15 Nisan 2014 Salı

"enternasyonal-iki" ya da "fıkra gibi"

almanya'nın başkenti berlin'de, fransız marka polonya plakalı otomobilin arka koltuğundaki biri çinli, biri türk, biri ermeni üç kişi, alman arkadaşlarının doktora savunmasına yetişmeye çalışıyormuş.

navigasyon aleti italyanca, şoför polonyalı, co-pilot ise italyanmış.

13 Nisan 2014 Pazar

hayat denen yol(culuk)

"her insanın yaşamı, kendi içine uzanan bir yol, bir yolu ele geçirme çabası, bir yolun üstü kapalı dışavurumudur. hiç kimse tümüyle kendisi olamamıştır asla, ama herkes kendisi olabilmek için uğraşıp didinir... hepimizin çıkıp geldiği yer ortaktır, annelerden geliriz hepimiz, aynı kuyudan çıkıp geliriz; ama her birimiz geçireceği gelişim sonucu insan olma aşamasına ulaşmak üzere yaratılmış varlıklarız. birbirimizi anlayabiliriz, ama her birimiz ancak kendi kendisini yorumlayabilir."*


*: emil sinclair(hermann hesse), demian

8 Nisan 2014 Salı

tekrar

her zaman böyle değildim. gazetelerin zaman kaybı değil, okunabilir olduğunu düşündüğüm bir dönemi de oldu hayatımın. hatta okuduğum, yazılarını merakla beklediğim köşe yazarları da vardı.

bazan o köşeler, "yazarımız bilmemkim senelik izninin bir bölümünü kullanmaktadır" notu refakatinde boş kalır, bazan yazarın eski bir yazısı yeniden yayınlanırdı. periyodik yazı yazmanın ne kadar berbat bir tecrübe olduğunu bilmediğim için olmalı ki, içimi alay ve kızgınlık karışımı bir duygu kaplardı.

blog bulvarında dolaştığım ilk günden bu yana "günün anlam ve önemine uygun" gördüğüm bazılarını işaret etmiş olsam da hiçbir yazıyı yeniden yayınlamadım.

ama bugün farkettim ki, bu ara bir yazıya oturacak olsam, kalemin ucundan fırlayan harfler yanyana dizilir ve bu yazı ortaya çıkardı. noktasına, virgülüne kadar...

7 Nisan 2014 Pazartesi

günün sorusu: iddia

bana sensizlik ölüm diye vazgeçemez mi sandın senden beni?

4 Nisan 2014 Cuma

ben ruhi bey nasılım*

iki bin beş yılı olmalı. yılın bir "galiba"sı var da, "lise sondaydı"nın yok. (aslında her ikisinin de yok. sadece cümle iyi göründüğü için öyle dedim.) diğerlerinden farkı duruşundan bile belliydi. daha o yaşta, "olmuş adam" suskunluğu bulaşmıştı üzerine.

bende eğer öğretebilirsem daha fazlasını öğretme arzusu uyandırmıştı. başarılı oldum mu bilemem ama sinema, kitaplar ve müzik üzerine çok konuştuk. hatta, "hayatın sonunda değil başında okunması gereken kitaplardandır," diyerek tatar çölü'nü bile okutturdum ona.

itiraf etmeliyim, ilk hakan günday'ımı onun bana verdiği zargana ile okudum.

bir sene daha bekleyebilirdi ama bunun yerine hiç tarzı olmayan bir alanda üniversite okumaya razı geldi. yürüdüğü yolun bir yerinde aniden duracak ya da "yoldan çıkacak" diye bekledim ama olmadı.

kpss sınavı ve bir sürü sınav geldi geçti mezuniyetten sonra. en sonunda, bir bankanın bilmem ne departmanında "kendi tatar çölü"nü buldu. kitaplar, filmler ve şarkılardan hâlâ konuşuyorduk. big lebowski hâlâ big lebowski'ydi. "ahbab" yine "ahbab"... ama onun kâtip bartleby'yi okuma zamanı gelmişti.

