18 Ekim 2014 Cumartesi

dakika ve skor

"kasabada bulunuşumun altıncı ayıydı galiba. bir cinayet işlenmişti. katiller cesedi kasabanın epey uzağında bir tarlaya gömmüşler ve ortadan kaybolmuşlardı. fakat iki gün içerisinde yakalanmışlar ve suçlarını itiraf etmişlerdi.

biz o gün akşam saatlerinde, üç araba dolusu insan, komiser, savcı, diğer görevliler ve yanımızda katillerle "cesedi bulmak için başlayan ve sabaha kadar süren tuhaf bir yolculuk yaptık. beni çok etkileyen ve uzun yıllar zihnimden çıkmayan bir yolculuktu bu. o yolculuğun belleğimde bıraktığı izleri de takip ederek, kasaba hayatıyla ilgili şunları yazmıştım:

kasabalarda hayat bozkırda yapılan yolculuklara benzer. her tepenin ardında 'yeni ve farklı bir şey' çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan ve uzayan tekdüze yollar.

bu satırlar, yirmi beş yıl sonra bir zamanlar anadolu'da filmini çekmek için gittiğimiz aynı mekânlarda, bizim yol haritamız olacaktı."*


*: evvel zaman, ercan kesal

16 Ekim 2014 Perşembe

dönüşüm ya da değişim

arkadaşım. uzatmalı bir ilişkisi var. daha doğrusu vardı.

gidişatı değiştirmek için o bir şey yapmayınca kız yapmış. bir akşam aramış, buluşalım, demiş. konuşalım. her zaman gittikleri, bu ara çok moda olan bir mekanda buluşmuşlar. ve bu buluşmadan ayrılık çıkmış.

kız gitmiş. bizimki masada öylece kalmış. diyor ki, kız gitti, yüzünde hiçbir şey olmamış gibi bir ifade. oldukça rahat. ben oturmuş ağlıyorum.

ne de olsa kızı seviyor. hâlâ seviyor. hem de fena seviyor.

bir süre sonra o da kalkmış. mekandan çıkarken saate bakıyor, neredeyse sabah olmak üzere. cebindeki anahtarın varlığını bile isteye unutmuş, unutmasa bile ilk çöp tenekesine atarmış. taksiye de binmemiş. mutsuz bir adam olarak ağır adımlarla en yakın otobüs durağına yürümüş.

oturacak bir yer bulmuş. sırtını durağın camdan duvarına yaslamış, ayaklarını uzatmış, ellerini cebine sokup yakasını kaldırdığı ceketinin içine gömülmüş.

anlatmaya başladı: "salya sümük ağlıyorum oturduğum yerde. sanki göz yaşlarının sebep olduğu perde aralanmış gibi durakta bekleyen, otobüslere binen, yürüyen ya da vasıtalarla işlerine giden insanları gördüm. ne kadar güzeldiler. bu insanlar uyumuş, uyanmış, belki sevişmişlerdi. normal olarak şimdi de işe gidiyorlardı. ya ben? bir durakta oturmuş salya sümük ağlıyordum. ve herkes işe giderken ben ev gidecektim. kendimi dışlanmış ve zavallı hissetim."

sonra ben sazı elime aldım: "tıpkı kafka'nın dönüşüm'ü gibi. ya da değişim'i... bütün çözümlemeler, baba baskısı altın ezilen çocuk vesaire yanlış belki de. aslında kafka aşk acısı çektiği bir sabahı anlatıyordu. "gregor samsa"nın "bir sabah, sıkıntılı rüyalar gördüğü uykusundan uyandığında, kendini yatağında ürkütücü dev bir böceğe dönüşmüş buldu"ğu falan yoktu. sadece aşk acısı çekiyordu."

ne yalan söyleyeyim, bu tezim, o an ikimizede makul göründü. hâlâ da öyle...

