15 Temmuz 2018 Pazar

hayır demek ya da bencillik

hepimizin başına gelmiştir: ne zaman karşımızdaki insana hayır demeyi öğrenmesini ya da bencillik yapmaya hakkı olduğunu söylesek ilk bizi reddeder, bencillik denen hançeri ilk bize saplar.

peki, neden? bu durum başımıza niçin gelir?

her şeyi çocukluktan itibaren bize dayatılan kurallar ve öğretilenler başlatıyor bence.

ister cemaat ister cemiyet olsun cem kökünden gelen kelimelerin kucağında, küçüklüğünden itibaren kulağına bencilliğin ne kadar kötü ne kadar ayıp olduğunu fısıldanan birey istese dahi bencilce davranamıyor, muhatabına hayır diyemiyor. çünkü bir ses ona, hayır derse ya da bencillik edip yalnızca kendini düşünürse kötü insan olacağını, ayıp edeceğini, hatta günah işleyeceğini tekrar edip duruyor.

oysa eşref-i mahlûkat da olsa insanın içinde bencillik diye ülke vardır.

gün gelir, birisi çıkar ve o insana, "hayır demeyi öğrenmesini ya da bencillik yapmaya hakkı olduğunu," söylediğinde hemen not alır: ona hayır demekte, bencilce davranmakta bir sakınca yok. çünkü, bunlar ona göre insani davranışlar.

ve ilk fırsatta bu dediğini yapar.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

nefes nefese

evet, nefes nefese...

kadın gövdesini erkeğin gövdesinden biraz uzaklaştırdı. yüzünü yüzünden biraz daha çok. gözleri gözlerini buldu.

- hakkınızda hiçbir şey bilmiyorum. evli misiniz, bekar mı?

- ne yani? evliysem beni daha az mı seveceksiniz? bekarsam daha çok?

kadını belinden tutup kendine çekti adam. çok geçmedi, limonata kokan nefesleri birbirine karıştı.

3 Temmuz 2018 Salı

esas kız

bu ara bir kadın kahraman hayal ediyorum.

sürekli gözlerimin önüne geliyor. adeta kendini dayatıyor. bazan "hayır adam! o tarafa gitme. o taraf yanlış," bazan "bana bak," der gibi.

uzağı görememekten muzdarip. gözlüğü var ama daha çok lens kullanıyor. gözlüğünü yalnızca hafta sonları ve tatil günlerinde, gözlerini dinlendirmek için takıyor. ve öylesi günlerden geriye burnunun iki yanında, ertesi güne de kaybolmayan iki minik iz kalıyor.

kız henüz bilmiyor ama esas oğlan o iki minik ize bayılıyor.

1 Temmuz 2018 Pazar

bir karikatür

belleğimde, zaman zaman gözlerimin önüne gelen ve bana, aşkı daha iyi anlatacak başka bir şey olamaz, dedirten bir karikatür var.

fakat bu karikatür, fanatik mizah dergisi okuru olduğum günlerden mi kalma yoksa daha yakın bir zamanda internetin derinliklerinde karşıma çıkan bir şey mi bilmiyorum.

*

karikatür konuşmasız. sessiz sedasız sekiz kare ya da 'an'dan oluşuyor.

ilk karede yüzü sağa dönük bir erkek, ikinci karede yüzü sola dönük bir kadın var. her ikisi de sıradan. hatta, bu sıradan oluşu garantiye almak için karikatürist her ikisini de biraz çirkince çizmiş. üçüncü kareye gelmeden anlıyoruz ki bunlar birbirine doğru yürüyor.

kaldı ki, üçüncü karede birbirlerini görünce durum kesinlik kazanıyor. düşünce balonlarına bakılırsa sadece birbirlerini görmemişler, aynı zamanda birbirlerinde dünyanın en yakışıklı adamı ve en güzel kadınını da görmüşlerdir.