günler geçti. evlerin duvarlarındaki takvimlerden yapraklar uçuştu.

bir kaç gün önce "tembellik hakkı" üzerine çalışırken son bir kaç aydır görüşmediğimizi farkettim ve telefona sarıldım. telefonu açınca, "biliyorum, bir süredir görüşemiyoruz. ama muhabbet etmek için değil, nasıl gidiyor, diye sormak için arıyorum," dedim. cevap vermedi. çünkü müşteriler... daha sonra görüşmek üzere telefonu kapattık.

beni aramadı ama kısa bir mektup yolladı:

"ya nasıl gidiyor sorusu müşterilerin gözü önünde cevaplandırılamayacak kadar uzundu aslında. konuşalım yine fırsat bulunca.

valla utandım sen arayınca. sanki basılmış gibi." 

bu yazıyı ve mektubunu ifşa ettiğimi bilmiyor. tıpkı tembellik hakkı üzerine yazmayı tasarladığım yazıyı şimdiden ona ithaf ettiğimi bilmediği gibi.


*: edip cansever


1 Nisan 2014 Salı

aşk yok olmaktır

"aşk yok olmak diyor biri
yar ben yokum yok zaten"
farkındayım, bu kez söyleyeni farklı olsa da üst üste ikinci yıldız tilbe şarkısı olacak bu. ama mabel matiz'in bu yorumu o kadar güzel ki, "tüketmeden buraya not düşmeli," dedim. hem de, o "deli kadın"ın şairliğini görmek için bir fırsat daha, diye düşündüm.

üstelik, şarkının bütününe hakim olan "el çek ilacımdan tabib" havasını yıldız tilbe bile bu kadar şenlikli veremezdi.


Aşk Yok Olmaktır by Mabel Matiz on Grooveshark

30 Mart 2014 Pazar

time

1:54:58

ve yirmi bir defa "mandalina!"...

28 Mart 2014 Cuma

seçimler, seçimlerimiz

geçtiğimiz günlerde hangi partiye oy vereceğimi sormaya cüret eden kişiye de dediğim gibi: hiç birine oy vermiyorum... çünkü, beni temsil etmiyorlar. herhangi bir partinin beni temsil edebilmesi için ben de partinin bir üyesi olmalıyım.

şimdiye kadar bir defa oy kulllandım. yerel seçimlerdi. muhtarlık ve belediye başkanlığı için oy kullanmış ama belediye meclis üyeliği için oyumu boş atmıştım.

ahmet amca muhtar olamadı. yine de günübirlik gelip kendisi için oy kullanmam onu çok mutlu etmişti. kendisi bir kaç yıl sonra öldü ama çocuklarının ve eşinin gözünde o bir oyun arttırdığı itibarım hâlâ yerinde durur.

belediye başkanı adayı ise sadece adını bildiğim, yıllardır seçime giren ama bir türlü kazanamayan biriydi. sırf bu hâlin içimde uyandırdığı şefkat yüzünden ona oy verdim. kazandı. şehir tarihinin gördüğü en başarısız belediye başkanı olduğunu itiraf ediyorum ama.

şimdi mi? ne muhtar adayıyım ne belediye başkanlığı... belediye meclis üyeliğinde ise hiçbir zaman gözüm olmadı.

26 Mart 2014 Çarşamba

kadınlar-erkekler: on bir

kadınlar kazanan tarafta olmayı tercih ederken, erkekler düşenlerin elinden tutmayı seçer.

ve belki de bu yüzden, şefkat daha çok erkeklerin sahip olduğu bir duygudur.

