20 Temmuz 2014 Pazar

özet: yûsuf'un güzelliği

"güzeldi yûsuf. o kadar ki, adı mah-ı ken'an'dı. yani ken'an'ın dolunayı.

güzeldi yûsuf. o kadar ki, o geçerken kentinin gecesinde kentinin sokaklarından, evlerinin sahibi olan kadınlar duvara vuran ışığın şavkımasından, yûsuf geçiyor, diye fısıldar da sevinçle birbirlerine, kandillerini söndürürlerdi. ışık gökten yere değil o geçerken, yerden göğe ağardı.

güzeldi yûsuf. o kadar ki, her güzellik gibi onun da güzelliğinin olduğu yerde kıskançlık ve muhabbet bir arada yaşardı. ve her güzellik gibi yûsuf'un güzelliğinin de kendisine zararı vardı. ama sadece ilk anda, çünkü yûsuf dar zamanlar için değil geniş zamanlar ve uzun yollar için yaratılmıştı.

güzeldi yûsuf, o kadar güzeldi ki yûsuf'u hiç görmemiş bir yazıcı onun güzelliğini anlatmaya gelince sıra, sadece susardı ve onun güzelliğini ancak özetleyebilirdi. çünkü güzelliğin özeti yazıcının sözcüklerinden çok, okuyucunun muhayyilesi demekti. sözcük sınırlı, muhayyile ise sınırsızlıktı.

öyleyse yûsuf'un güzelliği sözcüklerle sınırlı değil ancak hayalin ufuklarıyla sınırsızdı."*


*: nazan bekiroğlu, yûsuf ile züleyha'dan, yûsuf'un rüyası başlıklı ikinci bölümden.

notgibi:
"temmuz iki bin"miş. öykücü'nün sardunya kırmızısı yazan kalemi dokunmuş ilk sayfaya: "yaz sabahına doğan kırmızı sardunya".
hepsi bu...

17 Temmuz 2014 Perşembe

yanlış anlama

onu tanıdığımda fransızca öğrenmeye çalıyordu. ve oldukça güzel konuştuğu beş dilin yanına altıncı olarak eklenecekti. şaşırdım ama şaşkınlığım dil öğrenmeye olan doğal yeteneğini fark edince giderek azaldı.

baltık denizi kıyısında doğmuş, orada büyümüştü. neden türkçe öğrendin sorusunun cevabı ise oldukça basit. "sekiz yaşındaydım ve kurs bedavaydı." üniversiteyi bitirince master için istanbul'a gelmiş, erkeklerin ilgi ve alakası eşliğinde üç yıl geçirmiş.

onu türkiye hakkında konuşturmak çok hoşuma giderdi. hâlâ da gider... "siz evde çok temiz ama sokakta çok pissiniz." "neden bardakları deterjanlı suyla yıkıyorsunuz ki?"

ama bir cümlesi var ki, hiçbir kitaptan ve hiçbir kimseden bu kadar çok şey öğrenmedim. çevirmeden, tıpkı onun gibi söylüyorum: "bir erkek eğer derse ki bana beni yanlış anladın. o zaman anlıyordum ki, ben onu doğru anladım."

15 Temmuz 2014 Salı

anlamıyorsun

kadınlara istediklerini yaptıramayınca ya da kadınlar istediklerini yapmayınca erkeklerin daima sığındığı eski liman.

"anlamıyorsun..."

12 Temmuz 2014 Cumartesi

fil tuzağı

hayvanların ne kadar tutucu olduğu ve alışkanlıklarına bağlılıkları bilinen bir şeydir. göç zamanları ve yolları, yaşam alanları, beslenme biçimleri...

ölmek için bile aynı yere yürüyen filler için de öyle. alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı bu hayvanlar, beslenmeye ya da suya giderken daima aynı güzergâhı kullanır. bu da onları avlamak isteyen avcıların işini oldukça kolaylaştırır.

önce güzergâh üzerindeki uygun bir yerde, bir fil düştüğünde çıkamayacak kadar derin bir çukur kazarlar. ardından üstünü kamışlarla örter, üzerine serptikleri toprakla kamufle ederler. bu tuzağa genellikle en büyük ve en güçlü fil, yani liderleri düşer. çünkü önde onlar olur. ama bunun konumuzla bir alakası yok.

fil tuzağa düştükten sonra siyah giysiler giymiş avcılar dayanabildiği sürece fili aç bırakır, şiddet uygular ve eziyet eder. günlerce aç ve susuz kalan ve hırçınlaşan file, bu defa beyaz giysiler giyerek, sevdiği yiyeceklerden verir, okşar ve gönlünü kazanırlar.

bir süre sonra da çukurun önünü kazıp düzelterek hırçınlığı geçen fili çukurdan çıkartırlar. fil ise bir zamanlar siyah giysiler giydiğini bilmediği beyaz giysili sahiplerini kurtarıcı olarak benimsemiştir artık. bundan böyle ''sahip'' ne derse onu yapacaktır.