dördüncü karede bunun bir "ilk görüşte aşk" olduğu ortaya çıkar. çünkü, birliktedirler; el ele yüz yüze.

beşinci karede mutludurlar. bütün "mutlu aşk"lar gibi; çiçekler, kelebekler, denizin üzerine asılı bulutlar ve güneş.

altıncı karede belli ki biraz zaman geçmiştir. düşünce balonlarında ayakların suya değdiğini, hem kadının hem erkeğin muhatabını olduğu gibi gördüğünü fark ederiz. yani sıradan, hatta çirkin.

yedinci karede her şeyi anlatan yine düşünce balonlarıdır. kadın dünya güzeli, erkek hayvan gibi yakışıklıdır. ama bir farkla: bu defa herkes kendini "bişey" sanmaktadır.

sekizinci ve son karede kendini yakışıklı ve güzel sanan iki insan zıt yöne ve farklı maceralara doğru yürümektedir.

29 Haziran 2018 Cuma

insanın ölümü

dikkatli bakın göreceksiniz.

nasıl olsa gerekmiyor diye duygularını çocukluğunda, bilemedin ilk gençliğinde bırakmış insanlarla bir arada yaşıyoruz.

oysa böyle gerçekleşiyor insanın ölümü. ölümü değilse de mezarını kazmaya başlaması.

ne zaman indiriyor kazmayı toprağa ilk, bilinmez. ama her gün bir ya da bir kaç kazma iniyor toprağa. her olayda bir ya da bir kaç kürek toprak yana atılıyor.

gerçekten öldüğünde çoktan hazır bir mezara koyuyorlar bedenini. üzerine de kendi elleriyle kazdığı toprak atılıyor.

aslında birdenbire değil usul usul gerçekleşiyor insanın ölümü.

26 Haziran 2018 Salı

evdeki hesap

çocukluğunu gezmeye giderken elimden tutup beni de sürüklediğinde beni orada bırakacağını elbette tahmin edemezdim.

şimdi sokağınızın başında, sağdaki evin bahçe duvarına oturmuş, bir hanımeli yağmuru altında seni bekliyorum. beyaz elbisen ve kırmızı pabuçların gelecek ilk önce. sonra dalgalanıp da durulan saçların. geniş kenarlı beyaz şapkan güneşten mi yoksa rüzgârdan mı? güneş yüzünü yakar, rüzgâr saçlarını dağıtır. bence denize gideriz.

o gün bugündür bahçe duvarının üzerinde, ayaklarımı sallayarak seni beni bekliyorum. sokak hanımeli kokusuyla dolu. dizlerimde yaralar.

23 Haziran 2018 Cumartesi

günün sorusu: geç, çok geç...

ya ben vazgeçtiğimde gelirsen?

21 Haziran 2018 Perşembe

acı gerçekler

geçen gün y.(6) ile sohbet ediyorduk. geçen hafta başlarında iki öğretmen, yuvadaki arkadaşlarıyla itfaiye merkezine gitmişler. bunu söyleyince sohbetin konusu ister istemez itfaiye merkezi ve itfaiyeciler oluverdi.

telefon numarası "bir-bir-sıfır"mış meselâ. koskocaman mutfakları varmış. hiç "kız itfaiyeci" yokmuş. sadece bir tane kız varmış ama o da sekretermiş. o hiç konuşmamış, sadece "hoş geldiniz" demiş.

tam dünyanın en saçma sorularından birini, yani "kaç"la başlayan sorulardan birini soracaktım ki küçükken sahip olduğu, bir kaç defa da beraber yaptığımız puzzle aklıma geldi. "ne anlattılar? sadece yangınları mı söndürüyorlar? yoksa ağaçta mahsur kalan kedileri de kurtarıyorlar mı?"

"hayır, kurtarmıyorlarmış. kediler acıkınca kendiliğinden iniyormuş."

"ulan," dedim içimden. "bu cevap benim bile canımı acıttı." sonra saçını okşarken yine içimden devam ettim.

