19 Eylül 2017 Salı

bir masada iki kişi: yolun sonu

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- hepsi bu kadar. galiba her şeyi anlattım.

- çok mu seviyorsun onu?

- bunu ben de bilmek isterdim.

- o zaman şanslısın.

- şans mı?

- kesin olarak bilmemek iyidir. tıpkı sisin manzaraya güzellik katması gibi.

- bazan insana yolunu kaybettiriyor.

- merak etme bütün yollar aynı yere çıkar. hayal kırıklığına...

*

bir süredir "son-uç"ta. ama geçecek. her zaman geçer. gelir yeni hikâyeler anlatır bana. ben de dinlerim. hatta onları yazarım.


17 Eylül 2017 Pazar

geçmek bilmeyen bir ergenlik

az önce, bir hafta kadar önce yazdığım bir metni gözden geçirirken "bitmeye yazgılı aşk edimi" diye bir ifade kullandığımı fark ettim.

en son, üniversitede yazdığım son şiirlerden ikisinin adının "sensizlik üzerine betimlemeler - I" ve "sensizlik üzerine betimlemeler - II" olduğunu hatırlayınca bu kadar çok utanmıştım.

allahtan üzerinden fazla zaman geçmeden şiire tövbe etmiştim de orada kalmıştı.

ama şimdi ne yapabilirim bilmiyorum.

14 Eylül 2017 Perşembe

çok satarlar: bir "kırk katır mı kırk satır mı" hikâyesi

"bugün on sekizinci yüzyıl fransız edebiyatı diye geçen şeylerin çoğu, on sekizinci yüzyılda fransızlar tarafından pek okunmuyordu… edebiyat tarihini klasiklerden oluşan bir kanon olarak gören keyfi anlayışın, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda edebiyat profesörleri tarafından geliştirilmiş olan bir anlayışın gadrine uğramış durumdayız – halbuki on sekizinci yüzyılda insanlar bambaşka şeyler okuyorlardı. société typographique de neuchatel'de, o zamanki yayınevlerinin muhasebe defterlerini ve belgelerini inceleyerek, devrim öncesi fransa’ya ilişkin bir tür çok-satarlar listesi oluşturmayı başardım; bu liste bugün sınıflarda öğrencilere önerilen okuma listelerine hiç mi hiç benzemiyor."

deyim yerindeyse başka söze ihtiyaç duymayan, benim de nurdan gürbilek'le yapılan bir röportaj vasıtasıyla haberdar olduğum bu alıntı robert darnton'dan. edward said'in türkçe'de kış ruhu adıyla yayınlanan denemelerinden birinde yer alıyor.

edward said, bu alıntıyı, kültürel dayatmanın bir kolu olan ve "kanonik eserleri kuşatan taassubu gözler önüne sermek ve üniversitelerin edebiyat bölümlerinin başka türden yapıtları görmezden gelen, onları dışlayan müfredatını eleştirmek için kullanmış". ama biz, bu alıntıyla aralanan başka bir kapıdan girelim.

çok satan romanlardan, "en iyi" listelerinden uzak durmanın has edebiyatla aramıza giremeyeceği, dahası bu tarz romanlar tükenip giderken kıyıda köşede kalmış bir çok romanın demlene demlene zamanını beklediği üzerine konuşalım.

*

mülksüzler benim en sevdiğim romanlardan biridir. beni ben yapan yanları da vardır. o romandan öğrendiğim en önemli ikinci şey, gazete ve dergilerin haber ya da bilgilendirme değil, bazı ürünlerin reklamını yapmak için çıktıklarıydı. elimize bir dergi almakla bile ursula k. le guin'in ne kadar haklı olduğunu görmek mümkün.

söz gelimi, fotoğrafçılık dergileri fotoğraf makinesi, mercek vs. reklamları ile bu reklamlar arasındaki bir kaç yazıdan ibarettir. gezi ve seyahat dergileri ise tur ilanları, otel reklamları arasına sıkışmış, mevcut ilanlar hangi şehir ağırlıklı ise orası için yazılmış vasat gezi notlarından. hatta sinema dergileri. hangi dağıtım şirketine yakınsalar diğer şirketlere gözleri kapalı.

