14 Ocak 2019 Pazartesi

dakika ve skor

"Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. Kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana. Oysa orada kalmaya devam ettikleri sürece onları birbirlerine yamadığımızı zannederiz. Üstlerinde gün, ay ve yıl yazan sayısız kitap gördüm ben; gizli bir takvimi oluşturur hepsi. Başkaları ise ödünç vermeden önce adlarını yazarlar ilk sayfaya, teslim edecekleri kişiyi defterlerine kaydedip bir de tarih atarlar yanına. Tıpkı kütüphanedekiler gibi damgalı kitaplar gördüm, yahut içlerine sahiplerinin kartları yerleştirilmiş olanlar. Kimse bir kitap kaybetmek istemez. Bir daha okumayacak olsak da başlığında eski, belki de kaybolmuş bir duyguyu taşıyan bir kitabı kaybetmektense bir yüzük, saat veya şemsiye kaybetmeyi yeğleriz."*


*: carlos maría domínguez, kâğıt ev - çeviri: seda ersavcı

11 Ocak 2019 Cuma

me-caz

gördüğünüz:
şizofrenim
şizofrensin
şizofren
aslında olan:
benim şizofrenim
sen şizofrensin
evet! şizofren
*

en başta ismin yüklem görevinde çekimi sandınız değil mi? diyeceğim o ki, metinler sadece bizim anladığımızı söylemiyor olabilir. hele de bu blogtakiler...

9 Ocak 2019 Çarşamba

kutulamak

seni, sen olarak özlüyorum.

seni, sen olarak...

ne kadar güzel bir cümle değil mi? özlem dolu bir kısa mesajı, hatta e-postayı bu tek cümleyle halledebilirsiniz. sosyal medyanın herhangi bir mecrasında karşınıza çıksa 'like'lara, 'beğeni'lere boğarsınız.

aslına bakarsanız, son anda sosyal medya örneğini vermem boşuna değil. çünkü tam da sosyal medyalık bir cümle; şekil olarak doğru, görünüşte şık ama gerçekle bağı neredeyse yok.

sen dediğimiz kimdir? bakınca gördüğümüz kişi mi? tanıdığımız, anladığımız, seviştiğimiz, yolculuğa çıktığımız...

tanıdığımız diyenler çıkacaktır. birini tanımanın olanaksızlığını göz ardı edenler tayfası yani. bunu, "seni tanıyamayabilirim ama anlayabilirim," diyen birisi olarak söylüyorum. kaldı ki, her türden iletişimin anlam kaybına neden olduğunu fark edince "hissediyorum," demeye başladım. "bu bir his sadece."

zaman geçti. belki büyüdüm belki bir şeyler öğrendim. bunun da yanlış olduğunu fark ettim: ne tanıyoruz ne anlıyoruz ne de hissediyoruz. yaptığımız tek şey muhatabımızı kutulamak ve daha en başta onun hakkında verdiğimiz bir karar, edindiğimiz fikir vasıtasıyla onunla olan ilişkimizi dizayn etmek.

tam da bu nedenle, kumar yüzünden evliliğinin sallantıda olduğunu öğrendiğimizde çok şaşırıyoruz. çünkü son bir yıldır çok yakındık. ne yaparsak yapalım kumar ve onu bir araya getiremiyoruz da "allah allah! iyi çocuktur, mümkün değil yapmaz öyle şey," diyoruz. oysa eski tip, bataklık diye tabir edilen mekanlara gitmesine gerek yok bunun için. bir kredi kartı ve bahis sitesi üyeliği yeterli. her şey bu kadar kolay olduğu, insan davranışları en az ruhu kadar sınırsız olduğu halde şaşırıyoruz. çünkü daha en başta onu sıkıştırdığımız çerçevenin içinde bu yoktu.

mesela, kız sana "arjantin iyi güzel de almanya daha emniyetli" demeye getirmiş, isfahan'da başlayıp buhara ve taşkent'e uzanan bir balayı yerine dubai'de yıldız zengini otellerden birini tercih etmiş ama sen onu "tutku dolu" diye anlatmaya devam etmişsin. üstelik, daha ilk günlerde "baştan ayağa mantık" olduğunu söylemişken.

