20 Temmuz 2019 Cumartesi

şarkı

ihtiyacım olan yabancı sendin, diyor şarkı. çağrıma yanıt veren gezgin. bir kez görünce değiştiğim sendin.

beklendiği ancak gelince fark edilen. şimdiyse unutuluşa direnen bir kaç fotoğraf.

ve senden sonra her şey yabancı.

17 Temmuz 2019 Çarşamba

motivasyon

yedi şubat bin dokuz yüz yetmiş üç...

andrey tarkovski, bu tarihli güne ayırdığı günlük* sayfasında kendi kendini motive etmeye çalışıyor:

"asla ikinci okun olmasın. ikinci atışına güvenirsen, birincide dikkatsiz olursun. her zaman yalnızca tek şansın olduğunu düşün ve hedefini ilk ve tek onunla vur!" (XCII. bezginliği giderici notlar, kenko- khosi)

"bir şeyi yapıp yapmama konusunda düşünüyorsan kural olarak yapma daha iyi..." (budist jodo mezhebinin liderlerinin toplu yazılarından, 1287)


*:zaman zaman içinde, afa yayınları

14 Temmuz 2019 Pazar

çuvaldız

kısa bir süre için her şeyi, özellikle de ezberlerinizi unutmanızı ve düşünmenizi istiyorum.

muhatabınız, geçmiş tecrübelerinden bağımsız ya da onların etkisiyle ilişki istemediği veya ilişkiden, bağlanmaktan kaçtığı için değil de sizi cazip bulmadığı, hatta sizden hazzetmediği için sizi yanında, yöresinde istemiyor olabilir mi?

biliyorum, kendini dev aynasında gören ve başına gelenler için tanrıyı, kaderi, talihi, insanları suçlayanlar için zor bir iş bu. ama yine de bir deneyin derim. sonra kaldığınız yerden devam edersiniz.

ama insana hasta derler. ruh hastası.

11 Temmuz 2019 Perşembe

zamanlama

"doğru yaşta okuduğunuz öyküler sizi asla tamamen terk etmezler. yazarın ya da öykünün ismini unutabilirsiniz. hatta bazen olayların akışını bile tam olarak hatırlamayabilirsiniz. ama öykü size dokunduysa eğer, hep sizinle kalacak, zihninizin kuytu köşelerini ele geçirip yakanızı bırakmayacaktır."*

*:neil gaiman

9 Temmuz 2019 Salı

carola rackete

güzeller güzeli rachel corrie'nin ruhkardeşi. otuz bir yaşında. alman pasaportu taşıyor ama aslında dünya vatandaşı. akdenizde rotasız ve çıkışsız kalan sığınmacılara yardım eden sea watch - 3 isimli geminin kaptanı.

almanya'nın preetz kasabasında doğdu. jade üniversitesi'nde deniz bilimleri eğitimi aldı. peşi sıra ingiltere'deki edge hill üniversitesi'nde yüksek lisans yaptı. almanca'nın yanı sıra ingilizce, fransızca, rusça ve ispanyolca da biliyor. yüksek lisans tezi ise albatroslar üzerine.

ilk yurtdışı gezisini yaptığı güney amerika'da gördüklerinden etkilenerek adaletsizlik ve eşitliksizlikle mücadele etmeye karar verdi. "sesi ve gücü olmayanlar için bir şeyler yapmalıydı".

kolay hayatı olduğunu saklamıyor. herkesin "zengin bir ülkede, doğru pasaportla" doğmadığını fark ettiğinde, onunla aynı fırsatlara sahip olmayanlara yardım etmenin ahlaki zorunluluğunu hissettiğini de.

geçtiğimiz ay elli üç sığınmacıyı akdeniz'den kurtarmışken liman izni verilmediği için iki hafta boyunca açık denizde beklemek zorunda kaldı.

kurtardığı insanların durumları kötüleşince italya karasularına izinsiz girdi ve lampedusa limanı’na yanaştı.

ama avrupa'nın sınır muhafızlarından italya'nın deniz kuvvetleri gemisini durdurdu ve el koydu. kendisi de tutuklandı.

ama kalbimizi kazandı.

