29 Nisan 2016 Cuma

gitme sana muhtacım*

bazan gelecekten konuşuyorduk. ne de olsa sevgiliydik.

dört tane çocuğumuz olacaktı. iki kız iki erkek. erkeklerin adını ben seçecektim ve hazırdı. tarık beyazıt ve iki dedemin adından yaptığım bir isim daha. iki dedemin adından oğluma isim yapmak çocukluk hayalimdi. bir defasında bunu arkadaşıma söylemiştim. lise ikideydik. seçtiğim ismi duyunca "el hayyam" diye tamam etmişti. neden öyle dediğini o zaman anlamamıştım ama aynı arkadaş şimdi olsa, "hacı ismi gibi," derdi ve eminim erken kaybedenler'i okumuş olurdu.

bir ara, ikinci isim eren olsun, dedik. ama o sevdadan vaz geçmek zorunda kaldık. şimdi anlatırdım ama uzun hikâye...

bir çok şeyden daha vaz geçtik. ama onlar daha uzun. mesela ben, artık dört tane çocuğumun olmayacağını biliyorum. an itibariyle bir yûsuf ve bir leyla'ya razıyım.

ne diyordum? bazan gelecekten konuşuyorduk. ne de olsa sevgiliydik. ve bütün aşkların birbirine benzediği günlerden geçiyorduk: mutluyduk; hesapsız, kitapsız, tarifsiz...

kışın erken gelen akşamlarında biriydi. pastane lokanta karışımı bir mekanda karşılıklı oturmuş, kocaman gülümseyerek oradan buradan konuşuyorduk. birden sustuk. oradaki herkes sustu. ne varsa unutmuş, hep birlikte başlayan şarkıyı dinliyorduk: zeki müren - gitme sana muhtacım.

şarkı da şarkıcı da ilgi alanımıza dahil değildi ama dinledik. çünkü güzeldi. tarifsiz, istisnasız. şarkı bitti ama biz susmaya devam ettik. suskunluğu o bozdu: "zeki müren'in, bir de, neydi o kadının adı? müzeyyen senar'ın albümlerini alalım. ilgilerini çekmese bile çocuklar bilmeli."

*

geçenlerde youtube'un tavsiye ettiği bir şarkı* dinledim. hatta seyrettim. (bence siz de öyle yapın. dinlemekle iktifa etmeyip seyredin. hatta sadece seyredin.) ve o akşamı hatırladım.

zeki müren'e gelince; evimde hiç zeki müren albümü olmadı.

*: demet evgar & ismail keskin, gitme sana muhtacım

26 Nisan 2016 Salı

alay

gelin, bir şey deneyelim.

bunun için shakespeare'den bir dizeye ve her yerde bulabileceğiniz bir kelimeye ihtiyacımız olacak. bahsettiğim dize; "yarayla alay eder, yaralanmamış olan"*, kelime ise "aşk"...

şimdi de "yara"nın yerine "aşk"ı koyalım: "aşkla alay eder, aşık olmamış olan".

ya da "olamamış olan"...

*

bu da bizi kaçınılmaz olarak ayaküstü yaşanmış aşk hikâyeleri'ne götürür. daha doğrusu, murathan mungan'ın la rochefoucauld'a selâm ettiği yere:

"eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır."


*: romeo ve juliet

25 Nisan 2016 Pazartesi

itiraf

neredeyse yedi yıl oldu. verbumnonfacta'nın "ölmek"e bu kadar yaklaştığı başka bir zaman daha hatırlamıyorum.

ama o ölmemekte direndi.

16 Nisan 2016 Cumartesi

dakika ve skor

"plaklardan şimamoto sorumluydu. bir tanesini kabından çıkarır, plağın dış yüzeyine parmaklarını değdirmeden dikkatlice pikaba yerleştirir ve minik bir fırçayla kafalığın tozdan arındırıldığına emin olduktan sonra iğneyi plağın üzerine itinayla indirirdi. plak bittiğinde onu spreyler ve yumuşak bir bezle silerdi. son olarak, plağı tekrar kabına yerleştirerek raftaki doğru yerine koyardı. bu prosedürü babası öğretmişti, o da bu direktifleri yüzünde müthiş ciddi bir ifadeyle, gözlerini kısıp nefesini tutarak uygulardı. bu sırada ben kanepeye oturur, onun her hareketini izlerdim. ancak plak güvenli bir şekilde raftaki yerini aldığında bana döner ve hafifçe tebessüm ederdi. ve her defasında şu düşünce beni sarsardı: elinde tuttuğu bir plak değil, cam fanusun içindeki kırılgan bir ruhtu."*


