31 Aralık 2013 Salı

yeniden

"eskiden, çok eskiden, uzun kış gecelerinde, kısık lambaların puslu camlarda titrek ışıltılarla kıpraştığı köy kahvelerine gece masalcıları, dengbejler, âşıklar gelirmiş...
dışarıda dondurucu bir fırtına ortalığı kasıp kavurur, şiddetli bir tipi dünyanın bütün kış kahvelerini tehdit ederken, onlar üzerlerindeki karları silkeleyip, kalın abalarını ocağın kenarında kurutup, kendilerine sunulan kahveden ve tütünden kısmetlerini alıp; eskilerden kalmış, geçmiş zamanların güzelleştirdiği masalların yırtık, sökük yerlerini onararak; belleklerine gömülmüş imgeleri bulup çıkararak, üzerlerindeki çöl tozunu silkeleyip, parlatıp, canlı kılarak yeniden anlatırlarmış. zamanın küllerinin savurduğu insanları, öyküleri, destanları, masalları, kahramanları, sevdaları, camları puslu kış kahvelerinde ölü mangal ateşinin ışıyan gözlerine baka baka yeniden anlatmak, yeniden dinletmek kolay değildir. hiçbir yeniden kolay değildir."


notgibi: yukarıdaki metin murathan mungan'ın "biriktirdiğim her şeyi verdiğim bir yapıt" dediği geyikler lanetler'den alınmıştır. son cümledeki vurgu ise vnf.'nin tasarrufudur.
hiç olmazsa "yeni yıl" kolay olsun.

26 Aralık 2013 Perşembe

iç-ses versus iç-ses

dünyayı seyretmek için en güzel yerin fener olduğunu nasıl biliyorsam, arkamdaki kadim yapıyı ve bahçesini dış dünyadan ayıran alçak duvarın da ayakları aşağı sarkıtarak oturulduğunda ufku seyretmek için en uygun yer olduğunu yıllar öncesinde edinilmiş bir tecrübeyle biliyorum.

çevreye bir defa daha baktım. her şey ve her yer ne kadar değişmişti.

birinci iç-ses: doğruymuş, değişmeden kalan tek şeyin ufuk çizgisi olduğu.

ikinci iç-ses: daha bugün, sanki bir limana doğru giden değil, geride bıraktığı bütün limanlardan kaçan bir gemiyim, diyen sen değil miydin?

birinci iç-ses:...

ikinci iç-ses: bir an, "ben aynı benim, sadece biraz daha kitap okuyup biraz daha film seyrettim," diyeceksin sandım.

birinci iç-ses: hayır.

"altı çizili satırlar"

"...iliklerimize işleyen şu dalgaların ortasında nasıl tutuşabilir bir gemi?"*

"kolay olmuyor her zaman."**


*,**: herman melville, moby dick - CXXI

24 Aralık 2013 Salı

zürafalarla satranç

kanepede oturmuş hayvanlar alemini konuşuyoruz.

daha doğrusu, kucağına koyduğu kitaptan yememek için kendimi zor tuttuğum minicik parmaklarıyla bana gösterdiği hayvanları anlatıyorum ona.

bu aslan, ormanların kralı, erkek aslanların upuzun saçları olur ama biz ona saç değil yele deriz... zebra, tıpkı pijama giymiş atlara benziyor değil mi, pijamalı at... o kuşun adı papağan, baksana, kaç tane rengi var... fil, karada yaşayan en büyük hayvan, bu odaya bile sığmaz, o kuyruğu değil burnu... zürafalar, çok uzun boyludur, neredeyse balkona kadar....

tam, "biliyor musun, zürafalar yırtıcı bir hayvan boynundan ısırsa bile çığlık atmaz. bu haliyle toplum ve sosyal kurallarla ölesiye kuşatıldığını bildiği halde bir çeşit "uzlaşma"yla sessiz sedasız kayboluşa doğru yol alan bireye benzer. bu benzerliği fark eden elia kazan bunu, uzlaşma adlı yarı oto-biyografik kitabında ve bu kitaptan uyarladığı aynı adlı filmde kullanır. yaşadığı travmanın ardından eşi ve dostları başarılı reklamcı eddie'yi işe ve normal hayata dönmesi için ikna etmeye çalışırken o televizyonda zürafalarla ilgili bir belgesel izliyordur," diyecekken sustum. iyi ki sustum.

yeni bir cümleye hazırlanırken, yani yeni baştan her şey, sessizliği merak eden annesi odaya girdi. ve soran gözlerle bize baktı. gülümsedim ve "önemli bir şey yok," dedim.

"sadece, ikisi de bir satranç dehası olan emilio santos ve helmuth dukcadam arasındaki bin dokuz yüz yirmi sekiz yılında oynanan eşsiz finalin dokuzuncu oyununu etüt ediyoruz."

yüzündeki ifadeyi ve kocaman gözlerinin nasıl da "bu kadar" olduğunu görmeliydiniz. fazla uzatmadan, emilio santos'u ihsan oktay anar harikası amat'tan çaldığımı, helmuth dukcadam'ın da normal süresi ve uzatmaları sıfır-sıfır biten bin dokuz yüz seksen altı şampiyonlar ligi finalinde penaltı atışlarında dört penaltı kurtararak kupayı steau bükreş'e kazandıran kaleci olduğunu söyledim de oğlunu kucağına alıp benden uzağa götürmeye kalkmadı.

21 Aralık 2013 Cumartesi

tarihte bugün

"en son iki bin üç yazında üniversitedeki çocuklar gibiydik" cümlesinde yer alan "iki bin üç yazı" ifadesi bugün, yani "yirmi aralık iki bin on üç" günü cadde-i kebir dolaylarında anlamını kaybetti.

18 Aralık 2013 Çarşamba

imza

duyguları ifade etmeye kısa mesajların, hatta sembollerin  yetttiği, "sıfır ve bir"lere emanet edilmiş elektronik mektupların dahi yük olduğu şu iletişim-sizlik- çağında bile okuyana mektup yazma arzusu veren bir kitap var: adalet cimcoz'un şahane çevirisiyle türkçe'de de var olan "sevgili milena"-mektuplar...

kafka'nın milena'ya yolladığı yüz yirmi iki mektup ile iki kart ve milena'nın kendisi hakkında az da olsa fikir versin diye max brod'a yolladığı beş mektup olmak üzere iki bölümden oluşan kitap, aşkın bütün hâllerine tanıklık etmemizi sağlar. aşkın geçtiği güzergâhın, uğradığı durakların fotoğrafını çeker. okur da mektuplar eşliğinde aşkın kaçınılmaz son-ucuna, yani bitimine yürür.

okuyanlar bilir, bu mektupların belki de en anlatılası hikayesi kafka'nın imzalarında gizlidir:

"sizin franz k." diye başlar imzalar ve f., kafka, sizin f., senin f. diye devam eder. viyana'daki bir buluşmanın ardından -ki sonraki mektuplar prag'tan postalanacaktır-  yazdığı ilk mektubunu "senin" diye imzalar kafka. daha sonra "franz" diye imzalar. sonlara doğru ise imza "sizin k."ya evrilir bir defa daha.

bir defasında "senin" diye imzaladıktan sonra yanına bir parantez açıp, "adımı da yitirdim! küçüle küçüle "senin" kaldı yalnız," notunu düşmekten kendisini alamaz.

şüphesiz en güzeli bu değildir. "en güzel" için biraz daha beklemesi gerekir okurun: "franz, hayır, f. değil. senin. o da değil. yeter: sessiz, derin orman sadece."

17 Aralık 2013 Salı

name

victor hugo ile sefiller'in yayıncısı arasında geçtiği söylenen ve kitabının akibetini merak eden ama açıkça soramayan hugo'nun bir "?" işaretinden ibaret mektubuna aldığı "!"den ibaret cevapla tamamlanan, muhtemelen tarihin en kısa mektuplaşması olan muhteşem yazışmayı anlatmış, karşılığında napoleon ve joséphine arasında geçen bir mektup hikayesi almıştım:

iki aşık belli ki küstür, en azından araları limonidir. joséphine mektuplarda napoleon'a "siz" diye hitap etmeye başlar. napoleon mektuba uzunca cevap yazar ama araya da şunu sokuşturur, çünkü 'gıcık' olmuştur; "sensin siz."

14 Aralık 2013 Cumartesi

hitap

masadaydı. gün boyu oturmamak için kendine bir sürü iş çıkartmış, bir yığın bahane üretmiş, ama oturmuştu işte. oturduğu yerden masanın soluna doğru uzandı. bedeninin mukavemetini, "yapma," diye okuyacaktı ki, bedenin olanaklarını bilen iç sesini duydu: asıl sen yapma...

mektup açacağını sarısı solmaya başlamış mektup kağıtlarının üzerinden alıp masaya koydu. metalin tınısı kanatları masadan bir kuşa binmiş odayı dolaşırken kağıdı önüne koymuş, kalemi eline almıştı.

başlangıç ya da hitap. takılıp kaldı. bu mektup yazılmalıydı, önemliydi. başlangıç yani hitap daha da önemli. hitap seçimdir. ve her seçim bir şeyleri alır, götürür. hedefi bulan okun başka ne varsa ıskalaması gibidir. yazanın duygusal duruş, yakınlaşma ya da uzaklaşma konusunda verdiği kararı ifade eder. ve bu karar aynı zamanda mektupla kurulan ilişkinin niteliğini belirler, onu aklı başında ya da çılgın bir kılığa sokabilir, gerçekte varolan ilişkiyle hiç kesişmeden ona paralel olarak uzamasına neden olabilir.

karar verene kadar bir kaç kağıdı yırttı. bir o kadarını da buruşturdu. kağıttan topların bazıları hıza ve yer çekimine yenilerek masadan düştü. nihayet bir kelime tek başına kalıverdi: "sevgilim"

burada bir defa daha durdu, derin bir soluk aldı, "önemli olan okunması değil, yazılması," dedi ve başladı:

"bu sabah bir kadın, bir kadın geldi rüzgâra tutunarak. parfümü uçuşan, rüzgârla yarışan bir kadın. hava soğuktu, ellerim üşüyordu. kokuna benziyor mu diye düşündüm. önce, bir tereddüt. sonra, kokunu unuttuğumu farkettim."

