7 Temmuz 2020 Salı

günün sorusu: suçlama

yaptıklarımız için başkalarını suçlamak, cezalandırılmaktan korktuğumuz için değil de masumiyetimizi hâlâ koruduğumuza inanmak ve yaptığımız ya da sebep olduğumuz kötülüğün ağırlığından kurtulmak için bir yöntem değil midir?

5 Temmuz 2020 Pazar

gece yarısı mesajı

dün gece nasıl olduysa erkenden uyumuşum. oysa internette tanımadığım insanlarla king oynayabilir, ağzımın suyu aka aka macbeth okumaya devam edebilir, ferdi'nin gollerini ellinci kez izleyebilir ya da onuncu dakikasında sıkılacağım bir netflix filmine başlayabilirdim.

bir ara uyandım. telefonun ekranındaki konuşma balonunu görünce heyecanla tuş kilidi vs. işlemleri hallettim. 

/evet, hâlâ bekliyorum./

mesajlar beklediğim yerden değildi ama gece gece beni çok güldürdü.

toplam dört mesaj söz konusuydu ve her şey bir fotoğrafla başlıyordu. ikinci mesaj ise, "sen hayatın boyunca böyle bir iltifat aldın mı hiç? o zaman konuşma!" üçüncü mesaj ise gülücükler, gülücükler...

hemen fotoğrafa baktım. cem adrian, aynadaki yansımasını fotoğraflamış sonra da sosyal medyanın resimli olanında paylaşmıştı. altında ise bir yorum: "cem bey yakışıklı olduğunuz kadar 'vay anasını avradını'sınız da"

bir yandan gülüp, "ah, ulan! böyle bir iltifatımız olmadı şu hayatta," derken son mesajı okudum ve, "cem bey" gelsin de iltifat görsün, dedim.

"yuh!! saati farketmemişim. içip içip kapına dayansaymışım tam olurmuş."

3 Temmuz 2020 Cuma

sen sus, javier marías konuşsun!

"yuvarlak kare yuvarlak" ya da "yeşil kırmızı yeşil" yayınevi, muhtemelen yazarın yeni romanına hazırlık olsun diye sosyal medya hesaplarına javier marías'ı konuk etti.

[duygusal adam belki yky'de yeni ama daha önce *sel yayıncılık tarafından basılmıştı. ben de o çeviriden okudum. dürüst olmak gerekirse memnun kalmadım. giderek javier marías çevirmenine dönüşen (ben seda ersavcı'yı tercih etsem de bu ifadeyi olumsuz manada kullanmıyorum) neyyire gül ışık'ın çevirisi ile yeniden okumak iyi olacak.]

ben de, bir yandan whatsappten mesaj beklerken (bence, e-posta adreslerinin de anlık mesajlaşma programlarının da bir "gelmeyen kutusu" olmalı) diğer yandan yapı kredi yayınları'nın sosyal medya hesaplarında video olarak paylaşılan söyleşiyi metne döktüm. 

bizzat yeni kitap için mi yapıldı? yoksa eski bir röportajdan alıntı ya da yazarın eski röportajlarından bir kolaj mı bilmiyorum. ama şu kesin: yanıtlar kesinlikle marías'a ait.


- çevirmen olarak yaptığınız çalışmalar yazınınızı nasıl etkiledi?
eğer bir çevirmen ve aynı zamanda bir yazarsanız ve çok iyi şeyler çevirdiyseniz -ki benim neredeyse çevirdiğim bütün kitaplar mükemmeldi; browne'dan sterne'e, conrad'dan thomas hardy'ye, faulkner, nabokov, stevens, auden, ashbery ve stevenson'ın şiirlerinden, yeats ve tennyson'ın düzyazılarına büyük yazarlar- isteseniz de istemeseniz de çevirdiklerinizden etkilenmemeniz mümkün değil... yaptığınız büyük bir yazar tarafından yazılan bir şeyi tamamen başka bir dilde yeniden yazmak. kelimeler sizin -tabiî ki metne sadık kalmaya çabalıyorsunuz- ama her zaman bir seçim yapmanız gerekiyor.