6 Temmuz 2019 Cumartesi

atışma - on üç

türk şiirinin derebeyi cemal süreya, kendisi kadar ünlü, "keşke yalnız bunun için sevseydim seni" dizesinden önce "bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim,"* der ya hani, ressam-şair seyyidhan kömürcü gençliğinden mi yoksa 'ikinci y'den mi aldığı belirsiz bir cüretle onunla aynı fikirde olmadığını saklamıyor:

"bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey
"**

*: piri reis
**: siyah

4 Temmuz 2019 Perşembe

günün sorusu: suçlama

kaderi suçlamak, başına gelen iyi veya kötü şeyler, ama genelde tatsızlıklar için kaderi suçlamak da hiçbir şeyin sorumluluğunu almayan, her şey için birilerini suçlayan biri için doğal değil midir?

2 Temmuz 2019 Salı

hiç yok*

göksel'den "hiç mi yok?" sorusuna esaslı bir cevap.

üstelik bunu, beklentilerin tersine arabesk ya da sanat müziği ile değil pop müzikle yapıyor.

yaparken de, "taşı kuşa atan sapandır"dan sonra bir şarkıda duyduğum en doğru sözlerden yardım alıyor: acı da yok gözyaşı da/ kaybedecek bi'şey kalmadıysa...

*göksel, hiç yok

29 Haziran 2019 Cumartesi

ölmüşüm

söze, karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

ölmüşüm. daha doğrusu, sevdiklerimin beni öldü bilmelerine izin vermişim. bu konudaki motivasyonum ne, bilmiyorum ama. nasıl olur da, "babam duyarsa çok üzülür" demediğime, şaşkınım bir yandan da.

belki kaybolmuşum da bulunmuşum, belki beni öldü zannettiklerinin çok sonra farkına varmışım. çünkü bu rüya bir film olsaydı güneşli günlerde başlardı.

ortaya çıkmıyor, ölüm yıl dönümünü bekliyorum. belki birilerinden saklanıyorum diyeceğim ama hiçbir işaret yok buna dair. o vakte kadar bekleyeceğim ve bir şeyleri çözmüş, başarmış olarak ortaya çıkacağım. plânım bu.

ve o gün geliyor. gri bir gün. gökyüzü gri, insanların kıyafetleri gri, hatta insanların beni anmak için önünde toplandığı bina gri. boya ya da kaplama yok. sadece gri sıva. halamların evi. eniştem iki kat yaptırmış, diğer üç katı ve çatıyı emekli ikramiyesi ile tamam etmişti.

çatısız binanın baktığım yere göre sol ön köşesinde bir kamelya var. ortasında ateş yanıyor olmalı. ya da içi köz dolu kocaman bir mangal var. mangalın etrafını saranlar elleri mangalın üzerinde, gövdelerini aşağıda, evin önünde bekleyenlerden yana dönmüşler. babam da orada. gri paltosu var üzerinde. saçlarının arasına karışan beyazlar, sarışınmış gibi gösteriyor onu.

rüyada değil ama şimdi, bu kamelyanın bir tepenin yamacından denizi seyreden doğa sitesi'nden geldiğini fark ediyorum. site, çevreye duyarlı müteahiti yüzünden o civardaki en geniş yeşil alana sahiptir. dört tane santranç karesi düşünün. yakın sağ ve uzak sol köşede iki blok, diğer iki kare yeşil alan. ve ben a-blok'un yanındaki meyve ağaçları ile dolu yeşil alandan b-blok'un önündeki terasa bakıyor gibiyim. orada, b-blok sakinleri otursun diye binanın önündeki terasın sol köşesine yapılan kamelyaya bakıyorum.

organize eden kim bilmiyorum ama her zamanki gibi yük ayhan abi'nin omuzlarında. bu tarz toplanmaların gizli kahramanı. annemin kuzeni. adımı söylüyor. "onu bir yıl önce tam bugün kaybettik," diyor. babam çok üzgün. dayanamıyorum. "ama o geri geldi," diyorum. aşağıda toplananların en arkasında durduğum için herkes geriye dönüyor. ama benim gözlerim babam da. sanki olan bitene inanamıyor. göz göze geliyoruz. "eskisinden daha zengin," diyorum. sadece etrafımdakiler duyuyor bunu. sanki bir seferden dönmüşüm. ya da deniz yolculuğundan. terkimde koca ganimet sandığı.

sonra kalabalıkla hiç ilgilenmeden, kalabalığın sol tarafındaki merdivenlere koşuyorum. evin dışındaki merdiven hemen kamelyanın yanına çıkıyor. babama gideceğim. ama hızlı değil. sanki uzun yol koşusundayım ve başlarda enerjimi idareli kullanıyorum.

niye bilmem, ikinci katın hizasına gelince durmuyorum. on birinci kata çıkmaya ve oradan ikinci kata asansörle inmeye karar vermişim. ama tuhaf bir şey oluyor. çoktan on birinci kata gelmiş olmam gerekirken dördüncü ile beşinci kat arasındaki merdivenleri bile bitiremediğimi fark ediyorum. bir türlü bitmiyorlar.