12 Aralık 2013 Perşembe

"kaptan"ın entelektüel kadınlarla imtihanı

türk şiirinin "kaptan"ı attilâ ilhan'ın on beş mart bin dokuz yüz seksen iki tarihli nokta dergisinde yayınlanan, bu aralar görseli internette de dolaşan evlere şenlik bir röportajı varmış.

"ünlü şair, yazar ve gazeteci ilhan, kendisi ile yaptığımız röportaja şu başlıkları atmayı düşündü: "karım çok kıskançtır", "genç kızları baştan çıkartan yaşlı şair"" notuyla yayınlanan röportajın başlığı neyse ki her ikisi de değil.

"karımla entelektüel olmadığı için evlendim."

alt başlık ise, "entelektüel kadınların çoğunu camdan dışarı atmamak için kendinizi zor tutarsınız."

10 Aralık 2013 Salı

hatırlatma

sanki bir mektup gibi...

"yalnızlık içinde ölmek zorunda oluşumuzun intikamını almamız gerektiğini de hesaba katmadık sevgili dostum. ölüm yalnızdır, oysa kölelik toplu halde olur. bizimle birlikte en az bizimki kadar, başkalarının da hesabı var, işte önemli olan bu. sonunda, hepimiz birleşiyoruz, ama diz çöküp, boyun eğerek."*


 *: albert camus, düşüş

7 Aralık 2013 Cumartesi

gitme*

kramp'ın istanbul sokakları, "kare a"nın en genci aytuğ'un kendini bana türkçe sert müziği sevdirmeye adadığı günlerde önüme ilk fırlattığı o iki albümden biriydi. diğeri ise pilli bebek harikası uyandırmadan...

ben "istanbul sokakları'nda iki yüzlü bir ayna" diyen istanbul sokakları'na takılmıştım ama hem albümün hem gitme'nin ben de ayrı bir yeri vardır.

bir yokluk ve yalnızlık öngörüsüdür. ve küskün bir omzu kavramaya, en azından gideceği aşikar olanın elinden tutmaya çalışır: "yankı vermez çığlıklar/ bu karanlık boşlukta/ düşük voltaj dostluklar/ sevgiler paramparça"

*kramp,gitme


notgibi: "grooveshark'ın ölümü" üzerine yapmak zorunda kaldığım düzenleme nedeniyle işaret ettiğim bu videoyu sadece dinlemeyin, seyredin de derim.

6 Aralık 2013 Cuma

yılın ilk karı

paltomda kar izleri.

yüzümde rüzgâr...

5 Aralık 2013 Perşembe

kısa kısa - on bir

* açılış parçası yine var ve "günün sorusu" olabilecek sorular ihtiva ediyor: "daldan dala kondun yeter yorulmadın mı?/ aşka akan nehir gibi durulmadın mı?/ benim derdim yalnız sensin anlamadın mı?/ ey aşk bana geldin yare uğramadın mı?"

hüseyin kağıt "leyla mecnun aşk görsün" diyor, vnf ise videonun iki dakika otuzuncu saniyesinden sonrası için sorumluluk kabul etmiyor.

* soru(n): sahi senin gözlerin ne renkti?

* kulaklara küpe bir mutfak eleştirisi: o kadar tereyağını bana koysan ben de güzel olurum.

* "evden kaçmak için yolu geçmeyi/ yapsa yapsa bir çocuk yapar./ çocuk değil ki artık/ bütün gün sokaklarda sürten bu adam/ üstelik evden de kaçmıyor. (cesare pavese, çalışmak yorar)"

* "'şu kapıyı açın,' tümcesini evde söylemek ile ıssız bir ovada söylemek aynı şey değildir. (paul valery, imge ve sanrı)"

* hiç kimse ahmet kaya ve attila ilhan kadar yakışmamıştır birbirine... bkz: an gelir.

* "ahmet kaya şarkılarını çok seviyorum ama kendisinden hazzetmiyorum," diye, bir seçenek olduğunun farkındasınız değil mi?

* tanrım, bugün koşu yolundaki saçını at kuyruğu yapmış nisa taifesi için çok teşekkür ederim. hayır, sadece at kuyruğu yapmış olanlar.

* "göğün susması ağırdır kâinata/sesimi kıyından çekiyorum/ bir ömre bir yara yeter (elif nuray, bir ömre bir yara)"

* "(türkçe)... öyle bir dildir ki, 'eş' ile 'eşsiz' arasında yüz elli dört kelime vardır. (ibrahim tenekeci)"

* pek kıymetli nisa tayfası, bu ara giydiğiniz geyikli taytlar var ya, onları beş yaşında da giyiyordunuz. üstelik hâlâ çok çirkinler. arz ederim.

* "yapman gereken şu: dünyayı, güneşi ve hayvanları sev, zenginliklerden uzak dur, isteyen herkese yardım elini uzat, aptalları ve delileri savun, gelirini ve iş gücünü başkalarına ada, zalimlerden nefret et, tanrı konusunda tartışma, insanlara sabır ve hoşgörü göster, bilinen ya da bilinmeyen hiçbir şeye, hiçbir adama ya da adamlara şapka çıkartma... okulda, kilisede ya da bir kitapta anlatılanların hepsini gözden geçir, ruhuna hakaret eden şeyleri defet. işte o zaman varlığın muhteşem bir şiire dönüşür. (walt whitman, ahmet mümtaz taylan'ın "üzümden çok sevmek" başlıklı gazete yazısından)"

* "neyi niçin aradığını önceden bilemiyorsan, hiçbir yerde, hiçbir şeyi bulamazsın. yanıldığının ispatını bile.(kemal tahir)"

* başar başarır yeni hikaye kitabı teklifinizle ilgilenmiyorum üzerine sibel oral'la  konuşurken: aslında kaldığımız her gün yeni bir sınav veriyoruz. insanın kendisiyle olan tehlikeli hesaplaşması, evet sizin dediğiniz o yüzleşme lazımdır insana. sonra da başka kimseyi suçlamadan, verdiği kararların, seçtiği hayatın arkasında mertçe duran bir kişilik. yaptıklarından değil, sadece yapmadıklarından pişman olan... ben mi? ne gideni ayıplarım, ne de kalanı. sadece aklından geçenleri kendine bile itiraf edemeyene üzülürüm. bir yalan dünyada, kendini bilmeden yaşıyor demektir çünkü o. 

* ekmek arası bir şey yemek istediğimde sadece "arası"ndakini yemek istemiyorum ki. ekmek de yemek istiyorum. hatta en çok ekmek yemek istiyorum. lütfen malzemesi bol olsun diye çırpınmayın. hele de ekmeğin içini asla almayın. "çift kaşarlı" tost saçmalığına ise hiç girmiyorum.

* bu sene son defa istanbul'a konuk olan "wta sezon sonu şampiyonası"nda serena williams finalde li na'yı iki-bir yenerek ünvanı korudu. bu galibiyet aynı zamanda serena williams'ın bu sezonki yetmiş sekizinci galibiyetiydi. bu sezon sadece dört defa yenilen serena, böylece steffi graf'ın ardından (bin dokuz yüz seksen dokuz: yetmiş beş galibiyet - iki mağlubiyet), tüm zamanların en iyi ikinci sezonunu yaşadı.

* ünvanını koruyan bir başka isim de novak djokovic'ti. sırp raket, londra'daki "atp sezon sonu şampiyonası'nda rafael nadal'ı iki set sonunda yenerek yenilgisiz şampiyon oldu. iyi aile çocuğu, ailemizin tenisçisi federer ise, yarı finalde djokoviç'e yenilerek kabus sezona nokta koydu. üstelik sezonu değerlendiren bir yazının da dediği gibi "şu ara isviçre'nin en iyi tenis oynayan oyuncusu federer olmayabilir." çünkü vatandaşı stanislas wawrinka bu sezon ışıl ışıldı. ve tek el backhandle yaptı bunu.

* mehmet murat terkettiği şiirlerden birini yüksek sesle söylüyor:

"bir kış gecesi bocalarken bunaltılar arasında
ve de güneşlenmek hakkımızdı sisyphosun kayasında"
(terkedilmeseydi ilhan berk'e ithaf edilecekti)

* nazan bekiroğlu'nun gazete yazılarını "deneme" başlığı altında yayınlamak büyük bir haksızlık. en çok da, sevgilim ihanet ve son için güzelleme başlıklı denemelerine.

* iki bin on üç bitti bitecek.

* ve "seneye görüşürüz," şakasını yapacak biri mutlaka çıkacak.

3 Aralık 2013 Salı

görülmek

bazan içimizde görmeye ve görülmeye dair bir yer uyanır

tıpkı konu konuyu açmış ya da bir bahçeden bir bahçeye atlamış gibi internetin derinliklerine doğru yol aldığım, ne kadar düşünürsem düşüneyim kendimi bulduğum o yere hangi yollarla geldiğimi bir türlü çözemediğim zamanların valığını inkar edemem.