*

şimdi, filin yerine kendimizi, avcıların yerine politikacıları koyalım ve metni yeniden okuyalım.

galiba bu yüzden siyaset ve siyasetçilerden uzak duruşum, onları sevmeyişim.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

filistin

ister tarihin tanıdığı bir hakla kendilerine rezerve edilmiş saysınlar ister dünya savaşlarının ikincisinde çektikleri acıdan cesaret bulsunlar, zorbalıkla kurulan ve yaşatılan israil devletinin varlığı insanlık ayıbıdır.

kamplaşmalarıyla ün salmış bir ülke olduğumuz için karşı cenah bu meselede taraf diye sessiz kalmak da bu ayıbın bir parçası. oysa bir zamanlar "sol" yanımız da bu meseleyi sahiplenirdi. sadece "sağ" yanımızın ya da muhafazakar tayfanın derdi değildi. yine öyle olmalı. "isyan"ı tek ele bırakmak işe yaramıyor çünkü.

yine bir şeyleri bahane ettiler ve bir kaç gündür saldırıyorlar. insanları bu kutsal ayda hiç acımadan öldürüyorlar.

şimdi elimde, afşar timuçin'in önsözüne, "bin dokuz yüz elli yılında işgalciler ünlü halk şairi hümayrad'ı ipe çekerken, boğulan bir şiirin kaç yeni şairde yeni şiirlere dönüşeceğini hesaplayamadılar. şair öldürmek her zaman tehlikelidir. bu baskılardan, lirik ve karamsar şiir anlayışı doğdu. bu şiirin duygu yükü, ideolojik yükünü çok aşıyordu," diye yazdığı antoloji*, samih el kasım'ın bir şiirinde** bahsettiği "volkan"ın patlaması için dua ediyorum.


*:filistin şiirleri antolojisi (1976)

**:
"bir şairden başka bir şey değildim
yüzyıllar boyunca
tanrıdan medet uman.
oysa şimdi ben
bir volkanım
yirminci yüzyılda.
patlayan bir volkan!"

7 Temmuz 2014 Pazartesi

çoğul ruh

burada bir kaç gündür tadilat var. boya işleri falan. bu masanın başına oturmuş, bir yandan pencerenin yıllardır sadece mevsimler nedeniyle değişen manzarasını seyrediyor bir yandan da bilgisayara kayıtlı bir dosyadan müzik dinliyorum.

radyo tadında, her türden müzik barındıran bir dosya: amy winehouse'dan cem karaca'ya, whisky'den the mamas and the papas'a, händel'den metallica'ya...

karışık değil karmakarışık.

çoğu zaman müziği duymuyorum bile. müzik biraz da beni başka bir odaya alsın diye çünkü. bir ara, çalan şarkıyı mırıldandığımı fark ettim. üstelik yalnız değildim: dertler derya olmuş ben de bir sandal...

ben sustum, tatvanlı salih usta devam etti. çünkü onun sesi daha güzel. salih usta söyledi, ben düşündüm...

yükseliş koleji'nin spor salonundaki binlerce kişiyi ruhdaşı kabul ederek neşet ertaş dinleyen adam. chris isaak konserine giden yolda saçlarındaki seyrelmeye aldırmadan saçlarını geriye tarayan elli yaşındaki uzun favorili adamları gördükçe farkında olmadan adımları hızlanan adam. saklıkent'te üzerindeki renkli giysilere rağmen siyah tişört, siyah pantolon ve siyah bot üniformalı bir orduyla aynı cepheye koşan adam. iftar sofrasının peşi sıra bir mevlidhanın sesine tutunup göğün katlarını tırmanan adam. ve az önce tatvanlı salih usta'yla beraber ibrahim tatlıses'e eşlik eden adam.

hangisi benim?

bir yere ait olmayı reddettiğim gün mü doğdu bu çoğul ruh? yoksa o red, çoğul ruhun bir tezahürü mü?

sonra şarkı sustu. salih usta sustu. mikrofona birsen tezer geldi. değirmenler'e başladı. mikrofona biraz daha yaklaştı.

ben de sustum.

(devam edebilir...)