- romanlarınızı olay örgüsüne dayanarak hazırlanmadığınızı söylediniz, ancak her biri için önceden planlanmış farklı bir tarzınız var mı?
bir konu aramak anlamsız. ben her zaman kendi hayatında önemli olan, düşündüğüm, endişelendiğim, evrensel diyebileceğim şeyler hakkında yazdım, gizlilik, güven, ihanet, şüphe, aşk, arkadaşlık, ölüm ve evlilik -edebi konular olarak değil genel olarak hayatta endişelendiğim şeyler... yazma yöntemim için bir harita yerine bir pusula ile çalıştığımı söylediğimi birkaç yerde okumuşsunuzdur.

- eserlerinizde ki ayırt edici özelliklerden biri zamanı yavaşlatma, kısa anları uzatma eğilimi, bunun ardındaki itici güç nedir?
bir romanda zamanı yaratabilirsiniz ancak zamanın kendisi aslında yoktur. gerçek bir zaman var -bir dakika altmış saniye- ama bizim için hayatta her şeyin farklı bir süresi olduğu açık, ve bu bir şeyleri hatırlarken daha da belirgin oluyor. hayatta belirli bir süresi olan şeylerin belleğimizdeki süresi farklıdır ve gerçek ya da önemli olan süre size sizin belleğinizde kalandır. bir romanda bu anlar gerçek süreleriyle var olabilir. ben bu anı durduracağım diyebilirim, çünkü bu zamanda önemli bir an, buna önem vereceğim, okur bunu hatırlayacak.

- eserleriniz de resimlerin rolü nedir? nesnelere mi yoksa hikâyeye mi yakınlar?
başlıca sebebi basit. erwin panofsky ve diğer sana tarihçilerini, sanat teorisyenleri okurken bir resme bakmanın ve aynı zamanda o resmi okumanın zevkini keşfettim. panofsky bir şeyi tarif ettiğinde resme siz de bakıp "evet görüyorum, bu benim aklıma gelmezdi ama bahsettiği şeyi anlıyorum" diyebilirsiniz. eğer bir romanda biri bir resim ya da fotoğraf hakkında konuşuyorsa bunu okura da göstermek mantıklıdır. asıl sebebi bu. gizli bir sebep ya da bir şeylerin güçlendirilmesi gibi bir amacı yok- bir resim hakkında konuşuyorum, resmi gösterelim, okurun görmesine de izin verelim.

- sigara içmek yazma alışkanlığının önemli bir parçası mı?
muhtemelen sigara içmeseydin yazmazdım çünkü yazarken elimde bir sigara olmasına alışkınım. ama gerçeği söylemek gerekirse yazarken içtiğim sigaralar muhtemelen en az içtiğim sigaralar. ağzımda ya da ciğerlerimde değil elimde tükeniyorlar.

merkez üs: https://twitter.com/YKYHaber/status/1278382255019298817?s=09

1 Temmuz 2020 Çarşamba

özür

arkadaşlık, evlilik, doktor hasta ilişkisi, iş arkadaşlığı, takım sporları fark etmez... her türden ilişkide sevgisizliğe tahammül edebilirim ama saygısızlığa asla. bir soru sormuşsanız cevaba, bir fikir danışmışsanız söylenene inanacaksınız.

o ise tam tersini yapmıştı. yorumumun kendisinden bağımsız olduğunu söylediğim hâlde buna inanmayıp kendini anlatmaya çabaladı. üstelik sözümü defalarca kesmeyi göze alarak. üstelik uyarmama rağmen.

insanların benden özür dilemesini sevmem. özür dileyecek bir şey yapmamalarını tercih ederim. üstelik bir işe de yaramaz. daima, halledebilirsem kendi kendime hallederim. 