ünlülerin makyajsız hali, bir 'aziz' tom waits coverı, geçen yüz yıldan insan manzaraları, kartpostallar üzerine bir blog, kısa filmler için tumblr, anelka'nın inönü'de sağ kanattan akışı, saçma sapan bir sözlük maddesi, parklar bahçeler, buenos aires sokakları...

bunlardan birinde bir fotoğrafa rastladım. rastladım ve takılıp kaldım. ve o günden bu yana o fotoğrafın bulunduğu sayfayı kaç defa ziyaret ettiğimi bilmiyorum.

*

öne ve biraz yukarıya uzattığı sağ elindeki telefona neredeyse vesikalık fotoğraf çektirircesine poz vermiş bir genç kız. ama öylesi fotoğrafların şımarıklığından ya da ezberlenmiş duruşlarından eser yok bu fotoğrafta. bir üst geçidin üzerinde durmuş, sırtını sis bulutunun içinde akıp giden trafiğe yaslamış.

üst geçidin korkuluğunda yağmur izleri var. korkuluğun üst yüzeyi ıslak ama yan yüzeyinde kuru kalmış yerler var hâlâ. demek ki o kadar güçlü bir yağmur değilmiş gelip geçen. yine de saçları rengi koyulaşacak kadar ıslanmış.

sabah serinliği ya da soğuk, fotoğraf sebebin hangisi olduğunu ele vermese de omuzuna kollarını dirseklerine kadar örten hardal sarısı bir şal almış. belli ki evden uzakta ve hesap edilememiş bir yağmura hazırlıksız yakalanmış turistlerden. çünkü, öyle olmasa muhakkak şemsiyesi olurdu izlenimi veriyor. dirseğinden bükülmüş ve göğsüne kaldırdığı sol koluna koyu yeşil deri çanta asılı. hem çanta hem de neredeyse dirseğine kadar sıyrılmış, bileğini açıkta bırakan kazağı zengin işi.

elleri hiç mi hiç güzel değil. çünkü renginden biçimine kadar zarif değil. parmakları kalın, eli iri. saz benizli olmasına ve pürüzlü tenine rağmen makyaj yapmayacak kadar cüretkar. ona çok yakışan gençlik vurdum duymazlığı dudaklarına gülücük olarak konmuş.

burnunu, neredeyse yok kaşlarını, rimelle var kılınmış kirpiklerini geçelim. neredeyse ortadan ayırdığı yağmur yorgunu saçlarını da. sanırım su yeşili (eğer gerçekten böyle bir renk varsa o renk böyle bir şey olmalı) gözlerini de katarsak bu kızın güzelliği için bu sayfaya dönüp durmadığımı anlatmış olurum.

ama (bu anı beklediğinizi, eğer tahammül etmeyi başardınızsa bu "ama" için yaptığınızı biliyorum) o fotoğrafı ilk defa gördüğümde, sanki göz göze gelmiş gibi olduğumuzda yani, onun beni gördüğünü hissettim.

hayır, suretimi değil. ruhumu ve daha fazlasını.

30 Kasım 2013 Cumartesi

bir ahmet uluçay şiiri: davet

bu coğrafyanın "en güzel abi"lerindendi. "her ölüm erken"di ama o gerçekten erken gitti. ebediyete yürüdüğünde otuz kasımdı, dört yıl önceydi. dileyelim ki, ohepvarolan şefkatini hiçbir zaman ondan esirgemesin.

gitmezden önce bir şeyi çok istemenin o iş için yapılacak en güzel dua olduğunu, eğer çok istersek hiçbir şeyin hayal olmadığını, karpuz kabuğundan da gemiler yapılabileceğini, bozkırda deniz kabuğu bulmanın mümkünlüğünü öğretti bize.

ve adalet için beklemeye gerek olmadığını, tanrının bu dünyada da adaletli olabileceğini... yoksa karpuz kabuğundan gemiler yapmak iki bin dört yılı uluslararası istanbul film festivalinde "en iyi film" ödülünü kazanır, iki bin beş yılında siyad tarafından "en iyi film" seçilir miydi? hepsinden daha önemlisi, o adalet olmasaydı dünyanın en güzel insanlarından sevin okyay "benim kahramanım ahmet uluçay" başlıklı nefis bir yazı yazar mıydı?

şairdi aynı zamanda. ikinci yeni değil belki. neo-epik'in yanından bile geçmiyor. sinemasının yanında sönük belki ama baştan ayağa duygulu saf bir şiir bu. "kamyonunun egzoz sesiyle" mi yazdı bilinemez ama ikindiyazıları'nda* yayınlanmıştır.

*

beni sen çağırdın
dedin:
ben çiçekleri saksılarda okşadım hep
karlı dağları tablolarda
var olduğuna inanmak ellerimle
ellerinden tutmak isterim senin
beni sen çağırdın
dedin:
gel al, götür beni
bu istanbul'da büyük aşklar yaşanmaz
yalanın, sahteliğin şehri burası,
naylon ekmekler yenir burda
naylon tebessümler, naylon selamlar
naylon kalplerle sevilir burda
beni sen çağırdın
dedin:
ben yerimi buldum artık
kuru ekmeğine hasretmişim yıllardır
sahte güneşlerle aydınlanmıyor içim
gel, al götür beni, gel al, götür
mühr-ü süleyman'ı tanıdım ben
umrumda değil, belkıs'ın sabâ'sı
beni sen çağırdın
sen, istanbul'lu kız, padişahın kızı
ben anadolu'da bir çoban, taa uzak köylerden
ateşle su hikayesi yani
yani bizimki masal, bizimki efsane çok eski tarihlerden
uyanıverdi hülya, öpünce kirpiklerinden
beni sen çağırdın
bir kahramanı çağırır gibi tarih sayfalarından
topraklardan silkindim, mumyalardan çözüldüm
lahidleri devirip attım üstümden
çıkıp geldim elimde asa, ayağımda çarık
çıkıp geldim kenan çobanları gibi kitab-ı mukaddes'den
farzet ben musa, sen bana inanmış
ardımızda firavun'un zulmü, önümüzde deniz
yanımda sen, eteğini tutmuş doğmayan çocuklarımla ben-i israil
hani benimle gelecektiniz
gelmediniz, gelmediniz
beni sen çağırdın
öyle içtendi bu davet, öyle yürekten
ve öylesine susamış, öylesine tertemiz
sana sevgi, sana selam, sana kurtuluş getiriyordum asrı saadet'den
farzet ben ashab-ı kehf'den biri
üç yüz yıllık uykunun mağaralarından çıkıp geldim
geçmedi elimizdeki akçelerimiz


*: başlı başına bir yazı konusu olması gereken ikindiyazıları, kahramanmaraş'ın andırın ilçesinde çıkan andırın postası'nın sanat ekidir. davet,"ayda bir yayınlanır" notuyla çıkan ikindiyazıları'nın doksan iki eylülünde yayınlanan yüz yirmi birinci sayısında yayınlanmıştır. o sayının yayın yönetmenliğini ise serhat çıtak yapmıştır.

notgibi: hem suskunluğundan hem konuşkanlığından hayata dair çok öğrendiğim mesai arkadaşım şükrü bey şairlerin ilk kitaplarına duyduğum ilgiyi öğrendiğinde elinde ne kadar taşrada çıkan-çıkmış edebiyat dergisi varsa bana hediye etmeseydi ne ben dünyanın en güzel edebiyat dergisi ikindiyazılarını biliyor olurdum ne de bu yazı...

25 Kasım 2013 Pazartesi

dakika ve skor

"şimdi sen çok yorgunsun. her gün daha az şaşıracak daha az sarsılacak kadar. bütün eski defterleri kapatacak ama yeni bir sayfa da açamayacak kadar. bir ömür boyu can taşır gibi saklanmış sayfaları bulup çıkaramayacak, emanet cümlelere sığınacak kadar. anlatmak değil susmaktan. yaşamaktan değil yaşamamaktan. o kadar yorgunsun."*


*: nazan bekiroğlu, mimoza sürgünü - "çok yorgunum bekleme beni kaptan"

24 Kasım 2013 Pazar

kadınlar-erkekler: dokuz

kadınlar çocukluklarından itibaren kadındır, erkekler ise kaç yaşında olursa olsunlar hâlâ çocuk...

21 Kasım 2013 Perşembe

rüya

hayır, bu benim rüyam değil. bir annenin, yavrusunu ilk defa on altı ay evvel kucağına almış bir annenin rüyası.

*

- dün gece tuhaf bir rüya gördüm. kıyamet kopmuştu.

- hayrolsun...

- aklıma sadece oğlum geldi. beraber çok az zaman geçirdik diye üzüldüm. ama uzun sürmedi. oğlum cennete gidecek diye mutlu oldum.

*

göğsümün sol yanında bir ağırlık, boğazımda bir düğüm...

"ne kadar güzelsiniz. rüyanızda bile," diyemedim. ben de, belki yazabilirim diye düşündüm

19 Kasım 2013 Salı

john berger'in teybi

ne zaman frank's wild years dinlesem ya da korsan yayın'dan çıkma bir yağmur köpeği'ne elim gitse bu anektodu hatırlarım...