7 Ocak 2019 Pazartesi

tehlikeli şiirler - otuz dokuz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
osman konuk'tan kır düğünü* mesela

"80’lerin slow şarkılarıdır sebep biraz da
İnsanları sömürgecilerine benzeten
Keten takımlar, tango, fiyonklu masa örtüleri
Dersu uzala'dan dersler çıkarmak
Gelin bilkent'te iç mimari, baba koç'ta genel köle
Her gramı çok değerli elliiki kilo anne
Zaten amaç elliiki yıl sonra
Hiç bakılmayacak fotoğraflarda en iyi yeri kapmak
Bir Kutlu hikayesine giremeyecek tipler işte
Damat her şeyi kaydediyor
El kamerasıyla gerdeğe girmek deyimini bilmiyor çünkü
Oluyor böyle şeyler salaklık endüstrisinde

Dilekler tekrarlanır, müzik tekrarlanır
Belki yakışırdı beyaz bu kadar tekrarlanmasa
O kötü gülümsemeye verilmez bu kadar para
Gelin habersiz; bu düğün daha önce de yapıldı
Yeminli örnek deyimini bilmiyor çünkü

Benimle tekrar edin!

İlk beş sene çocuk istemeyecekler
İkinci beş yıl nasıl geçti anlamadan
Üçüncü beş sene de çocuk onları istemez
Bir sürü albüm, bir sürü diyet kupürü, bir sürü…
Ankastre mutfağında aval aval bakınarak
Bu bakınma daha önce de yapıldı
Gelinliği faize sevim'den annesi şahit
Oysa her şey çok özel olacaktı geline göre
Her şey çok genel oldu sonucu niye

Bağlamı farklı ama eren'lle konuştuyduk
Arjantin'e aşık olur, almanya'yla evleniriz"


*: beyaz savunma, cilt-I

2 Ocak 2019 Çarşamba

ismet bey

dostlarım, mustafa kutlu'ya olan hürmetimi bilir. ki, hayallerimden biridir bir gün 'dergâh'ın kapısından girip 'hacı' ellerini öpmek ve lütfederse bir bardak çayını içmek. ismet özel'e gelince; türkçenin en büyük şairi, diyorum, daha ne olsun...

twitter sayesinde haberim oldu. meğer mustafa kutlu, mavera vakfı'nın düzenlediği bir söyleşiye katılmış ve sorulara yanıt vermiş. bunlardan biri de, dergâh dergisi'nin kuruluşunda birlikte çalıştıkları ismet özel üzerine. eminim kimse şaşırmamıştır.

"ismet bey hakkında konuşmak fevkalâde zordur. çünkü ismet bey'in kendisi zordur. trajik bir adamdır. kimseyle imtizaç etmesi mümkün değildir. mafevkimde kimse yok, demektedir. buna da hakkı vardır. son büyük türk şairi olarak kabul ederim kendisini. fikriyatına da saygı duyarım. fakat mizacı ve yürüdüğü yol bakımından daima uçlarda dolaşan, daima ne yapacağı çok belli olmayan, nerede ne söyleyeceği çok hesaba kitaba gelmeyen fevkalade derin fakat bir o kadar geçimsiz önemli bir fikir adamıdır. ama şiiri bence onun da önündedir."

merkez üs: https://www.yenisafak.com/video-galeri/hayat/mustafa-kutlu-aydinimiz-dindar-olmaktan-korkar-2188095

uzun hâli ise buradan başlıyor.

31 Aralık 2018 Pazartesi

bulutlar eve döndüğünde

iki bin on yedi temmuzunun son günleriydi. yanımdan hiç ayırmadığım şımarıklık ile güzel bir şarkıya denk gelmenin mutluluğu birleşmiş, "galiba elimden tutup beni bu yazdan çıkartacak şarkıyı buldum," demiştim.

dönersen ıslık çal ve manuş baba'yı tüketmesem de eskittim. mevsimler, şehirler, takvimler değişti. bulutlar eve döndü. günlerce, tekrar tekrar dinlediğim bir sürü başka şarkı oldu.

ama o yazdan, iki bin on yedi yazından çıkabilmiş değilim hâlâ. hatta mutfaktan. ocakta çay. pencere açık. bahçenin yeşili, güllerin kadife kırmızısı çıldırmış. fırının hemen yanında yere çökmüş, sırtımı mutfak tezgahına yaslamışım.

az önce, "haber verdiğin için sağol abi," dedikten sonra kapattığım telefonun kararan ekranına bakıyorum.

ki abim, büyük teyzemin büyük oğludur.

