24 Eylül 2021 Cuma

o an

bazı şeylerin seninle ilgili olmadığını fark ettiğin o an.

artık değil. bundan böyle değil. en başından bu yana seninle ilgili olmadığını anladığın o an.

o şarkıyı sen seviyorsun diye dinlemediğini, perçemlerine sebep olanın perçem nefretin olmadığını, sen tınısına bayılıyorsun diye farsça öğrenmeye başlamadığını, sürekli dükkanın önünden geçme sebebinin seni görmek olmadığını, senin mesain yüzünden bir sonraki dolmuşa beklemediğini, çok sevdiğin yazarın külliyatını sadece sen seviyorsun diye bir vuruşta devirmediğini, sabahın köründe kalkıp şehrin boş sokaklarında senin hissettiklerini hissetmek için koşmadığını...

o an. bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı o kutlu an.

bir fark ediş, bir aydınlanma anı..

21 Eylül 2021 Salı

güzel yanılgı

burada, araç trafiğine kapalı, yalnızca yayaların ve bisikletlilerin girebildiği hoş bir yol var. sanki on dokuzuncu yüzyıl romanlarından kaçmış ya da büyükçe bir parktan arda kalmış gibidir. yolun bir yanı boyunca ıhlamur ağaçları sıralıdır. bu da, hem yolu hem de yolun diğer tarafına yerleştirilmiş park kanepelerini gölgelemeye yeter.

cumartesi öğleden sonra o kanepelerden birini işgal ettim. internetten uzaklaşma biçimi olarak sık başvurduğum yöntem bu. ama tek değil. evde olduğum bazı sabahlar kahve içip kitap okumak için gittiğim bir kafe var mesela. ama hafta sonları, hava da güzelse burayı tercih ediyorum.

bazan kitap okuyarak bazan insanları seyrederek vakit geçiriyorum. hayal kurup geleceği düşündüğümü söylemeye gerek yoktur herhalde. hatta bu defa, aradan yıllar geçtiğini, hâlâ o kanepelerden birinde oturduğumu, yaşlı bir adam olarak sandviç yediğimi, kuşları falan beslediğimi hayal ettim.

sonra iki çocuk geldi. gürültülü, neşeli, heyecanlı, umutlu... bir erkek bir kız. kardeşler sandım ama olmadıklarını daha sonra anlayacaktım. yaşlarını tahmin etmek kolay değil ama ikisi de çocuk. yanlarında zar zor taşıdıkları bir alışveriş çantası.

ıhlamurların altına, çimenlerin üzerine bir örtü serdiler önce. saat on bir yönüne. çantada oyuncak varmış. bir sürü oyuncak çıkardılar örtünün üzerine. teker teker fiyat belirlediler ve bunları etiketlere yazıp oyuncaklara yapıştırdılar. sonra da müşteri beklemeye başladılar. bazan cılız sesleriyle "satılık oyuncak" diye bağırarak potansiyel müşterilerin dikkatini çekmeye çalışsalar da ilgilenen hiç kimse olmadı.

galiba bir saat sürdü bu durum. heyecanları yavaş yavaş azaldı, umutları tükendi giderek, aralarında vazgeçmeyi ve eve dönmeyi tartışmaya başladılar. tam bu sırada 'tezgah'ın önünde babalarıyla iki küçük çocuk durdu. yanlarında büyükanne de vardı. çocuklar istekliydi bir şeyler almak için. ve ısrarcı. 

büyükanne, yanlarında para olmadığını söyledi, "eve gidip cüzdanımı alalım," dedi, inatçı olduğu her hâlinden belli küçük torununa. en fazla on dakika sürermiş.

"sorun değil," dedi çocuklar, on dakika bekleyebilirlermiş. sonra o dördü, en baştaki heyecanlarına yeniden kavuşan iki çocuğu geride bırakıp yollarına yürüdüler.

"daha iki dakika var," cümlesini duyunca başımı kitaptan kaldırdım. işaret parmağımı ayraç yapıp o tarafa baktım. "gelmeyecekler," dedim kendi kendime. "torunlarını tekrar yola koymak için masum bir yalandı büyükannenin söylediği."