*

cevat çapan ve bir arkadaşı, bir gün john berger'i ziyarete giderler. gecenin ileri bir saatinde berger, "size harika bir şey dinleteceğim," diyerek teybe frank's wild years kasetini koymuş. bizimkiler bu tuhaf sesi başta yadırgamışlar ama dinledikçe çok sevmişler.

adını not edip ertesi gün kendilerine de bir tane almışlar. bir yandan da, "bizim ihtiyar john'un teybi ayvayı yemiş, kaseti bozuk çalıyordu," diye düşünüyorlarmış.

dinleyince bir de ne görsünler? ses aynı ses: bildiğimiz tom waits.

"aziz" tom waits...

17 Kasım 2013 Pazar

yıldızlar

"yoksa sizin oradaki ay da bizim buradaki ay gibi yalnız kalplerin 've bağlacı' mı?" sorusunu yeniden sorduracak kadar güzel bir dolunay akşamı.

anlayacağınız, "şimdi sen de aya bak. aynı yere ve aynı şeye bakmış olalım," oyunları için hava koşulları müsait.

ama biz yıldızlardan konuşalım...

o muhteşem öykünün* suya yakamoz bırakan yıldızından değil ama.

tıpkı o öykünün kahramanı gibi, uykusunun orta yerinde sanki bir el dokunmuş gibi uyanan bir kadının tavanında ışıldayan yıldızlardan da...

*

mısır mitolojisine göre, güneş tanrısı ra kendi kendisini var ettikten sonra peşi sıra gelen "gölge"siyle birleşir ve ikizleri olur: hava tanrısı shu ve yağmur tanrıçası tefnut.

hava ve yağmur hiç bir arada durur mu? aralarındaki sonsuz çekime karşı koyamayıp onlar da birleşir ve toprak tanrısı geb ile gök tanrıçası nut doğar.

bu böyle sonsuza kadar devam edecek sanıyorsanız, yanıldınız...çünkü, bu birleşme histerisi geb ile nut'a sıçrayınca "dede" ra hiddetle "oğul" shu'ya onları ayırmasını emretti.

araya giren shu yüzünden nut tam da gök tanrıçasına yakışır şekilde toprağın çok çok üzerine çekildi. o kadar yukardaydı ki, biricik aşkı geb'e sadece parmak uçlarıyla, o da güneş tanrısı ra uykudayken dokunabiliyordu.

sanırım anladınız, göğü yani nut'un karnını kuşatan yıldızlar o kaçamak dokunuşların armağanıdır.

*

siz birine sordunuz mu hiç: hangi yıldızlardan düşüp bulduk birbirimizi?


*:ahter-suhte, hû ve lâle - nazan bekiroğlu

15 Kasım 2013 Cuma

roman kahramanları

oturduğu yerden, bir ayağımız yerde olacak biçimde karşılıklı oturduğumuz üçlü kanepenin diğer ucundan kalktı ve kitaplığa gitti. hamle yapmadan önce kitaplığın karşısında durup raflardaki kitaplara göz gezdirdi. elleri serçe hafifliğiyle bazı kitapların sırtında dolaştı, sağ işaret parmağının tırnağı bazılarını trampet yerine koydu.

ne aradığını biliyorum, söyleyeyim: az önce aşk üzerine konuşuyorduk ve "aşk zaman, mekan, yaş ve cinsiyetten münezzeh olarak vardır. anna karenina'ya olan hislerimin aşk olduğunu iddia etmem belki bu yüzden. gerçi onu fransız teğmenin kadını sarah ile aldattım. onu da cebelitarık denizcisi'ne meftun anna'yla... sadece bu değil, sözgelimi kadın olsaydım teslis'in en yakışıklısına, yani isa'ya aşık olurdum," demiştim.

birinci, ikinci derken üç kitabı da bulup geriye döndü. eski yerine oturdu. dizlerini kendine çekti, ayağını altına almadan yan oturdu. sol eliyle ayak bileklerini tutarken kucağındaki kitapları karıştırmaya başladı. sadece, bir ara başını kaldırıp, "bakalım, aşık olduğunuz roman kahramanları nasıl kadınlarmış?" dedi.

sonra... sonrası odayı, evi, sokağı hatta bütün şehri kuşatan bir sessizlik. beni korkutmayan, hatta huzur veren bir sessizlik.

gitme vaktine kadar anna karenina okudu. o kitabı ve diğerlerini bazan elinde, bazan okurken, bazan çantasında ya da sehpa, masa üzerinde gördüm.

en sonunda, benden önce geldiği bir buluşmada cebelitarık denizcisi'nin son sayfalarını okurken buldum onu. o son bir kaç sayfayı bitirmek için izin istedi. bittiğinde kitabı ön yüzü masaya gelecek şekilde koydu. arka kapak düzeltilmeye muhtaç bir dantel ya da yaldızlı çikolata ambalajlarındanmış gibi elinin içiyle düzeltmeye çabaladı. başını kaldırdı.

bundan sonra ne geleceğini de söyleyeyim, çünkü çok iyi biliyorum: yatırılınca gözleri kapanan bebekleri hatırlatıp duran uzun kirpikleri kırpışacak, büyük okyanusun üzerinden bulutlar geçecek ve bir şeyler söyleyecek. ne söyleyeceğini ise ben de sizinle birlikte öğreneceğim.

"sanırım kaltaklardan hoşlanıyorsunuz."

13 Kasım 2013 Çarşamba

tehlikeli şiirler: on bir

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla
mehmet efe'den 'meksika sınırı' mesela...

"hep bir meksika sınırım olsun isterdim,
alamancı komşumuzun siyah beyaz tevesinde
kovboylar hep meksika sınırına giderdi
kimse dokunamazdı sınırı geçtiler mi

meksika sınırı isterdim en sevdiğim şairlere
hep hapiste olurlardı nedense
hapis yatmış olurdu yoldaşım gönüldaşım
saf tutmak istediğim namazda omuz omuza
hapse düşersin derlerdi
tutup ciğerimden yazsam
en sevdiğim filim artisi
hapsi boylardı illaki
filmin en güzel yerinde

camimizin imamı
edebiyat öğretmeni
meksika sınırımız olmadığından belki
ortasında dururlardı
en canalıcı lafın
bir damar kabarırdı cümlelerinde

meksika sınırı olsaydı türkiyem'in
ondokuz yaşımda sevdiğim kızla
atlar geçerdim sınırı kimse dokunamazdı
yerine gayrettepe’de dayaklar yedim

günlerce uyutmadılar siyasi şubede

şimdi
kim olduğum için sevilmesem de
kim olmadığım için sevilmekten korkarak
meksika sınırına iki saat mesafede
tekrarlayıp duruyorum kendi kendime
bir meksika sınırı lazım her memlekete
meksika'nın kendisine de"


merkez üs: http://mehmetefe.com/meksika-siniri/#respond 

11 Kasım 2013 Pazartesi

günün sorusu: hayaller

ister miydin bazı hayaller almak? biraz kullanılmış, ikinci el yine de yeni sayılabilir...

8 Kasım 2013 Cuma

love don't live here anymore*

hayatın ne getireceğini bilemiyor insan. tıpkı, mepeüçe günün birinde "madonna şarkısı" atarsam bunun bir aşk şarkısı olacağını düne kadar bilemediğim gibi. üstelik düne kadar bu şarkıyı da bilmiyordum.

madonna'dan bir aşk baladı. adıyla, can yakan bir film olan ve evlilere asla önermeyeceğim we don't live here anymore'u, başlangıcıyla dönence'yi, yazılma öyküsüyle de baby did a bad bad thing'i hatırlatıyor.

şarkı aslında rose royce'un. madonna bin dokuz yüz yetmiş sekiz tarihli bu şarkıyı yeniden yorumlamış. hatta ilk yorumundan memnun kalmamış olmalı ki ikinci bir defa daha yorumlamış. yutup dinlemem için önerdiğinde yeni bir şarkı sanmıştım. değilmiş, neredeyse otuz yıllık.

*madonna, love don't live here anymore

7 Kasım 2013 Perşembe

paralel evrenler: beş

iki yazar...

ingiliz nick hornby ve türk alper canıgüz...

ilki müzikle süslediği kitaplarıyla okurlarının kalbini fethederken, ikincisi de aynı fetihte aldığı psikoloji eğitiminin bütün olanaklarından faydalanıyor.

ingiliz olan tutkuyla bağlı olduğu "topçular" lakaplı arsenal futbol takımını ve çocukluğundan itibaren içine yerleşen "futbol aşkı"nı anlattığı otobiyografik kitabında tuttuğu takım yüzünden çektiklerini, türk olan ise, "beş yaş insanın en olgun çağıdır. daha sonra çürüme başlar," dedikten hemen sonra, "bir kaç ay evvel" beş yaşına bastığını itiraf eden alper kamu'nun varoluşuna insanların indirdiği acımasız darbeleri benzer şekilde ifade ediyor.

"futbol takımları taraftarlarının acı çekmesine sebep olmakta eşi bulunmaz bir yaratıcılığa sahiptir. (…) kendinizi en kötüsü için hazırladığınızda, onlar daha kötüsünü başarmanın bir yolunu hep bulurlar."*

"(...) ne zaman, tamam artık, bundan fazlası olamaz desem beni daha da fazla dehşete düşürmenin yolunu buluyordu insan denen bu garip canlı."**


*: futbol ateşi
**: alper kamu - cehennem çiçeği
 

5 Kasım 2013 Salı

pişmanlık

"pişmanlıktan daha yararsız bir şey yok yeryüzünde, çünkü insan affedilmek ve unutturmak için pişman olduğunu söyler, hepimiz gizlice sevmeye devam ederiz hatalarımızı."


