13 Ocak 2017 Cuma

spor salonuna giden ihtiyarlar

bekleme salonu ve oldukça kalabalık. hizmet hızına ve kalabalığa bakılırsa en az yarım saat daha buradayım. bir sürü iç-diyalog. doğrudur; diyalog. dizgi ya da yazım hatası yok.

baktım, diyalog kırıcı bir hal alıyor sustum. bekleyenleri seyretmeye başladım.

mesela şu yaşlı çift. az evvel adamın küçük adımlarına ayak uydurarak içeri girdiler. muhtemelen aynı yaştalar. ama kadın daha dinç, daha güçlü duruyor. aradaki fark belki de adamın bu sabah uyandığında kendini iyi hissetmemesi. kadın oturmadan adamın atkı ve beresini çıkarttı. paltosunun önünü açıp onu da çıkarttı. adam ceketini çıkarmasına izin vermedi. oysa bekleme odası sıcak. ceketin içinde kalın bir hırka, onun altında kül rengi bir gömlek ben buradayım diyor. gömleğin açık yakasından da içliği görünüyor. onun altında da fanila olduğuna bahse girerim. diğer yaşlı insanlar gibi üşüyor olmalı.

hayır, üşümüyorlar. üşüdükleri falan yok. sadece gün geçtikçe tükenen bedenlerini saklıyorlar. belki de bedenlerinin yeni, dönüştüğü halinden utanıyorlar.

tıpkı spor salonuna yeni başlayan insanlar gibi. en başta alt- üst eşofman takımıyla yaparlar sporlarını. form tuttukça tişört ve şortla takılmaya başlarlar. aynada gördüklerinin verdiği memnuniyete göre askılı tişörtler, taytlar, kısa şortlar çıkar ortaya.

11 Ocak 2017 Çarşamba

dakika ve skor

"ansızın, belki bildiği ama şimdiye şimdiye dek hiç inanmak istemediği şeyi fark ediyor. korkunç bir hastalığın kesin belirtilerini uzun süreden beri hissetse de inatla başka türlü yorumlayarak hayatını eskisi gibi sürdüren ama ağrının şiddetine teslim olan ve gerçeklik, ışıl ışıl ve acımasızca önünde belirdiğinde bütün hayatı ansızın yön değiştiren ve en sevdiği şeyler yabancı, anlamsız ve itici görünen, kendini silahsız ve yalnız hisseden, onu yiyip bitiren hastalık dışında hiçbir şeyin olmadığını idrak eden bir adamın umutlanmak için çevresinde tutunacak bir dal araması, bunun tek kaçış yolu olduğunu, böyle özgürleşebileceğini ya da en azından hastalığa böyle katlanabileceğini, zamanla şiddetini yitireceğini umduğu enfeksiyonla ancak böyle başa çıkabileceğini idrak etmesi gibi bir şeydi. ne var ki bu aydınlanmaya ulaştığı an kendini, sadece başkaları için var olabileceğini sandığı bir karanlığın içine yuvarlanırken buldu ve o karanlığa giderek daha fazla gömüldü."*


*: dino buzzati, bir aşk

9 Ocak 2017 Pazartesi

kar notları

* deniz gören teras, balkon ya da pencere denizi değil üzerinde koşan bulutları seyretmek için var.

* gri: hani o kar yağmadan, fırtına kopmadan evvel gökleri ve denizi dolduran sessizliğin buz mavisi... nazan bekiroğlu, nar ağacı.

* karın deniz ve pencerem arasına dökülmesini bekliyorum.

* ufuk çizgisi bir süre sonra yalnızca iki uçsuz bucaksız maviliği ayıran bir çizgiye dönüşüyor.

* havanın ayazı kırıldı. kar kokusu geldi.

* eskiden istanbul'a senenin ilk karı düşünce o gün matbuattaki istanbul gazetelerinin birinci sayfasında cenab şehabeddin'in elhân-ı şitâ şiiri neşredilirmiş.

* "eşini gâib eylemiş bir kuş gibi kar" demeyi bilmeyen nesle âşinâ değiliz.

