28 Mart 2015 Cumartesi

hikâye

giriş:

sen geldiğinde yeri ve zamanıydı. kalbimde bir boşluk. tam olarak senin boyutlarında.

gelişme:

sen gittiğinde ne yeri ne zamanıydı. kalbimde aynı boşluk yeniden. tam senin boyutlarında.

o boşluğu kendine ait sananlar oldu. hatta benim de öyle sandığım. kül kedisi ve cam ayakkabı denklemi.

bir gün üzerini örttüm. yanılgılardan yorgun. biraz da unuturum ihtimaliyle.

sonuç:

şimdi sonsuz genişlikte bir zeminin üzerinde dans etmeye kalkıyor görenler genişliğin ve tenhalığın emniyetinde.

ve istemeden kurduğum bir tuzağa düşüyorlar.

zeyl:

masumiyet insanın en büyük gücü.

24 Mart 2015 Salı

dakika ve skor

"ve belki de bütün bu zaman boyunca, asla yazmayacağım bir kitabı yazıyordum."*


*: carlos fuentes, kutsal bölge

21 Mart 2015 Cumartesi

ilkyaz gün no: bir

hayatı doğduğu gün başlamayan insanlar da var. yaşamaya doğar doğmaz değil yıllar sonra başlayan.

mesela, eski bir mart ayında, defterlere "ilkyaz gün no: bir" diye not edilen bir günde.

ki kadın siyahlar giymiştir. boynunda inciler. çocuk derin bir nefes almış, "olsun ne olacaksa" demiştir.

olsun ne olacaksa... 

19 Mart 2015 Perşembe

vasiyet

"vasiyetimdir:
dalgınlığınıza gelmek istiyorum
ve kaybolmak o dalgınlıkta."*

*: didem madak, 'ah'lar ağacı

14 Mart 2015 Cumartesi

tehlikeli şiirler: on dokuz

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'ben seni seviyorum bunda bir kasıt yok'* mesela...

"acınası tesadüflerle ayrılıyorsun molekülden,
hüzün hastası bir hayvansın
şiddetli baş ağrılarıyla çalkalanan
çok kurak iklimlerde, büyük sinir krizlerinde
ağır işkence görmüş şehirlerde
saadetin zarif, adaletin ince.

bir miktar alkol ve ürperti alıyorsun
kelimelerin karardığı peşin hükümlerde.
şahsi sevişiyorsun şiddetin bütün bitki örtüsüyle.
gözlerin ucuz, tutkun ucuz, direncin ucuz
tehlikeli bir yalan gibi duruyorsun
ruh yoksulluğunun harikulade iskeleti üzerinde.

tutulamayacak yeminsin, yemin ederim,
her insana gerçek aşkı öğretecek bir külfetin var
ve
alelacele asılmış bir çocuk militan
gibi şaşkın ama onurlu bakıyorsun
yükseldiğin gökyüzüne.

ben seni ayakta alkışlıyorum
hep ayakta alkışlıyorum seni ben
yollarda yürürken alkışlıyorum
sinemalarda, üçüncü sınıf oyuncularda alkışlıyorum
afrika'nın içlerine doğru alkışlıyorum
vuruşurken alkışlıyorum seni ben
evet, hüzün hastası bir hayvansın
acınası tesadüflerle ayrılıyorsun
kainata gösterdiğin sahte hüviyetinden.

o nasıl bir hale
bana cimri, başkalarına bonkör bedeninde;
bir acı votka tadı yakalıyorum dilenen bakışlarında
'suçsuzum' diyorsun, 'tarzım bu' diyorsun
aç bir kurt gibi iniyor yüzüne hüzün
kirpiklerin alnına deyiyor
bende deyiyorum alnına cevapsız sorularımla
uykum geldi diyorum
seni sevmekten uykum geldi
jilete abanıyorum
korkuya abanıyorum
tek arkadaşım yok öbür tarafta çünkü!

