21 Kasım 2017 Salı

mektup

bugün, "on dört kasım iki bin on yedi. sisli bir sabah. altı derece." diye başlayan bir mektup okudum.

önce bu şekilde başlayan mektuplar yazmak istedim. yaşlanmak değilse de durmak, durulmak. saati güneş ışıklarından, mevsimleri takvimlerden değil tabiatta gördüğüm değişimlerden anlamak.

sonra viktor şklovski'nin hayvanat bahçesi'ni (ya da zoo) hatırladım:

"aşktan söz etmeyeceğim artık, sadece havanın nasıl olduğunu anlatacağım.
bugün berlin'de hava güzel.

...

bugün beş şubat...hala aşktan söz etmiyorum.
"

14 Kasım 2017 Salı

dönüş

bazan içimizdeki 'ben'lerden birinin öldüğünü, bizi terk ettiğini düşünürüz.

oysa ne ölmüş ne bizi terk etmiştir. biz o 'ben'i, tıpkı denizcilerin ıssız bir adaya terk ettiği suçlular gibi bir yerlerde bırakmış, sonra da rüzgârın, motorun gücüne kendimizi emanet ederek hızla oradan uzaklaşmışızdır.

bu hız çağında olan biteni hatırlamak ne mümkün? bu 'bırakış'ı bile isteye unutmadığımızı kim söyleyebilir?

ama ıssız adaya terk edilen o 'ben' bir gün çıkagelir.

ve olaylar gelişir.

12 Kasım 2017 Pazar

tanıdık

buradaki adamı iyi tanıyorum.

aklının/ zihninin/ mantığının nasıl kalbinden/ duygularından hızlı hareket ettiğini çok iyi biliyorum.

söz gelimi, kalbi bir aşkın başlangıcında heyecan ve mutluluktan yerzüne inmeyi düşünemez haldeyken aklının ona yaşanacak olanların hep daha sonrasını nasıl hatırlattığını...

ya da, hiçbir şey yaşamadan, hatta yaşamaya bile başlamadan aklının nasıl ipleri eline aldığını ve yaşanacağını tahmin ettiklerini yaşayıp eskittiğini...

ne yazık ki, duyguları azalmadığı halde isteği tükendiği için nadiren mutlu olacak. eğer bir kıymet varsa ancak kaybettikten sonra anlayacak.

bir gün geldiği yolu geriye yürüdüğünde, kalbi yaşanacak ne varsa yaşamak isterken aklının her şeyi yaşayıp bitirmiş olduğunu görecek. bir de, bu duyguyu anlatmak için 'kızgın demir' imgesini seçebileceğini.

örse yatırılmış, soğuyana kadar çekiçle dövülen kızgın demir.

8 Kasım 2017 Çarşamba

dakika ve skor

"Sabah evlerin tepesinde kıpırdanmaya başlıyor, suyunu teni göğün aynasına dönüşüyor ve müezzin derin bir nefes alıp son derece tiz bir sesle, Allahuekber, diye bağırarak Tanrı'nın her şeyden üstün olduğunu gökkubbeye duyuruyor, tekrar bağırıyor, kendini coşkulu bir ahenge kaptırarak Allah'tan başka İlah bulunmadığını, Muhammed'in onun elçisi olduğunu yüksek sesle tekrarlıyor, bu temel gerçekleri dile getirdikten sonra Namaza gelin, diye duaya çağırıyor ama tembel bir adam olduğu için, asla uyumayan O'nun kudretine inansa da, müezzinin göz kapakları hâlâ ağırlıktan kurtulamayan diğer insanları şefkatle kınıyor, Namaz uykudan hayırlıdır, Es-selatu hayrun mine'n nevm, diyor kendisini bu nisanda anlayanlar için, son olarak da La ilahe illallah diyerek Allah'tan başka Tanrı olmadığını ilan ediyor, ama bu kez sadece bir kez söylüyor, çünkü apaçık hakikatler söz konusuysa tekrara gerek yoktur. Şehir dualarını fısıldarken güneş doğmuş, düz çatıları aydınlatıyor, çok geçmeden şehrin sakinleri avlularda beliriyor. Minare ışığa boğuluyor. Müezzin kör."*


*: josé saramago, lizbon kuşatmasının tarihi

6 Kasım 2017 Pazartesi

yazılmamış mektuplar

ben ona "yas." derdim. ve yas. bir gün gitti.

yaz başıydı gittiğinde. ama her şey yaz aşkı gibiydi. dar zamanlara yazgılı, fıstıklı dondurmalı.