*: jose saramago, ricardo reis'in öldüğü yıl

4 Kasım 2013 Pazartesi

abesle iştigal

eğer boşa zaman harcamaktan başka bir işe yaramayan eylemlerin bir listesini yapsaydım, ilk sıraya üç şey birden yazar sıralamaya dördüncü basamaktan itibaren devam ederdim.

kurtarma yazılısı ya da sınavı; hiçbir zaman kurtaramadım. çünkü ne daha fazla çalıştım ne daha fazla önemsedim. belki en başta "kurtarmak" fikri cazip geliyor olabilir ama ırmak bu, yatağı hiç de kolay değişmiyor.

son konuşma; hayatım boyunca bir tek defa yaptım. yazdı, beraber fıstıklı dondurma yiyemeyince -çünkü hastaydı- kaderin ördüğü ağın tam da bedenime göre olduğunu anlamıştım. hem ne olacaktı ki, ilişkimizi berbat eden ne varsa hiç değişmeden orada duruyordu işte. son söz söyleme meraklısı iseniz bir ölçek işe yarabilir belki. ama bunun da yıllar boyu, "keşke şunu da söyleseydim," düşüncesiyle uykularınızı kaçırma ihtimali çok büyük.

heyecan katma tatilleri ya da seyahatleri; hiç yapmadım. kurtarılacak şeylerim olan biriyle bırakın tatili iş gezisine bile çıkmam ben. ilk tanıştığınız şehre dönünce ya da egzotik bir ülkeye gidince, eski günleri hatırlayıp bir zamanlar ne kadar güzel olduğunuzu hatırlamak ya da değişik bir mekanın cazibesiyle daha hevesli sevişmek dışında ne değişiyor? suskun akşam yemekleri, cep telefonları, bir de iki ayrı dizüstü bilgisayar varsa tamamdır.

galiba bu yüzden, kurtarma sınavlarına ihtiyaç olmasın diye iyi bir öğrenci oldum ya da en tembeli, son konuşmalarım her iki tarafın da son defa olduğunu bilmediği konuşmalardan ibaret kaldı, tatile tek başına gittim, yolculuklara yalnız çıktım.

hem budala hem prens: mışkin

üniversite günlerinin uzatmaları. ama henüz yaz okulu. daha yağmurlu bir pazar akşamüstü şehri bir baştan diğer başa yürüyecek ve okulu bitirmemeye karar vereceğim. sonra bir dönem daha öğrencilik falan.

işte o yaz okudum budala'yı. anlayacağınız, prens mışkin'le dostluğumuz o günlerden kalmadır.

ya da "fantastik olanın başladığı yere dek uzanan gerçeğin sınırlarında gezinmekten esrik bir zevk duyarım. nöbetler yaşamın ucuna sürükler beni. sanki bir adım daha atsam, evren, her şey silinecektir. tam orada işte, tanrıya uyanırım," diyen dostoyevski'nin bu içsel yolculuk tecrübelerini en çok dışa vurduğu kahramanıyla.

şimdi, o yaz okulunun oldukça uzağında, nöbet gelmeden önce dalgınlaştığında prens mışkin'in yanıbaşında olmak istiyorum. sonsuzun sınırındaki eşikte tek ayak üzerinde dururken dengesini korumak için bana yaslansın diye.

kasım ayındayız. yani 'dostoyevski okumadan geçilemeyecek günler'de. hikaye bittiğinde prens mışkin'in varacağı "son" belli de bakalım benimki ne olacak?

31 Ekim 2013 Perşembe

hiç mi yok?

bir...

"günün sorusu" olarak: hiç mi yok?

iki...

leyla ile mecnun'dan "o sahne"ye bir video olarak:

(...)
leyla: mecnun beraber gidelim.
mecnun: beraber mi? nereye, amerika'ya? pasaportum yok ki benim.
leyla: pasaportun mu yok?
mecnun: hee...
leyla: hiç mi yok?
mecnun: "hiç mi" mi yok? ya, var da azıcık, bana kadar var. onla da bulgaristana anca giderim zaten. ya, pasom yok benim ne pasaportu?
(...)

(leyla'nın son cümlesine ise bir başka bayılıyorum: öğretcem sana her şeyi bebeğim...)

üç...

"altı çizili satırlar" ya da "alıntı":

"ne de olsa ben, birine bir şey var mı diye sorup yok cevabını alınca, hiç mi yok diye soran ve bu kez aslında o şeyden biraz var olduğunu öğrenen bir ceddin evladıydım. (alper canıgüz, gizliajans)"

dört...

"bir anı parçası":

39°55′28″K 32°53′8″D... cadde ve sokağın sayıyla belirlenmiş isimlerini içimden tekrar ede ede yürüyorum. bir iki soruştan sonra buldum zaten. kalbim deli gibi çarpıyor, avuçlarım uzun zamandır terli. sanki herkes bu durumun farkında ve bana bakıyor. ceviz ağacı bile.

apartmanın adını, hemen yanındaki numarayı bir defa daha okudum. kesinlikle burası. derin bir nefes aldım. kalbimin gümbürtüsünü, aklımın sesini duymazdan geldim. girebilirim. ama girişte güvenlik kulübesi, kulübede de güvenlik görevlisi var. bakın buna hazır değilim işte. her neyse diyerek, giriş niyetine soruyorum: "bilmem kim beyin bürosu burada mı?" karşılığında hayatımın en ikna edici cevabını alıyorum: "bu apartmanda büro yok beyfendi."

güvenlik görevlisine darmadağın olmuş bir sesle teşekkür ederken, hangisini seçsem canım daha az yanar bilmiyorum: kötü bir şaka ya da her şey yalan...

hayat boyu biriktirdiğim bütün özgüveni orada bırakmış, koşmak ve yok olmak arası bir kaç adım atmıştım ki, geriye döndüm, kulübenin penceresine eğildim ve sordum: "hiç mi yok?"

hiç yoktu.

beş...

bu konuyu daha önce işlemiştik:

montherlant, "mutluluğun rengi beyazdır, bu yüzden yazılsa da sayfalarda görünmez," der. ve böylece, hem aragon'u hem de "mutlu aşk vardır ama öyküsü yazılmaz," diyen muhalifleri tekzip eder.

biz olsak, aragon'la karşılaştığımızda sorardık: hiç mi yok?

28 Ekim 2013 Pazartesi

ruh ve beden

kaç gün, kaç hafta, kaç ay olduğunu bilmiyorum. 'seni seviyorum demenin bin bir yolu'nun kaçıncı güzergâhındayım onu da...

emin olduğum tek şey, ilişkilerin bir ara uğrayıp fazla kalmadan yoluna devam ettiği 'aşkın şenlikli zamanları'nda olduğumuz. ne yaparsak yapalım ya da ne söylersek söyleyelim hepsinin de neşe kaynağına dönüştüğü günler. ve ben, büyük okyanusu gölgelemeye muktedir kirpiklerinden fırsat bulabilirsem gözlerindeki okyanusa dalıp bir süre kayboluyorum. belki de beni bulsun diye...

beni bulduğu anlardan birinde, türk filmlerinin o ünlü repliğini bozmuş ve "ruhuma sahip olabilirsiniz ama bedenime asla," demiştim.

gözleri, ah o gözleri, 'med' deyip de 'cezir' demeyen gözleri... bir defa daha 'med' dedi. ve gözlerinin kaldığı yerden sesi devam etti: ruhunuz umurumda değil, ben bedeninizi istiyorum...

ürperdim...

yıllar var ki geçmedi.

25 Ekim 2013 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on iki

hem aylak adam hem yüzyıllık yalnızlık olmaya çalışan ama başaramayan romanımızın camus'nün yabancı'sını hatırlatan kahramanı mesut, amcasının ölümü üzerine döndüğü baba ocağında bir sürü yorgunluğun uykusundan yengesi sandığı münevver hanım'ın sesiyle uyanıyor.

*

"- uyanmak istemiyorsun, değil mi?

nihayet anlayan biri. bir duru kadın sesi. asalet, eğer insanda varsa, seste gizleniyor ve sadece anlayış anlarında ortaya çıkıyor olmalı.

yengem hayatıma sesiyle girdi. daha gözümü açıp yüzünü görmeden bir anneye, bir kadına, bir yıldıza duyulabilecek bütün hayranlıkla ona bağlanıverdim.

karşımdaki koltuğa oturmuş beni seyrediyordu. koyu yeşil bir elbise içinde ince bir kadın. saçları sarı beyaz. yaşlılığı şikâyetsizce kabul etmiş bir gençlik. ince uzun bir yüz. çizgiler yaşlılık için değil ifade derinliği için orada. iri gözleri saçlarının sarısından biraz daha koyu, altın rengi, parlak. gözlerinin altı, sadece, yaşadıklarının onun için çok fazla olduğunu gösteriyor. gözlerinin altın pırıltısı ise yaşadıklarını arkada bırakmaya çalıştığını.

yatakta doğrulup onu görünce görüntümün -saç sakal birbirine karışmış- muhtemel çirkinliğini bile unutup öylece kalakaldım. gerçek şu ki, gördüğüm kadın güzelliği karşısında kalakaldım. ve o an onunla ilişkimin, daha doğrusu ona olan ilişkimin, hiçbir zaman tabii olamayacağını anladım. ona gelince, gözlerindeki ışıltı dışında yüzünde, vücudunda tek bir kımıltı olmaksızın bana baktı. konuşmaya çalışmadı. benimle karşılaşmanın ona zor geldiğini önceki gün söylenenlerden biliyordum, sebebini anlayamadıysam da.