bir de, "bu bana göre çok normal"ciler ve "kötü niyetle yapmadım"cılar var ki kendilerinin sadece geleceklerini değil geçmişlerini de unutmayı tercih ediyorum. yani, yoklar. aslında hiçbir zaman da olmamışlardı.

bir kaç gündür aramalarını duymazdan. mesajlarını görmezden geldikten sonra nihayet dün attığı mesajlara kayıtsız kalamadım. ilk kullandığı andan itibaren bin şekle soktuğumuz ve yeniden yeniden esprisini yaptığımız bir cümleyi bir defa daha dönüştürüp kullanmıştı çünkü: "bu dünyada herkese saygısızlık yaparım ama sana yapmam". 

peşi sıra da "hadi, gel de kahve içelim," diyordu. bir yandan sohbet edermişiz. cevap vermeyince devam etti. "başkalarıyla seninle içmek gibi olmuyor". ve o son cümle, "seninle içiyormuş gibi yaptım ama olmadı".

tebessüm ettim. hiç olmazsa tavsiye ettiğim kitapları okuyor, dedim.

sonra mı? koşmaya gittim. ona doğru değil elbette. bulutlara doğru.

26 Haziran 2020 Cuma

tehlikeli şiirler: kırk yedi

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
wislawa szymborska'dan yıldırım aşkı* mesela
İkisi de emin.
Birbirlerine bağlandıklarına bir anda.
Böylesi emin olmak güzel de
emin olmamak daha güzel.

Daha önce tanışmadıklarına göre
aralarında hiçbir şey olmadığını sanıyorlar.
Belki ta eskiden, yanyana geçtikleri sokaklar,
Koridorlar, basamaklar ne derler buna peki?

Sormak isterdim onlara,
anımsıyorlar mı acaba,
belki döner bir kapıda
hani bir gün yüzyüze?
Bir “özür dilerim” sıkışık kalabalıkta belki?
Ya da bir ses telefonda “yanlış numara”?
- ama biliyorum yanıtlarını.
Yo, anımsamıyorlar.

Uzun zamandan beri
Rastlantının onlarla oynaması
Şaşırtırdı kuşkusuz onları.

Ama hazır değil henüz,
onlar için yazgıya dönüşmeye
bir yaklaştırıp bir uzaklaştırıyor onları,
yollarını kesiyor,
kahkahasını tutup, bir kenara sıçrıyordu
rastlantı.

İmler vardı, belirtiler de,
varsın anlaşılmasınlar, ne var ki bunda?
Belki üç sene önce,
geçen salı belki
bir yaprak,
hani uçan omuzdan omuza?

Yitirilen, bir kenara kaldırılan bir şey vardı.
Çocukluğun çalılığında bir top belki, kim bilir?

Kapı tokmakları, ziller de vardı,
hani belki bir gün
dokunmanın örtüştüğü bir sonraki dokunmayla.
Emanette yanyana duran valizler belki.
Ya da aynı gece görülen tek bir düş,
kalkar kalkmaz belirsizleşen hani.

Her başlangıç çünkü
bir devamdır aslında,
olayların defteri ise
hep yarı açık durur.

çeviri: neşe talay yüce/ agnieszka ayşen lytko

24 Haziran 2020 Çarşamba

bulutlar

gökyüzü berrak, deniz sakin. ufuk, iki maviliği birbirinden ayıran soluk bir çizgiden ibaret yalnızca. ve havada tek bir bulut yok. 

sadece, oldukça yüksekten uçan, uçmayı hatırlamaya çalışan uçaklar ve onların kara tahtayı karalayan tebeşirler gibi maviliği karalayıp duran kuyruk izleri.