"çocuk masumiyetiyle her söylenene inanıyor, yavaş yavaş her şeye inanmamayı öğreniyoruz. büyümek tam da buydu işte; inanmayı bırakmak. masumiyeti de böyle böyle kaybediyoruz. önce inanmamayı sonra yalan konuşmayı öğreniyoruz çünkü. torun da, bu çocuklar da bir gün öğrenecek bunu. bugün belki de gerçekten büyümeye başladıkları gün olacak."

kızın pes etmiş, yenilgi dolu, "on dört dakika oldu," cümlesini duyunca yerimden kalktım, örtünün üzerinde duranlara baktım. peluş oyuncak hayvanlar, oyuncaklar, kutu içinde oyunlar, bir de mızıka... onu işaret edip fiyatını sordum. dedikleri kadar para vardı yanımda. eve gitmeme gerek yoktu.

mızıkayı aldım, isteksizce oyuncakları toplamaya başlayan çocukları arkamda bırakıp az önce oturduğum yere döndüm. dönerken mızıkaya bir kaç defa üflediğimi itiraf ederim.

sonra yaşlı kadını gördüm yolun başında. kendisini yavaşlattığı için kucağına aldığı küçük torunuyla koşar adım geliyordu. beni affetmesini, ulu katta benden şikayetçi olmamasını diledim. mutluluktan gözlerim doldu.

"ah!.." dedim. "ne güzel yanıldım." 

17 Eylül 2021 Cuma

benzer işler

I.

üniversitede bir arkadaşımız vardı: bahadır. ama ben onunla tanışıncaya kadar adı önce baha'ya, çok geçmeden de vaha'ya dönüşmüştü. "vaha aşağı, vaha yukarı" durumu yani.

kış çoktan bitmiş, bahar neredeyse yarı olmuştu. kantinde oturmak yerine kendimizi dışarı atıyorduk. çimenlere, yer bulabilirsek kantin işletmecisinin dışarıya çıkardığı masalara. o gün ise kantinin girişinde, çimenliğin hemen kenarında, çimenlerle masalar, derslerle kütüphane arasında kararsız ayak üstü sohbet ediyorduk.

bir ara yakari ile sevgilisini gördüm. yakari'nin o kızı sevmesini çok severdik. çünkü hepimiz toplansak bir kızı öyle sevemezdik.

sadakat yeminini tekrar edip sevgilisiyle vedalaşan yakari yanımıza geldi ve tam gruba katılacakken, "vahadır naber?" dedi. sonrası sessizlik. nefesimizi tuttuk. adeta nefes almayı unuttuk. sadece biz değil kuşlar sustu, rüzgar durdu.

sonra gülmeye başladık. önce kantinin önündekiler, sonra fakülte, bütün okul, hatta bütün bir şehir gülmeye başladı sanki.

bahadır artık büyük adam oldu. adının sonunda 'bey' falan. ama okulun o günden sonrasını 'vahadır' olarak okudu, 'vahadır' olarak mezun oldu.

o günleri özlediğine ise adım gibi eminim.


II.

ama bu hikâyede en başından itibaren varım. o videoyu "çocuklar sever" diyerek tavsiye eden benim çünkü.

video ise, zafer algöz ve şürekâsının bir araya gelip icra ettiği, o vakitler beşiktaş'ta oynayan senegalli forvet demba ba güzellemesi. müslüm gürses harikası hangimiz sevmedik'ten serbest uyarlama.

videonun ne denli sevildiği, iddiamda haklı olduğum ise geçen gün çıkmış ortaya. evin en küçüğü tuvaletteymiş. tuvalette yalnız kalmayı sevmediği siciline işlenmiş olan ufaklık ilk olarak annesine hamle etmiş.

karı-koca onun tuvalette yalnız kalmaya alışması gerektiğini düşündükleri için anne net bir 'hayır'la sırasını savmış. ama sıranın babaya gelmesi gecikmemiş.

ilk önce, "baba sen gelir misin?" sorusu duyulmuş. sonra "baba gelir misin?" ricası. aldığı cevabı beğenmemiş olacak ki, "baba, gel!" diye ünlemiş. cevap olumsuz, sonrası ise evlere şenlik...