üstelik basamaklar, yıllarca bir konağa ya da camiye yol olduğu için aşınan taş basamaklara dönüşüyor. ve bir noktadan sonra yağmur sularının taşıdığı kum ve çakıllar yüzünden basamakların neredeyse kaybolduğunu bir dağın yamacına dönüştüğünü endişeyle fark ediyorum.

tam bu sırada geriye dönüp bakıyorum. çünkü babam beni merak etti mi diye merak ediyorum. meğer doğa sitesinin ve kamelyanın hemen yanından geçip tepeye tırmanan yolu basamaklı hale dönüştürmüşler. ve on birinci kat diye o basamakları tırmanıyormuşum.

babamı gördüm. tam kamelyanın hizasındaydı. yola çıkmıştı. pardon basamaklarda duruyordu. benim onu fark ettiğimi görünce, en sevdiğim ve ona çok yakışan küfürlerden birini etti. sonra da mangalın başına döndü.

giderken yüzündeki gülümsemeyi gördüm. sanki, hayatta olsun da hemen yanıma gelmese de olur, der gibiydi.

25 Haziran 2019 Salı

london fields (2018)

sevgilim eylül sonu- ekim başı gibi yurt odasındaki dolabının kapağına bir kağıt yapıştırır, haziran sonuna kadar izlediğimiz filmleri oraya not alırdı. bu listeyi gören arkadaşlarından birisi, hayatı boyunca izlediği filmlerin listesi sanmış, sadece o seneye ait olduğunu öğrenince de oldukça şaşırmıştı. üstelik o liste, yalnızca sinemada izlediklerimizin bir listesiydi.

şimdilerde ise neredeyse hiç film izlemiyorum. hayatı, "sinema- masal- rüya" saç ayakları üzerine kurmaktan bahseden bir adamdan buralara gelmek şaşırtıcı olsa da bir araya gelen sebeplerin kaçınılmaz sonucu bu. mesela, vaktim varsa onu kitap okumaya ayırmaktan keyif alıyorum. moda olduğu için değil ama süresi yüzünden dizi izlemeyi seviyorum. üstelik, bir çok usta yönetmeni hasedinden çatlatacak kadar güzel diziler var.

ne zaman canım film çekse, yeni bir filmle risk almaktansa eski defterleri karıştırıyorum. elbette yeni işlerini merakla beklediğim yönetmenler var. wong kar-wai var. yorgos lanthimos, leos carax var. béla tarr, wim wenders, nuri bilge ceylan, semih kaplanoğlu, paolo sorrentino, hatta wes anderson, tom tykwer ve cameron crowe var.

yine de son beş yılda merak ve ısrarla, en çok beklediğim film, adını daha önce hiç duymadığım bir yönetmenin filmi oldu. mathew cullen'in yönettiği, dört- beş yıl önce vizyona girmesi gereken ama, geciktikçe geciken bu filmi, yeni bir orhan pamuk romanı, yeni bir seda ersavcı çevirisi bekler gibi bekledim dersem yeridir.

nihayet, hafta sonu bu bekleyiş sona erdi. cumartesi akşamı londra'da bir park nihayet film olarak karşımdaydı. kitap, daha hakkında hiçbir şey bilmezken, arka kapak yazısında, "kız ölecek," dediği için dikkatimi çekmiş, oyunbaz konusu, martin amis'in kalemine bulaşan zekası ve elbette dost körpe'nin öve öve bitiremediğim çevirisiyle muhteşem bir tecrübeye dönüşmüştü. "kız" ise bambaşka bir hikâyeye. .

bundan yıllar önce kitabın sinemaya aktarılacağını duyunca heyecan ve endişe karışımı bir duygu hissetmiştim. yönetmeni 'bir' tim burton değildi ama neden big fish (2003) tarzı muhteşem bir sonuç ortaya çıkmasındı ki? oyuncu listesindeki billy bob thornton ve johnny depp göz kamaştırıyor olsa da bu kadar katmanlı bir konudan neler, haçın dört köşesinden hangisi ya da hangileri ihmal edilecekti?