- yenge? demeyi becerebildim."*


*: hamdi koç, çıplak ve yalnız

 

23 Ekim 2013 Çarşamba

kabulleniş

bu yıl wimbledon'da şampiyon olarak ingiliz kendini beğenmişliğinin yetmiş yedi yıllık 'şampiyon' hasretine son veren iskoç andy murray'nin, federer'e kaybettiği iki bin on australian open finalinden sonra, "roger gibi ağlayabilirim, ama, ne yazık ki onun gibi oynayamam," demesi ne zaman aklıma gelse murakami'yi hatırlarım ve "onun kadar iyi koşabilirim, ama, ne yazık ki onun gibi yazamam," derim.

yine dedim.

20 Ekim 2013 Pazar

kadınlar-erkekler: sekiz

bir kadının bir erkeğe "seni tanıyorum" demesi, o erkeğe verilebilecek en büyük armağan, müthiş bir iltifat olduğu halde aynı şeyi bir erkeğin bir kadına söylemesi hataların en büyüğüdür.

17 Ekim 2013 Perşembe

üçleme: dance to dance

geçenlerde tony gatlif'in yürek burkan filmi gadjo dilo'yu yeniden izlemeye kalktım. izlemeyenler için minik bir not düşersek; film, çingenelerin müzik ve acıyla yoğrulmuş hayatlarını aralarına sızan bir yabancının gözünden aktarır, belgeselci tavırla kurguyu bu kadar iyi harmanlayan pek az film vardır.

zaman zaman dalıp gittim. rüzgarla sevişen deniz kabuklarının sesi geldi kulağıma. başkentin bahçeleriyle ünlü semtinde, apartmanlardan birinin teras katında kocaman bir saksının içinde hayata tutunmaya çalışan yaban mersininin gövdesine su yürüdü. can yürüdü...

sabine, tutti frutti te kalas eşliğinde dansına başladığında gittiğim yerlerden elimde olmadan geri döndüm. çünkü bu sahnenin hatırası vardır, üstelik çok güzeldir. hatırası da, kendisi de...

*

sonra düşündüm; izlediğim pek de az sayılamayacak sayıda film arasında en sevdiğim dans sahneleri hangileriydi? beni en çok etkileyen "üç artı bir paha biçilemez" hangileri olurdu?

gene kelly'nin "i'm singing in the rain" diye diye dansedişinden, bir alan parker filmi olan angel heart'ta lisa bonet'in voodoo ayininde yaptığı şehvet yüklü dansa kadar bir çok sahneyi anımsadım. bir de baktım ki, bir üçleme fikri oluşmuş.

müzikalleri, dansçı olmak için evden kaçan kız ya da erkeklerin olduğu filmleri, elvis presley adlı anadolu delikanlısının istanbul'a gelip şarkı söylerken bir yandan muhteşem kalçalarını işin içine soktuğu filmleri eledim. önünde sonunda bir mezuniyet gecesine çıkan gençlik filmlerini de eledim, tıpkı kıyısında köşesinde en az bir adet vals saklayan kostüme filmler gibi. çünkü bu üçlemenin konusu, "ilgisizleşmiş aşığın gündeliği alt üst eden bir süprizle eski heyecanları hatırlatması gibi" aniden ortaya çıkan dans sahneleri olsun istedim.

muhakkak unuttuğum sahnelerde vardır. ama güzelliğinin ve kadınlığının zirvesindeki nicole kidman'ın eyes wide shut'taki valsini,  quentin tarantino'nun sinemaya armağanı iki sahneyi; death proof'taki kucak dansı ve pulp fiction'daki twisti, al pacino'nun scent of a woman'daki gözü tamamen kapalı tangosu'nu, kültümüz the big lebowski'nin sanat şaheseri rüya sahnelerini, the fisher king'de lydia'nın sebep olduğu ve grand central station'ı balo salonuna dünüştüren şiirsel sahneyi, cuba gooding jr.'ın jerry maguire'da ölümden döndükten sonraki dansını, çingeneler zamanı'nda perhan'ın ederlezi avela eşliğinde her şeyi unutma çabasını, meryl streep ve clint eastwood'un the bridges of madison county'de "i'll close my eyes"a tutunarak francesca'nın parmağındaki yüzük de dahil her şeyi unutuşlarını zor da olsa eledim.

geriye bu üçleme kaldı:

bir - american beauty(1999): naylon torbanın kırmızı tuğlalardan örülü bir duvar önünde rüzgarla muaşakası

büyümeye başladığım değil ama devam ettiğim yıllardı. ve amerikan sineması sinemaseverleri şaşırtacak kadar iyi filmler çıkartıyordu. (bu dönem fazla sürmeyecek on bir eylül trajedisiyle bıçak gibi kesilecekti) sistemi acımasızca eleştiren, aile kurumunun çürümüşlüğünü ortaya seren ve bireyi, özellikle de ayrı ayrı anne ve babayı göklere çıkartan filmler. işte size american beauty...

bu sahne çok iyi yazılmış diyaloglarıyla, hayat ve sistem karşındaki savunmasızlığımızı anlatmadaki başarısıyla olduğu kadar, renk, müzik, seslendirme ve kurgu tercihleriyle sinemasal olarak da muhteşemdir.

bu 'muaşaka"nın dans olmaklığına itiraz edecekleri ise "başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız/ yaprakla yağmurun aşkı meselâ"* diyen türkçe'nin en büyük şairine havale ediyorum.

iki - love actually(2003): ingiltere başbakanı hugh grant, amerikan başkanına haddini bildirdiği günün akşamında radyodaki sunucunun kendisi için çaldığı jump (for my love) eşliğinde 'on numaralı konut'u dans ederek dolaşıyor.

bir zamanlar hem filmi hem de o basın toplantısını uzun uzun anlatmıştım. sanırım tekrara gerek yok.

filmi de bu sahneyi de defalarca izledim. her defasında hem eğlendim hem de bütün başbakanların böyle olduğu bir dünya nasıl olurdu diye hayaller kurdum.

ne güzel olurdu.

üç tropic thunder(2008)les grossman, işlerinin yoluna girmesini bir yandan jenerik akarken dans ederek kutluyor.

bu filmi izlediğimde buralarda in bruges fırtınası vardı ve ben o filmi hiç sevmemiştim. ve tropic thunder dururken bu filmin bu kadar ilgi çekmesini, görmezden gelinmesini de bir türlü anlayamamıştım. gün gelecek 'kült' mertebesine erişecek ve o zaman "ben demiştim," diyeceğim.

tom cruise'un 'bebek yüz' imajıyla dalga geçtiği performansı ise bu filmin artılarından sadece biri. dansı ise muhteşem. benden başka beğenenler de olmalı ki, les grossman iki bin on mtv ödülleri gecesi danslarıyla jennifer lopez'e sahnede eşlik etmişti.

ve paha biçilemez olan: the full monty(1997): striptiz yaparak eve ekmek götürmeyi planlayan bir grup işsiz ingiliz, resmi dairede kuyrukta beklerken donna summer'ın hot stuff çağrısına uyar.

doksan sekiz yılıydı. şubat ayı olmalı. emek sineması... ilk defa bir ingiliz komedisini belli bir bilinç düzeyinin üzerindeyken izliyorum. şaşkınım. meğer ingilizleri asık suratlı kraliyet ailesinden ibaret sanmakla ne aptalmışım. nasıl güldüğümü anlatamam. ya da anlatabilirim: çok...

bir yandan gülerken diğer yandan bir grup yetişkin erkeğin işsizlikle imtihanını hüzünlü bulmuştum. ve bu kısa sahne komik oluşu kadar arkadaşlarının adanmışlığını gören gaz'ın hissettiklerini bana aktarmayı başarmıştı: "ama arkadaşlar iyidir"**, insanı yarı yolda bırakmaz.


*:sebeb-i telif
**:tabutta rövaşata
 

15 Ekim 2013 Salı

sözlükçe

şiir: ey öfkeli günler/ ey öfke dolu geceler/ ey tükenmiş zamanlar

konformizm: toplum, bir felaketi unutmaya başladığında, eğer hâlâ varsa hatırlayanlara öfke duymaya başlıyor.

ergen: bir zamanlar "gelecek"ime aittin. "şimdiki zaman" yalnızca araçtı. şimdi ise "geçmiş"sin.

görev:  buraya aşkı öldürmeye ve bu cinayete aşk adını vermeye gelmişsin.

anti-kahraman: ve eğer başarısızlığa uğrar, çevirdiği dolaplar ikarus'un kanatları gibi kendisini yarı yolda bırakırsa insanın zayıflığını gösterip dünyaya ölümcül bir düşüş yaptığı için kendisini daha çok severiz. başarısızlığı sevgimizi güçlendirip onu sonsuz kılar.

değişim: daha önce bazı harfleri okunmayan neon ışıklı reklam panolarını ya da işletme tabelalarını hüzünlü bulurdum. şimdi ise öfkeleniyorum.

köprüleri atmak: gün gelir gönlün iki yakasının bir araya gelmeyeceğini anlarsınız. her manada...

11 Ekim 2013 Cuma

değirmenler*

bu blog için yola çıkmadan önceki günlerdi. 'bülent ortaçgil okulu'ndan mezun birsen tezer'in cihan albümünü keşfettim.

tam da "yerine ve zamanına denk gelen" dedikleri türden. gönlümüzü şenlendirdi, ruhumuza temas etti. her zaman ruhumuza dokunmuş şarkılar birsen tezer'in yorumuyla daha çok dokundu.