*: haruki murakami, sınırın güneyinde güneşin batısında

14 Nisan 2016 Perşembe

bir fotoğraf için bir film

günlerdir bakıp durduğum bir fotoğraf var. bir adam ve bir kadın. siyah beyaz... in the mood for love(2000) filminden yani aşk zamanı'ndan bir an gibi. ama öyle olmadığını biliyorum. çünkü o filmi ezbere bilirim.

ama bu fotoğrafla aşk zamanı arasında bir kardeşlik olduğuna eminim. insan bu kadar emin olunca aklının labirentlerinden başka çıkış yolları arıyor. wong kar-wai'nin bu fotoğrafı gördüğünü, etkilendiğini, sonra da bu fotoğraftaki kadın ve erkeğin hikâyesini anlatmak için aşk zamanı'nı çektiğini düşünmeye başladım.

bu fotoğrafla aşk zamanı arasında bir bağ kurmaya iten başka bir sebep daha var. fotoğrafa fon olan love is a many-splendored thing(1955) filminin afişi. tam okunmayan adından yola çıkarak bir takım denemelerle filmi bulduğumda, filmin geçtiği coğrafya ve konusu bu fotoğraf ve aşk zamanı arasındaki bağa dair hislerimi daha güçlendirdi.

ve bu keşif beni gerçeğe bulmuşcasına heyecanlandırıyor.

notgibi: bu arada fotoğraf bu... ayrıntılı görmek içinse üzerine tıklamak gerekiyor.

10 Nisan 2016 Pazar

günün soruları

bir adam. ya da bir kadın. çünkü fark etmez.

bir gün bir mektup alıyor. ya da bir sabah uyanıyor, kendini bekleyen bir e-mail buluyor posta kutularının sanal olanında.

ama mektubu açıp okumuyor. aylarca hatta yıllarca mektubu can taşır gibi cebinde taşıyor ya da yerinde duruyor mu diye gelen kutusunun alt satırlarını kontrol ediyor ama hiçbir zaman okumuyor.

böyle yapmakla bu adam ya da kadın ne amaçlar? neden okumaz o mektubu?

henüz okunmamış olmakla mektubunun içeriğini tıpkı schördinger'in kedisi gibi bütün ihtimallere açık kılmak mı ister?

mektupta yazılma ihtimali olanlardan mı korkuyordur?

mektubu okumamakla iyi şeyler hayal etme şansını devam ettirmek mi ister?

içindekilerin bir önemi yoktur da sadece yazılmış olması ya da yazan mıdır önemli olan?

6 Nisan 2016 Çarşamba

"sen ve ben. yani ikimiz..."

yıllar önce yollarımız kesişmiş, şimdi bundan konuşmamayı tercih etsek de galiba kalplerimiz temas etmişti. zaten üzerinde pek durmamıştım. çünkü o iş olmazdı. bulduğum ilk fırsatta, "yirmi beş ile otuz beş yaş arası bir kızla olmaz," dedim hatta.

baktım anlamıyor, bir gün bir mektup yazıp, "biliyorsun yaz tatili bitti ve bu sene üniversite sınavı var. dersane, okul, sınav derken başka şeylere ayıracak zaman bulacağımı sanmıyorum," dedim. bilmiyorum, gülmüş müdür? ama gerçekten yazdım.

yıllar çabuk geçti. ara sıra rastlaşıyoruz. geçenlerde artık otuz beşi devirdiğini ima edecek oldu. "sakın," dedim. "yorma beni. dertsiz başımıza dert almayalım şimdi."

anında, "ben o defteri kapatalı çok oldu," diye itiraz etti. üstelik yıllar önce, "hafız boşuna otuz beşi bekleme. o zaman benim yirmi yaşındaki kızlara bakma yaşım gelecek zaten. anlayacağın o zaman da şansın yok," demişim.

güldük tabii.

burayı okumaz ama yine de sorayım: "sen ve ben. yani ikimiz... olmaz! anladın mı olmaz!" demek için daha ne yapsaydım? ibrahim tatlıses'in bir kulunu çok sevdim için çektiği klibin ilk kırk saniyesini mi izletseydim?

