25 Mayıs 2016 Çarşamba

kıyıda

suyun kıyısında ayak izlerinin sonunda ayakları çıplak, etekleri rüzgarla oynaşan koyu yeşil bir elbisenin içinde ince uzun durdu.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

veleybol

o günler aklıma ne zaman gelse, onlara neden "edahu" diye tek bir isim yapmadığım(ız)ı kendime çok sordum ama tıpkı şimdi olduğu gibi bir cevap bulamadım. oysa o ikisi her zaman birlikte dolaşır, kaynağını gençlikten alan küstah ve şenlikli güzelliklerini nereye gitseler oraya taşırlardı.

bir gün yanıma geldiler. neşeli, vurdumduymaz, genç. ayak üstü bir süre konuştuk. sonra ahu, "voleybol desene," dedi.

"veleybol."

gülerek gittiler. biraz şaşkın, biraz şapşal gidişlerini seyrettim.

ilkokul beşinci sınıf. fen bilgisi dersi. konu da "duyu organlarımız ve görevleri" gibi bir şey.

bir deneyimiz var. gözleri bağlı bir öğrencinin etrafında halka olan bir grup öğrenciden bazıları yeri geldikçe ellerindeki çakıl taşlarını birbirine vuracak, gözü bağlı deneğimiz de, görmese bile sesin kaynağına yönelecek.

gözleri bağlı öğrenci bendim. öğretmenimiz kadriye hanım gözlerimi bağladıktan sonra sordu: beni duyuyor musun?

"hayır öğretmenim."

sınıfta gülüşmeler. bu soru ve cevap bir kaç defa daha tekrar etti. gülüşmeler de. giderek çoğalan gülüşlerin sebebini en sonunda çözdüm ve sonrasında soruyu duyduğum halde cevap vermedim. sonra da ellerindeki çakıl taşlarını birbirine vuran arkadaşlarıma yürüdüm durdum. demek ki, bazan kulaklarımız gözün yerine iş görebilir. ve böylece göz de rahat rahat ağlayabilir.

bir kaç defa daha geldiler. "voleybol" dememi istediler, "veleybol" dedim, güldüler, gittiler. ben de gidişlerini seyrettim. her defasında daha şaşkın, daha şapşal. nihayet, herhalde benim tek başıma anlayamayacağımı anladılar da "sen voleybol değil veleybol diyorsun," dediler.

"veleybol... veleybol... veleybol... voleybol..."

artık voleybol diyorum.

ve bu, bizi kaçınılmaz olarak mahallenin yakışıklı abilerinden atilla atalay'ın bisıklet adındaki öyküsüne götürüyor.

ve bir defa daha anlıyoruz, onun "anlatılan sizin hikâyenizdir" derken ne demek istediğini.

21 Mayıs 2016 Cumartesi

cumartesi

"boynundaki o cumartesi kokusu
nerden geldi, nerden sızdı yalnızlığıma"**
evet. bugün, burda "da" cumartesi...


*: ahmet erhan

18 Mayıs 2016 Çarşamba

benzetme

tam da böğürtlen çalılarının önüne gelmişken ani bir kararla geri dönmeye karar veren küstah bir kadının savrulan eteğinin dikenlere takılması gibi.

saçları kum taneleri gibi avucumdan aşağı yer çekimine yenilirken.

üzerimde bulutlu gök ve boşluklardan göz kırpan yıldızlar.

16 Mayıs 2016 Pazartesi

silikon vadisi

bilgisayar, yazılım, internet,yüksek teknoloji şirketlerine ev sahipliği yapan silicon valley, adını periyodik tablonun on dördüncü elementi olan "silisyum"dan, orijinal adıyla söylersek "silicon"dan alır. bu isimlendirmenin sebebi, bu şirketlerin varlığını büyük ölçüde silisyuma borçlu olmasıdır. çünkü silisyum, bilgisayar ve benzeri cihazların yapıtaşı sayılabilecek çip ve mikro işlemcilerin bir manada ham maddesidir.

başka bir deyişle bu vadiyi türkçeleştirmek isteyen biri ya "silisyum vadisi" ya da "silicon vadisi" demek zorunda. ya da olduğu gibi bırakıp "silicon valley" demek en doğrusu.

zira "silikon", yani "silicone" ise bambaşka bir madde. bir çok alanda kullanılıyorsa da adını genellikle güzelleşmek isteyen insanların hikâyelerinde duyarız. adeta, orasını burası büyütmek, düzeltmek isteyenlere hizmet eder.

