16 Ocak 2018 Salı

horror vacui

aslında "boşluk korkusu" da diyebilirdim. ama havalı olsun diye latincesini tercih ettim. ne de olsa muhatabımız "okuduğum bir kitapta" diyerek söze başladığında ya da "doktorlar diyor" dediğinde inanmaya meylimiz artıyor.

oysa bu kavram italyan eleştirmen mario praz'ın viktoryen dönem iç mimari anlayışını tanımlamak için ürettiği bir terimden baska bir şey değil. bir yüzeyi boş alan bırakmaktan korkarcasına hınca hınç doldurma saplantısı olarak kabul ediliyor. başka bir deyişle, boş alanlara karşı gelişen bir fobi çeşidi…

sadece viktorya dönemi değil, göç döneminin mücevher ve benzeri sanat nesneleri, arabesk islam sanatı, antik yunan'ın geometrik dönemi ve rönesans eserlerinin bazıları da "boşluk korkusu"ndan muzdarip.

üstelik bu korkuya sadece resim ve süslemelerde değil, tüm sanat dallarında rastlamak mümkün. mesela sinemada. kadraja giren her karakterin durmaksızın konuştuğu, her sahnesinde "bir şey" olan filmler. woody allen, quentin tarantino ise ilk aklıma gelen yönetmenler.

12 Ocak 2018 Cuma

kanıt

"bana hiç var olmamış birinden böyle söz etmenin saçma olduğu söylenirse, cevabım, lizbon'un var olduğuna, yazmakta olan benim var olduğuma ya da herhangi birinin herhangi bir yerde var olduğuna ilişkin elimde hiçbir kanıt bulunmadığıdır."*


*: fernando pessoa

10 Ocak 2018 Çarşamba

değişim

geçenlerde ze. ile konuşuyoruz. daha doğrusu e-posta, kısa mesaj, telefon halleşiyoruz. bir ara değişmekten konuştuk. o çok değiştiğini söylerken, ben hâlâ aynı adam olduğumu söyledim. sonra konu değişti, günler değişti.

bir gün, "nasıl bir kadın kendini mutfağa atar da şarkılar söyleyerek yemek pişirir, mutlu olursa benim okumalarım da bir kaç senedir öyle. bir kitaba dahil olmak her şeyden önce keyif veriyor bana," dedim. gerçekten de, önceki okumalarım üç sebeple olurdu: (bir) hayatın gerçekliği çekici gelmezdi ve daha heyecanlı ve keyifli olsun diye kitaplara/filmlere kaçardım. (iki) bilgiye olan açlığımla, her şeyi öğrenebilmek umuduyla okurdum. (üç) insanlara (özellikle de kadınlara) anlatacak hikâyem olsun diye...

gördüm ki hayat güzel ve yeterince şaşırtıcı, her türden bilgiyi öğrenmek hem mümkün değil hem gereksiz ve insanlara hikâye anlatabilmek için kitaplardan/filmlerden bir şey öğrenmeme gerek yok. bir aydınlanma yaşadım. artık elimde muhteşem bir sebep var: keyif.

cevabı "zalim"in "ze."si gibiydi: "bir de değişmediğini söylersin. bu farkındalık başka nedir ki?.."

*

yılın son günlerinde blog için bir yıl dökümü yazmak istedim. ama yazı, "iki bin on yedi pek de kısa sayılamayacak hayatımın açık ara en kötü senesiydi," ilk cümlesinden öteye geçemedi.

ama yazmasam da düşündüm: yaz başlarken dört tane tişört almıştım. 'v yaka' olmadıkları gibi hiçbiri gri de değildi. ilk defa beşyüzbir dışında kot pantolon aldım. yeni yaşıma başladığım günün sabahında erkenden uyanıp yeni yaşıma küçük prens okuyarak başlamadım. satın alma fırsatım olduğu halde ilk defa bir nazan bekiroğlu kitabını görmezden geldim. kasım dostoyevski okumadan geçilebiliyormuş öğrendim. bu yıl kimseye yeni yıl için kart atmadım. son bir kaç ay doğru dürüst bir şey okumadım, seyretmedim, dinlemedim. dokuz ağustos sabahı aynada bir çocuğun gözlerine baktım.

sonra da ağladım.

8 Ocak 2018 Pazartesi

baba tavsiyesi

babam, skype, whatsapp tarzı yazılı mesaj uygulamalarının bu kadar yaygınlaşacağını öngörebilseydi, bana yaptığı tavsiyelere, bir centilmen muhatabı sohbetlerinin ona gelen sırasını gülümseme ikonu ya da "hımm" diyerek geçiştirirse o sohbetten çekilmelidir, tavsiyesini de eklerdi.

ben de babasına itimat eden bir çocuk-adam olarak ömrümce sözünden çıkmazdım.

*

neyse ki, çalan ama açılmayan bir telefonu ikinci defa aramamayı ya da e-postanızı yanıtlanmamış adrese ikinci bir e-mektup yollanmaması gerektiğini öğretti.