"gitme," demedim. sadece, "daha hiç bir şey konuşmadık ki," diyebildim. çünkü, o ara murathan mungan okuyordum ve boyacıköy'de kanlı bir aşk cinayeti aklımı başımdan almıştı.

"bana yaz," demişti giderken. "çok yaz!.."

ne yalan söyleyeyim, yazmayı çok istedim. ama kolaylıkla tahmin edileceği üzere, hiç yazmadım.

sanırım bu kadar.

3 Kasım 2017 Cuma

şifa

ortak bir yanılgıyla, ateşimizin çıktığını, titreme ve halsizlik hissettiğimizde hastalandığımızı düşünür, hatta söyleriz. hastalık başlangıcı sandığımız bu durum gerçekte savunma sisteminin yaptığı bir hamle.

başka bir deyişle ateş, titreme ve halsizlik vücudun sıhhatine, direncine işaret olduğu için şifayı kaptı deniyor. eskilerin "şifayı kapmak" dedikleri aslında "şifa bulmak".

diğer yandan hastalık sandığımız şeyin iyileşmek için bir adım oluşu zihin açıcı.

*

şimdi izin verirseniz, kitaplığa yürümek, ayak üstü gizliajans'ı karıştırmak ve amcabey'in bu defa musa'ya aşkı öğrettiği yeri okumak istiyorum: aşk her zaman yaşanmış bir şeydir. ancak hiç yaşanmakta olan bir şey değildir, ancak hatıra olabilir. aşk acısı zannettiğin şey, aşkın kendisidir.

1 Kasım 2017 Çarşamba

tehlikeli şiirler - otuz bir

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
onur akyıl'dan basmane enternasyonal* mesela...

"gece ve milena cesaret ister, yalnızlıktan ve
sarhoşluktan daha başka şeyler bekler diğer
kadınlar.

basmane enternasyonal, bütün merkez komiteler
sarhoş, yarın ihtilal olmayacak ama bir ihtimalin yönü
değişebilir. kendimizi vurmak için, en sevdiğimiz, tek
sevdiğimiz şiiri unutabiliriz, her şeyi ama her şeyi
kaybetmiş olabiliriz, bir ip boynumuza sessizce
yerleşir, bildikleri gibi unutabilirler bizi, bir köşede kaç çiçek
durmadan bize açabilir.

alnımızdaki boşluk aşktan olmalı, vurulmak için insan
bir yeri saklamalı teninde. ihtilal insanın gizidir, eğer
gerçekten bir parça inandıysak hayata, son anda yeniden
hayat.

gece ve milena cesaret ister, okumadığımız hiçbir insan
kanamalı yeryüzünde: düşünmediğimiz hiçbir boşluk."

*: ünlem, sayı:21

30 Ekim 2017 Pazartesi

zeytinlik

vadiyi yeşile boyayan kadim ağaçların güneş yorgunu yaprakları zamanını ve yerini şaşırmış şaşkın bir rüzgarla dalgalanınca aşağıdaki zeytinlik balıkların gümüşi karınlarını gösterdiği bir koy gibi ışıldadı.

27 Ekim 2017 Cuma

kadınlar-erkekler: on yedi

kadınlar bir öncekini unutturmak ve ilk defa gibi olmasa da farklı olmak isterken, erkekler bir öncekinin yaptıklarının yerini almayı ve böylece eskiyi olmamış kabul ettirmeyi seçerler.

25 Ekim 2017 Çarşamba

best of nazan bekiroğlu: yerli yersiz cümleler

bir şey bir defa oldu diye ikinci defa olması gerekmez. ama ikinci defa olduysa üçüncü defa da olacaktır.

*

yeni nazan bekiroğlu kitabının haberini twitter'dan aldım. bu, uzun zamandır beklediğim bir haberdi. 'haber' değil 'müjde' demek daha yerinde olur. ne de olsa, "yemek tarifi yazsa okurum ben," dediğim bir yazar söz konusu. üstelik mücellâ'nın üzerinden iki yıl geçti.

