26 Haziran 2016 Pazar

dakika ve skor

"o kadın telefon ettiğinde mutfakta kendime makarna pişiriyor, bir yandan da rossini'nin radyoda çalan hırsız saksağan uvertürüne eşlik ediyordum, ki makarna pişirmek için bu kadar uygun bir müzik olamaz."*


*: haruki murakami, zemberekkuşu'nun güncesi

23 Haziran 2016 Perşembe

bir soru

ama "günün sorusu" gibi değil. daha çok münazara tadında.

*

diyelim ki bir kitap çeviriyorsunuz. portekizceden türkçeye. ve orijinal metinde bir fransız şairden fransızca bir dize var. hem şair hem de dizenin alındığı şiir türkçe'de biliniyor, üstelik şiirin kabul görmüş bir çevirisi de var.

bu durumda ne yapardınız? o dize için bilinen çeviriyi mi kullanırdınız, yoksa o çeviriyi görmezden gelerek yeni bir çeviri mi yapardınız?

ben şahsen kabul görmüş çeviriyi tercih ederdim. talât sait halman çevirileri bir anıt gibi orada dururken shakespeare çevirmeyi aklıma getirmezdim. türkçede sabri esat siyavuşgil'in cyrano de bergerac'ı varken edmond rostand'ın bu ünlü oyunundan tek bir kelime dahi çevirmeyi ayıp sayarım.

*

bahsi geçen dize, fransızların ünlü şairi françois villon'un ballade des dames du temps jadis şiirinden mais où sont les neiges d'antan. kitabın* çevirmeni, nerede o eski karlar şimdi, demeyi tercih etmiş. sabri esat siyavuşgil'in, ama nerde bıldır yağan kar şimdi, diyen çevirisi bence çok daha güzel.

hiç olmazsa şiirin adında uzlaşmışlar: evvel zaman kadınları baladı...



*:josé saramago, ölüm bir varmış bir yokmuş

21 Haziran 2016 Salı

kör dövüşü

iki adam oturulmaktan, zamandan ve hatta yan yana durmaktan eskimiş koltuklarına oturmuş yaşlılığın ellerinden aldığı neredeyse kör gözleriyle badanası yıllar önce beyazdan griye dönmüş duvarı seyrediyordu. alınlarında vantilatörden gelen rüzgâr, kulaklarında açıldığı günden sonra hiç kapatmadıkları siyah beyaz televizyondan gelen dalga sesleri.

sanırım aynı düşü görüyorlar: deniz kenarında, tahta masalı bir çay bahçesi, masa örtüsünün eteği rüzgârda çırpınıyor.

bize göre solda ki, kulağı delik olan yani, söze başlarken hep yaptığı gibi hafifçe öksürdü.

- adam günleri sayacak kadar sevmiş demek ki. feriha geldi aklıma. yıllar sonra adını söyledim. ismini söylemek bile çok zevkli. yüzüme sıcak bir yaz gününde hafif ve ılık bir rüzgâr esivermiş gibi hissettirdi. zeliha ise, hüzünlü biraz. hak ettiği güzellikte hiç beklenmemiş gibi zeliha. mahzun. ama çok güzel. mahzunluk birine ancak bu kadar yakışır.

bize göre sağdaki, konuşacaksa da durup susmayı seçen yani, sağ dirseğini koltuğun kenarından kaldırıp elini itiraz edercesine salladı.

- o zeliha ki, yıllarca beklenmiştir kendisi. eminim bir allah kulu öyle beklenmemiştir. ve o geldiğinde ona yüründüğü gibi 'aldım verdim ben seni yendim' adımlarıyla hiç kimseye yürünmemiştir. ama haklısın: çok güzel...

17 Haziran 2016 Cuma

dakika ve skor

"anlatımda kısalık ve özlük yanlısı olanlar, az sözle çok şey anlatmayı sevenler, söz gümüşse sükût altındır diyenler, anlatılan fikir böylesine basit olmasına karşın en sonunda bu yaşamsal noktaya gelebilmek için neden bu düzey bir akıl yürütmeye gerek duyulduğunu kendilerine sorabilirler. cevap gayet basit ve biz bu cevabı güncel, son derece modern bir terim kullanarak açıklayacağız, bu sayede bu ana dek yer verdiğimiz eskil kullanımları da bir nebze telafi etmiş olabiliriz, birçokları bu tür sözcükler kullanarak metni küf içinde bıraktığımızı düşünmüş olabilirler, bunun nedeni background kaygısıdır. background dediğimizde herkes neden bahsettiğimizi anlamaktadır, ancak bayağı bir şekilde arka plan demiş olsaydık, bazı şüpheler oluşabilirdi ve biz yine o lanet eskil terimlerden birini kullanmak zorunda kalırdık, öte yandan bu terim gerçeğe de çok uygun olmazdı, çünkü background sözcüğü sadece arka plan anlamına gelmez, bu kavram incelenmekte olan nesne ile ufuk çizgisi arasında var olan sayısız arka planı içerir. bu bağlamda meselenin çerçevelenmesi dememiz daha uygun olacaktır. tamı tamına böyle, meselenin çerçevelenmesi denecektir."*