28 Aralık 2018 Cuma

puslu

bir kaç gün önceydi. rehavet biraderimle fırsatını bulmuşken iki lafın belini kıralım dedik. fenerbahçe, fenerbahçe kadın voleybol, tenis sezonu, kadınlar, ilişkiler, filmler, kitaplar derken konu yayın dünyasına geldi.

telif mevzuuna da girip küçük prens ve stefan zweig bahsini de konuştuk. farkında mısınız bilmiyorum ama telif süresi dolar dolmaz onlarca yayınevi küçük prens bastı. her yer stefan zweig kitabı doldu.

hatta rehavet, almancadan türkçeye çeviri yapan bir arkadaşının, "alllah stefan zweig'tan razı olsun," dediğini anlattı. bu sayede cebi biraz olsun para görmüş.

muhabbetin bu kısmı, "üç gün sonra kürk mantolu madonna'nın telif süresi de doluyor, bakalım ne olacak?" sorusuyla bitmişti. daha doğrusu, "allah muhafaza!" nidalarıyla.

bu sabah, bana bir link yollamış. ve eklemiş: "hadi hayırlı olsun, ilk taşı puslu yayıncılık atmış./ adıyla müsemma."

25 Aralık 2018 Salı

yalan

"insan ancak olabildiğince az yalan söylediğinde olabildiğince az yalan söylemiş olur; yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatını bulduğunda değil."*

*: franz kafka, aforizmalar (nr.58)

22 Aralık 2018 Cumartesi

görülmek - iki

bir şey bir defa oldu diye ikinci defa olması gerekmez.

ama oldu.

gece yarısını geçmişti. arjantin'in en büyük iki futbol kulübü river plate ve boca juniors arasında oynanacak ve güney amerika'nın şampiyonlar ligi olarak kabul edilen libertadores kupası'da şampiyonu belirleyecek finalin ikinci maçını bekliyordum. fakat maçtan önce çıkan olaylar yüzünden karşılaşma ertelenip duruyordu. bir saat, iki saat... sonra da başka bir tarihe, hatta başka bir kıtaya ertelendi zaten.

ben de bekleyişin o belirsiz zamanını doldurmak için internetin derinliklerine daldım. bir ara yolum bildiğim sokaklara düştü. ve onu gördüm. daha doğrusu o beni gördü. bakışlarını hafifçe kaldırmış, şair küstahlığıyla fotoğrafı çekene bakıyordu. ama ben onun bana baktığını hissettim. içime, daha da öteye.

bir bahçe ya da parkı yoldan ayıran tahta çite oturmuş, sağ eliyle tuttuğu kocaman, koyu mavi, neredeyse lacivert bir şemsiyenin altına sığınmıştı. sığınmış değil de şair ceketiyle şemsiyenin emniyetine yaslanmış gibi daha çok. işaret parmağında bir yüzük. sol eli ise çiti tutmuş. denge herkese gerek. o işaret parmağında da bir yüzük seçiliyor hayal meyal. galiba eş. dedim ya, denge şart.

bakışları gibi montu, montu gibi bordo renkli örtüsü de şairce. eteğinin grisinde yağmur izleri. daha doğrusu elbisesinin eteğinde.

belki de iki kişilik yağmurlu bir gün yürüyüşünün ardından varmış oraya. eğer öyleyse ani bir kararla oraya oturup, "hadi fotoğrafımı çek demiş," olmalı. emir de olabilir bu, şımarıklık da. ama yakışmadığını hiç kimse iddia edemez. onu bu fotoğrafa, çeken de ikna etmiş olabilir. hazırlıksız çünkü. orada öylece otururken, gövdesini hafifçe o yana dönmüş, poz yerine şair küstahlığını giyinmiş. giyinmemiş, muhtemelen hiç çıkarmamış.

yakın zamanda, ayna karşısında zalimlik ettiği aşikar kaşlarını saymazsak çok güzel. "orhan'ın" değil, "müslüm gürses'in şarkıları gibi güzel". sanki fotoğrafı çeken sevdiği adammış gibi güzel. bir kadının ancak sevdiği adamın çektiği fotoğrafta çıkabileceği kadar güzel.

belki de sevgilisi değil de bir arkadaşı çekmiştir fotoğrafı. eski sevgilisine neler kaybettiğini gösteriyordur. bu da ihtimallerden bir ihtimal. ama kimin umrunda.