6 Ocak 2018 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on yedi

anlatının olanaklarından faydalanma konusundaki mahareti tartışılamaz saramago, lizbon kuşatmasının tarihi'nde* "roman içinde roman tekniği"ni kullanıyormuş gibi yapar. "roman" ile "roman" arasındaki sınırları ortadan kaldırır, içteki romanı ayrı bir metin olarak sunmak yerine çoğu zaman yeni yayın koordinatörü maria sara'nın motivasyonuyla tarihi 'yeniden' yazmaya koyulan düzeltmen raimundo silva'nın omuzları üzerinden okumamızı sağlar.

"roman içinde" olsa da olmasa da her romana bir aşk gerekir. yeniden yazılan tarihe yeni kahramanlar gerekir. elbette tanışmaları da.

*

"... derken mogueime, belki de söze nasıl başlayacağını bilemediğinden, kadına soruyor, adın ne, dünyanın başlangıcından beri kim bilir kaç kez sormuşuzdur bunu birbirimize, adın ne, bazen hemen ardından kendi ismimizi ekleyerek, benim adım mogueime, laf lafı açsın diye, almadan önce vermek için, sonra da beklemeye koyuluruz, ta ki cevabını duyana dek, tabii cevap gelirse, karşılık susarak verilmezse, ama bu kez öyle olmadı, adım ouroana, dedi kadın, adam bunu zaten biliyordu, ama bu ağızdan çıkışını ilk duyuyordu."


*: kırmızı kedi yayınevi, s:322

4 Ocak 2018 Perşembe

günün sorusu: olması ihtimal dahilinde

aklımızda kalan, hatıralarımızda yer eden anlar sıradan an parçaları değil de "yıldızın parladığı anlar", bulutsuz bir gökyüzünden usul usul dökülmeye başlayan kar taneleri gibiyse, başka bir deyişle sıradan, yani olması ihtimal dahilindeki anlar zihnimizde yer etmeden geçip gidiyor ya da çok geçmeden unutuluyorsa sıradan anlar olmamış sayılabilir mi?

1 Ocak 2018 Pazartesi

tehlikeli şiirler - otuz iki

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
birhan keskin'den aşk mesela...
Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.

O kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.

Çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
"Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.

Su ve rüzgar, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.

Rüzgarın dağımda olsun esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda.

28 Aralık 2017 Perşembe

tarihte bugün

ya da kahramanım.

ya da haberi ilk okuduğumda dediğim gibi: adamım!..

*

time dergisi'nin yirmi sekiz aralık bin dokuz yüz otuz altı tarihli nüshasına itimat edersek...

budapeşte'de, cerrahlar on yedi yaşındaki bir matbaacı çırağını ameliyat ettiler. sevgilisini kaybedince üzüntüden kendini kaybeden szabo, onun adını kurşun harflerle kalıba dizmiş ve yutmuştu.

27 Aralık 2017 Çarşamba

ikna kelimeleri

fernando pessoa'nın alvaro de campos kimliğini giyinerek yazdığı ünlü bir şiir vardır. orada söze, "bütün aşk mektupları/ gülünçtür," diyerek başlar.

bence "aşk mektupları"ndan daha gülünç şeyler de var. üstelik zavallılar da: ikna kelimeleri...

şehvet kokan o reklamdan sonra çağrışımın elini tutup bir kaç mahalle dolaştım. o mahallelerden biri de, out of sight (1998) oldu. pencerenin önüne karlar düşen sahneyi bir defa daha görmek istiyordum. ama o sahnenin biraz öncesine gittim.

jack foley'nin peşi sıra detroit'e gelen karen sisko, kaldığı otelin barında içki eşliğinde uykusunu bekliyordur. çekici ve yalnız karen bardaki bir kaç erkeğin ilgisini çeker. hatta ikisi şansını denemek ister. adamların sıradan olmadığını söylemeliyim. başarılı, yakışıklı, kararlı, özgüvenleri yerinde. kadınlarla ilgili sınavlardan da iyi notlarla geçtikleri belli.

ama yaklaşma vuruşu* olsun diye seçtikleri cümleleri duyunca önce onlar adına, sonra bütün erkekler adına utandım. başta kelimeler olmak üzere, her şey o kadar zavallıydı ki, fileye geldiğinde amansız bir passing shotla** geçilen onlar değil de bendim.

ve şunu anladım. kimsenin kimseyi ikna ettiği yok. ancak muhatabımız ikna olmak isterse oluyor. yeni öğrendiğimiz sosla yapacağımız makarnayı denemek için değil, bize gelmek istediği için evimize geliyor. eğer gelmek istemiyorsa zaten gelmiyor.

yani bütün ikna kelimeleri boş. gülünç ve zavallı...


*: tenisçilerin file önüne gelebilmek için orta korttan yaptığı forehand veya backhand vuruş
**: fileye gelmiş tenisçiyi geçebilmek için oyuncunun sağında veya solunda oluşan boşluktan topu rakibin ulaşamayacağı yere atmak

24 Aralık 2017 Pazar

dertler derya

prensip olarak çoluk çocukla muhatap olmuyorum. üniversite yaşlarından bu yana hem de.

bu iki cümle burada dursun.

artık başlayabiliriz.