"kaset zamanlarından kalma bir ifadeyle söylersek, ileri ya da geri almadan dinlediğim, bütünlüklü şarkı seçimiyle tam bir albüm," demişim. belki de böyle bir albümden seçme yapmak zor olduğu için mepeüç'e atmakta bu kadar geciktim.

bu şarkı ise son dinlemelerimde "ve sen ben değirmenlere karşı/ bile bile birer yitik savaşçı," diyen yeriyle "yenilgiler tarihi"ne "bile isteye" yazıldığı için öne çıktı.

*birsen tezer, değirmenler

9 Ekim 2013 Çarşamba

diyojen ve güneşi

diyojen'i bilirsiniz... sinop'un medar-ı iftiharı, atina sokaklarında gündüz vakti elinde fener 'adam' arayan, korint'te yaşadığı fıçının önünde, "dile benden ne dilersen," diyen büyük iskender'in suratına, "gölge etme başka ihsan istemem," yanıtını çarpan cengaver...

hiç şüphesiz, alexander the great'a, "gölge etme başka ihsan istemem," demek, mangal gibi yürek istediği kadar, "hadi sen git işine de/ herkes kendi işine" manalandırmasından daha fazlasıdır.

o 'fazla'lardan birini, okuyanlara mektup yazma arzusu armağan eden tadından yenmez milena'ya mektuplar'da kafka adisi işaret ediyor:

"iskender içimizden biriyle konuşsaydı, mutlu olurduk, ama diyojen küçümsedi onu, güneşimi karartma dedi; o korkunç, o yanan, yakan, insanı çıldırtan yunan güneşini istiyordu. ne yapsın? hortlaklarla doluydu fıçısı."

belki de, sadece budur...

7 Ekim 2013 Pazartesi

gökkuşağı

hiç şüphe yok ki gökkuşağı, tanrının büyük tufandan sonrası için  insanlara armağanıydı.

4 Ekim 2013 Cuma

başlama vuruşu

moby dick...

yıllardır bu okumayı planlıyordum. hatta geçen yıl bu zamanlar listemde ön sıralardaydı. ilk önce yapı kredi yayınları - kâzım taşkent klasik yapıtlar dizisi'nden çıkan sabahattin eyuboğlu - mîna urgan ortak çevirisini bulamadım. sonra araya hiç hesapta olmayan başka okumalar girdi.

sanırım saha ve hava koşulları artık müsait. üstelik üç yüzüncü sayfaya geldiğimde ne diyeceğimi şimdiden biliyorum:

"üç yüz sayfa oldu hâlâ çıkmadı ortaya şu koduğumun balığı!"*


*: alper canıgüz, alper kamu - cehennem çiçeği

1 Ekim 2013 Salı

kısa kısa - on

* "kısa kısa"lar kafasına göre takılmaya devam ediyor...

* bu defa şarkımız, ankara'nın bağları... "biz seni arabesk biliyorduk oynak çıktın," diyecekler varsa, "ben sevdim eller aldı/ yürekte acı kaldı" dediği yeri dinlesin, öyle konuşsun.

* depresyon, lambadan çıkıp "dile benden ne dilersen," diyen cinden dileyecek bir şeyinizin olmamasıdır.

* "ama her yeni eşya, evde kapladığı hacim kadar sevgiyi evin dışına itti.(ferhat özkan, logosoloji)"

* "hantal, çirkin bir büfeyi ardından sürüklemek gülünçtür. büfenin otuz taksidini ödemek için, büfeyi yedi yıl cilası bozulmadan kullanmak için harcanan bütün çabalar gülünçtür. on lira, yirmi lira için büfeyi dar merdivenlerden yukarı çıkarmaya uğraşan iki hamalın çabalarının anlamı var yalnız. (sevgi soysal)"

* "saçların ne güzeldi ... zaten hep güzeldi ama, o gün daha bir güzeldi çünkü çok mutsuzdum. (murat uğurlu, buralar bıraktığın gibi)"

* "zaten aşklar hep yalan dolan": orhan bey siz bunları gerçekten yaşadınız mı?

* bir yerlerde gözleri hemen dolan çocuklar var.

* us open, ailemizin tenis efsanesi iyi aile çocuğu federer'in erken vedasını saymazsak beklendiği gibi sonuçlandı. erkeklerde rafael nadal, kadınlarda serena williams şampiyon oldu. zaten nadal'ın sakatlık sonrası sert kort sezonuna muhteşem dönüşü, serena'nın wta turundaki tenisçilerden bir kaç gömlek üstün oluşu nedeniyle iki tenisçi de turnuva öncesinde çoğunluğun favorisiydi. öyle ki, serena'nın finalde victoria azarenka karşısında zorlanması bile süpriz sayıldı.

* federer'in olası us open şampiyonluğunu hayal etmedim dersem yalan olur. hem amerikalı seyircinin onu çok seviyor olması, hem "kuğunun bir şarkısı" beklentisi. ama olmadı. wimbledon'da başlayan ve bu yaz boyu süren önlenemez düşüş sadece beni değil bütün hayranlarını üzdü. tam bu sırada "varsın kurt kocasın, ama ne olur maskara olmasın" diyen bir yazı duygularımıza tercüman oldu.

* "tek bir kişinin hoşuna gitmek için yazın. pencereyi açıp bütün dünyayla aşk yaşamaya kalkarsanız, zatürre olursunuz. (kurt vonnegut)"

* gözlerin ihaneti: göz bir defa alıştı mı, artık fark etmemeye başlıyor.

* "lüle taşından gerdanlığa gücüm yetmemiş,/  sana sapanca'dan bir sepet elma almışım.(turgut uyar, bir gün sabah sabah)"

* çoraplar çok seksi olabiliyor. arz ederim.

* kışın üşümemek için giyilen kalın külotlu çoraplar hariç. arz ederim.

* "tren ayrıldı tuttum koyu bir karanlıkta, yırttım/ kendimi/ resim oldum/ ürkek bir anı oldum, artık kim olsa kırar/ beni (akif kurtuluş)"

* "yorgunum: az önce bitirdim bir günlük öyküsünü dünyanın (ismail kılıçarslan)"

* zamanın ham maddesi geçmiştir. bu yüzden her zaman geçmişe karışıp duruyor.

* köpekler beni hiç ısırmadı ama insanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, demiş, norma jeanne. yani marilyn monroe... muhakkak bir sebebi vardır.

* deftere "yirmi beş eylül" notu: tam bir yıl oldu bugün. "yalan dünya" hâlâ yalan dolan...

* içinde "zenginin malında fakirin de hakkı vardır" duygusu ya da fikri olmayan hiçbir 'paket' beni alakadar etmiyor.

* eylül bile geçti.

* devam edecek...

29 Eylül 2013 Pazar

günün sorusu: zindan

dünya bizden daha talihsiz kimselerle dolup taşarken, neden daha iyi durumda olanları düşünerek hayatı kendimize zindan ediyoruz?

27 Eylül 2013 Cuma

kayıp jokey*

borges, zâhir adlı öyküsünde "oxymoron" diye adlandırılan bir benzetme türünden bahseder. bu benzetme türünde sözcük, önüne onun karşıtı gibi görünen bir sıfat konularak nitelendirilmektedir. hatta örnek verir; "agnostikler kara ışıktan, simyacılar da kara güneşten söz etmişlerdir."

bunu okuyunca aklıma ilk gelen "mutlu son" aptallığı oldu. peşi sıra "pozitif ayrımcılık" denilen saçmalık...

sonra "oxymoron"u unuttum gitti. daha doğrusu unuttum sanmışım. meğer bir yerlerde yeniden ortaya çıkmayı bekliyormuş.

bir gün rene magritte'in kayıp jokey adlı resmine bakarken çıkıp geldi. bahsettiğim resim, magritte'in ilk sürrealist çalışması kabul edilen kayıp jokey'i değil, onunla aynı adı taşıyan, bin dokuz yüz kırk sekizde kağıt üzerine guaj boyayla yaptığı yeni yorum. soluk sarı rengiyle bir düş gibidir, sanki uykuyla uyanıklık arasına sızmış bir hayal...

"kayıp" nasıl oluyor da "jokey"in karşıtı oluyor, diye soranlar çıkacaktır. soruyla cevap vereyim: jokey ne demektir? yarış atlarına binen, daha doğrusu, belli bir güzergahı kulllanmak zorundaki atlara binen ve başlangıç noktasından varış noktasına atını herkesten önce ulaştırmakla yükümlü, çoğunlukla bir çember üzerinde hareket eden kişiler.

şimdi bir soru daha sorayım: bu kişilerin kaybolmasındaki muhteşemliği görebiliyor musunuz?

ya siz? ev, iş, yatak, bir kaç eş dost ziyareti, belki senede bir defa yurt dışı seyahatinden ibaret rotanızdan çıkıp ne zaman kaybolacaksınız?

ben mi? kaybolmayı başardım mı bilmiyorum. ama bir kaç yıl evvel bir yirmi dört kasım günü altına imza attığım metinle en azından bu yazıyı yazmayı hak ettiğimi biliyorum.


*:le jockey perdu ve ayrıca kayıp jokey'in iki ayrı yorumu için bakınız.