*: josé saramago, ölüm bir varmış bir yokmuş

15 Haziran 2016 Çarşamba

allaha adanan yumruk

bin dokuz yetmiş dört.

muhammed ali'nin vietnam savaşına gitmeyi reddettiği için politikacı eliyle alınan unvanını yumruklarıyla geri aldığı günlerde türkiye'de bir kitap görücüye çıkar: allaha adanan yumruk: muhammed ali...

hareket yayınları tarafından basılan bu kitabın yazar hanesinde bekir toprak yazar. başka bir kitabın kapağında bekir toprak yazıyor mu bilmiyorum ama bu ismi kendine müstear seçen kişi mustafa kutlu'dan başkası değil.

mustafa kutlu'nun kısa zamanda yazdığı muhteşem metne muhammed ali'nin türlü mecralarda yayınlanan fotoğrafları da eklenir. hatta bir de poster konulur. kitap rağbet görür, bir kaç defa yeni baskı yapar.

yaklaşık bir yıl sonra bir adam çıkagelir. yayınevine gelen bu keçi sakallı, ufak tefek adamı tanıyan, neden geldiğini bilen yoktur. bu şahıs, yani mehmet biber amerika'da yaşayan meşhur bir foto muhabiridir ve allaha adanan yumruk: muhammed ali kitabındaki fotoğraflar için gelmiştir. fotoğrafları çeken kişi olduğunu söyler ve telif talep eder.

mustafa kutlu ve yayınevindekiler böyle bir durumla daha önce karşılaşmadıkları gibi telif hakkı ihtimalini de hesap etmemiştir. nihayetinde bu fotoğraflar sağdan soldan derlenmiştir. ama mehmet biber, fotoğrafları kendisinin çektiğini, yayınlandığı mecralarda isminin bulunduğunu ispat eder. başka bir deyişle talebinde haklıdır. hakkı olan meblağ oldukça fazladır ama daha azına razı gelip neredeyse kitabın bütün gelirini alıp gider.

geriye genç mustafa kutlu ve arkadaşları için yayın dünyasına dair bir ders kalır.

12 Haziran 2016 Pazar

günün sorusu: öngörü

şeytanı yaratan ve o bildik hikâyedeki bahse tutuşan tanrı, şeytanın daima güçlülerle ittifak kuracağını öngörememiş olabilir mi?

8 Haziran 2016 Çarşamba

üç şey

"bir kadınla," der, lawrence durrell. "üç şey yapabilirsin: ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın."*

bazan o "üç şey"in arasına "ya" yerine "ve" koyar, bir tarih inşa edersiniz: sever, sonra acı çeker, acınız azalsın diye yazarsınız. en azından azalmasını umarak.

bazan da, "hem" girer araya. herhangi bir kadın için değil elbette. o kadın için.


*: iskenderiye dörtlüsü

4 Haziran 2016 Cumartesi

muhammed ali

"kelebek gibi uçarak" geçti gitti dünyadan.

doğumunda verilen adı cassius marcellus clay jr. olsa da 'asıl adı'nı sonradan buldu: muhammed ali...

şairdi. dervişti. şampiyondu.

bir kelebek. bir arı.

kahramandı. kahramanımdı.

olimpiyat madalyasını nehre bir tek o atabilirdi.

başarı, ün, para... hepsine sahipti. korumak için savaşa gitmesi, belki de gidiyormuş gibi yapması yetecekti. ama o kendisinin olmayan bir savaşta taraf olmayı reddetti.

belki de amerika, yanında o olmadığı için uzakdoğu'dan ağzı burnu dağılmış olarak döndü.

sponsorlar, siyasetçiler, zenginler için değil fakirler, çocuklar, işsizler için dövüştü.

kimsesizler yurdundaki yalnız ve üşümüş çocuklar için, pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler için, meyhanede oturmuş demlenen yalnız kalpler için, kocası terk etmiş gencecik anneler için salladı yumruğunu.

dövüştü. savaştı. baş kaldırdı. kelebek gibi uçup, arı gibi soktu.

nazar boncuğu yerine, son yıllarda giyindiği "gönül adamı" kimliği belki de tek kusuruydu. oysa o, ne mandela ne dalai lama, sadece ali'ydi.

ve "kelebek gibi uçarak" geçti gitti bu dünyadan.

babamın arkadaşlarıyla muhammed ali maçı izleyebilmek gazinolarda sabahladığı geceler geçti gitti.

dünyanın bir ucundaki bir tenis maçını izlemek için uykusuz kaldığım gecelerde, tıpkı babam gibi, deyip tebessüm ettiğim zamanlar gitti.

ince uzun bedenlerine ali yazılı tsirtler giymiş genç çocuklar kaldı geriye.

bir de uyandığı yer yatağında sırtını yastığa, başını duvara vermiş, telefon ekranına bakarak bu kırık dökük yazıyı yazmaya çalışan, kendini daha yaşlı hisseden bir adam...