13 Ekim 2014 Pazartesi

bireysel özgürlük

"bireysel özgürlük uygarlığın getirdiği bir şey değil, tersine uygarlığın kısıtladığı bir şeydir."*


*: sigmund freud, uygarlığın huzursuzluğu

8 Ekim 2014 Çarşamba

sahibini arayan mektuplar - bir

anlatmak için yaşamak'tan alıntıladığım hikâyenin peşi sıra yaptığım çağrıya ilk ciddi cevap, "on sekiz yirmi beş yaş arası herkesin şair olduğu bir coğrafyada şiiri bir süreliğine terk etsem bu durum kimseler için bir kayıp olmaz," diyerek "terkedilmiş şiirler"ini terk eden mehmet murat'tan geldi.

kaldı ki, kendini bir süredir mektuplara vermişti. yaptığım çağrının sonuçları ise aşağıda...

*

"soğuk bir ankara akşamında gördüğüm kız,

takvimlerin şubat ayını işaret ettiği günlerdi. kocatepe'den sıhhıye'ye akan mithatpaşa caddesindeydik. seni daha fazla görmek için postanenin önünde durmuştum. üzerimde gri palto. nefesim havaya asılı. sense karşı kaldırımda tıpkı cadde gibi sıhhıye yönüne yürüyordun. yakası kürklü bir palto vardı üzerinde. elinde çantan. cadde boyunca topuk sesleri.

o anın, dahası o akşamın seni dünya gözüyle son görüşüm olduğunu bilseydim kolundan tutar, "gitme," derdim.

dünya gözüyle diyorum, çünkü seni sonradan çok gördüm: yeşile dönmüş bir trafik lambasının emniyetinde karşıdan karşıya geçerken sol yanımda bekleşen otomobillerden birinin ön koltuğunda, "bu koku en çok ona yakışır," dediğim kokunun durduğum yerden giderek uzaklaşan sahibinde, bir bebek arabasına eğilmiş yüzü görünmeyen bir kadın bedeninin uzamında, yalnızlığı daha da çoğaltan havaalanı kalabalığında sevdikleriyle vedalaşan yolcuda...

o anın, dahası o akşamın seni dünya gözüyle son görüşüm olduğunu bilseydim istanbul'dan günü birlik geldiğim kış grisi şehirden geriye dönmez, bir otel odasından başlayarak o akşam ankara'ya yerleşirdim.

dünya gözüyle diyorum, çünkü seni sonradan çok gördüm: resmi tatile denk gelmiş bir gün avrupalı bir şehrin geç uyanan sokaklarında, şehir haberlerinde, sosyal medya fotoğraflarının fonunda, uykuya varmadan öncesinin yalnız hayallerinde, sanki bir el dokunmuş gibi uyandığım gece yarılarında uykuyu beklerken yanıbaşımda, okuduğum kitapların sayfalarında, filmlerin kahramanında, başımı kaldırıp bakmadığım onlarca topuk sesinde, en çok da rüyalarımda...

zaten bu mektubu da öylesi bir gecenin, rüyalarla geçtiğim bir gecenin sabahında yazıyorum.

çiçekli çarşaflar içinde uyanmışsın. yüzünde mahmur bir tebessüm. kedi halleri. saçlarında bir kaç tel beyaz. yanağının iki yanında gamze adlı çiçeklerden açıyor. eğilip dudaklarından içiyorum. bugün doğum gününmüş."

4 Ekim 2014 Cumartesi

"senin ismail'in kim?"

bir

çok gençtim. hem dağlardan hem denizden gelecek tehlikeleri görebilsin, orada yaşayanları bu tehlikelerden saklasın diye volkanik bir tepenin zirvesine inşa edilmiş kalenin şehre bakan tarafındaki surda duruyordum. yaz günleriydi. bakışlarımı uzaktaki şehirden almış, kaleyi ve surları çoğaltan uçurumun dibinde usul usul akan ırmağa bakmıştım.

birdenbire uçabileceğimi, gerçekten inanırsam kendimi o boşluğa bıraktığım takdirde bir kuş gibi uçacağımı hissettim.

