekli ateş püsküren sipsivri bir dille oraya buraya acımasızca saldırmaya başlar bir bakıma. Saldırınca da, bilirsin, hiç ayrım yapmadan önüne gelen herkesi suçlar. Suçlamaktan da öte, kökleri insanoğlunun ilk ânına dek uzanan korkunç bir intikam duygusuyla kıyasıya tırmalar her şeyi ve herkesi, kıyasıya hırpalar, kıyasıya yaralar ve sonuçta ortalığı orasından burasından kat kat dumanlar tüten, uçsuz bucaksız bir savaş alanına çevirir. Öyle ki, çığlık çığlığa parçalanmış kalpler yüzer artık bu savaş alanını kaplayan kan göllerinin içinde. Kalplerle birlikte ölmüş dostluklar yüzer sonra, dostluklarla birlikte ezilmiş duruşlar, duruşlarla birlikte yok olmuş umutlar yüzer."*


*: hasan ali toptaş, uykuların doğusu

9 Kasım 2020 Pazartesi

hitap- iki

çok değil, dört gün sonra yazsaydı adam mektubu, "kıyılarından çekildiğim şehir," diye başlardı mektuba.

"mutlu olabilirsin."

ve bu kadarı kadına yeterdi. herkese yeterdi.

6 Kasım 2020 Cuma

iki kişi, tek cevap

"hiç anlamıyorum," demiştim ze.'ye. "hayatımı ziyan ettiğimi düşünüyorlar ama bir açmaza girdiklerinde ya da yola niyet ettiklerinde ilk önce benim fikrimi merak ediyorlar." bir an bile tereddüt etmedi. "çünkü senin deliliğin yalnızca kendine. düşünüp taşınıp onlar için en iyi, en doğru cevabı bulacağını biliyorlar."

evet, ze. her zaman akıllıca cevap verir. mutluysa aklı yüzünden, mutsuz ise aklı akıllılara terk edemediği içindir. ama iyi hatırlıyorum. bir ara aklını yarı yolda bırakmış, mantığını bile isteye ihmal etmişti. ve bu, bir kaç hayat kadar uzun bir süre önceydi.

karşımda oturmuş, gel-gitlerle o adamı anlatırken bunları düşünüyordum. bir adam varmış. aslında en başta hiç önemsememiş ama bir gün "olsun ne olacaksa" demiş. sonra da eski adam gitmiş ve yerine bambaşka biri gelmiş. ve bir sürü şey daha.

bir ara sustu. kahve fincanını dudaklarına götürdü. şaşkınlıkla fincanı dolduran boşluğa bakarken, "olay yerinden uzaklaş," dedim. "bir saniye bile durma. değil katil ya da maktül olmak, şahit bile yazmasınlar seni."

kahretsin!.. duymak istediği bu değil. tutunacak bir dal, beni ikna edecek bir delil arıyor. o delil en çok da kendini ikna etmek için. bu iyi. bulamamış olmalı ki sustu. telefona sarıldı. muhtemelen bir kaç mesaj gösterecekti. ama o aşamayı çoktan geçtiğimizi hatırlamış olmalı ki telefonu elinden bıraktı ve susmaya devam etti. garsonla göz göze gelmeye çalışıyor, aynısından bir tane daha isteyecek.

bundan daha iyi bir fırsata bulamazdım. uyandırmak, sonra da diğer yanına dönüp uyumaya devam etmesin diye sert yatağı göstermenin tam vaktiydi. "o akdenizli elamanla neden olmamıştı?" diye sordum.

"çünkü istemiyordum. bir an bile istemedim."

"istemediğin için de bazı şeyleri ondan esirgedin. sinemaya gidelim teklifini bile merak ettiğin bir film söz konusuysa kabul ettin."

"çünkü," dedi ve orada kaldı. oradan öteye geçemedi. sadece, "poff", dedi. ben de, geçmişe dönüp bakarken rahat etsin diye elimi tuttuğum fenerle beraber yukarı kaldırdım.

"sen akdenizli elemana nasıl davrandıysan o da sana öyle davranıyor. çünkü seni istemiyor."

tam da burada fark ettim, onun da beni istemediğini. merak etmediğini, özlemediğini, ne olursa olsun hayatında bana yer açmayacağını. aramazsam aramazdı mesela. nasıl olduğumu sormazdı. bir süredir sadece benim çabamla yakınlardaydı. tutmasam gidecekti yani. yalnızca bir tarafın çabasıyla devam eden bir şey nasıl sağlıklı olsundu? dahası, kolundan tuttuğum için yanımda duracak birini hayatımda istemeyecek kadar kendime saygım, üzerine çok güçlü bir egom vardı.

"ne oldu?" diye sordu, garson kız kahvelerimizi bırakırken. "sustun."