çek perdeleri, kapat ışıkları
bu telaşlı yok oluşun fosforu aydınlatır bizi
uykum geldi diyorum
tutulamayacak yeminsin, yemin ederim
her yeri keserim, herkesi, her şeyi keserim
bıçağımı taşıyan elde kader çizgim de gizli!
bitiyor
sancıda safları sıklaştıran o garip haz bitiyor
bir kez olsun samimi bak
bak! gecenin eteklerine eşkiya ayrılıklar siniyor!

acınası tesadüflerle ayrılıyorsun molekülden
ateşler içinde bırakıyorsun sana biriktirdiğim suyu
oysa hiç şansım kalmadı
yeniden doğmak için, bana ait olduğu belirtilen külden.

al bu külü de götür
al bu külü de götür, diğer taraflara üfle
muzaffer bir hain gibi ayrıl
tertemiz hayal hikayemden."


*: küçük iskender

9 Mart 2015 Pazartesi

tohum

bazı anlar vardır hayatımızda; daha yaşarken o kısacık "an(ı) parçası"nın kocaman bir ağaca dönüşeceği ve hatta meyveye duracağı günlerin tohumunu taşıdığını hissederiz.

6 Mart 2015 Cuma

bir eli tutmadan karşıdan karşıya geçmenin icat edildiği gün

yalnızlık insanlık kaderidir. ve her insanın bunu fark ettiği, dünya adlı gurbette ne kadar yalnız ve bu yalnızlığın kaçınılmaz olduğunu anladığı bir an vardır.

*

okulumuzun müstahdemi musa bey her eylül başında yeni eğitim-öğretim yılına hazırlık olarak maviye boyadığı demir kapıyı aralayıp üçüncü kez "ablan gelmedi mi daha," diye sorunca, ikinci sınıfa geçtiğim yaz babamın karne hediyesi olarak aldığı saate bir defa daha baktım.

aslında musa abi. uzaktan akrabamız. annanem sabah kahvelerini içerken dedeme, "musa askerden dönmüş. reyhan'ın büyük oğlan. anne oğul ziyarete geldiler. öyle, sessizce oturdu. zaten sessizdi ama askerde daha da sessizleşmiş," dedi. burada sustu, bir yudumluk ara verip öyle devam etti. "cumhuriyet ilkokulu'na hademe alınacakmış. sohbet ederken reyhan söyledi." çok iyi hatırlıyorum. çünkü henüz okula gitmiyordum, yanlarındaydım. dedem, "böyle işlerle yormayın artık beni," diye cevap verince annanem başka bir şey demedi. yaklaşık iki ay bir şey demedi. ah ayşe sultan! ramazan bayramı sebep olmasaydı kim bilir kaç ay daha dedeme bir şey demeyecekti? oysa dedemin siyah takım elbisesini, kar beyazı ipek gömleğini -ki hayatımda daha beyaz bir şey bilmedim-, kırmızı ipek kıravatını herkes bilir. dedem bunları giyer, ankara yollarına düşerdi. annanem daha sonra ahmet dayım'a, "oğlum," demiş. dayım da partinin ilçe başkanıyla konuşmuş. saate gelince, o saat, hayatımın ilk ve tek karne hediyesi olarak kaldı. bir gün öykücüye verdim. çünkü kendi saati tamirdeydi. bir daha takmadım. çünkü o zamanlar "zaman" üzerine düşünüyordum ve eğer saat takmazsam "zaman"ın dışında kalabilirim sanmıştım.

ne diyordum? okulumuzun müstahdemi musa bey... bey değil abi.

okulumuzun müstahdemi musa abi her eylül başında yeni eğitim-öğretim yılına hazırlık olarak maviye boyadığı demir kapıyı aralayıp üçüncü kez "ablan gelmedi mi daha," diye sorunca, ikinci sınıfa geçtiğim yaz babamın karne hediyesi olarak aldığı saate bir defa daha baktım.