"gel baba... gel baba... gel baba... gel baba...gel!.."

video mu? tam burada...

15 Eylül 2021 Çarşamba

zamanlama

hayır, kadınlarda aradığım ilk özellik güzel eller değil. ilk önce zamanlama ararım ben.

kapanın elinde kalacağımı hissettiğim günler kadar, "öyle bir havada gel ki, vazgeçmek mümkün olmasın" nevinden bir zamanlama...

o tam yerine ve zamanına denk gelir, ben ellerine bakarım. beğenmezsem oradan öteye geçmem o ayrı.

13 Eylül 2021 Pazartesi

dakika ve skor

"Sen yirmi altı yaşında gencecik bir delikanlıydın tanıştığımızda ama yaşından beklenmeyecek bir hüznün ve olgunluğun vardı, ne de olsa yazarının kırklı yaşlarının eserisin. Dünyama gelişin adeta bahardır. Bana ışıktan, renkten, sudan, sesten ve hazdan, serapa estetikten bir âlem vadetmiştin. Aman Allah'ım, o ne heyecandı? Ben de oldum olası günbatımlarına hayrandım ve tabiatın "Ne diye ayrıldın..." çağrısını ruhumun derinliklerinde duyardım. Akşamın davetine icabet edemesem de suyunkine mutlaka koşardım. Masala ve rüyaya inancım tamdı. Ancak bazı ânların ezici güzelliği bir kıvılcım gibi parlayıp sönerek geçmişe dönüştüğünde, ardında bıraktığı boşluk benim de canımı yakardı. Velhasıl Nuran'la Ada vapurunda karşılaştığınız o mayıs sabahından çok evvel nasıl birbirinizi sevmeye hazırlanmışsanız, ben de seni sevmeye öyle hazırlanmıştım Mümtaz. Roman sayfalarını çevirdikçe Dede'nin nağmeleri; Boğaz'ın ve İstanbul'un güzellikleri, zamanın sularına karışmış tarihi, mimarisi taşıyordu içinden. Boudelaire'i, Bergson'u, Sartre'ı, Mallarme'yi seninle tanıdım. Debussy'yi ve Wagner'i senin onlarda bulduklarını duyabilmek için dinledim. Çocukluğumda gördüğüm eski zaman evlerine, tarihin tanığı mimariye, yaşamımıza şahit tuttuğumuz eşyaya, tılsımlı aynalara, cam evâniye sayende derin bir merakla bağlandım.

Hayatıma senden sazan ayrıntıları çok defa kendi gerçekliğinden ayıramam, tıpkı İhsan'ın sana tesiri gibi, hamurumu mayanla yoğurdun. Duyarlıklarım senden hatıra. İlk kez Emirgan'a sana rastlayabilmek umuduyla; Merkez Efendi'ye, Yenikapı'ya Nuran'la senin izinizi sürebilmek için gittim. Senden sonra düştüm Şeyh Galip'in peşine. Neyimi, bir gün Dede'nin Ferahfeza abinin üfleyebilmek gayesiyle elime aldım. Suat'ın intiharına, Nuran'ın bu büyük aşkı yok yere feda edişine sadece sen değil Mümtaz, ben de inanamadım. Nuran gittikten sonra bakışlarına yerleşen umutsuzluk, benim de hayallerimi kırmak için daima kapımda bekledi. Sendendir, bugün yaşama bir hüzün perdesinin ardından bakıyorsam."*


*: tuba dere, kahramanlarıma mektuplar - ölümsüz adam

10 Eylül 2021 Cuma

atışma - on sekiz

türk şiirinin en yakışıklısı turgut uyar, beklemeye ve mesafeye razı, naif bir duyarlılıkla söze, "ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım"* diyerek başlarken, türkçenin en büyük şairi de muhatabının karşısına geçer, hırçın ve azla yetinemeyen bir sesle "yüzüme bak/ ve yüzümü hırpala"** diye başlar.