4 Nisan 2016 Pazartesi

the lobster (2015): son sahne

the lobster(2015)'ı izlediniz mi?

hani, dogtooth(2009) ile bizi duvardan duvara çarpan sonra da bizi yığılıp kaldığımız yerde bırakıp odayı terk eden -üstelik kapıyı kapatmadan- yorgos lanthimos var ya, onun şimdilik son filmi.

ruh eşi, aşk, evlilik üzerine acımasız bir kaç söz. problem yaşayan çiftlere verilen çocuk. sırf "ilk gözlüğünü hatırlıyor musun?" sorusunu sorabilmek için gözlük kullanan sevgili arzusu.

(daha uzun yazmak isterdim ama öyle yapınca bitiremiyorum bir türlü. zaten bu yüzden "o sahne"ler ile "altı çizili satırlar"ın yaşadığı ihmal.)

*

ama o son sahne(ler).

belki cevabını bildiğimiz sorular sınavı.

belki bizzat yönetmenin kendi sorduğu soruyu cevapsız bırakması.

belki izleyici kendi "son-uç"unu seçsin jesti.

belki yönetmenin pek insanca bir zaafla tercih ettiği gizemli bir son.

hayır, hiçbiri değil. kadın korku ve endişe içinde adamın dönmesini beklerken adam tereddüt etmeden tereyağı bıçağıyla kendini kör etti. ama yönetmen bunu yapmasını değil, lokantanın arka kapısından çıkmasını ve bıçağı da yemek artıklarıyla dolu bir çöp tenekesine atmasını söylemişti ona. adamsa filmin başından bu yana -hatta doğduğundan bu yana- olduğu adam olmaya devam etmeyi seçti. yönetmen lanthimos da kendisini dinlemeyen kahramanına kızdığı için o sahneyi filme dahil etmedi.

hepsi bu.

üstelik lanthimos'un içten içe bu durumdan memnuniyet duyduğuna, kahramanıyla gurur duyduğuna eminim.

3 Nisan 2016 Pazar

time

1:55:27


ve elbette yirmi bir defa "mandalina!"...

28 Mart 2016 Pazartesi

erik

"ama biliyorsun; gidip erik aramayı sahiden isteyenler pek azdır - sahiden arayanlar daha da az"*


*: oruç aruoba, zilif

26 Mart 2016 Cumartesi

ey khoda*

ya da "seni tanımadan önce dinlediğim şarkılar - sekiz"

geçtiğimiz yıllarda bir arkadaşımın paylaştığı fotoğraf, ağızlarından "futbol sadece futbol değildir"den başka söz çıkmayan, "endüstriyel futbol" düşmanı "futbol dilencileri"nin arasına bomba gibi düşmüştü.

fotoğrafta barselona'nın stadı nou camp'ın hem eski hem yeni hali, bir yanda toz toprak içindeki saha, diğer yanda yemyeşil çimenleriyle bambaşka bir alem yan yana duruyordu. altında da arkadaşımın notu: teşekkürler endüstriyel futbol...

bizi maruz bıraktığı hız ve bunun doğal sonucu olan iletişimsizlik yüzünden internet çağına her türlü eleştiri cümlesini kurmuş olan ben, bu şarkı söz konusu olduğunda o teşekkürü hatırlıyorum: teşekkürler internet, teşekkürler sosyal medya.

çünkü internetin zaman zaman keyifle dolaştığım mahalleleri olmasaydı ey khoda'yla karşılaşır mıydım emin değilim. bütün sokakların aynı meydana çıktığı kadim şehirler gibi yıllardır döne dolaşa dinlediğim bir şarkım daha olur muydu, ondan da...

hangi dilde olduğunu bilmiyorum. belki farsça belki arapça. anlamından haberim yok. ne türkçe tercümesine denk geldim ne gugılın çeviriden sorumlu gençlerine bir şey sorma ihtiyacı hissettim. her defasında kendimi melodiye ve şarkıcı kadının muhteşem sesine bırakıyor, sadece dinliyorum.

bana "türkçe'nin en büyük şairi"ni ilk okuma denemelerimi hatırlatması biraz da bundan. hiçbir şey anlamazdım. ama derin ve güzel bir şey sakladığını hisseder, hissettiklerimin etkisinden günlerce çıkamazdım. evet, tıpkı öyle.

gözlerimin önünde karanlık ve fırtınalı bir gecede yağmura ve dalgalara direnen küçük bir sandalın görüntüsü var. ve bazan bir fenerin şavkına yakalanıyor.

* hayedeh, ey khoda