3 Temmuz 2014 Perşembe

sadık, selahattin, vecihi ve mahmut ustalar*

belki "en uzun koşu"nun "en güzel yüz metresi"ni koşmadılar ama altın yıllarını bin dokuz yüz kırklarda yaşadılar. ikinci dünya savaşının sonrasıydı. istanbul'un çılgın yılları; hiçbir şey şimdiki kadar çabuk unutulmaz, herkes semtlerin güzellerini, kabadayılarını tanır, büyük aşk öyküleri dilden dile dolaşırdı.

vecihi usta, kurtuluş savaşı'nda ölmüş bir albayın oğluydu. üsküdarlı. askerliği sırasında ingiltere'de bir uçak fabrikasında bir yıl eğitim görmüştü. savaş yıllarında -sınırlarımıza sığınmış bir romen avcı uçağını hurda olarak almış, bir yıl uğraşarak uçurmayı başarmıştı. yakışıklı, mavi gözlü bir adamdı. tango severdi. şişli güzellerinden birine âşıktı. uçağıyla her gün sevgilisinin evinin üstünden geçer, ona el sallardı. sonraki yıllarda genç pilotların, sevgililerinin damları üstünden uçup fiyaka yapmaları modasını ilk başlatan odur. şişli güzeli bir gün başkasıyla evlenip gitti.

karayağız bir devdi mahmut usta. bakırköylü. iyi sirtaki yapardı. oto tamirinde üstüne yoktu. o zamanki adıyla miltiyadi'den bir rum kızını sevdi. şasisi ford, motoru cadillac, kaportası mercedes bir araba ile dolaştırırdı sevgilisini. ailesi kızı eve kapadı, o da intihar etti. mahmut usta çapkınlığı elden bırakmadı ama hiç de evlenmedi.

selahattin usta ise neşeli bir adamdı. aslında mostarlı idi ama beşiktaş'ta doğmuştu. bir sinema makinistiydi. benden duymuş olmayın ama greta garbo'ya tutkundu. adapazarı'nda ilk sinemayı "selahattin sabri sineması" adıyla açan odur. anası onu, iki örgülü, sarışın ve sessiz bir çerkes kızıyla evlendirdi. çocukları olmadı ve sinema rekabetten battı. selahattin usta yeniden istanbul'a geldi. yılda bir iki gider görürdü sessiz karısını.

sadık usta, karadenizli mazbut bir tekne ustasıydı. ayvansaray’da, üstünden büyük gemilerin burunları geçen gölgeli bir sokakta, yıllarca kırlangıçlar, martılar, yelkovan kuşları gibi tekneler yaptı. hamiyet yüceses dinler susardı. çocuğu yoktu ama tombul, sevimli bir karısı vardı. balat'tan fatih'e çıkan sokaklardan birinde, eski, ahşap bir evde otururlardı. bir kumruyla evlenmiş bir atmacaya benzerdi.

dördü de bahar dalı gibi açılmış salata tabaklarına, buzlu rakılara, koyu muhabbetlere bayılırlar, masalarından çiçek eksik olmazdı. iyi söverler, bir çağlayan gibi gülerlerdi. neşeli yüzlerindeki hüzün, uzaktan ufacık görünen küçük bir yağmur bulutu gölgesiydi. beyoğlunun, anason kokulu rum meyhanelerinden birinde tanıştılar. sonra hiç ayrılmadılar. 

mahmut ustanın delikanlı yüreği duruverdiğinde altmışlı yıllardı. vecihi usta, bu olayı salacak meyhanelerinde anmayı önerdi. öyle de yaptılar. sonra vecihi usta gitti. böylece uçağa doluşup uzak kasabalara gitme şansını da yitirmiş oldular. selahattin ustanın, karanlık bir sinema salonunda birden ölümü de kırmadı sadık ustayı. kolay kırılmayacak kadar sertti. ama bir gün haliç'i de kazmaya başladılar. o da bindi bir kırlangıç tekneye, çekip bilinmez bir denize gitti.


*: onat kutlar, bahar isyancıdır - ustaların düşüşü

1 Temmuz 2014 Salı

nightcall

tekrar değil ısrar...

bu sözüm herkese değil, "bu konuyu daha ince işlemiştik," diyecek güçlü hafızalara. üstelik bu defa kavinsky'den değil london grammar'dan.

üstelik tavanında yıldızlar danseden odalar artık yok. gece yarıları, gece yarısı telefonları yok. "kız öldü," kız yok. biraz daha yaşlı bir adam var. kendi içine bir kaç adım daha yaklaşmış, smokin ya da takım elbise artığı beyaz gömlek ve siyah pantolonla şehrin caddelerini dolaşan bir adam... ayakları çıplak.