23 Mart 2014 Pazar

kibir

bir

bilimler gelişiyor, gündelik hayat değişiyor ve yaşam bir çok şeyi ulaşabileceğimiz yerden uzağa itiyor.

bazan uzağa itilmiş o  şeyler bizi buluveriyor; yakalanıyoruz ya da tam da yerine denk geliyor.

ve ben şimdi, bir sait faik ruh haliyle, beni neden bu günlerde buluverdiğini bilemediğim iki eski hikayeden bahsetmek istiyorum.

iki

eskiden,
şövalyelerden sonra ama.
bazı adamlar savaşa giderken kırmızı esvaplar giyermiş.
düşmanları onlara daha kolay nişan alsın, dostları kahramanlıklarını daha kolay görsünler diye.

diğeri bir shiller şiiri: tahtın varisi güzel prenses, etrafında, prenses beni farketsin diye dolaşan şövalyeler, soylular ve babasıyla birlikte arenadaki gösterileri izliyormuş. kendi ışığını yayan iki parça aydınlıkçasına zarif ellerini gözlerden saklayan eldivenlerin tekini çıkartıp aşağıya, aslanların arasına atıvermiş. ve başını çevirmeden, etrafındakilerin duyabileceği bir sesle, "kim o eldiveni bana getirirse onunla evleneceğim," demiş. etrafı kaplayan sessizlik merdivenleri inen bir çift ayak sesiyle bozuluvermiş. diğerlerinin arasından ayrılan bir şövalye merdivenleri inmiş, arenayı dolduranların, hatta aslanların şaşkın bakışları altında eldiveni alıp merdivenlerden geriye çıkmış. eldiveni prensesin kucağına bıraktıktan sonra yüzüne dahi bakmadan arkasını dönüp gitmiş. bir çift ayak sesi kalmış geriye...

üç

ana akım sinemanın, yani hollywood'un klişe yüklü, sıradan filmlerinden birinde, şeytanların en cazip olanı, "kibir en sevdiğim günahtır," derken, bir başkasında, cinayetlerinin anatomisini kutsal kitaplardan ve dante'den çıkartan katilimiz, yedi büyük günahtan biri sayılan "kibir"e sanat dolu bir ceza planlıyordu.

dört

şimdi burada oturmuş yazdıklarımı yeniden okuyor, içinde bulunduğum "razılık hali"nin "kibir"e denk düşmesinden korkuyorum.

belki de, "başkalarına edilgenlik gibi görünse de, hayat ne getirirse getirsin üstesinden gelebileceğime inandığım için," diyerek başladığım cümlelerle savunmasını en iyi biçimde geliştirdim sandığım "edilgenlik" ve "razılık"tan vazgeçmeliyim.

hangisi olduğuna ilişkin inancım bulanıklaşıyor çünkü: kendine güven mi? kibir mi?



meraklısıiçinnot: o iki öykü sırasıyla, kırmızı esvaplı hainler ve shiller'in eldiven isimli şiirinden. sıradan hollywood filmimizin adı the devil's advocate, şeytan ise al pacino. entelektüel katilimiz, john doe ise se7en'ı şenlendiriyordu.

21 Mart 2014 Cuma

ilkyaz gün no: bir

boynunda bugün için taktığı inci kolyesiyle karşımda oturuyor ve "yirmi bir mart"ların en eskisini anıyoruz. hava hep olduğu gibi ilkyaz...

"bu dünya beni nasıl yoruyor bilemezsin," diyor ve ekliyor "o güne dönebilmeyi çok isterdim."

"ben de dönmek isterdim ama şimdiki aklımla."

"evet, şimdiki aklımızla... ne dersin, aynı hataları yine yapar mıydık?"

"sizi bilmem ama ben yapardım."

"ben yapmazdım."

"yapardık. her zaman olduğu gibi birbirimizden cesaret alır yapardık."

"üzerinde bu kadar konuşunca o güne dönmeyi daha çok istedim. ama mümkün değil."

"zamanın tekrar edilemez oluşu... bu ara en çok nefret ettiğim şey belki."

"umarım, o gün cennetin bir parçası olur."

"ne güzel olurdu. ama benim için cennetin parçası değil o gün. cennetin tanımı..."