8 Şubat 2016 Pazartesi

muhafaza

buraya yazdıklarımı her zaman değilse de bazan -gizli saklı- gündelik hayatın içinde sohbet konusu yaptığım da oluyor. onlardan birinde konu "fener bekçisi olmasaydım ne olurdum"a gelince neredeyse buraya yazdıklarımı bir bir saydım.

muhatabım, "tesadüf mü bilmiyorum ama" diyerek söze başladı ve bu mesleklerin "beklemeye ve muhafaza etmeye" dair olduğunu tespit ediverdi. "korumak" yerine sırf artistlik olsun diye seçtiği "muhafaza etmek" kavramı ise belki de bilinç altımı görmesiydi. bilmiyorum...

"evet, bu meslekler muhafaza etmeye yönelik ama daha çok kişinin kendisini muhafaza etmesine. hatta en çok buna."

"yine de paha biçilemez dediğin, geometriyi anlatmaya, "ilk olarak edebiyat ile matematik arasındaki en büyük farktan bahsedeceğiz: "nokta" edebiyatta her şeyin sonu demekken, matematikte her şeyin başlangıcıdır" diyerek başlayan matematik öğretmeni farklı bir yerde duruyor sanki."

"aksine... sürekli gençlerle bir arada kalanlar bir süre sonra orada takılıp kalıyor, toplumun sürekli güncellenen değerlerinin farkına bile varmıyor. karşısındaki yüzler değişiyor ama konular, yaptığı espriler bile aynı kalıyor. bir manada gençliğini ve saflığını muhafaza ediyor."

4 Şubat 2016 Perşembe

sabah

bu sabah çok erken uyandım. o kadar yorgundum ki dün, neredeyse gün batımında yatmıştım. kalkıp pencereyi ve perdeleri sonuna kadar açtım, pencerenin önünde durdum.

bir defa daha anladım. doğruymuş, güneşin gecenin en karanlık vaktine doğduğu.

ufuk çizgisi yoktu. neredeyse siyah iki koyu mavi arasında oda kapılarının altından sızan ışığa benzer zayıf bir aydınlık... yine de, yenilmesi imkansız sertlikle, buz mavisi bir ışık.

çok geçmedi, üşüdüm ve yatağa döndüm. sağ taraf. yorganı çeneme kadar çektim. üzerinde beyaz çiçekler açmış şurup rengi nevresim takımı içinde. dün odanın aydınlığında bir defa daha sevmiştim.

nerede okuduğumu, nereden duyduğumu hatırlamıyorum ama o kişinin anne ve babalara yaptığı tavsiyeye katılıyorum. oğlunuz ya da kızınız nevresimi yorgana tek başına geçirsin de görsün bekarlığın kaç bucak olduğunu.

evlenmektense yorgansız yatmayı tercih edecek, zatürre olmaya razı, ne zaman intihar etmeye karar verirsem o zaman evleneceğim diyecek insanlar da vardır ki, haksız da sayılmazlar.

yorganın altında lahitlerine uzanmış eski mısır ölüleri gibi hareketsiz durup hızla soğuyan odaya temiz havayla beraber dolan sesleri dinledim. gözlerimi kapatınca kainat, açınca tavan. başka yerlerde olduğu gibi yıldızlar soluyor, güneş batarken yanında götürdüğü renkleri birer ikişer sahiplerine iade ediyordu.

bir süre sonra kalktım. çünkü, bohem de olsanız tembellikten daha yorucu bir şey yok hayatta. mutfağa gittim. kahvaltı için bir şeyler hazırlamaya başladım. bu yazı için bir kaç cümle karaladım.

sanırım tamamladım.

dört şubat perşembe' on altı... salondaki geniş kanepenin sol köşesi.

2 Şubat 2016 Salı

dakika ve skor

"birisi, meczûbun birine, ey divâne, tanrı ne iş yapar diye sordu
meczûp dedi ki: çocukların taştahtasını gördüysen dünyayı da tıpkı onun gibi bil
gâh o tahtayı baştan başa yazıyla doldurur, gâh bütün yazdıklarını siler, bozar.
zamanlardır bu işle uğraşır. yazıp bozmaktan başka işi yoktur."*


*: ferideddin-i attar, ilahinâme - bir meczûba, ulu tanrı'nın işinden sorulması

1 Şubat 2016 Pazartesi

huzur

"o menekşe ki çiçek kavramından kurtulduğu için var
adam ki sevgi kavramından kaçtığı için mutlu
denizin bir adam boyu üstü gibi erinçli bir de."