* denize düşen yağmura, şehre düşen kara acırım.

* nazan bekiroğlu- karlı günlerde roman dersleri, ismet özel- karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak, pieter bruegel- avcıların dönüşü ya da karda avcılar, tom tykwer- winterschläfer (1997), coen kardeşler- fargo (1996), nuri bilge ceylan- uzak (2002) ve kış uykusu (2014), schubert- winterreise, tchaikovsky- winter dreams, metin altıok- kar, a. turan alkan- kardır yağan üstümüze geceleri, orhan pamuk- kar, kim ki-duk- spring,summer,fall, winter... and spring (2003)...

* yüzmeyi, karı ve annesine çiçek almayı seven bir oğlum olsun isterdim.

* pencerem ile deniz arasına dökülen karı severim.

* kiremit rengi çatılar beyaza döndü. park kanepeleri karla kaplandı.

* sulu sepken.

* yine de lapa lapa kar yağıyordur dışarıda.

* günün sorusu: "ama nerde bıldır yağan kar şimdi? (f. villon, evvel zaman kadınları baladı)"

* hiç şüphesiz bazı şehirlerde sokak lambasının ışığına biteviye kar yağıyor.

* seni bir 'kar sonrası akşamı'nda öpmüştüm.

* karın sadece erimesinden değil erimeye başlamasından da nefret ederim.

* kar sisifos'un yazgısı ya da promethus'un cezası gibi olmalı. benim görmediğim zamanlarda erimeli, sonra yeniden başlamalı. sonra yine. yine...

* "kar, neden yağar kar? (h. ali toptaş, gölgesizler)

* allahın (onu trendy bulmayanlar için tabiat da diyebiliriz) ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu anlamak için tek bir renkle, beyazla çizdiği resimlere bakmak yeterli.

* "bütün öykülerin sonunda olduğu gibi kar yağmaya başladı.(n. bekiroğlu, o yakamoz o yıldız)"

4 Ocak 2017 Çarşamba

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on beş

yıldırım türker tezer özlü ile ilk karşılaşmasını, bugüne kadar yazılmış en iyi 'açık mektup'lardan biri olan ve muhatabından çalarak, "bu kahrolası yeryüzünün büyük yalnızı. seni ne denli seviyorum," diyerek tamam ettiği tezer'e mektup'ta anlatıyor.

*

"ankara'dayım henüz. edepsizcesine gencim. hayat, sanki her köşebaşında pusu kurmuş, bana serüvenler hazırlıyor. yüreğim ağzımda geziyorum sokaklarda. bir gece, neden çağrılı olduğumu hatırlayamadığım bir evde... birkaç kişiyiz. önden giriyorum. salona adımımı attığım anda bir film karesine sızmışlık duygusu. boş salonda, geniş kanepede tuhaf bir kedi uyumuyla oturan ince, sarışın bir kadın. nedense o an; seni ilk gördüğüm an belki de yakalayabildiğim tek an. sonrası hep izini sürmek oldu."

* merkez üs: http://m.radikal.com.tr/yazarlar/yildirim_turker/tezere_mektup-896133

31 Aralık 2016 Cumartesi

otuz bir aralık

otuz bir aralık öğleden sonralarını severim.

hafta sonuna denk gelmese de tatildir. postanenin önüne kar düşüyordur. bir kaç dakika evvel, postane memuruyla, "soğuk damga değil pulla bedellendirilmiş olmasını istiyorum," diye ama nihayetinde tatlıya bağlanan bir tartışmaya girmiş ya da çok önceden aldığım pullarla postaya hazır ettiğim kartpostalları posta kutusunun karanlığına yollamışımdır.

öykücüyle karşılaşmayı hayal ederim. hangi şehirde olduğumun bir önemi yoktur. bir kaç dakikalık oyalanmanın ardından başımı kaldırıp gökyüzüne bakar, sonra paltomun yakasını kaldırır şehrin üzerine yürürüm.

otuz bir aralık öğleden sonralarını severim. postanenin önü ise, bir de kar yağıyorsa...

o kar sadece kaldırımları değil bütün bir seneyi aklar.