şimdi olsa, gülümser, "gelmedi ama beni merak etme, yalnızlığı severim," derdim. o gün yalnızca başımı sağ tarafa çevirdim. musa abi de baktı. ablamın dersi biteli neredeyse iki saat olmuştu. sabah kaybolduğu köşeden, foto fuat -efef diye de bilinir- ile yaman fırını arasından çoktan çıkıp gelmesi gerekiyordu. ama gelmedi.

cumhuriyet ilkokulunun kapısında ve dokuz yaşında, yeniden yalnız kalınca heykele baktım. önünde bir şeylerin kutlaması ya da anmasından arda kalan bir kaç çelenk vardı. bazısında çürümeye yüz tutmuş çiçekler, bazısı kurumuş yapraklarla dolu. yürümeye başladım.

problem taş döşeli dikdörtgen meydanı enine yürümek değildi. heykelin hemen arkasındaki, belediye işçilerinin yaz başında başladığı, düzenlemesini otuz ağustos'a bir gün kala ancak bitirebildiği yeşil alanı ikiye bölen beton yol boyunca yürümek de değildi.

sonunda gelmiştim. kolayca. şehirleri birbirine bağlarken, yukarıdan bakıldığında bir ucunda deniz feneri ve diğer ucunda liman duran bir hilale benzeyen bu şehri de başka şehirlere götüren yolun kenarındaydım. ve ne olursa olsun yanımda bir büyüğüm olmadan o yolu karşıdan karşıya geçmem yasaktı. annem aklına geldikçe yolun ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlatır, "eğer olur da sözümü dinlemezsen küserim," derdi.

lütfen allahım, annem bana hiç küsmesin. babam da...

son sürat otomobillere, gürültülü tırlara, kamyonlara, bana masallardaki devlermiş gibi gelen otobüslere korkuyla baktım. aralıksız, hem sağdan hem soldan geliyorlar, geçip gidiyorlardı. güçlü bir rüzgar kalıyordu geriye. ne zaman yola yaklaşsam biraz rüzgar yüzünden biraz da korktuğum için geriye doğru bir adım atıyordum. bazan bir boşluk ya da yavaşlık oluyor ama ne zaman yola adım atsam boşluk ve yavaşlık kayboluyor, sanki trafik daha da hızlanıyordu.

galiba orada yüz yıl kadar bekledim. nihayet, bir benzerini hayatım boyunca ancak bir defa daha tekrar edebileceğim bir cesaretle yola atladım ve karşı kaldırıma kadar koştum. koştum. koştum...

yolun karşısına varınca kaldırımın kenarına oturdum. çantamı da yanıma koyup gelip geçen araçları ve dünyayı seyre koyuldum. artık araçlar o kadar kocaman değildi. üstelik yavaşlamışlardı.

ben orada öylece otururken karşı şeritte bir kamyon ani bir frenle nefes nefese duruverdi. babam kaldırım tarafına atladıktan sonra gelen giden araçlara aldırmadan benim tarafıma koştu. geldiğinde ayağa kalkmıştım. sağ dizini yere koyup bana sarıldı. saçlarının dibi terlemişti. ne kadar güzel kokuyordu.

fren ve korna sesleri arasında musa abi geldi bu defa. kocaman elleriyle başımı okşadı. sonra babama baktı. şimdi değil de ancak büyüyünce anlayabileceğimi hissettiğim bir şey söyledi: "dayısını arardım ama babasına haber vermenin daha doğru olacağını düşündüm." babam, dostça omuzuna vurdu, "çok iyi düşünmüşsün," dedi. "sağol."

babamın cevabını da ancak büyüyünce anlayacaktım.

musa abi askerlik şubesini aramış. onlar da telsizle babama ulaşmışlar. babam telsizi elinden atıp, hem ablam hem benim için endişelenerek şehirler arası yola koşmuş. allahtan tanıdık bir kamyon şoförü denk gelmiş de beklememiş. babamın yolda olduğu sırada dayım musa abiyi aramış. beni sormuş. "nilüfer, gönül yengen ve ayşe teyzenle çarşıdaymış. zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişler. kadınlar işte," demiş. musa abi dördüncü kez kapıya gelip bu defa beni göremeyince dualar ederek heykele koşmuş.

ablam izmirli teğmen rıza'ya o çok istediği "bir kaç dakika"yı o gün vermiş meğer. tatlı dilli eniştem konuşmaya başlayınca da zamanı unutuvermiş. ancak bir saat sonra aklına gelmişim. gündüz vakti kül kedisi gibi gönül yengeme koşmuş. gönül yengem. dayıma hâlâ aşık, sevgilisine her doğum gününde mektup yazan yengem. sadece sevgilisine mi? çocuklarına, torunlarına da... hoşuna gider, diyerek bana okutan, beni salya sümük ağlatan yengem. biz büyürken arkadaşımız, sırdaşımız, öğretmenimiz yengem. ablama, "ben hallederim," demiş sadece. "merak etme."