*: edip cansever, kitap, menekşe, tırnak

29 Ocak 2016 Cuma

"ama arkadaşlar iyidir"*

bir - telefon...

selçuk...

beni aradığında akşamdı. ve etraf çok kalabalık. sabah ilk fırsatta aradım. sesine bakarak uykudan uyandırdım sandım. hayır, su ısıtıcısının başında bekliyormuş. sabahları bir fincan neskafe içmeden kendine gelemezmiş, biliyormuşum.

"uyanınca salak gibi oluyorum," dediğinde, attığı bu derin pasa koşmamak olmazdı: "sadece uyanınca mı?"

- evet, sonra kendime geliyorum.

- saatler ilerliyor, salaklığın yavaş yavaş azalıyor. tam kurtulacakken gün bitiyor. sonra uyku. ve sabah. yeni baştan her şey.

karşılıklı kahkaha atarken, tanrılardan ateşi çalan mitoloji kahramanı prometheus aklıma geldi. ve onun sonsuza yazgılı cezası. ateşi çalarak insanlara armağan ettiği için olympos tanrılarının öfkesine maruz kalan, ceza olarak zeus tarafından bir kayaya zincirlenen kahraman. her sabah bir kartal ciğerini yemek üzere gelir. akşama gider. ve ciğer akşamdan sabaha kendini yenileyerek eski haline döner. sonra yine. ve yine. yine.

- prometheus'a benziyorsun. ama bu iyi bir şey. salaklıktan kurtulamadığın, ve böylece aklını terk etmekle imtihan olunmadığın için hayatla yüzleşmek zorunda kalmıyorsun. bu durum seni saf ve temiz tutarak kirlenmekten koruyor.

iki - whatsapp...

bir arkadaşım...

edebiyatçıdır. çünkü bunu belirtmek bu hikâye için şart. karanfil elden ele misali süreli yayınlara ulaşabileceğim bir internet sitesini tavsiye etmiş. bilmiyordum ve daha sonra kurcalamaya karar vererek teşekkür ettim.

- teşekkürler şekerim / öperim.. (-erim'ler zengin kafiye. çok zengin.)

cevaba çok güldüm sonra.

- rica ederim. (kafiye olsun diye değil)


*: tabutta röveşata

27 Ocak 2016 Çarşamba

alacak

büyük bir yazar olduğu kadar küstah da olan nabokov, "yazarın toplumsal sorumluluğu" başlıklı bir yazı için kendisine iki bin kelime karşılığında iki yüz dolar öneren writer's digest dergisinden kirk polking'e on üç haziran bin dokuz altmış dokuz tarihli bir mektupla kiminle dans ettiğini hatırlatıyor:
sevgili bay polking,
"yazarın toplumsal sorumluluğu var mıdır," sualinize yanıtım: "hayır".
bana on sent borcunuz var, efendim.

                                             vladimir nabokov

25 Ocak 2016 Pazartesi

bir aşk hikâyesi

selçuk'a,
çünkü bu hikâyeyi ona anlattığımda,
"bunu yazarsan haberim olsun," demişti...

dağlardan koşarak geldiği yolu denize yaklaştıkça bir sağa bir sola savrularak tamam eden kadim bir nehirden dinledim bu hikâyeyi.

ki ben, nehirleri de nehir kelimesinin fonetiğini de çok severim. bir nehrin denize kavuştuğu yerleri ise hepsinden çok. orada durmuş ufku seyrederken nehrin hikâyesini dinlemek diye bir şey vardır ki tarif edilemez.

*

üzerinden yıllar geçti. unutmuş, hatırladım sanarak aradaki boşlukları kendimce doldurmuş olabilirim. ama uydurmuyorum.

takvimler gelip, güneşin gökyüzüne asılı olduğu saatlerde sıcak, akşam olup renkler güneşin peşi sıra yola koyulduğunda serin günlere dayanmıştı. yaz boyu kumsalda gördüğüm esmer kadın kocaman gözleriyle o akşam üstlerinde yine kumsala iniyor ama üzerinde siyah boğazlı bir kazak oluyordu artık.

o gün havada bir şey vardı. açılmaz sandığım kapılar açılacak, eğer duymayı başarabilirsem nehir anlatacak gibiydi.

nehir sağ elini yumruk yapıp dudaklarına yaklaştırmış, peşi sıra iki kez hafifçe öksürmüştü sanki.