"türkçe'de en sevdiğim yazarlar üçlemesi" yapacak olsam, o üçlemenin "paha biçilmez"i kesinlikle nazan bekiroğlu olurdu. sadece seçtiği, kalbime temas eden konular, tıpkı beni anlatmış dediğim cümleleri ve duyarlılıkları sebebiyle değil, kelimeleri ve türkçe'yi kullanma biçimi yüzünden de onu severim. eski ve yeni kelimeleri bir arada ve bu denli güzel kullanan başka bir günümüz yazarı bilmiyorum. akademisyen yanının dilini, kelimelerini, kalbini makineleştirmemiş olması bile tek başına övgü sebebi.

o yüzden çok satıyor diye iskender pala, aynı pozları veriyor, kaynaklardan besleniyorlar diye elif şafak'la aynı kefeye konulmasına her zaman karşı çıktım. sadece kitaplarını değil, yayınlanmış her yazısını okumuş olmalıyım. öncelik sıralaması değişse de bütün kitapları ve yazdıkları kıymetli benim için. bazılarını "daha çok" olsa da her birini sonsuz bir zevkle keyif alarak okudum. içlerinden yalnızca isimle ateş arasında'yı sevmiyorum ve sayın yazar mücellâ'yı roman kahramanına dönüştürdüğü için de kızgınım.

*

sadık bir okuru olarak, ona olan kızgınlığım yeni kitabının mahiyetini öğrenince ikiye çıktı. oysa kitap müjde gibi, tıpkı bulutsuz gökyüzünden usul usul dökülen kar taneleri gibi hiç beklenmedik bir anda çıkıp gelmişti. ama hayat masala hep galip gelir değil mi?

"yerli yersiz cümleler" gibi nazan bekiroğlu lisanına uymayan ama güzel bir isimle gelmişti. isimlendirmedeki bu rahatlık yazar olgunluğu kadar yaşını başını almış bir kadın olmakla da açıklanabilir. yazar, tıpkı mücellâ'nın yaşadıkça anladığı gibi her türden toplumsal baskıyı görmezden gelse, bazı kuralları ihmal etse de insanların umursamayacağı yaşlara geldiğini düşünüyordur.

bana bruegel'in karda avcılar tablosunu hatırlatan kapağını da çok beğendim. sanırım bu hatırlayışta yapraksız ağaçlar ve kompozisyonun önündeki kedi ve köpeğin formu etkili oldu. bu vesileyle tabloyu yeniden seyrettim. hem resim hem kapak daha da hoşuma gitti.

sonra arka kapak yazısı olması muhtemel bir yazıdan kitabın mahiyetini öğrendim. öğrenmez olaydım. en hafif tabirle başımdan kaynar sular döküldü. bana göre her türden övgüyü hak eden nazan bekiroğlu, bu yazıda isminin ikince defa geçmesini kabul edilemez bulduğum ve aralarında ne zaman birileri benzerlik görse itiraz edip düzeltmeye çabaladığım bir yazar gibi yapıp kelimenin tam anlamıyla bir "best of albüm"ü çıkartmış. araya daha önce yayınlanmamış parçalar da koymuş ki, en azından yeni şarkılar için albümünü alanlar olsun.

kabul etmeliyim; twitter çağında yerinde bir hamle. yüz kırk karakteri aşmayan cümleler çoğunluktaysa herkes bu alış verişten memnun kalır. bir de, twitterda mesaj uzunluğunun iki yüz seksen karakter olma ihtimali var ki, o kadar karaktere bırakın cümleler, roman sığar.

*

başa dönersek. bu ikinci oldu sayın yazar. mutfak masasının çalışma masasına dönüştürdüğüm ve bunları yazdığım köşesinde oturmuş üçüncüyü bekliyorum.

23 Ekim 2017 Pazartesi

söz yüzüğü

gündelik hayatta ya da sosyal medyada, fark etmiyor.

ne zaman henüz taze, yıllarla sınanmamış, olayların imtihanından geçmemiş aşklarının, ilişkilerinin ya da evliliklerinin güzellemesine soyunan coşkulu erkeklere/ kadınlara rastlasam yüzük takıp kendi aralarında sözlenen lise öğrencilerini hatırlıyorum.

ne oğlan ne de kızdan bir baltaya sap olmaz. oğlan askere gider, dönüşte bir süre işsiz takılır, bir dolmuşa ya da taksiye şoför olur. biraz şanslıysa babasının kurup büyüttüğü, o vakte kadar burun kıvırdığı aile işinde çalışmaya başlar. kız sözlüsünün askerden dönüşünü bekler, bir küs bir barışık, belki aileler de tanışır ve yaşı geçmeden başka bir adamla evlenir.