*

baktım olmuyor, ne yapsam ne söylesem anlamıyor, "yirmi beş otuz beş yaş arası bir kızla olmaz," dedim ben de.

ama "zaman" bu. çabuk geçiyor. geçmeyen sadece "an". o da peşimizde sürüklediğimiz için. benim "yirmi beş otuz beş arası" dediğim, kişiden kişiye, iklim ve yöreye göre değişiklik gösteren kadınlığın büyük kara deliğinden bir gün çıktı.

rivayete göre, kırk gün kırk gece değilse de büyük bir kutlama olmuş. on tane deve kurban edilmiş, ajda pekkan sahne almış, yardıma muhtaç yüz çocuk sünnet edilmiş, toplanan bağışlarla kenar mahalle okullarından yedisine kütüphane kurulmuş.

asıl hikâye sonra başladı. hasta olduğunda, "otuz beşi devirdik, yaşlandık sayılır. hâliyle kolay hasta oluyoruz," diye yakınmalar mı istersiniz, işe yeni başlayan stajyer çocuk adıyla hitap etmiş de, "bak evladım, benim yaşım otuz altı. neredeyse annenle yaşıtım," demediği için pişmanlık yaşamalar mı dersiniz?

en son, annesi evden çıkarken zorla kürklü bir manto giydirmiş de ahu tuğba'ya benziyormuş onu anlatmak için aradı. lafı döndürüp dolaştırdıktan sonra, "otuz yedi yaşındayım annem hâlâ giyeceğime karışıyor" deyince dayanamadım, "bütün dertler seninki gibi olsa," dedim.

"benim de yirmili yaşlardaki kızlarla takılma yaşım geldi. çoluk çocukla ne yapacağız bilmiyorum."

telefonu kapatması gerekiyormuş. "olur," dedim. o günden sonra bir daha aramadı. ona da, "olur".

20 Aralık 2017 Çarşamba

akçasazın ağaları

olayları olup biterken değerlendirmek zor. üzerinden zaman geçmesi, tıpkı ayrıntılarını görebilmek için gözlerimizden uzaklaştırdığımız nesneler gibi arada mesafe olması gerekiyor.

tıpkı, kaynaklarda "üçleme" olarak geçen ama yaşar kemal üçüncü kitabı yazmadığı/ yayınlamadığı için "iki"de kalan akçasazın ağaları gibi. rivayete göre yazarın üçleme olarak düşündüğü bu kitaplar, demirciler çarşısı cinayeti ve yusufçuk yusuf'tan öteye geçememiş, anavarza gün ışığını hiç görmemiştir.

kaynaklara ve kayıtlara düşülen notlara rağmen ben durumun daha farklı olduğunu, yaşar kemal'in başlangıçta "üçleme" gibi bir planı olmadığını düşünüyorum. kaldı ki, şu an kendi içinde bütünlüğü olan iki roman söz konusudur.

*

ilk kitap olduğu iddia edilen akçasazın ağaları'nın aynı cümle ile paranteze alınması biraz da bundan.

"parantez" ve "paranteze almak" ifadelerini özellikle seçtim. çünkü, demirciler çarşısı cinayeti'nin ünlü ilk cümlesini herkes bilir: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.*


bu güzel cümle tek başına bile her şeye yetse de roman orada başlamaz bence. çünkü epigraf gibidir. "bu hikâye başladığında ben yoktum. muhtemelen siz de." ya da "her şey geçtiğimiz yaz başladı. geçen yaz." gibidir.

roman aslında bir sonraki paragrafla başlar. dinleyiciler o paragrafla anlatıcıya sokulur, dizlerinin dibine oturur. okur yavaşça romana girer.

"derviş bey bir ağıt tutturmuştu. yıllanmış, ağır, uzak bir ağıt. uzun yıllar önce yaşadığı büyülü düşü yeniden yaşayabilmek için durmadan söylüyordu: 'o iyi, o iyi insanlar...'"

anlatıcı hikâyesini tamam edip dinleyenlerin üzerinde bıraktığı etkiyi seyrederken ya da okur okumayı bitirip kitabın kapağını kapatırken çember başladığı yere dönmüş gibi aynı cümleyi bir daha duyarız: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler.

*

yusufçuk yusuf'un yazarın aklına daha sonra düştüğünü, derdinin üçleme olmadığını yine ilk cümleden anlıyoruz: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler gittiler.*"

sanki, bir köy kahvehanesinde dinleyiciler yavaş yavaş kendisini çevrelerken "nerede kalmıştık?" diyen anlatıcılar gibidir.

kaynaklar ve kayıtlar "üçleme" diye dursun. o bir defa daha anlatacağını anlatacak, hikâyesini bu defa son dercesine bitirecektir: "o iyi atlar, o iyi insanları aldılar çektiler gittiler."

*

anavarza ise hiçbir zaman başlamaz. bana kalırsa zaten hiç olmamıştır.




*: cem yayınevi, 1977
**: yapı kredi yayınları, 2012