*

geride, arkamda bıraktığım onca şey arasında en küçük rüzgarda bile sallanan bir asma köprü de var. telaşsız, huzurla aktığım bir coğrafyada üzerimden gelir geçer. ömrünü tamam etmiş bir nehir olarak anladım ki, insanların hayat dediği şey, bir asma köprü hikâyesidir. her şey o köprünün üzerindedir. aşk da...

insanlar o köprünün başına geldiğinde ilk önce diğer uca, sonra köprüye bakar. eğer yolu üzerinde birini görmüşse, o yolu nasıl olsa bir çaresi bulunur diyerek kayıtsızlıkla ya da cesaretle yürüdüğü de olur yürümekten vazgeçtiği de.

yollarını yürüyüp de karşı karşıya geldiklerinde fark ederler ki köprüden yan yana geçmek mümkün değil; ne de muhatabının üzerinden atlayıp da geçebilmek. bir süre şaşkınlık olur yüzlerinde. geriye dönsem mi sorusu ise zihinlerinde...

aynı anda aynı şeyi düşünürler. biri önce diğeri sonra değil asla ve asla. aynı anda. birbirlerine sarılacak ve parmak uçları üzerinde dönecek ve yer değiştireceklerdir. ama sımsıkı sarılmak gerekir.

ve yaparlar bunu. bazıları hoşuna gittiği, bazıları da çıkış yolunu bulmanın rahatlığıyla bir kaç defa daha devam eder sarmaş dolaş dönmeye. artık kalp zamanı eşitlenmiş, sıcaklık ve koku birbirine karışmış, ruhlar kadim zamanda görülmüş bir rüyayı hatırlamıştır.

işte aşk dediğimiz şey budur.

zaman zaman geriye dönüp bakılsa da peşi sıra herkes yoluna gider. sıcaklık hatırlanır, kokular bir yerlerden çıkıp insanın karşısına dikilir, zamanda bir kırılma yaşanır, "insan unutacağı bir rüyayı neden görür," diye sorulur.

ya da "gördüğü bir rüyayı neden unutur?"

21 Ocak 2016 Perşembe

üçleme: fener bekçisi olmasaydım ne olurdum?

hayatta bazı eşikler var ve bu eşiklerin ardında her zaman "yeni hayat" beklemiyor insanı. bazan sorular bekliyor mesela...

"yeniden genç olmak ister miydin?", "her şeye sıfırdan başlama şansın olsa aynı hayatı yaşar mıydın?" ya da benim örneğimde olduğu gibi "fener bekçisi olmasaydın ne olurdun?"

yeniden genç olup üniversitedeki zavallılığımı tekrar yaşamak istemezdim. okulu bitirmenin diplomadan başka bir manaya gelmediğini bilen yanıma rağmen okulu bitirince iyi bir adam olacağımı sanmak ne ağır bir yüktü.

hayır, yaşamazdım. hatta yanına bile yaklaşmazdım. bazı yerlerde daha cesur bazı yerlerde daha korkak olurdum.

fener bekçisi olmasaydım çok şey olurdum. bir üçleme oluşturacak kadar çok şey...

bir... sayfa çevirici: adını tam bilmiyorum aslında. bir adı var mı, onu da bilmiyorum. yaklaşık dört yıl önce bazı anahtar kelimeleri kullanarak "ulu gugıl"a sorunca bu "iki kelime" çıkmıştı.

kendimden alıntılayarak söylersem, "bir piyanistin yanında oturup, piyanist son satırdaki notaları çalmaya başladığında ayağa kalkan, son notayı çaldıktan sonra ya da piyanistten aldığı işarete göre daha önce sayfayı çeviren, eğer sayfa düzgünce çevrilmemişse düzeltip yerine öyle oturan" kişilerden olmak isterdim.