çünkü, ben onun bana baktığını hissettim. dahası gördüğünü.

18 Aralık 2018 Salı

nigâr hanım

selçuk'la, biraz da fight club (1999) etkisiyle ortaya çıkan bir oyunumuz vardı. filmdeki, "hangi tarihi karakter/roman ya da film kahramanı ile dövüşmek isterdin?" sorusunu, günün anlam ve önemine göre değiştirip değiştirip sorardık. kime aşık olmak isterdin? kiminle sevişmek isterdin? kiminle röportaj yapmak isterdin? dedektif olsan yardımcının kim olmasını isterdin? hatta, -evet, şimdi sıkı durun- uşağının kim olmasını isterdin?

beethoven… ama cevabı kadın olabilecek tüm sorulara aynı yanıtı veriyordum: şâir nigâr hanım... bunda fotoğraflara konu olan güzelliği etkiliydi elbette. ama asıl etken, akademik bir çalışma olmasına rağmen, nazan bekiroğlu'nun duyarlılığından nasibini alan şâir nigâr hanım isimli çalışmaydı. defalarca okumuş, neredeyse her satırın altını çizmiştim.

nigâr hanım'ın edebi kimliğini belirleyen etkiler en sade çizgileriyle doğu ile batı, eski ile yeni, tanzimat ile servet-i fünun arasında olarak değerlendirilebilir. babası ile birinci dereceden ifadesini bulan batı zenginliği, nigâr hanım'a bildiği yabancı diller etkisiyle kitap ve gazete yoluyla, dahası o kadar içli dışlı olduğu bir istanbul levanten kesiminden de gelmektedir. denebilir ki tanzimatın birinci dereceden problemlerinden biri olan alafrangalaşma nigâr hanım'ın kendisinde daha başlangıçtan hazır bulduğu bir kıymettir ve ibrelerin alabildiğine batıyı gösterdiği böyle bir dönemde nigâr hanım'a karşı ilgisiz kalmak osmanlı aydını için kolay değildir. ancak nigâr hanım'da her zamab aynı ibrenin gösterdiği bir şark etkisi de mevcuttur ve bunu sağlayan simada o kadar çok yakındadır, annesi...

yani onun iki arada bir derede kalmışlığını seviyordum.

14 Aralık 2018 Cuma

tehlikeli şiirler: otuz sekiz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
turgut uyar'dan çılgın- hüzünlü* mesela

"çünkü yaşamak gibiydi yaptığı
anasız bir tay gibi coşkun ve hüzünlü
akşamın dinginliğini otluyordu o zaman

her sabah denize çıkar, bir elma yerdi
hüznünü ve çılgınlığını elmanın
gözünü yumsan ağzında duyarsın

-ellerine bakma artık
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü-

büyük kentleri düşünse de rahatlasa
işte her şey nasıl haince karıştırılmış
kirli çamaşırlarla sabunlar ayrı semtlerde
saatin sonunda meydan
suyun sonu ilerde
böyle yaşamak zordur elbet anlıyorum
çılgın ve hüzünlü

çünkü bakışları yazda geçmiş bir geceyi andırıyor
yaşanmış mı temmuzda mı belli değil
çılgın ya da hüzünlü

şimdi dolaşıyor aramızda
kıpkırmızı bir duygu olarak
doğudan batıya bir güz halinde
çılgın ve hüzünlü

biraz dağ yollarını öğrenmesi gerekir sanırım
kahırçeker mekkâri katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın sevince hüzünlü

-kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık-"

*: büyük saat, yky yayınları- 5. baskı