12 Mayıs 2016 Perşembe

posta kutusundaki yangın

şehrin küçük, solgun sarı boyalı ve artık bir banka şubesini hatırlatan postanesinin önünde bir zamanlar telefon kulübeleri ve posta kutuları vardı. telefon kulübeleri giriş kapısının sağ tarafındaki duvar boyunca dizilmiş, iki tane olan posta kutuları ise kapının solundaki duvara sabitlenmişti.

telefon kulübeleri zamanla birer ikişer azaldı. artık iki tane. ortaya çıkan boşlukla genişleyen kaldırıma postane çalışanları araba park ediyor. bir işe yarıyor mu bilmiyorum ama zaman zaman sarının farklı tonlarıyla yeniden boyanan posta kutuları ise yerli yerinde.

dün, öğleden sonra postaneye gittiğimde sağdaki posta kutusunun berbat bir halde olduğunu gördüm. boyası dökülünce paslı, yıpranmış gövdesi açığa çıkmış, duvar ise isten kapkara olmuştu.

hikâyenin kalan kısmını ise öğretmenevinin lokalinde, king oynamak için arkadaşları beklerken kimyacı gürcü yılmaz anlattı.

adını şehirden alan lisede üçüncü sınıf öğrencilerinden ikisi tuvalette sigara içerken nöbetçi öğretmen tarafından fark edilmiş ve müdür yardımcısının karşısına çıkartılmış. güllük gülistanlık bir okul hayaliyle yaşayan, sorun istemeyen ve "bi gün" de eve huzurlu gitmek isteyen müdür yardımcısı, "hepimiz genç olduk, hoca hanım. çocuklar bir cahillik etmiş," diyerek mevzuyu kapatmaya kalkınca, ciddiye alınmadığını düşünen matematik öğretmeni hanım bu iki öğrencinin disiplin cezası alması için onu tanıyan herkesi hayrete düşüren bir fevrilikle bastırmış. sonuçta onun dediği olmuş ve bu iki öğrenci birer hafta uzaklaştırma almış.

burada sorun yok. iki gün hastayım deseler, bir gün vilayete gitseler, iki gün de internet salonlarında oyun, platin bilardo salonunda üç top, sinemada film. sayılı gün bu, kimseler farkına varmadan geçer gider. ama bu cezanın ailelere mektupla tebliğ edilmesi gerekiyor.

bizim iki kafadar nerden duydularsa posta işlerine müstahdemin baktığını öğreniyor ve emeklilik için gün sayan adamcağızı takibe alıyorlar. okulun yirmi küsur senedir bitiremediği işleri bir defa daha mesai sonrasına kalınca, dönem başında topluca aldığı pullarla süslediği iki zarfı ve yanındakileri posta kutularından sağdakine atıyor.

güvenlik kamerasına göre, ebeveyn korkusuna yağmur nedeniyle birdenbire tenhalaşan sokağın verdiği cesaret eklenmiş, bizim şakınlar posta kutusunu açmaya çalışmış ilk önce. bakmışlar, ne yaptılarsa olmuyor. biri hiçbir işe yaramayan bomboş defterinin bir sayfasıyla cebinden eksik etmediği çakmağın alevini birleştirmeyi akıl etmiş. sonrası malum.

*

mr. nobody filmini hatırladım ister istemez: nemo ve anna'nın yıllar sonra karşılaştığı, iki gün sonra deniz fenerinde buluşmak için sözleştikleri sahneler. anna telefon numarasını bir kağıda yazıp nemo'nun eline tutuşturur. nemo anna'nın gidişine şaşkınlıkla bakarken gökten süzülerek inen yağmur tanesi de "tam isabet" eder.

böylece nemo ve anna'yı bağlayan tek bağ bir yağmur tanesi ile kopar.

aslında her şey çok daha önce başlamıştır: iki ay önce işsiz bir brezilyalı yumurta kaynatmış ve hararet odada mikro-iklim yaratarak sıcaklığı azıcık değiştirmişti. böylece iki ay sonra, dünyanın diğer tarafında sağanak yağış başlayacaktı. o brezilyalı işinin başında olacağına yumurta kaynatıyordu. çünkü konfeksiyon fabrikasındaki işini kaybetmişti. çünkü nemo altı ay önce kot pantoların fiyatlarını karşılaştırıp daha ucuz olanı almıştı. belki de bu yüzden fabrika başka ülkeye taşınmış, filmin yönetmeni jaco el dormael'in oynadığı brezilyalı da işsiz kalmıştı. tıpkı bir çin atasözünün dediği gibi: tek bir kar tanesi bambu yaprağını bükebilir.

*

düşünsenize bir. o matematik öğretmeni hanım, tükenmez sandığı bir aşkla kendisini seviyor bildiği adamın artık kendisini sevmiyor olduğunu hissettiği şu son günleri düşünerek, geceleri uykusuz gözlerle karanlığı seyrederek geçirmeseydi o iki öğrenciye daha anlayışlı olacak, hayata olan öfkesini başında kavak yelleri esen o iki delikanlıdan çıkartmayacaktı.

peki yanan posta kutusundakiler: bir daha yazılması mümkün olmayan mektuplar, daha fazlasını anlatsın diye sonuna "üç nokta" kondurulmuş ve makine işi soğuk damga yerine pulla bedellendirilmiş zarfsız kartpostallar, icra mektupları, dava dilekçeleri, kira kontratları, istifa mektupları...

yani yananlar. hiç yazılmadı bilinenler, kayıtsız kalındı sanılanlar...