daha sonra o anı düşündüğümde, bu duygunun iki uçlu olduğuna karar verdim. birinci-uç, inancın gücü bunu mümkün kılabilir. ikinci-uç, intihar eden insanların son anına gitsek belki onların da bu şekilde hissettiklerini göreceğiz.

son-uç, kendimi o boşluğa bırakamadım.

iki

"bir ibadet olarak kurban kesmek", ancak başlıkta işaret eden soruya verecek bir cevabımız varsa ya da bu sorunun işaret ettiği menzili hissedebiliyorsak bize bir şey söyleyebilir.

hiçbirimiz ibrahim değiliz, peygamber değiliz. kabul. ama en az bir ismail'imiz olduğuna eminim. "ismail"i biliyorsak ama onu feda etmeyi göze alamıyorsak hiçbir anlamı yok kestiğimiz kurbanların, adadığımız adakların.

belki de, orhan ka.'nın "yaşamak"la "ölmek" arasında gidip geldiği yazısında sorduğu soruyu hatırlamanın tam sırası: hayatınız, hayatınızı feda etmeye değer mi?

ismail'iniz için ismail'i feda eder misiniz?

ya da ancak yarım kalmış aşklar sonsuza kadar sürüyorsa...

üç

belki de susmalı ve  sözü başlıktaki sorunun sahibine bırakmalı:

"sen de ibrahim gibi kendi ismail'ini getirmelisin mina'ya. senin ismail'in kim? ancak sen bilebilirsin, başkası değil. belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. ne olduğunu bilmiyorum, ama ibrahim'in ismail'i sevdiği kadar sevdiğin birşey olmalı. senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikatı duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. onu arayıp bulmalısın. eğer allah'a yaklaşmak istiyorsan, ismail'i mina'da kurban etmen gerek."*

dört

sanırım anladınız; gökten bir koç inmiyorsa o anda, ismail'iniz ismail değil. aşkınız aşk... ne yaptığınız ibadet ne kestiğiniz kurban. sadece kasaplık.

ve uçamıyorsanız bir kuş gibi, şizofrensiniz...

beş

peki ya kız ölmemişse, ölmüyorsa?



*: ali şeriati, hac-baba oğul arasında konuşma (ingilizce'den çeviren: şükrü kaya)
 

2 Ekim 2014 Perşembe

tehlikeli şiirler: on altı

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
nilgün marmara'dan 'düşü ne biliyorum' mesela...


"kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?

gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?

yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

yine de, o, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler maketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle:
ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!"

29 Eylül 2014 Pazartesi

bir nabokov hatırası

bir kaç yıl önce nabokov'la muaşaka halindeyken, yaş kemale ermeden eski okumaları da tekrar edeyim dediğim bir külliyat okuması üzere yol alırken yani...

araya başka kitaplar sokuştursam da, nabokov üzerine okumaklarla da beslenen verimli bir okuma serüveni olmuştu.

bunlardan biri de, internet bulvarında elinizi sallasanız çarpacağınız alev alatlı metniydi. geçen gün "garsonu çağırdığım(!) minik not"tan sonra bu metin yeniden aklıma düştü. alev alatlı bu metinde, nabokov'un bence en iyi romanı olan lolita ekseninde söyledikleriyle okuru ters köşeye yatırır, nabokov'u ise aydın vicdanından, dahası bilincinden uzak olmakla suçlar.

alev alatlı ki, 'yaseminler tüter mi, hâlâ!'dan bu yana hayatımızda. ve bir kadına sırf zekası yüzünden aşık olunabileceğinin ispatı. en azından benim için.

ama burada söylemeye çalıştığına katılmıyorum. hem de hiç...