3 Haziran 2016 Cuma

kısa kısa - yirmi

* "sensizim yaban ellerde dilara" diyebilmek için dilara adında bir sevgilim olsun istiyorum. bir şarkının insan üzerindeki etkisi daha fazla ne kadar olabilir ki?

* hayat çelişkiler ve ironiyle dolu. ideolojiler ve bilim ise çelişkisiz mutlaklık iddiasında. camus olsaydı, absurde derdi. bense -türk dil kurumu güncel türkçe sözlük'e de danıştıktan sonra- absürt diyorum.

* ufkumuzu daha da ileri taşıyanlardan nuri pakdil, "söylenmemiş söz"ü olduğunu iddia edenleri bilgece uyarıyor: söz bitebilir, fakat sükût hiç bitmez. çünkü o, dünyanın en uzun cümlesidir.

* ferruhzad hep doğru söylüyor: kuş ölür, sen uçuşu hatırla...

* heidegger'in tdk büyük türkçe sözlük için yazdığı "noksanlık" maddesi: "birbirine ait olanın, henüz bir arada olmayışı."

* freud da bozuk saat gibi. günde iki defa doğruyu söylüyor: hüzünde değersiz ve bomboş olan dünyadır; melankolide ise ben'in kendisi.

* tamam, iki defa çok.

* "tanrım size bir salıncak!(edip cansever, salıncak)"

* ıhlamur günlükleri'ne nazire: ne zaman birisiyle karşı karşıya gelsem sağa ya da sola hamle yapmak yerine hep olduğum yerde durdum. onlarsa ya durdular benim gibi ya da sağımdan solumdan geçip gittiler.

* australian open iki bin on altı şampiyonları erkeklerde "küstah sırp" djokoviç, kadınlarda ise bir sürprize imza atan angelique kerber oldu. djokoviç finalde taze baba "kendini ingiliz sanan iskoç" murray karşısında 'üç-sıfır'lık rahat bir galibiyet alırken, kerber de kariyerinin en büyük başarısını serena williams'ı 'iki-bir'le geçerek kazandı.

* turnuvanın kayda değer tek hikâyesi verdasco'nun yedi yıl öncesinin rövanşını nadal'dan almasıydı. ki, o günlerde dayanamayıp hemen anlatmıştım. "iyi aile çocuğu" federer ise "klasik 'üç-bir'lik djokoviç mağlubiyeti"ni bu defa yarı finalde alarak elendi.

* sevgili ibrahim tenekeci dostluk ve yılların verdiği bir tecrübeyle hatırlatıyor: iyi niyetin kaderi, çoğunlukla, kötüye kullanılmaktır.

* "tanrılar ölümlülerin başına çorap örerler, gelecek kuşakların şarkısını söyleyecek bir şeyleri olsun diye. (homeros, odysseia)"

* "uçakların havada bıraktığı izlerin bir adı olmalı ve bu ad gözyaşının yüzdeki izine benzemeli. (bahadır cüneyt yalçın, hep lunapark)"

* stalin'e sormuşlar: bu yoldaş muazzam aşk şiirleri yazıyor basalım mı? "iki adet basın," demiş stalin de. "birini kendine verin diğerini sevgilisine."

* david bowie'nin ardından en güzel lafı arsenal teknik direktörü ve filozof arsene wegner söylemişti: david bowie'nin benim neslime ikinci dünya savaşı'ndan sonra verdiği mesaj çok mühimdi. bıraktığı mesajı hiç unutmadım: kendin olabilecek kadar güçlü olmalısın.

* "imkânsız, mümkünün hemen yan komşusudur; insanlar sürekli olarak yanlışlıkla ziline basarlar. (tibor fischer, düşünce çetesi)"

* güzel insan aliya, konuşmalar'da "bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk," der ve biz buna hiç şaşırmayız.

* adlar mezar taşları içindir.

* "sen uyu sanço, sen uyumak için doğmuşsun. ben nöbet beklemek için doğmuşum!"