cevabı almak uzun süre mümkün olmadı. vizyona girişi sürekli ertelenen film, iki bin on beş toronto uluslararası film festivali'nde prömiyerini yapamadan, hatta gösteriminden bir gün önce festivalden çekildi. yönetmen yapımcılara bilgisi dışında filme sahne ekledikleri, yapımcılar amber heard'a filmi tamamlamadığı, amber heard da yapımcılara sözleşmesinde öngörüldüğünden daha fazla çıplak sahnede yer almış gibi görünmesi için dublör kullandıkları için dava açtı. johnny depp ve amber heard şiddetli geçimsizlik yüzünden boşandı. bütün bunlar yetmezmiş gibi yirmi altı ekim iki bin on sekizde amerika'da vizyona giren film, gişe tarihinin en kötü ikinci açılışını yaptı.

dörtnoktadört imdb puanıyla şimdiye kadar izlediğim en düşük puanlı film olduğu kesin. filmin iyi olmadığını kabul ediyorum ama o puanı hak edecek kadar da kötü değil. öncelikle derdini anlatamayan, kafası karışık bir film. bir çeşit ön okuma yapmadan, başka bir deyişle kitabı okumadan filmi anlamak çok zor.

martin amis'in seksenlerin sonunda bir milenyum öngörüsü olarak yazdığı roman beyaz perdeye aktarılırken sin city (2005) taklidi, zamansız bir filme dönüşmüş. kitabın aksine karakterler arasındaki denge bozulunca erotik yanı ağır basan, böyle olunca da hem nicola six'in derinliğini göz ardı eden, hem de keith ve guy'ı hiçe sayan bir film ortaya çıkmış.

ben olsam biraz uzamasını göze alarak kitabı birebir ele alırdım. hatta bir kaç bölümlük bir dizi yapardım.

roman göz önüne alındığında hakkı teslim edilen tek karakter, okurken de beni çok eğlendiren ve martin amis'in kendisiyle dalga geçtiği ingiliz yazar mark asprey (ilk harflere baksana) olmuş. ki amerikalı bir yazar olan anlatıcı, new york'taki döküntü evini onun saray yavrusu eviyle bir süreliğine değiştirmiş, bir süreliğine londra'ya taşınmıştır.

her şeye rağmen billy bob thornton ve johnny depp isimlerinin hakkını veriyor. filmin stilize atmosferi, nicola six'in neredeyse her sahnede değişen, maharetli ellerden çıktığı belli kıyafetleri başta olmak üzere kostüm tasarımı neredeyse kusursuz. romanda olduğu gibi anlatıcıya yine hayran kaldım. guy'a şefkatim, keith'e nefretim baki.

kitaptan bana kalan, biri edepsiz diğeri duygusal iki sahnenin filmde de yer almasına sevindim.

yine de, bu film olmasa da olurmuş.

21 Haziran 2019 Cuma

çobanoğlu

şair, derviş ve sinemacı ahmet uluçay'ın küre yayınları'ndan çıkan, "sinema için bunca acıya değer mi?" başlıklı güncesinde rastladım çobanoğlu'na. ve bir nesneye bakınca aynı şeyleri görmenin güzelliğine bir defa daha iman ettim.

tarih, on haziran iki bin. ahmet uluçay, bozkırda deniz kabuğu'nun senaryosu üzerine konuşmak için kanal7'ye, pek de iyi geçmeyecek bir görüşme için cahit koytak'a uğramıştır.

"Çıkarken Süleyman Çobanoğlu'nu gördüm. Dünya bir yana, Çobanoğlu bir yana. Onu gördüğümde nerede olursam olayım, bir yurt özlemi duyuyorum. Çocukluğumun Ağustos güneşleri altındaki, harman yerlerinden toprak sıvalı, toprak tabanlı evlerin artık kaybolmuş serinliğinde dayanılmaz bir arzu duyuyorum. Çobanoğlu, unutulmuş eski bir rüyayı uyandırıyor içimde. Yeni sürülmüş bir tarla, toprak kokusu, iki yanı ulu kavaklar dizili bir köy yolu, tarla dönüşü bir öküz arabasının üstünde yorgun yakılan bir cigara... Bana "Bırak sinemayı, köyüne dön" diyor sanki. Sanki yarın kendisi de dönebilecek. Bu akşam evi toplaması gerekiyor."