"nabokov, romanı önce bir kısa hikaye olarak, volşebnik (büyücü) ismiyle bin dokuz yüz otuz dokuz'da paris'te kaleme alıyor. karşımda duran oğlunun yakışıklı nahoş yüzünün çağrıştırdıklarından birisi de bu tarih: bin dokuz yüz otuz dokuz. bin dokuz yüz otuz dokuz paris'i, büyük ekonomik kriz, ispanya iç savaşı, ikinci dünya savaşı. hitler avusturya'yı ilhak ededursun, adam lolita'yı yazıyor - viyana, paris'ten bir kol boyu uzakta. hitler polonya'yı işgal ededursun, adam lolita'yı yazıyor - varşova da paris'ten bir kol boyu uzakta. einsatzgruppen derlerdi, mobil ölüm üniteleri kol geziyorlardı. hitler gezici gaz otobüslerinde bir milyon üç yüz binden fazla polonya yahudisini o arada boğazlayadursun, adam lolita'yı yazıyor. ocak'ta barselona franco'nun faşislerine düşüyor, şubat'ta katalonya, mart'ta valencia, sonra madrid... adam lolita'yı yazıyor. yüz bin ispanyol fransa'ya sığınıyor, adam lolita'yı yazıyor. mussolini arnavutluk'u işgal ediyor, adam lolita'yı yazıyor. bin dokuz yüz doksan yedi fransa basımı komünizmin kara kitabı, rusya, asya, orta avrupa ve üçüncü dünya komünist rejimlerinde sistematik olarak öldürülen yüz küsur milyon insanı belgeliyor, adam lolita'yı yazıyor.

dünya umurunda olmayan bir yazar, neden yazar?"*


*:gogol'un izinde- aydınlanma değil merhamet

26 Eylül 2014 Cuma

garson

when harry met sally'nin o ünlü sahnesinden sonra, yani sally işini bitirdikten sonra, durumu yan masadan hayretler içinde izleyen bir hanımefendi garsona dönüp, "onun yediğinden istiyorum," der.

bazan öyle insanlara rastlıyorum ki, gözlerim bu "hayat bize güzel" insanlarının yediğinden ya da içtiğinden ısmarlamak için garsonu arıyor. 

25 Eylül 2014 Perşembe

göz göze gelmek

bakışı yakalandı, görüldü ve kendisinden çalındı.

23 Eylül 2014 Salı

bir intihar hatırası

s. melek yıldız, neredeyse üç yıllık bir aradan sonra "karanlık"ın elle tutulur hale dönüştüğü bir metinle burada.

*

sigarayı yaklaşık yirmi gün önce bıraktım.

o halde mektupları yirmi gün önce yazmaya başlamışım.

hocama, "benden adam olacağına inandığı, üstelik beni de inandırdığı için teşekkürler," aileme, "tek başına yürüdüğüm yollarda ne zaman ayağım bir şeylere takılsa hemen arkamda oldukları ve bu illüzyonu bozmadıkları için teşekkürler," kendime...

mektup cebimde. iç cebimde. daha okumadım. az önce bir defa daha yokladım. mektupta yazanların parmak uçlarımdan birer birer yüreğime akmasını umut ediyorum. gözlerimi, beynimi bu işe karıştıracak gücüm yok. ama gerekirse mektubu açacağım ve önüme sereceğim.

ve bunu her an yapabilirim.

soğuk metali hem avuçlarımda hem üzerimdeki kalın paltoya rağmen belimin hemen yukarısında, yere paralel bir hat boyunca sırtımda hissediyorum. bu üşüme, rüzgarın uzaklardan getirip bedenime terk ettiği titremeyle birleşiyor. aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla, bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan su parçası.

üzerinde durduğum köprü üst geçide, su parçası da şehrin insanlarını işe, eve, okula götüren araçlara dönüştüğünde yalnız olmadığımı fark ettim.

sağ yanımda duruyor, soğuk metali hem avuçlarında hem yere paralel bir hat boyunca sırtında hissederek, aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan nehre bakıyor. sanki bir tiyatro oyunundan kaçmış gibi. rüzgar ve soğukla gelen yağmurun vücuduna yapıştırdığı uzun kollu, kırmızı bir elbise giyiyor. makyajı bozulmuş, rimeli akmış, takma kirpiklerinden biri düştü düşecek. "doktordum ben," diyor.