* tanpınar konya'dan bahsediyor: "tıpkı bugün için verebileceği her şeyi verdikten sonra, sizden uzakta geçmiş çocukluğunu ve gençliğini de hediye etmek isteyen, kesik, başı boş hatırlamalarla onları anlatan, güzel ve sevmesini bilen bir kadın gibi mazisini açar."

* belki de "ideal kadın"ı tanımlıyor.

31 Mayıs 2016 Salı

gerekli malzemeler

ilhan berk, "yoldan geçen biri"nin ağzından "bir şiirden düşmüş olmalı bunlar" diyerek iyi bir şiir için malzeme listesi verir: "bir kırlangıç bir su birikintisi bir parça gök."

bunu duyan the new york times tayfası da, "bana bir tenis topu, bir raket, biraz da müzik verin size şiir yazayım," demiş.

ve bütün bunlar, bazılarının aklına "bana bir dayanak noktası verin dünyayı yerinden oynatayım," diyen archimedes'i getirmişse sorumluluk benimdir.

27 Mayıs 2016 Cuma

hayat

prolog

bu yazı prolog ve peşi sıra gelen iki bölümden oluşmaktadır. ilk bölümde vnf. işi bir ahkâm yer alırken, ikinci kısım haruki murakami'nin renksiz tsukuru tazaki'nin hac yolculuğu romanını daha da güzelleştiren bir yerden alıntı: kızıl'ın vedalaşmadan önce tsukuru'ya anlattığı, ana fikri "bizim her birimize seçim yapma özgürlüğü verilmiş. ama..." olan bir öykü.

diyeceğim o ki, bu bir dost tavsiyesidir ve "bu vnf. yine aynı şeyi yapar, sözü uzattıkça uzatır" diyenler doğrudan ikinci bölüme atlasın isterim.

kelimeleri tıpkı benim gibi içeriğinden bağımsız olarak da sevenler ise ne yapacağını biliyor.

I

hayat saldırıya uğramaktır.

bebek ağlar, çünkü daha doğar doğmaz saldırıya uğrar. ciğerlerine dolan havanın saldırısıdır bu. aynı zamanda erken bir uyarı. bebeği ağlatan da bu uyarının saldığı korkudur.

gelişimini anne karnında sürdürürken göbek kordonu aracılığıyla oksijen alan bebekler akciğerlerini doğuma kadar gerçek manada kullanmaz. göbek bağının kesilmesinden sonra artık oksijenini kendisi almak zorundadır. aldığı ilk nefesle birlikte ciğerleri havayla dolar. bebek için "yeni" olan bu durum, biraz da can yakıcı olduğu için bebeğin ağlamasına neden olur.

çok geçmeyecek, insan kendini diğer canlılardan ayıran en büyük farka sahip çıkacaktır: yaşamanın bitimli, bir gün öleceği bilgisi. ve bu insanın en büyük yalnızlığıdır. hayatı paranteze alınmış, oyun alanı belirlenmiştir. ne olacaksa o parantezin içinde olacak, ne yaparsa o parantezin içinde...

II

"bu benim, işe yeni başlayacak şirket çalışanlarının stajlarında yaptığım ilk konuşmadır. önce odanın tamamında göz gezdirir, sonra stajyerlerden birini rastgele kaldırırım. sonra şöyle derim: "hadi bakalım, senin için bir iyi bir de kötü haberim var. önce kötü haber. şimdi senin el ya da ayak parmaklarının tırnaklarını kerpetenle sökeceğiz. üzgünüm ama böyle karar verilmiş durumda. değiştirmek mümkün değil." çantamdan, daha önceden hazırladığım kerpeteni çıkartıp herkese gösteririm. herkes iyice görebilsin diye zamana yayarak. sonra şöyle derim: "şimdi de iyi habere gelelim. el tırnaklarının mı, yoksa ayak tırnaklarının mı çekileceği konusunda seçim sana bırakılmış durumda. hadi bakalım. hangisi seçiyorsun? on saniye içinde karar vermen gerek. eğer karar veremezsen, hem el hem ayak tırnaklarının hepsini birden sökeceğiz." sonra elimde kerpetenle on saniye sayarım. "ayağım olsun" derler, çoğunlukla da sekizinci saniye civarında. "tamam. ayak öyleyse. şimdi bununla senin ayak tırnaklarını sökeceğim. fakat daha önce, söyle bakalım. neden ellerini değil de ayak tırnaklarını tercih ettin?" diye sorarım. stajyer yanıtlar: bilemiyorum. herhalde her ikisi de aynı ölçüde acı verir. fakat ikisinden birini seçmek zorunda kalınca, çaresiz ayağımı seçtim işte." ben de o stajyerin elini sımsıkı tutarak tokalaşır, şöyle derim: "gerçek hayata hoş geldin!" welcome to real life."