oysa ben bulutları severim. ufkun üzerinde koşan bulutlardan yedeğine aldığı yağmuru sahibine götüren gri bulutlara, evden ķaçmış patlamış mısırlar gibi gökyüzünde gezinen bembeyaz bulutlardan yağmurdan sonra içinde alev alev yangın büyüten bulutlara...

bulut fotoğrafları biriktirmeyi, ara ara ders notlarını karıştıran öğretmen eskisi edasıyla bulut gözlemcisinin rehberi'ni karıştırmayı da.

bana rus romanlarındaki korulukları hatırlatan o parkın orta yerinde çimenlere sırt üstü yatıp yaprakların arasından bulutları seyretmeyi ise bir başka. tıpkı, eskilerin yıldızları incelemek için ışıktan uzak yerlerde toprağa açtıkları kuyunun ağzından göğe bakmak gibidir.

göğe bakma durağı vardır bir de. bambaşka bir hikâye.

gökyüzü berrak. yalnızca mavi bir tahtayı karalayan kuyruk izleri.

bilirim, "yakınlığın bulutlardan daha çok kandırır insanı". yine de "beni bırak göğe bakalım".
"sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
(...)
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım"


22 Haziran 2020 Pazartesi

araç

notos öykü, yetmiş üç numaralı sayıdaki söyleşiden daha önce javier marías bahanesiyle bahsetmiştim. çevbir-notos işbirliği ile hazırlanan "çevirmen diyalogları"ndan biri olan sohbette, saliha nilüfer ile seda ersavcı söyleşiyordu.

orada seda ersavcı, andre green'den alıntılayarak, "çok büyük yazarların önemli bir kısmının en temel kaygısı edebiyat değildir. edebiyat,  zihinsel uğraşlarının hakiki nesnesi olan ruhiçi gerçekliklerinden bir şeyler iletmeyi denemek için bir araçtır (başka araç bulamamışlardır)"* der ve devam eder:

"çok düşündürmüştü bu cümle beni. sanırım ben bunun için çeviriden başka araç bulamadım, bir bakıma, yazamadığımdan anlatmak istediğim duyguları başkalarının ağzından aktarmayı seçtim." 


galiba upuzun bir mektuba dönüşen bu blog da öyle. "yazamadığımdan" blog tutuyorum ben de. duygularımı blog vasıtasıyla anlatmayı seçtim.


*: yazı ve ölüm

18 Haziran 2020 Perşembe

deja vu

bir kaç gün önce, akşam üzeri, daha önce bahsettiğim yolda bisikletle kuzeyden güneye akıyordum. başını vuracak taş arayan gemi azıya almış ırmaklar gibi değil ama. bir ovayı menderes menderes gezerek denizini arayan nehirler gibi aylak aylak. çünkü bisikleti bir yere yetişmek veya varmak için değil gezmek için severim.

yabani fındık ağaçları yapraklandığı için bugünlerde yüzlerde gezinen güneş ışığı yok. sanki iki yeşil duvarın arasında yol alıyorsunuz.

yolu yarılamıştım ki, yanımdan bir bisikletli geçti. rulo yapıp sırt çantasına sokuşturduğu yoga minderiyle akşam seansına yetişmeye çalışıyordu galiba. belki de seansı eda etmiş eve dönüyordu. "bunu önce de gördüm sanki," diye düşündüm. farkında bile olmadan, "deja vu" dedim. üstelik bir değil iki defa daha yaşamıştım.

iki binlerin başı... ortalık birden bire gitarını yüklenmiş lise ikinci ya da üçüncü sınıf öğrencileriyle dolmuştu. belki lise-birliler de vardı aralarında ama ne ortaokul ne de üniversite öğrencileri mevzuya bulaşmamıştı. müzisyen oldular mı bilmem ama en az bir yazı akdeniz akşamları icra ederek tükettiklerine eminim.