"gözlerimi kapatıp kendimi şarkıcı kadının söylediği şarkıya bırakmıştım. belki sözleri anlamıyordum ama hayal ediyordum... gözlerimi açtığımda onu gördüm; daha doğrusu buz mavisi gözlerini.

beni gördü. "görmek" gerçek ve mecaz tüm anlamlarını yanına almış, "o"nu gizli özne yaparak "beni" bulmuştu. daha sonra defalarca hissedeceğim bir duyguyu ilk defa o an hissettim; donmak ve yanmak hissi, nasıl da benziyor...

ben bununla savaşırken, o da diplerinden başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir kokuyu, kokusunu saklayan dalgalı saçlarını bir el hareketiyle geriye attı. bir kaç tel saç yer çekimine uyarak yana, kulaklarının üzerine düşerken gözlerim ellerinin peşine düşmüştü bile. uzun parmaklar ve bitimindeki dikdörtgen tırnaklar... şarap kadehi tuttular, gömlek düğmeleri açtılar, arabadan inen bir kadına uzandılar.

başım döndü.

konser çıkışı taksi beklerken yanımdaydı. bekleyişin sonunda taksi geldiğinde hakkında üç şey biliyordum: ressam, adı ve damarlarındaki slav kan. aslında dört; dudağının kenarındaki minik ben. ama görmek için yakından bakmalısınız. yol boyunca konuşmadık. bazan birbirimize, en çok da içinde olduğumuz aracın izin verdiği boşluklardan dışarıya baktık.

evime giden merdivenleri birlikte çıktık. kapıdan birlikte girdik. ah, o ev...

yatağın iki kenarında durup, birbirimize bakarak, tebessüm ederek, gözlerimizde hazzın pırıltısı, tıpkı şark masallarında anlatıldığı gibi 'kırk kat' giysiyi tek tek soyunduk. hız çağında yaşadığımız için olsa gerek, bazan bir kaçını birden.

birbirimizi sonunda bulmuş olmanın heyecanıyla akan, herhangi bir engele çarpmadan hızla geçen günlerden kendimi kurtardığımda, ayaklarım yere bastığında yani, evin her tarafını irili ufaklı, türlü türlü çerçeveleri olan aynalarla doldurmuştum bile. çünkü onu çoğaltmak, her baktığım yerde görmek istiyordum. eğer bakışlarımız bir aynanın derinliğinde bile karşılacaksa karşılaşsın, yeterdi.

o güzel yüzünü seyretmek, nefesini dinlemek, yanımda ve gerçek olduğuna, onu uydurmadığıma bir defa daha emin olmak için gecelerce uyumadığım oldu. onu seyredebileyim diye önümdeki yemeği yemez, ondan tarafa bakmaktan filmleri izlemezdim.

aşk bitimli. güzel günleri de... pencereden giren rüzgarın karnına dolarak odanın orta yerine sürüklediği perdeler, dağınık yataklar ve kırışık örtüleri, sarmaş dolaş filmler, seyahatler, mutfakta beraber yemek yapmalar, sözü birbirinin ağzından almalar, gece yarılarında çıplak girilen denizler, kumsalda şarap kadehleri, tutulan ve aynı anda bırakılan nefesler, çığlıklar...

bir sabah uyandığımda yanımda yoktu. salonun ortasında, aynalarda çoğaldıkça çoğalan bavulların yanında ayakta duruyordu. ülkesinde, tanışmamızdan önce başvurduğu bir kolejden olumlu cevap almış. sadece resim değil, sanat tarihi ve ingilizce derslerine de girecekmiş. havaalanına gelmeme gerek yokmuş. hem böylesi daha kolay olurmuş. yazarmış. yazarmışım. her şey çok güzeldiymiş. kendine iyi bakmış.

salondaki kanepede, üzerinde seviştiğimiz, sarmaş dolaş film izlediğimiz, konuştuğumuz, sustuğumuz, yemek yediğimiz, yine seviştiğimiz, kimin üste kimin altta olduğuna aldırmadığımız, bir defa daha seviştiğimiz kanepede ne kadar oturduğumu, bakışlarımı hangi noktaya sabitlediğimi hatırlamıyorum. belki günlerce. belki gözlerinin buz mavisine.