"böyle böyle güzellikleri elinden alacaklar, sonra da artık büyüdün diyecekler."

18 Haziran 2018 Pazartesi

paradoksal dua

duaya inanırım. ister ilahi düzlemde değerlendirin ister pozitif enerji deyin, fark etmez.

hatta bir şeyi çok istemenin o konuda edilebilecek en büyük dua olduğuna inanıyorum.

yani, o dönsün istemek, bir dua biçimi. ama paradoks içeren bir dua.

çünkü, biz o dönsün isterken onun ayaklarımızı yerden kesen, bizi durup dururken güldüren, fotoğraflarda yakışıklı/ güzel çıkmamıza sebep olan ilk zamanlarını isteriz.

oysa gelen son hâli olacaktır. bitse de gitsek dediğiniz filmler, suskunluklar, sonuca varmayan tartışmalar, eleştiriler, ellerinde ojeler, akmış rimeller...

yani kabul olmuş ama istediğiniz olmamış bir dua.

16 Haziran 2018 Cumartesi

pul koleksiyonu

geçen gün postanede, iki gişeden soldakinin önünde sıradaydım. bilmiyorum bekleyiş ne kadar sürdü. ama uzundu. nihayet sıra önümdeki kadına geldiğinde arada bıraktığım mesafeye rağmen gişedeki memurla konuştuklarını duydum.

yeni pulları görebilir miymiş?. hayır, onları değilmiş, sadece deniz feneri olanlarmış. henüz yeni bir şey gelmemiş. bunlar zaten onda varmış. yine de teşekkür edermiş. kolay gelsinmiş.

geriye dönüp tam yanımdan geçerken, kendimi tutamadım, "yalnızca deniz fenerleri mi?" diye sordum. "evet," dedi kadın. "konusu deniz feneri olan bir koleksiyonum, bir defter dolusu pulum var."

merak etmiş, görmek istemiştim. çenemi tutamayıp söyledim. "keşke yanımda olsaydı," dedi. "kısmet," dedim. sonra da gitti.

onun gişe önünde bıraktığı boşluğa yürürken şimdilerde yerini "özel soslu makarna pişirmek" bahanesine bıraksa da eski bir bahaneyi, fıkra ve karikatürlere konu olan, şakası çok yapılan "pul koleksiyonu göstermek" ifadesini hatırladım. hem gülümsedim hem de o kadın, pullarını göstermeyi vadetseydi peşi sıra giderdim dedim.

bu yazıyı buraya kadar okumayı başaranlara son bir şey daha. o kadını şu an yolda görsem tanımam. ona dair aklımda kalan tek şey; saçları kısacıktı.

13 Haziran 2018 Çarşamba

dakika ve skor

"Dede, gözlerini dikmiş duvar dibinden dikkate bize bakıyordu.
"Kesin sesinizi!" diye homurdandı birden.
Öyle şiddetle homurdandı ki, onun soluğuna yakalanan gaz lambasının alevi hızla küçüldü şişenin içinde, büyüyeceğim derken bir daha küçüldü, can havliyle çırpındı, bir süre pır pır etti ve durulup ansızın eski hâlini aldı. O sırada kilimin üstünde tembel tembel uyuklayan gölgelerde hareketlendi tabii, silkinip doğruldular önce, belki sessiz sedasız yer değiştirdiler, kıyasıya çarpıştılar, sonra hızlarını alamadılar ve tavana doğru sıçrayıp orada, henüz hangi şekle girecekleri kestirilemeyen tuhaf yaratıklara dönüştüler. Hatta Hamdi'ye ait olanı uzun süre inmedi yere, dedesinin yüzüne bakarak ikide bir kıpırdandı durdu...
"Oturup efendi gibi dersinizi çalışın," dedi dede.
Bu sözlere Hamdi pis pis sırıttı tavandan."*


*: hasan ali toptaş, kayıp hayaller kitabı