iki... yol bekçisi: ilk kez bir filmle, ali aydın'ın yönettiği küf (2012) ile öğrenmiştim böyle bir meslek olduğunu.

sırtımda bir çanta, çantanın içinde yürümeye başlamadan önce istasyon şefine imzalattığım defter, kırmızı ve yeşil işaret bayrakları, düdük, metre, eldiven, somun sıkmak için kullanılan anahtarla her gün raylar üzerinde ortalama on beş kilometre yürüyerek üzerime zimmetli demiryolu hattında tren seferlerine engel bir durum olup olmadığını, rayların, vidaların, gevşekliğini veya eksikliğini kontrol eden bu insanlardan olmak isterdim. ki onarabileceklerimi sırt çantamdaki anahtarla onarır, onaramadıklarımı da defterine yazıp şefime bildirir, yalnızlığın ve gönüllü düştüğüm ıssız bir adanın doğurduğu bilincin tadını çıkarırdım.

üç... orman bekçisi: bir başka filmle, pelin esmer'in yönettiği gözetleme kulesi (2012) ile öğrendim, genelde kışları terk edilen gözetleme kulelerinde görev yapan orman bekçilerini.

yangına hassas ve yerleşim yerlerine uzak orman bölgelerinde olası bir yangını erken fark edebilmek için hakim tepelere kurulan o yerlerde neredeyse altı ay boyunca kimseleri görmeden yaşayan o insanlardan olmak, telsiz veya telefonda seslerini duyduğum yüzleri hayal etmek isterdim.


paha biçilemez olana gelince;

geometriyi anlatmaya, "ilk olarak edebiyat ile matematik arasındaki en büyük farktan bahsedeceğiz: "nokta" edebiyatta her şeyin sonu demekken, matematikte her şeyin başlangıcıdır" diyerek başlayan, daha ilk dersin sonunda öğrencilerinin, "siz felsefeci olmalıymışsınız" dediği bir matematik öğretmeni olmayı isterdim.

19 Ocak 2016 Salı

sıradan bir tenis maçı

"ama bunu yedi yıl önce yapmalıydın dostum!.."

avustralya açık tenis turnuvası'nın ikinci gününde verdasco'nun nadal'ı üç-iki yenerek bir manada yedi yıl önceki yarı finalin -bana kalırsa gelmiş geçmiş en iyi tenis karşılaşmasıdır- rövanşını almasıyla söylediğim ilk şey bu oldu.

*

ben her zaman "federer"ci oldum. "federer anları" şu hayatta iman ettiğim nadir şeylerden biridir. tenisi bambaşka boyuta taşıyıp olanaklarını genişleten yeteneği, oyunu sanata has bir zarafetle oynaması, bu yaşta bile üst düzey tenis oynamasını sağlayan profesyonelliği kadar, "iyi aile çocuğu" olması, kameralar karşısında korkmadan ağlaması gibi bir çok neden daha "federer"ci oluşumda etkili oldu.

teniste başarı denilen ne varsa kazanmış ya da kazanacak federer'in karşısına her şeyin zıddıyla kaim olduğu hayatın ve rekabet üzerinden yürüyen spor dünyasının nadal'ı çıkartması kaçınılmazdı. roma arenalarından tenis kortuna ışınlanmış bir gladyatör gibiydi nadal. federer ne ise zıddıydı sanki.

çok geçmedi, nadal, topraktan başlayarak yavaş yavaş federer'e üstünlüğünü kabul ettirdi. ve profesyonel tenis, "maçların üç ya da beş set üzerinden oynanadığı, sonunda nadal'ın kazandığı oyunlar" toplamına dönüştü.

*

bir yandan interneti ve stream olayını bulan güzel insanlara dua ederken federer'in maçlarını keyif aldığım, nadal'ın maçlarını ise yenilme ihtimalini düşünerek neredeyse her turnuvayı izlediğim zamanlardı.

iki bin dokuz yılı avustralya açık erkekler yarı finali maçını da bu nedenle izlemiş olmalıyım. yoksa verdasco'nun ilk defa bir maçını izliyordum. akdeniz yakışıklılığıyla nadal'ın karşısına dikilmiş bir ispanyol. mükemmel oynadı. o kadar iyi oynadı ki tenis tarihinin en iyi maçı çıktı ortaya. oyundan hiç kopmadan her sayı için savaşmış, hem defansı hem hücumu çok iyi yapmıştı. bana kalırsa o gün, o oyunla karşısında kim olursa olsun yenerdi. nadal hariç...