o çok sevdiğimiz, kitaplardan bahseden dergiler bile farklı değil. bırakın reklam sayfalarını, eleştiri yazıları ve röportajlar bile tanıtımı yapılacak kitaplara göre dizayn edilmiştir. hatta "çok satan" listesi bile bilgilendirmeden çok talep arttırmak içindir.

liberal/sol dergilerde bırakın muhafazakar bir yazarın kitabını, kendilerine para kazandıracak olduğu halde muhafazakar bir yayınevinin reklamını bile göremezsiniz. "ama muhafazakar dergiler de" diyeceklere de, "sanılanın aksine liberal/sol dergilerin bu konuda daha yobaz olduğunu" söyleyebilirim.

her hangi bir kitap markette "çok satan" ya da "yeni çıkanlar" tarzı bir ayrıcalık(!) isterseniz, orada çalışan bir tanıdığınız yoksa da bir miktar para iş görebilir.

*

böylesi bir dünyada tercihlerimizi başkalarının tavsiyelerine emanet etmek, bozuk düzende sağlam çark arayışından başka bir şey olmuyor maalesef.

bunun bilinciyle bin bir temel eser, yüz büyük roman, ölmeden önce okunması gereken üç yüz yirmi dört kitap ve/ya film listelerine hiç bir zaman itibar etmedim. söz gelimi wilhelm genazino'nun adını 'iki bin on beş yılı çok satanlar listesi'nde görsem de ancak "modern alman edebiyatı, varoluşçuluk etkisi, felsefe eğitimi ve konu" birleşince okumaya karar verdim.

normal şartlarda bildiğim, çoğu zaman önceki okumaların doğurduğu kitapları okuyorum. eğer yeni bir kitapla keyfimi ve zamanımı riske edeceksem de sadece konuya bakıyorum.

size de tavsiye ederim.

12 Eylül 2017 Salı

dua

"bir gün sana rastlasam şu sokaklarda,
dörtnala küheylânlar geçse göğsümden..."*

*:dilaver cebeci

8 Eylül 2017 Cuma

dakika ve skor

"bir saat önce dali'nin hangi günlüğünü tercih ettiğini sormak üzere şair pere gimferrer'i aradım. pek meraklı bir tip olan gimferrer, "neden soruyorsun?" diye sordu. "yanıtını öğrenmek isteyip istemediğimden emin değilim," dedim. "aslında seni aramamın nedeni yazmakta olduğum ve artık bir romana ve bir sözlüğe dönüşen, gitgide özellikle de yalnızca geçmişten bahsedip durduğum son birkaç gün içinde bir günlük olmaktan çıkan günlükte senin bahsinin de geçmesini istiyorum sadece; muhtemelen seni de bu yüzden aradım zaten; bugüne dair anlatacak bir şeyim olsun diye, gerçek hayatta bu perşembe günü yaşanmış bir şey olsun diye, biraz şimdiki zamana ihtiyacım var.""*


*: enrique vila-matas, montano hastalığı

6 Eylül 2017 Çarşamba

tercih

geçmiş

adam tercih edebileceği bir hâli/kişiyi tercih etmeyerek, o hâli/kişiyi ve buna eklemlenmiş bir sürü şeyi yitirdi. ve bunun bir bedeli oldu. o günden bu güne kadar da bu bedeli ödeyip durdu.

şimdi

kadın bir tercih ya da seçim zorunluluğu yokken, yine de bir hâli/kişiyi seçerek, "hedefi bulan ok başka ne varsa ıskalamıştır" örneğinde olduğu gibi başka hâlleri/kişileri elinin tersiyle itti. hiç şüphesiz bunun bir sonucu olacağını biliyordu.

gelecek

nihayetinde, her tercih bir kaybediştir. bizler bir hâli/kişiyi tercih eder, diğerlerini kaybederiz.

4 Eylül 2017 Pazartesi

kurgu

"eski bir hatıra bir anlatıda kendine nasıl yer bulur? bunu bir örnekle açıklayalım" adlı çalışmam:

kendimi kapısında buldum. elimde bavul. tıpkı terliklerimle gelmiş gibi. kocaman gülümsedi. yanağında derinleşen çukur dudağının bitimine kadar dalgalandı.