kalktım. banyoya gittim. yüzümü yıkadım. banyonun musluğundan akan su kapkaraydı. aynaya baktım, sanki yüzüm bana ait değildi, yerinden çıkarılabilirdi. kulaklarımın arkasında mandallar vardı. mandalları açmak yeterliydi.

banyodan çıktım. bulduğum bir makasla evin bordo renkli kadife perdelerini karelere, dikdörtgenlere bölmeye başladım. ne kadar ayna varsa evde, üzerini örttüm.

eski yalnızlığıma döndüm."

18 Eylül 2014 Perşembe

sahibini arayan mektuplar

büyük yazar marquez, romanlarından aşağı kalmayan biyografisi anlatmak için yaşamak'ta bol hüzünlü bir postane öyküsü anlatır:

"bulabildiğim az sayıda öykü arasında bir tramvayın penceresinden havada uçarken yakaladığım bir haber anılarımda kalmış. octava caddesi üzerinde, beş yüz altmış yedi numaralı güzel, sömürge zamanından kalma bir binanın girişinde kendi kendini küçük gören bir tabela gördüm: "ulusal postane'nin sahibine ulaşmamış gönderiler bürosu". bu yolla bir şey kaybedip kaybetmediğimi hiç hatırlamıyordum ama tramvaydan inip kapıyı çaldım. bana kapıyı açan adam sekiz yöntemli memurla birlikte sorumlusuydu, tekdüzeliğin pasıyla kaplı bu romantik yerdeki görevleri çöpe gitmek üzere olan her mektubun alıcısını bulmaktı.

güzel, devasa, toz içinde bir evdi, yüksek tavanları, sıvaları dökülen duvarları vardı, karanlık koridorları ve galerileri sahipsiz mektuplarla doluydu. her gün kimsenin sahip çıkmadığı ortalama yüz mektup geliyormuş, bunların en azından on tanesinde doğru pul varsa da, zarfların üzeri boş olup göndericinin adı bile bulunmuyormuş. ofis çalışanları onlara 'görünmeyen adam için mektuplar' diyorlardı. ne sahiplerini bulmak ne de geri göndermek için çaba gösteriyorlardı. ancak içlerinde bir ipucu aramak için bu mektupları açma töreninin bürokratik gerekleri vardı ve işe yaramasa da kayda değerdi.

tek bir kerede yayınlanan bu haberin başlığı 'postacı kapıyı bin kere çalar', alt başlığı da 'ölü mektuplar mezarlığı'ydı."

bu haber yayınlandıktan sonra mektuplardan birini sahibine ulaştırmaya karar verir:

"özellikle ilgimi çeken bir mektubun alıcısını bulmayı kafama koydum. agua de dias cüzamevi'nden postalanmıştı ve 'las aguas kilisesi'nde, her gün saat beş âyinine katılan, yas tutan hanımefendiye' gönderilmişti. kilisenin papazı ve yardımcılarıyla her türden işe yaramaz araştırmayı yaptık, haftalarca saat beş âyinlerinin gediklilerini soruşturdum ama bir sonuç elde edemedim. âyinlere katılanların genellikle çok yaşlı ve koyu yasta olmaları beni şaşırttı, ama hiçbirinin agua de dias cüzamevi ile bir ilgisi yoktu. bu kendimi toparlamamın uzun sürdüğü bir başarısızlıktı, yalnızca kendimi çok beğendiğim bir hikayede iyilik yapma arzumdan değil, yas tutan bu hanımın öyküsünün ardında başka bir tutkulu hikâye daha olduğuna da inandığımdan."


notgibi: eğer sizin de sahibini arayan bir mektubunuz varsa, vnf. mektubunuzu yerine ulaştıramasa da tıpkı kendisi için yaptığı gibi bu sayfalarda yayınlamaya söz verir.