*: göğe bakma durağı
**:sevgilim hayat

7 Eylül 2021 Salı

minger adası'na veda

ya da biten şeylerin verdiği hüzün.

veba geceleri'ni pazar günü bitirdim. kahvaltıdan sonra, koşmaktan önceydi. hatta son sayfalara kahvaltıdan arda kalan bir kaç bardak çay eşlik etti.

aç parantez... genelin aksine kitapları "iyi-kötü" ya da "sevdiğim-sevmediğim" diye ayırmam ben. "bir daha okumayı istediğim kitaplar" ve "bir daha okumayı istemediğim kitaplar" diye ayırmayı tercih ederim. sevmediğim bir kitabı ikinci defa okumak istemem elbette ama sevdiğim her kitabı da yeniden okumak isteği oluşmaz içimde. söz gelimi murakami. her kitabını merakla ve keyifle okudum ama sadece imkansızın şarkısı'nı yeniden okumak isterim, bir başkasını asla. louis ferdinand céline'in gecenin sonuna yolculuk'u için ölürüm ama taksitle ölüm'ü bırakın yeniden okumayı kitaplığımda görmeye bile tahammül edemiyorum. yine son zamanlarda keyifle okuduğum ve çok sevdiğim rüzgârın gölgesi'ne de yeni bir mesai ayıracağımı sanmam... kapa parantez

veba geceleri'ni, orhan pamuk'un ayrı bir lisanla, tıpkı kendisi gibi anlattığı "yıllar sonra" başlıklı son kısmı saymazsak beğenmedim. hâlâ ve hâlâ romanın bir tarihçiyi konuşturan usta bir yazar tarafından değil bilgisi çok ama kalemi zayıf bir tarih profesörü tarafından yazıldığını düşünüyorum. yine, romanın aceleye getirildiği konusundaki fikrim de daha kesinleşmiş olarak yerli yerinde.

bu acelenin sadece hikâyeye ve kurguya değil editöryal katkıya da etki ettiği açık. aksi takdirde, doktor nuri ve pakize sultan ağustosun sonuna doğru pazarda, "sepetler içinde taze çilek, erik ve kiraz" göremezdi. tıpkı aynı günlerde şehri gezerken gördükleri "ağaçlardaki kirazların kırmızıları" gibi.

asıl facia ise bambaşka bir yerde. bundan hiç kimsenin bahsetmiyor oluşu ise tuhaf. ya çok satan ve yüzlerce insana da reklam niyetine bir şeyler yazsın diye ücretsiz gönderilen bu kitap okunmuyor ya da ahbap çavuş ilişkisi gereği susuluyor.

kitapta bir oda var. salgının tartışıldığı, bilgilerin toplanıp değerlendirildiği, duvara asılı minger haritasına vakaların işaretlendiği vs... bu odaya anlatıcı/yazar kurulduğu andan itibaren "epidemiyoloji odası" diyor. şu an ergen olsa kızları etkilemek için, "beni epistemiyolojik yalnızlığımla başbaşa bırak, üzerine kan sıçrasın istemem," cümlesini kuracak bir okur olarak buna itirazım yok. ama anlatıcı/yazar elli birinci bölümde, üstelik aynı bölümde iki defa "epidemiyoloji odası" demişken (sayfa:316-317), birden bire "salgın odası" demeye başlıyor (sayfa:319) ve romanın sonuna kadar öyle devam ediyor.

sonra da vnf. ikna olmuyor.

doğan ölüyor, sayılı günler geçiyor. sayfalar tükendi, her macera gibi bu da bitti. boksör ayaklanması, abdülhamit'in polisiye merakı, minger adası'nın kuruluşu ile cumhuriyetimizin kuruluşu arasındaki benzerlikler tarzı tarihi bilgiler için elime alabilirim ama veba geceleri'ni yeniden okuyacağımı sanmam. çünkü, kesin olarak "bir daha okumak istediğim kitaplar"dan biri olamadı.

ama kitap bittiğinde, bir daha göremeyeceğimiz bir manzaraya son defa bakarken ya da bir daha görüşemeyeceğimizi içten içe bildiğimiz bir tanıdıkla vedalaşırken hissedilen karşı konulamaz hüznün aynısını hissettim.

adeta, aziziye'nin güvertesinde pakize sultan'ın sağ omzunun üzerinden ben de baktım:

"aziziye adanın kuzeyinden güneyine uzanan yüksek eldost dağları boyunca ilerlerken, pakize sultan volkanik sivri tepeleri görebildi. sonra ay bulutların arkasına girdi ve her şey kapkaranlık oldu. pakize sultan minger adası'nı bir daha göremeyeceğini düşünüp kederlenirken, arap feneri'nin yanıp sönen soluk ışığını fark etti. tam o anda ay bulutların arasından çıktı ve kale'nin sivri külahlarını ve arkadaki muhteşem beyaz dağı gördü. çok kısa sürdü bu, çünkü ay yine kayboldu. pakize sultan minger'i belki son bir kez daha görebilirim diye karanlığın içinde yaşlı gözlerle baktıktan sonra kamarasına döndü."