"beni siz kapın istedim."

kapı ardına kadar açıldı.

sonrası herkesin bildiği gibi.

1 Eylül 2017 Cuma

babamın montu

fotoğraf. aile albümünü karıştırırken karşıma çıktı.

siyah beyaz. aslında siyah beyazmış gibi yapıyor demek daha doğru.

iki binlerin başı. ankara. tarihi hatırlamasam da o günü hatırlıyorum. neresi olduğunu, takvimin sonbahardan kışa koştuğunu.

sevgilim ve ben. yüzümüzü hafifçe sola dönmüşüz. yüzümüzde batmaya hazırlanan sonbahar güneşinin izleri. cevo'ya bakıyoruz. sevgilim çok güzel. gamzelerini de getirmiş. "bu kadar" gözleri ve o gözleri gölgeleyebilmek için upuzun olmaya mecbur kirpikleri de yanında. ay çiçeği tarlalarından geçiyor gibiyim. benimse yüzümde tebessüm, üzerimde babamın montu.

*

o yazdı. annemim atılacak giysilerden bir yığın yapmıştı. montu o yığında nasıl gördüm bilmiyorum ama gördüm. ekose desenli, ekoseleri siyah ve grinin tonları olan bir mont. eskimiş ve yıpranmış da. kolundaki metal çıtçıtlar paslanmaya başlamıştı mesela. babam, elleri sığabilsin diye yan ceplerin astarını sökmüş.

yine de çekip aldım o yığından. kuru temizlemeye verdim. bavula koyup ankara'ya getirdim. sonra serin bir ankara sabahında ilk defa giydim. sonbahardı. yürüye yürüye kızılay'a gidiyordum. ve hayal kuruyordum.

kurtuluş parkı'nın içinden geçiyordum ki hayallerimin tam orasında babamla konuşmaya başladım.

o montla siyah beyaz bir fotoğraf çektirmek ve arkasına, "görüyor musun baba? sana ne kadar çok benziyorum," yazıp babama yollamak istedim. ve hayalimin tam burasında kendimi tutamayıp salya sümük ağlamaya başladım.

sonbahardı. o sabah kurtuluş parkı'ndan ağlaya ağlaya geçtim.

babamı çok özledim.

*

şimdi bayram. yaz çoktan bitti. eylül oldu artık.

bu yazıyı ağlaya ağlaya yazdım.

bir de, babamı çok özledim.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

kendimden geriye

"su yeşili gözleri var kâtibin. o güneş görmemiş, hasta ışığın altındaki sayrı yüzünde bile parlayabilen su yeşili gözleri var. bir daha dağıldım. bunun da gözlerinde bir parçam kaldı. bundan sonra bunu da hesaba katmalıyım. beni tanıyanlar arasında bu da olacak. olmaz ama. unutur o. benim tanıdıklarım arasında bu da olacak. gelmeseydim keşke, hiç gelmeseydim. tanımayıverir, geçerdim. şimdi o da var. parçalarımı toplarken, bunun gözlerinde, yeşillerin dibinde kalanını da bulmak, unutmamak gerekecek."*


*: bilge karasu, troya'da ölüm vardı- odalardan biri

28 Ağustos 2017 Pazartesi

dönüş

yalnızca şehirlere ve mekanlara değil, bazı kitap, film veya şarkılara, hatta bloga yazdığım bazı yazılara da cinayet mahalline döner gibi arada bir dönmeyi seviyorum.

24 Ağustos 2017 Perşembe

köprü ve aşk

bu da selçuk için. ama çok kısa...

çünkü eski bir yazı için küçük bir zeyl denmesi. bu nedenle ilk olarak o yazıyı okumanızı tavsiye ederim. zira geçenlerde bir araya geldik ve konuyu biraz köpürttük.

*

aşk yalnızca bir asma köprü hikâyesi değil. rastlaşma, kucaklaşma da değil.

bütün bunların üzerine, geçtiğin kıyıda kendini bulamama, geriye dönüp baktığında hiç kimseyi görememe hissi.