maç bittiğinde o tarz işleri pek yapmayan nadal bile filenin üzerinden onun sahasına atlamış, verdasco'yu tebrik etmişti.

ben de verdasco'nun, federer ya da nadal olmasa bile o dönemin üçüncüsü "küstah sırp" djokoviç'i geçebileceğini düşünmüştüm. gözüme yetenek olarak aynı görünseler de verdasco djokoviç gibi maçtan kopmuyor her sayı için sonuna kadar savaşıyordu.

bir süre izleme listeme verdasco'yu da kattım. ama düşündüğüm kadar iyi değildi sanki. ama hâlâ yakışıklı, saçlar jöleli falan. reklamlarda gözükmeye başladı. hafızam yanıltmıyorsa ana ivanoviç'le sevgili oldular. ve verdasco, erotik pozları dergide yayınlanan kadın tenisçiye dönüştü. oyundan düştü.

*

ama bu gün yaptığını yedi yıl önce yapabilmiş olsaydı bambaşka bir tenis tarihi olurdu. defans yaparak da maç kazanılabileceğini iddia eden tayfanın sesi kısılır, bir o yana bir bu yana koşup her topa duvar olmaktan başka işe yapmayan atletler yerine kortlarda bir top ve bir raketle şiir yazılabilen sanatçılar daha çok olurdu.

verdasco, dostum! yedi yıl önce yapmalıydın bunu. bambaşka bir tenis tarihi için. en azından kendi tarihin için.

17 Ocak 2016 Pazar

kök salmak

"bazen köklerin, bizi yerimizde tutmak için uydurulmuş muhafazakar bir efsane olduğunu düşünürüm. yer çekimi ve aidiyetin karşı efsaneleri aynı adı taşır: kaçış. uçmak ve kaçmak ikisi de özgürlük aramanın yollarıdır."*


*: salman rushdie, utanç

15 Ocak 2016 Cuma

soluklanma

yaratılışına dair farklılığı herkes gibi küçük yaşta fark eden ve bunu doğmakta olan güneşe doğru yürürken aklından geçtiğini varsaydığı "ey gidi koca dünya..." imgesine yükleyen bir adam. imge olmalı; çünkü o kadar küçüktür ki bir araya getirmek bir yana o kelimeleri bilmiyor dahi olabilir.

hayatı tanımaya başladıkça sorduğu sorulara aldığı cevapların en güzeli, en büyük korkusunun da yanıtı oldu: "sen diğerleri gibi değilsin. zamanda ve mekanda ziyan olmayacaksın."

gün gelip de aynı saatlerde uyanıp, aynı yollardan geçerek hayatın içine yürüdüğünü fark edince. yaşayıp giderken yani. belki de "ölüp giderken" demeli...

dinlediği şarkılar vardır: wicked game; "this love is only gonna break your heart".

okuduğu kitaplar vardır: tatar çölü; "teğmen simeoni bir varsayımda bulunmuş, altı ay demişti. ama yol yapımı için altı ay yetmedi, sekiz ay da, on ay da yetmedi. artık yol tamamlanmıştır, düşman konvoyları dörtnala kuzeyden inip kalenin duvarlarına ulaşabilecekler; bundan sonraysa ancak son kısacık ara kalacak ki, düz ve kolay bir yolda bu bir kaç yüz metreyi aşıvermek işten bile değil, ama bütün bunlar pahallıya oturdu. on beş yıl gerektirdi, on beş upuzun yıl, ama bir düş gibi geçiveren on beş yıl."

seyrettiği filmler vardır: mediterraneo (1991) ; "bazı durumlarda kaçış aşkı ve hayalleri devam ettirmenin tek yoludur"...

en sonunda alnındaki ateşi söndürmek için kendine uzak iklimler seçti. dünyanın bütün limanlarını dolaşmış, dolaşırken yorulmuş yaşlı denizciler gibi yüzünü duvara çevirip son nefesini vermek için döndüğü deniz fenerinin gölgesinde soluklandığında ufuk çizgisinin üzerindeki bulutları fark etti..