Nightcall by London Grammar on Grooveshark

27 Haziran 2014 Cuma

saklambaç

"saklambaç oynayan, kendini o kadar da görünmez hale getirmemesi gerektiğini, aksi halde herkesin onu unutacağını bilir."


notgibi: nereden ve kimden (ç)alarak 'her şey defteri - iki'ye kaydettiğimi hatırlayamadığım bu cümlenin bir sahibi varsa hakkını helal etsin isterim. bunca günahım varken bir de kul hakkından sual olunmayı istemem çünkü.

24 Haziran 2014 Salı

dakika ve skor

"gülüyor. usulca okşuyor yüzümü. "her kadının içinde vardır o ağaç" diyor. "ama," diyorum, "çoğu kez tüm bir yaşam boyu baharı beklerler. çiçeğe durmak için. dallarının çoğu kırıktır. geçen günleri ve mevsimleri, bir şiirin bir türlü bir araya getirilmemiş dizeleri gibi hatırlarlar. okul çıkışı nedensiz bir kahkahayı, vişneli pastayı, ilk kez gidilen deniz kentini, dökülen ipek eteğin rüzgârla havalanışını, bir müzik cümlesini, saçlarının loş bir odayı dolduran esintisini, bir küçük kıza dokunur gibi boynunu okşayan erkek elini, mor bir geceyi, bir çocuğun gülüşünü, güzün gelişini..."

dupduru, bakıyor gözlerime. "belki de budur zaten yaşamın anlamı" diyor. "bilmiyorum. daha niceleri gibi benim de aradığım bu." sessiz bir denizin yelkovan kuşları geçiyor masanın mavi örtüsünü yalayarak. yeniden eğiliyorum okumak için."*


*: onat kutlar, bahar isyancıdır - vişne ağacı

22 Haziran 2014 Pazar

yüzyıllık türk sineması

"yüz"e daha önce itiraz etmiştim.

hâlâ aynı fikirdeyim.

*

ama benimle aynı fikirde olmayan kültür ve turizm bakanlığı, türk sinemasının yolculuğunu fuat uzkınay tarafından bin dokuz yüz on dörtte çekilen ayestefanos abidesinin yıkılışı ile başlatmış. türk sinemasının bu hesaba göre yüzüncü olan yılını da bir takım etkinliklerle kutluyor.

kültür ve turizm bakanı ömer çelik, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, "son yıllarda türk sinemasının uluslararası alanda elde ettiği prestijli ödüller, katıldığı uluslararası festivaller geleceğe yönelik umut ve beklentilerimizi daha da yükseltmiştir. türk sinemasının yüzüncü yılını kutladığımız iki bin on dört yılında, bakanlık olarak halkımızın sinemaya olan ilgisini artırmayı hedefliyoruz. geride bıraktığı yüzyılda birçok başarılı ve gurur verici yapımı bizlere armağan eden türk sinemasının en iyi yüz filmini halkımızın oyu ile belirleyeceğiz. akademisyenler, meslek birlikleri ve sivil toplum kuruluşları tarafından belirlenen beş yüz film arasından seçilen üç film halkımızın oyuna sunulacak. bir eylüle kadar sürecek oylamanın sonuçlarını düzenleyeceğimiz özel bir gece ile kamuoyuna duyuracağız. düzenlenecek gecede seçilen "en iyi yüz türk filmi"ne ait afiş ve görüntüler de bir sergi ile sinemaseverlerle buluşturulacak. ayrıca her filmden bir kostüm tekrar dikilerek kamuoyunun beğenisine sunulacak ve ardından bu kıyafetler açılacak ulusal film arşivi ve sinema müzesi'nde sergilenecek,” demiş.

bekleyelim ve görelim.

bu etkinliklerden biri olan halk oylamasıyla "en iyi yüz türk filmi sizce hangisi?" sorusuna cevap aramak bir eylüle kadar sürecek. katkıda bulunmak isteyenler için ise iki adres söz konusu: burası ve şurası... 

bakanlığın son yaptığı açıklamaya göre, başlamasının üzerinden yaklaşık iki hafta geçen oylamada ilk üç: hababam sınıfı (ertem eğilmez), eşkıya (yavuz turgul), babam ve oğlum (çağan ırmak) şeklinde.

asıl garip olan semih kaplanoğlu'un beni darmadağın eden filmi herkes kendi evinde'nin tıpkı sinema dergisi'nin soruşturmasında olduğu gibi bu listede de olmayışı. aslında böyle bir film olmadığını, uydurduğumu, şizofrenin teki olduğumu düşüneceğim ama şizofrenlerin bu durumdan hiçbir zaman şüphelenmediklerini öğrendiğimden bu yana arada bir kendi kendime, "acaba, ben şizofren miyim," diye soruyorum.