"sadece eski bir hikâyeyi hatırladım. senin gibi ben de cevap aldım."

bir şey demedi. hiç konuşmadan, bir dostluğun emniyetinde sessizce kahvelerimizi içtik.

4 Kasım 2020 Çarşamba

başlangıç

eğer kült diye bir şey varsa, bunun sinemadaki karşılığı benim için the big lebowski'dir. bir yandan bu filmi çok sever bir yandan da bu filmin sadece esprilere, defalarca taganni edilen "fuck"lara ve bowlinge indirgenmesine üzülürüm.

çünkü bu film, kara filme tam bir örnek olan senaryosu, çok iyi çizilmiş karakterleri, oyuncu performansları ve yönetmen(ler)inin çok yerinde kurgu ve görüntü tercihleriyle sinema tarihinin derslik filmlerinden biridir.

aynı şey yere göre sığdıramadığım, herhangi bir üçleme ya da sıralamada "paha biçilemez" etiketiyle liste dışında bıraktığım, hayatımın romanı tatar çölü için de geçerli.

gördüğü kıymetin konusundan, hayata dair çok yerinde saptamlarından ve hatta "tatar çölü hakkında yazmanın sattığını fark eden yazar çizer tayfası"nın yazdıklarından kaynaklandığını biliyorum ve kabul ediyorum. burada sorun yok. sorun, bu kitabın kıymetinin sadece konusundan ibaret sanılması. 

oysa kurgusu, ritmi ve çeviride bile kendisini saklamayan anlatım oyunlarıyla mükelmel bir edebiyat örneğidir. üstelik tam da tolstoy'un, "bütün muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir," dediği gibi başlar.

"giovanni drago, bir eylül sabahı, subay çıkar çıkmaz ilk atandığı göreve başlamak için bastiani kalesi'ne gitmek üzere kentten ayrılıp yola koyuldu."*


*: çeviri: nihal önol, can yayınları


1 Kasım 2020 Pazar

ayrımcılık

kabul ediyorum, ben bir cinsel ayrımcıyım. şöyle ki...

koşarken karşıdan karşıya geçmem gerektiğinde anlayış gösterip bana yol veren sürücü erkek ise, başımı eğiyor, sağ kolumu dirsekten kırdıktan sonra elimin içiyle iki defa göğsümün sol yanına vurarak teşekkür ediyorum. eğer kadın ise sürücü, sağ kolumu hiç bükmeden sanki pelerinimin eteklerini savurmak istercesine sağa açıp reverans yaparak...

*

cinsel ayrımcılık demişken... bu bahiste en sevdiğim fıkra şu: "din insanı"...

28 Ekim 2020 Çarşamba

dayı ya da amca

her zaman söylediğim bir şey ama en son burada söylemiş olmalıyım: "kedi sevmem ben. kedi seven kadınları severim. üstelik onlar da beni severler. hem de çok severler."

bunu derken, bambaşka bir tecrübenin ışığında konuşuyorum elbette. yoksa, kedili bir evde büyümüş ya da kedi beslemiş değilim. daha çok arkadaş kedileri. en çok da beni kıskançlıktan kıvrandıran, hayır, geberten sevgili kedileri.

geçtiğimiz günlerde, yani bir cumartesiden bir başka cumartesiye bir kediyle aynı evde yaşadım. misafirim vardı. kedileri de onlarla gelmişti.

sabah gözümü açınca pencere kenarında  dışarıyı seyreden bir karaltı görmek, elbise dolabının üzerinde ışıl ışıl yanan bir çift göz, sahipleri varken daha çok benim kucağımı tercih etmesi ve bolca "bana hiçbir kız kayıtsız kalamaz" deme fırsatını bana vermesi, mutfak penceresinin camındaki pati izleri, hatta benden önce davranıp koltuğumu kapması bile keyifliydi.

ve geldiği gibi gitti. etrafı topladım, bulaşık makinesini çalıştırdım, yorgan, yastık kılıfları yıkanırken koşmaya gittim. duştan sonra biraz rahat rahat dışarıyı seyretsin biraz da bir kaza olmasın diye çıkarttığımız mutfak perdelerini taktım. her şey normal ve yolundaydı. varlığında varlığını hissediyordum da yokluğunda yokluğunu hissetmiyordum. hepsi bu.

tam bu sırada anladım kedilerle kurabileceğim ilişkiyi. ancak bir yeğene amca ya da dayı olmak gibi olmalıydı. seveceğim, şımartacağım, günün ya da yılın bir kısmını birlikte geçireceğim bir yeğen gibi. atalar boşuna, "çok muhabbet tez ayrılık getirir," dememiş.

son tahlilde, kedi seven kadınları hâlâ seviyorum. ama onların beni sevdiğinden emin değilim.