29 Aralık 2016 Perşembe

tolstoy versus dostoyevski

selim ileri, dostoyevski üzerine yazılmış en iyi biyografi kabul edilen dostoyevski: çağının bir yazarı'nın ülker ince tarafından türkçe'ye çevrilişi üzerine kaleme aldığı yazıda adeta içimdekini konuşuyor. kelimesi kelimesine...

anna karenina'yı çok sevmiştim ama tolstoy beni asla dostoyevski ölçüsünde çarpmamıştır.


merkez üs: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/olumsuz-dostoyevski-434939

27 Aralık 2016 Salı

hem ekmek hem su

küçük prens'te ihmal edilmiş bir bölüm vardır: yirmi üçüncü bölüm...

ihmal edilmiş demek belki yanlış. ama hak ettiği kadar değer verildiği de söylenemez.

o bölümde, zamanın boş yere harcamasını önlemek için susuzluk giderici haplar sattığını söyleyen bir satıcı ile karşılaşan küçük prens bir süre onunla sohbet eder.

uzmanların yaptığı hesaplara göre bu hapları kullanan kişiler haftada elli üç dakika kazanıyordur. "bu elli üç dakikada ne yapacağız?" diye soran küçük prens, "canın ne isterse," cevabını alacak ve karşılığında "keyfimce harcayacak elli üç dakikam olsaydı ağır ağır bir çeşmeye yürürdüm," diyecektir.

*

elli üç dakika değil, on dakikam olsaydı fırına giderdim. ekmek alır, ucundan koparttığım parçayı yiyerek yavaş adımlarla kar altında eve doğru yürürdüm.

geçenlerde fazladan bir on dakikam vardı.

24 Aralık 2016 Cumartesi

günün sorusu: kafes

dünya dediğimiz, kutuplardan hafifçe basık, ekvator'dan şişkin küre, insanlar için yapılmış, telleri paralel ve meridyenler olan bir kafes olabilir mi?

21 Aralık 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: hayal

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- zayıflamışsın.

- bunu daha farklı hayal etmiştim.

- nasıl farklı?

- fincanı masaya bıraktıktan sonra bana uzanıyordun. sağ avucunu yanağıma koymuştun. baş parmağınla yüzümü severken, gözlerin gözlerimde, şefkatle ve özlemle, "zayıflamışsın," diyordun.

*

hayır, bu konuşma hiç olmadı. bu masa da. yalnızca bir hayalin hayaliydi.

17 Aralık 2016 Cumartesi

eski bir aşkın hatırası

bir zamanlar eriyen karla beraber çoğalan suyun başını önüne çıkan her kayaya korkusuzca çarparak coşkuyla aktığı, ama şimdi göğün mavisi ve o mavilikte yüzen bulutları yansıtan su birikintilerinden başka bir şey kalmayan bir nehir yatağı gibi...

13 Aralık 2016 Salı

dakika ve skor

"öğle yemeğinden sonra döşekler, kocaman pembe silindir yastıklar getirildi, bitmeyecekmiş gibi süren ikindi vaktini pürüzsüz kerpiç tavana, duvardaki kilimlerden birine işlenmiş şah portresine, evcil bir kekliğin küçük bir havuzun kenarında gidip geldiği, bir kedinin güneşte kırmızı lacivert bir halının üstüne kıvrıldığı bahçeye bakarak geçirdik. yan odada astulla han'ın alçak sesle fokurdattığı nargileden başka tek bir ses duyulmuyordu. insan, çağlar boyu ince ayarlarla mükemmelleştirilmiş bir miskinliğin, huzursuz bedenine ipek bir giysi gibi oturduğunu hissediyordu. belki de epikür'ün, acının ve zevkin ötesinde, tutkudan uzak günler geçirdiği bahçeydi bu. sonunda kedi kalktı, dört bacağını teker teker gerdi, acele etmeden havuza doğru yürüdü. güneş şimdiden kızarmıştı ve uzun gölgeler yayıyordu."*


*: john dos passos, doğu ekspresi