iki bin onların başı... gitarlı liseliler geldikleri gibi gitti. ya da büyüdü. bilmiyorum. çok geçmedi, onlardan doğan boşluk sırt çantasına koydukları ya da muhafazasıyla omuzlarına astıkları tenis raketleriyle orta okullu, iyi beslenmiş, al yanaklı, yaşıtlarına göre bir miktar iri kızlarla doldu. neredeyse on yıl oldu, ama o nesilden bir tane bile tenisçi çıkmadı.

iki bin yirmilerin başı... yani bugünler. meydanı dolduran bu defa kırk yaş civarı nisa tayfası. hayatın geçip gittiğini, ne zaman aynaya baksa "yaşını hiç göstermiyorsun"ların yalanlığını, ayna eğer boy aynası ise durumu kurtarmanın sadece saç kestirmekle olmayacağını fark eden kadınlar yani.

o halde spor şart. hem satıyor hem yaş otuz beş dönemecini aşmış ve beden adım adım yokuş aşağı gidiyor. durdurmasa da yavaşlar belki. ama sabahın köründe kim kalkıp da koşacak. havuz uzak. üstelik spor yorar ve terletir. kim duş alacak şimdi?

her şeyin olduğu gibi yoganın da rabbi olan 'allaha şükürler olsun'. hem de vejateryan manifestolar, kişisel gelişim ve yıldız haritalarının yanında şık durur.

değil mi?

16 Haziran 2020 Salı

karantina gecelerinde king

bu, sonu 'post-normal'e çıkan yolun çeşitli sapaklarında e-posta, mesaj ya da telefonla nasıl olduğumu soranlar oldu. hemen hepsine aynı cevabı verdim: deniz feneri bu. daima karantina. bekçilik ise her dem sosyal mesafe...

gerçekten de hayatıma büyük bir değişiklik getirmedi bu süreç. geçen gün düşündüm de üç şey değişmiş yalnızca. 

ilki, şu iş başlamadan saçımı kestireyim diye düşünürken, geri zekalının biri, "sakın!" dediği için berbere gitmemek ve aynada iki ay boyunca sırığa sarılmak için hamle eden fasulyeleri hatırlatan saçlara bakmak zorunda kalmaktı. ama yalan yok. favorilerimin uzaması, neredeyse yanaklarımı kaplaması hoşuma gitti.

şimdi düşününce, "geri zekalı" hitabını geri almak istedim o eski tanıdıktan. hem özel bir lisanı paylaşacak kadar yakın hissetmediğim hem de geri zekalının iltifat manasına gelen anlamını hak etmediği için. elbette iltifat. bunun için sol kolunu feda edebilecek bir sürü insan, sol kollarla dolu bir odam var benim. bir de sağ kol var o odada. sahibine, "gerizekalı seni çok seviyorum ben," demiştim. pişmanım.

ikincisi de, 'yüzde seksen' dedikoduları yüzünden olası bir enfekte durumuna karşı bedenen güçlü kalmak için daha az koştum. ama koşmayı özledim. ne zaman koşan birilerine rastlasam kıskandım. küfür de ettim doğal olarak.

üçüncüsü ise muhteşem oldu. whatsappte aktif kullandığım tek bir grup var. "mahalleden arkadaşlar" demek istedim nedense. neredeyse her akşam buluşurlar, çay içip eşli ihale ya da king oynarlardı. bunun planlamasını grup üzerinden yaptıkları için zaman zaman "fener bekçiliği doğru karar mı?" sorusuyla süslenen iç hesaplaşmalar bile yaşarım sayelerinde.

sosyal mesafe, karantina derken kahveye gidemedikleri için çare aramışlar, çözümü de internetin derinliklerinde bulmuşlar. beni de haberdar ettiler. buna göre internet üzerinden king oynanabilen bir siteye üye olmalı, çoklu sohbete olanak sağlayan bir uygulamayı da telefona veya bilgisayara yüklemeliydim. üye oldum. uygulamayı telefona yükledim.