7 Mayıs 2016 Cumartesi

öyle bir şey

emrah serbes'in erken kaybedenler'ini okudunuz mu?

o kitapta denizin çağrısı adında yer yer komik, hüzünlü bir hikâye vardır. (bütün hikâyeler gibi... hayır, sadece kitaptakiler değil, hayattakiler de.) hikâyenin çocuk-kahramanı hikâyenin sonunda, "ona telefon açıp yarım saat kadar konuşmak istedim. sonradan gördüğüm acaip rüyaları anlatmak istedim. kimseye anlatamadığım şeyleri sanki yüz sefer anlatmışım gibi rahat, anlatmak anlatmak istedim," der.

"o" dediği sedef'tir. ve gün gelir siz de, "bir sedef gerek herkese. sedef'in kendisine de," dersiniz.

*

işte öyle bir şey.

4 Mayıs 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: gitme

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- "gitme" dediğin biri oldu mu hiç?

- biliyorsun, işe yaramaz "gitme" demek. çünkü,..

- bunun felsefesini duymak, edebiyatını dinlemek istemiyorum. sadece soruma cevap ver. lütfen...

- hatırlamıyorum.

- peki gitmesin, kalsın istediğin biri oldu mu hiç?

- oldu.

- ne yaptın peki?

- hiçbir şey... öylece durdum. duyguları ve duyuları alınmış gibi.

*

kendime geldiğimde, "gitme" demek istediğimde yani, artık "gitme. kal," demenin bir manası kalmamış, onu kendi ellerimle bindirdiğim gemi çoktan uzaklaşmıştı.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

günün sorusu: intihar

"geçmişe dönebilseydim" ya da "hayata yeniden başlama şansım olsaydı" dedikten sonra "o an orada o yolu değil başka bir yolu seçerdim" demek örtük bir intihar arzusu değil midir?

29 Nisan 2016 Cuma

gitme sana muhtacım*

bazan gelecekten konuşuyorduk. ne de olsa sevgiliydik.

dört tane çocuğumuz olacaktı. iki kız iki erkek. erkeklerin adını ben seçecektim ve hazırdı. tarık beyazıt ve iki dedemin adından yaptığım bir isim daha. iki dedemin adından oğluma isim yapmak çocukluk hayalimdi. bir defasında bunu arkadaşıma söylemiştim. lise ikideydik. seçtiğim ismi duyunca "el hayyam" diye tamam etmişti. neden öyle dediğini o zaman anlamamıştım ama aynı arkadaş şimdi olsa, "hacı ismi gibi," derdi ve eminim erken kaybedenler'i okumuş olurdu.

bir ara, ikinci isim eren olsun, dedik. ama o sevdadan vaz geçmek zorunda kaldık. şimdi anlatırdım ama uzun hikâye...

bir çok şeyden daha vaz geçtik. ama onlar daha uzun. mesela ben, artık dört tane çocuğumun olmayacağını biliyorum. an itibariyle bir yûsuf ve bir leyla'ya razıyım.

ne diyordum? bazan gelecekten konuşuyorduk. ne de olsa sevgiliydik. ve bütün aşkların birbirine benzediği günlerden geçiyorduk: mutluyduk; hesapsız, kitapsız, tarifsiz...

kışın erken gelen akşamlarında biriydi. pastane lokanta karışımı bir mekanda karşılıklı oturmuş, kocaman gülümseyerek oradan buradan konuşuyorduk. birden sustuk. oradaki herkes sustu. ne varsa unutmuş, hep birlikte başlayan şarkıyı dinliyorduk: zeki müren - gitme sana muhtacım.

şarkı da şarkıcı da ilgi alanımıza dahil değildi ama dinledik. çünkü güzeldi. tarifsiz, istisnasız. şarkı bitti ama biz susmaya devam ettik. suskunluğu o bozdu: "zeki müren'in, bir de, neydi o kadının adı? müzeyyen senar'ın albümlerini alalım. ilgilerini çekmese bile çocuklar bilmeli."

*

geçenlerde youtube'un tavsiye ettiği bir şarkı* dinledim. hatta seyrettim. (bence siz de öyle yapın. dinlemekle iktifa etmeyip seyredin. hatta sadece seyredin.) ve o akşamı hatırladım.

zeki müren'e gelince; evimde hiç zeki müren albümü olmadı.

*: demet evgar & ismail keskin, gitme sana muhtacım

26 Nisan 2016 Salı

alay

gelin, bir şey deneyelim.

bunun için shakespeare'den bir dizeye ve her yerde bulabileceğiniz bir kelimeye ihtiyacımız olacak. bahsettiğim dize; "yarayla alay eder, yaralanmamış olan"*, kelime ise "aşk"...

şimdi de "yara"nın yerine "aşk"ı koyalım: "aşkla alay eder, aşık olmamış olan".

ya da "olamamış olan"...

*

bu da bizi kaçınılmaz olarak ayaküstü yaşanmış aşk hikâyeleri'ne götürür. daha doğrusu, murathan mungan'ın la rochefoucauld'a selâm ettiği yere:

"eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır."


*: romeo ve juliet