6 Eylül 2021 Pazartesi

önemsiz- iki

merak edenler için bir...

*

eğer bir şiir*, "yazın bittiği her yerde söylenir" diyerek başlıyor ve "aşkın uyumadığı her yerde söylenir" diyerek nihayetleniyorsa arada ne dediğinin bir önemi yoktur.


*:ülkü tamer, yazın bittiği

3 Eylül 2021 Cuma

otopark

yakari'yle sohbet ediyorduk. oradan buradan, bazan geçmişten bazan gelecekten. her şeyden...

"bizim bir se. hanım var," dedi. "iş yerinden."

"bir sabah onu park yerinde gördüm. arabadan inmeden önceydi, gözlerini siliyordu. o kadar hüzünlüydü ki.

onu ve hüznünü düşüne düşüne binaya yürürken, daha önce fark ettiğim ama üzerinde hiç durmadığım bir şeyi hatırladım. se. hanım her sabah arabasını park ediyor, bir kaç dakika sonra çıkıyordu arabadan. bazan herhalde makyajını falan kontrol ediyor, diye düşünmüş, bazan da derin derin nefes alarak kendini güne ve insanlara motive eden görüntüsünü gözümün önüne getirmiş ama üzerinde durmamıştım. 

o sabah anladım se. hanımın sabahları arabada ağladığını. ziyan olmuş hayatına mı, mutsuz evliliğine mi, istemeye istemeye geldiği işine mi bilmiyorum. tek bildiğim ağladığı." 

sonrası sessizlik. ve ben bozana kadar sustuk.

"adı ne demiştin." 

"se. hanım."

"başka bir isim söyledin gibi geldi de."

*

eminim, size de öyle geldi.

1 Eylül 2021 Çarşamba

tehlikeli şiirler - elli üç

tehlikeli şiirler okuyalım leyla
haydar ergülen'den eylül mesela

Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir
kadın gider ve bir şair doğar bundan
(Ben hangi kadından şair olduğumu bilirim)
"Yazın bittiği her yerde söylenir"se*
kadının gittiği de her yerde söylenir
kadın gittiği her yerde şiir diye söylenir:
Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde
yaz biter kadın giderse, bunun sonu şiirdir,
yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu...
Şehir her semtiyle yazın peşine düşse
yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir,
yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir
eylülün semtine kadar böyle gidilir
Bir gecede gittimdi hazirandan eylüle
eylül yazdan terkedilmişti, şiirse haziranda
kadın tarafından terkedildi o söylenceye:
Bütün oğullar anneyi bir şiire terkeder!
O kadın beni terkederse şair olurum
oğul olduğum kadın sakın beni terketme,
şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider

Bütün kadınlar şiiri bir kadına terkeder!


*Ülkü Tamer'in "Yazın Bittiği" şiirinden

29 Ağustos 2021 Pazar

ikna

ikna olmadım. hem de iki defa. iki farklı konuda.

henüz...

*

biraz elde olmayan sebeplerden biraz da bile isteye bugünlere bıraktığım bir kitaptan veba geceleri'nden bahsediyorum. bunları da kitabın yarısı civarında yazıyorum.

ama her şeyden önce, orhan pamuk'un yaşayanlar içinde birinci, edebiyatımız ölçü alındığında ise en sevdiğim ikinci türk romancısı* olduğunu söyleyelim de ekrana altyazı olarak yansıyan "trafiğe kapalı alan" uyarısı gibi olsun.