*

babamın elini tutmuş, fenere doğru yürürken kendimi büyümüş hissettim. kendimle gurur duyuyordum. kendi kendime bir söz verdim: yıllar sonra olur da yalnızlık üzerine bir yazı yazarsam söze, "yalnızlık insanlık kaderidir. her insanın bunu fark ettiği, dünya adlı gurbette ne kadar yalnız olduğunu ve bu yalnızlığın kaçınılmaz olduğunu anladığı bir an vardır," diye başlamaya karar verdim.

adını belki de "bir eli tutmadan karşıdan karşıya geçmenin icat edildiği gün" koyarım.

1 Mart 2015 Pazar

bir masada iki kişi: beni özledin mi?

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- iki hafta oldu ve sen hâlâ susuyorsun?

- iki hafta değil. on iki gün ve bir kaç saat daha.

- yine de kısa sayılmaz.

- aslında düşünüyorum.

- neyi?

- konuşmaya başlayacağız. bir kaç cümle sonra uzanıp masanın üzerinde duran elimi tutacaksın. sonra yavru kediler gibi ya da "yavru kedi yutmuş gibi" bakacak, "beni özledin mi?" diye soracaksın. ben sana "bu soru sorulmaz. cevabı sormakla alınan cevaplardan değil çünkü," falan diyeceğim. ısrar edeceksin. "basit bir soru sordum", "evet ya da hayır demen yeterli", "sadece evet diyeceksin" vesaire...

*

uzanıp masanın üzerinde duran elimi tuttu. bakışlarımı yakaladı. "beni özledin mi," diye sordu.

27 Şubat 2015 Cuma

bir artı bir

"bir artı bir"in her zaman "iki"ye eşit olmadığını nasıl ispatlayabiliriz, diye sordu adam.

fazla beklemedi, çocukluğundan bu yana aristotales'ten emir alan bir zihinden doğru yanıt gelmeyeceğini bildiği için kendisi devam etti.

pencere camında yukarıdan aşağı yol alan iki tane yağmur tanesini düşün. ve bir yerde birleştiklerini. artık iki değil bir yağmur tanesi vardır.

keşke bu şiirsel çözümü kendi görmüş olsaydı. o zaman descartes'ı bu denli kıskanmazdı.

*

masaya bıraktığı fincanı masanın ortasına itip geriye çekilen elini tuttum. çünkü bunları anlatacaktım. onu yerine ellerimize bakıp, "kabul ediyorum farklıyız. oksijen ve hidrojen gibi mesela. ve bir araya geldiğimizde tek bir şey oluyoruz. muhteşem bir şey. su..."

bakışlarımı kaldırıyorum: kuzey denizi kenarı. rüzgar kumsalın hemen bitiminde boy atan otları sallamaya başlamış bile.

ve bir defa daha selçuk'u taklit ediyor.

24 Şubat 2015 Salı

önemsiz

bunu daha önce de demiştim. benzer şeyleri hissettiğime göre tekrar etmekte bir sakınca yok.

*

bir öykü-şiir*,
"cumartesi akşamüstü. sahil. hisar kafe kalabalık.
ötede boş masa. orada, köşedeydi. su yeşili duvara çarptım...
yıllar sonra. beni sevmişti."

diyerek başlıyor ve
"hiç ödenmeyecek bir hesabı istedim şeften. yürüdüm cumartesinin üstüne.
kalabalık.
ben onu hiç sevmemiştim."
diyerek nihayetleniyorsa arada ne dediğinin bir önemi yoktur.


*: onur caymaz, bir karşılaşmanın su yeşili

23 Şubat 2015 Pazartesi

ihtiyaç

"güçlü olmaya
benden daha çok ihtiyacın var
çünkü haksız olduğunu
kalbinin bir yerinde biliyorsun"*


*: m. mungan, onur caymaz'ın epigraf yaptığı yerden. "bir karşılaşmanın su yeşili" adlı öykü-şiirinden. (notos: kırk bir)