sonra da tıpkı kahvehanedeymiş gibi nerdeyse her akşam sohbet ederek king oynamaya başladık. öyle ki, haftanın en az beş gecesi onlara takıldım.

aslında briç oynamak isterdim. üzerimde daha iyi durur, beni daha seksi gösterirdi. ama öğrenme fırsatı bulamadım. bir defa ali abiye söyledim. "semih'e söyle. briç'in ustası odur," dedi. semih abi ise ortalıkta yoktu. bir yerlere kazıya gitmişti galiba. ya da eşiyle arası limoni, izin alamıyordu. sonunda maç kahvesine döndü. ilk fırsatta derdimi söyledim. elimdeki kitaba tiksinerek baktı. "piyasadaki briç kitaplarından en az iki tanesini alıp bir yıl çalışacaksın. sonra bu konuyu bir defa daha konuşacağız," dedi.

neden bilmem, içimden o kitapları almak gelmedi. semih abinin tiksinerek baktığı kitap ise bir aşk söyleminden parçalar'dı. roland barthes bağışlasın ama kitabı bitirmeyi başaramadım. hatta bir kaç defa daha başladım sonraki yıllarda, yine başaramadım. eğer italo calvino harikası, bir kış gecesi eğer bir yolcu'dan ödünç bir oyunla söylersem; "okumadığım hâlde insanların okuduğumu sanmalarına izin verdiğim bir kitap" olarak bu itirafa kadar geldi. 

"mahalleden arkadaşlar"la kahvede buluştuğum o akşamlarda ne kitap okudum ne film izledim ne hayat kurtardım ne de insanlık için küçük kendim için büyük adımlar attım. umrumda da değil. çünkü muhteşem anlar yaşadım ve keyif aldım.

yıllardır tanıyorum hepsini. baba olanlar, saçı sakalı beyazlayanlar, göbek yapanlar, saçları dökülenler, hatta hacca gidenler var. ama görüntü olmayınca sanki hiçbir şey değişmemiş, zaman bile geçmemiş gibi hissettim. çünkü, biz "bin atlı" akınlarda değilse de "king oynarken çocuklar gibi şendik".

nihayet, sosyal mesafe kuralları esnedi. akşama doğru birisi, "elmas'ın orda çay içelim," diye mesaj attı. şimdi çardağın altında oturmuş king oynuyorlar. muhtemelen denizden gelen rüzgâr masa örtülerinin eteklerini, asmanın yapraklarını yokluyor.

ben de tavsiye üzerine seyrettiğim diziden iki bölüm izledim. şimdi de bunları yazıyorum.

10 Haziran 2020 Çarşamba

günün sorusu: genç ölmek

ahmet güntan, sosyal mesafe günlerinin en büyük kazanımı olabilecek "çene yazıları"nın sonuncusunda* ilhan berk için, "kayıtlara göre dünya tarihinin en genç ölen şairiydi" der. 

doksan yaşında ölen bir şair için bunu demek, "en iyi eserlerini erken dönemde verdiği" tespitini mi yoksa "ruhu daima genç kaldı" hayranlığını mı işaret eder?

olası bir dizgi hatasını ise aklıma bile getirmek istemiyorum.


8 Haziran 2020 Pazartesi

normale dönüş

leş gibi kokan, pislik içindeki sağlıksız ve havasız tekstil atölyelerinde dip dibe, üstelik maskesiz olarak günlüğü bir kaç sente durup dinlenmeden çalışan kız ve erkek çocuklarının diktiği maskelere sırf görünür bir yerinde ünlü bir markanın alemet-i farikası ikon ya da harf var diye onlarca dolar ödeyecek, sonra da lensimizin rengine, makyajımıza, kıyafetimize uygunluğuna göre takacağız. 

ve bunun adı 'normal' olacak.

bu vesileyle, 'timsah'lı maske takanlara ve sahte inciyle süslediği maskesiyle bir yaşıma daha girmeme sebep olan teyzeye selam olsun...