*

her fırsatta, son beş yıldır bu roman üstünde çalıştığını, salgın ve karantinanın tesadüf olduğunu iddia eden, ama yaşadıklarımızın süreci daha iyi anlamasını ve anlatmasını sağladığını söyleyen orhan pamuk'a inanmıyorum. ya da onun gibi söylersem "samimiyetle" inanmıyorum.

yanılmıyorsam, kafamda bir tuhaflık'tan sonra orhan pamuk ölçeğine göre kısa bir bekleyişin ardından yayınlanan kırmızı saçlı kadın üzerine bir röportajda okumuştum. özetle, bir roman için yaklaşık beş-altı yıl çalıştığını, kafasında on üç roman fikri daha olduğunu, basit bir aritmetikle kafasındaki romanların hepsini yazmasının mümkün olmadığını, bir çoğunu yazamadan öleceğini söylüyordu.

bu durum içimi çok acıtmış, bu acıyı alper canıgüz'e de yansıtmıştım. bir etkinlikte söz alarak, "hafız, orhan reis böyle böyle diyor. sizin için de aynı şey geçerli mi? olur da o romanların tekini bile yazmadan ölürseniz küserim," demeye getirmiştim.

açıkçası, veba geceleri'nin orhan pamuk'un kafasındaki fikirlerden biri olduğunu ve bu süreçle beraber bir adım öne çıktığını düşünüyorum. en başta aklında olmayan bazı ayrıntıları da bu süreç vesilesiyle romana dahil ettiğine eminim. mesela, "hacı gemisi isyanı" veya "isyancı hacılar vakası" diyerek anlattığı olay o kadar tanıdık ki, okurken, her yerden ve herkesten uzak bir koya demirlemiş, dalgalarla sallanan bir gemi yerine, umre dönüşü bir öğrenci yurdunda karantinaya alınan insanlar geldi gözümün önüne.

hatta, yazar ne derse inanan 'saf okur'lardan olmasam, romanın sipariş üzerine yazıldığını, orhan pamuk'un, "bu fırsatı kaçırmayalım," diyen editörlerin ve yayınevinin oyununa geldiğini iddia ederdim.

bu da beni ikna olmadığım ikinci yere getiriyor. eğer bazan taklit ederek bazan araklayarak yazdığı ilk dönem romanlarını saymazsak, orhan pamuk'un gerçek sesini bulduğuna inandığım kara kitap'tan bu yana yazdığı bütün romanlara uzak bir roman bu.

sadece, zaman zaman anlatının arasına sızan, orhan pamuk'un kendi elleriyle tasnif edip dosyaladığı kişisel arşivinden çıktığı belli bilgiler harika. ama o kadarını kalemi güçlü, iyi bir orhan pamuk okuru da yapabilir.

romanın yarısını okudum ama çok sevdiğim "orhan pamuk melankolisi "nden eser yok hâlâ. "orhan pamuk anları" dediğim kutlu satırlara ise yalnızca bir defa (o da kolağası kamil ve zeynep'in ilk karşılaşmaları) rastladım. altını çizip derkenara yürek kondurduğum yerlerse neredeyse yok.

anlatıcı olarak aklından geçeni aklından geçtiği gibi anlatamayan biri var karşımızda. tıpkı bilgisi çok ama anlatma kabiliyeti zayif öğretmenler gibi. ya da güçlü bir kalemi olmadığı hâlde anılarını yazmaya kalkan emekli bürokrat ya da askerler gibi. ya da tez yazmakla öykü yazmak arasında sıkışıp kalmış doçent adayları gibi.

"tam da öyle. bu kitabın yazarı orhan pamuk değil bir tarihçi," diyenler çıkabilir. ama bu da bir sorun. sanat gerçekmiş gibi yapar. gerçeğin kendisi sanat değildir. başka bir deyişle, orhan pamuk bir tarihçinin ağzından anlatmıyor hikâyeyi. adeta, bir tarihçinin anlatısını kendi adıyla yayınlıyor. bu da, bir an önce yayınlansın diye romanla daha fazla meşgul olmamak için seçtiği bir yöntem hissi veriyor.

ve ne zaman bir video ile kitaptaki bir bahse açıklık getirmeye kalksa bu his kuvvetleniyor.


*:elbette, ahmet hamdi tanpınar...