23 Eylül 2013 Pazartesi

mümkünsüzlük

kitaplarla pek işi olmayanların sorusudur kitaplık sahibi insanlara: bunların hepsini okudun mu? (ki bu mümkün değildir)

*

kitaplık sahibi insanlar sahip olduğu kitapları hakkını vererek okumamış olmakla suçlar kendini. (ki bu da mümkün değildir)

 

21 Eylül 2013 Cumartesi

"dön bebeğim"

adını cumhuriyet meydanı'ndaki kadim ağaçtan alan şehrin en büyük marketi.

acelem var. henüz geç kalmış değilim ama kalacağım. eğer peynir reklamı yapan duvar saati doğruysa geç kaldığım beş dakika sonra resmiyet kazanmış olacak.

alacağım şey bu rafların hemen arkasında ve en başta: üzerinde 'incir ezmesi' yazan ama benim incir reçeli diye sevdiğim şey. bu sabah da kahvaltı sofrasında olsun istiyorum. hem de beni kahvaltıya davet eden güzel insanlar bu güzellikten nasiplensinler.

muhtemelen marketin reklamlarını yayınladığı için açık olan ve müşterilere geçmeyen bir rahatsızlık armağan etmekten başka işe yaramayan radyonun spikeri her zaman olduğu gibi posta gazetesi'nin üçüncü sayfasından komiklik devşirmeye çalışıyor. o koşturmaca sırasında hangi spiker olduğunu henüz anlayabilmiş değilim; kapitolradyo diyen mi, yoksa kepıtılradyo demeyi tercih eden mi?

köşeyi döndüm. tanrım, raflardaki ürünler farklı. ürünlerin yerlerini yeniden düzenlemiş olmalılar. o an gözümün önüne, yönetmen kathryn bigelow'ın çaresizlik ve de tek başınalığı çok iyi anlatan bir görüntü tercihiyle the hurt locker filminin baş kahramanı çavuş william james geldi: sözde savaşın ortasında bombalarla dans ettikten sonra eve dönmüş büyük kahramanın(!) markette mısır gevreği rafları karşısında yaşadığı "büyük çaresizlik".

gözlerim abdullah'ı aradı. onu bulup, "abdullah bey söyler misiniz," diye söze başlamak istiyorum. "abdullah bey söyler misiniz, ürünlerin yerinin sabit kalması ve neyi nerede bulacağını bilen müşterinin sadakati mi yoksa yeri sürekli değişen ürünleri bulmaya çabalarken evvelce aklında olmayan bir ürünü de alış-veriş sepetine atan müşteri profili mi market tarzı bir işletmeye daha çok kâr getirir, başlıklı bir çalışma istatistik, matematik, işletme, ekonomi branşlarının hangisinde tez konusu olabilir?"

bakmayın "bey" dediğime, abdullah benim ilkokul arkadaşım. marketin müdürü. o söylemez ama ortaklarından da olduğunu biliyorum. liseden sonra okumadı; askere gidip, lise boyunca aşık olduğu kızla evlendi. iki erkek çocuğun peşi sıra bir de kızları var artık. başlangıçtaki "bey", sadece ne kadar öfkelendiğimi anlasın diye. üniversite, tez vs. işin içine girince bozulmuş numarası yapacak ama merak etmeyin; peşi sıra, üç defa istanbul'a gidip türkiye'nin en iyi doktoruna yaptırdım dediği dişlerini gösteren şen bir kahkahanın eşlik ettiği, "kıroyum ama para bende," tarzı bir cümle kuracak, ben de geciktiğimle kalacağım.

ama bütün bunlar için ilk önce onu bulmalıyım.

tam o sırada radyonun kapitolradyo diyen mi, yoksa kepıtılradyo demeyi tercih eden mi olduğunu hâlâ anlayamadığım spikeri sıradaki şarkıyı girdi.

*

üniversite son sınıfın yazı. yakari bana bilet almış, "git ve boyunun ölçüsünü al, kafanda soru işareti kalmasın," demişti. bir vapurun içinde değilse de bir otobüsün içinde koşuyorum, yepyeni bir hata için iniyorum akdeniz'e. otobüsün trt-fm'e ayarlı merkezi radyosunda çalmaya başlayan şarkıyla gittiğim yerlerden koltuğuma döndüm. tarkan söylüyordu: dön bebeğim.

tarkan'ı en çok o zaman sevdim. şarkılardan fal tutmamıştım ama bu bir işaretti, boşuna gitmiyordum o şehre. ne boş bir iyimserlikmiş. bomboş...

*

artık geç kaldığım kesinlik kazandı. bir yıl. beş yıl. on yıl. belki bir hayat.

20 Eylül 2013 Cuma

yalanlarım

kendimi kaptırmış, ne güzel anlatıyordum işte. üstelik, gözlerimi kapattıktan sonra düşmeyeceğime bütün kalbimle inanarak kendimi uçurumdan aşağı bırakabilirsem tam yere çarpacakken tıpkı bir kartal gibi havalanacağımı biliyordum, kısmına gelmemiştim bile.

ama hep "med" diyen, bir defa olsun "cezir" demeyen okyanus rengi gözlerine bulut gölgeleri düştü. o gölgeleri farkedince daha fazla anlatamadım. ben susunca kayalara çarpan dalgaların beyaz köpükleriyle yeniden gözlerine yerleşti. okyanus rüzgarları bedenimi üşütürken sordum.

"yoksa bana inanmıyor musunuz?"

"elbette inanıyorum. üstelik, sizin sadece doğrularınıza değil, iyi söylenmiş yalanlarınıza da talibim ben."

*

olaylar sırasında ona aşıktım. hem de çok aşık... olmasaydım bile bu cümlesinden sonra olurdum.

ama aşıktım. ben de "daha çok" olmakla yetindim.

18 Eylül 2013 Çarşamba

yalancı

borges... sen, tanıdığım en büyük yalancısın. daniel defoe'nun yolundan gidiyor, yalanın belli olmasın diye anlatılarını ayrıntılarla dolduruyorsun. anlayacağın, sana inanalım diye oynamayacağın oyun, söylemeyeceğin yalan yok.

dediğim gibi, tanıdığım en büyük yalancı sensin. hatta benden bile büyük.

ama sana inanıyorum.

17 Eylül 2013 Salı

tehlikeli şiirler: on

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
osman konuk'tan aşırı belki mesela...

"daha fazla beklenemez aşırıya kaçmak için
patilerin gürültüsünden ibarettir kediler; çünkü…
çiçeğimizi ve pastamızı alıp müsaitseniz biraz
...öldürülmeye, bu akşam size...

ya da söyleyin derinin dışına çıkınca
edip cansever derisinin dışına çıkmadan yaşadı mesela

kollar boşalınca eski bir sarılmadan,
belki değil; iyice ama
her belki aşırı demokrat, aşırı simetrik, aşırı belki…
çünkü
beğendiği idam mangasına peşin ödemeyle kazanılmış esmerlikte
zaten biliyorum beni bir tek o sevdi
arabasının güneşliğinde saklanır mutsuzluk akseptansı
“öpülürken ve öldürülürken sessiz kalacağıma söz
veriyorum”
durduk yere sting sevenler cemaatinden değil
aynı nedenden sağ kalmışız; raslantıya bakınız
seni belki sevmişimdir aşırı belki

kahvaltısını yarım bırakmış bir hastabakıcının sedyeyi
kavrayışındaki sinirlilik; seni taşıyan
beni bir tek o sevdi cümlesinde geçen seni
bana portakal aç diyen türkçenin sahibi
ben hiç şair değilim, buna hiç şaşırmadım"

13 Eylül 2013 Cuma

hitchcock'tan dostoyevski için bir güzelleme

insanların fransız teğmenin kadını varken büyücü'ye, tutunamayanlar varken tehlikeli oyunlar'a meftun olmalarını anlayabiliyorum da karamazov kardeşler dururken nasıl suç ve ceza'yı ağızlarına alabiliyorlar hafsalam almıyor.

dünyayı bir tefeciden kurtarmak güzel de, o romanın sıradan bir üniversite öğrencisini roman kahramanı diye yutturmak dışında ne numarası var hâlâ anlamış değilim. belki de "savaş ve zafer birer kolaylıktır. raskolnikov'un giriştiği iş napolyon'unkinden daha çetindi," diyen borges'in bir bildiği vardır diyerek bu konuda kafa yormaktan vazgeçmeliyim.

her neyse...

usta yönetmen alfred hitchcock sinema macerası boyunca yaptığı uyarlamalarda hiçbir zaman hikayeye bağlı kalma zorunluluğu hissetmedi. ele aldığı romanlarda hiç çekinmeden köklü değişiklikler yapardı. öyle ki, önüne gelen hikayeleri sadece bir kez okur, hikayenin aklında kalan özünü kullanarak olay örgüsünü en baştan yaratırdı. bu sayede hiçbir sanatsal değeri olmayan polisiye romanlardan kendi sanat eserlerini yarattı.

bunu çok iyi bilen françois truffaut, hitchcock'la yaptığı bir röportajda, "suç ve ceza'yı filme çekmeyi düşünmüyor musunuz," diye sorar. aldığı cevap tarihe geçmez belki ama bana bu yazıyı yazdırır: "bunu asla yapmayacağım. çünkü, suç ve ceza bir başkasının başarısıdır..."

12 Eylül 2013 Perşembe

küstüm çiçeği

geldiniz demek. o halde başlayabiliriz...

*

bu, "tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış" hikâyesi değil. dağ dağa, tavşan tavşana küsmüş gibi aslında.

modern zamanların bir sonucu olarak insanlar arasına giren her türden mesafe kimseyi şaşırtmıyor artık. öyle ki, aile fertleri, dostlar, arkadaşlar ve hatta sevgililer arasına sadece mekansal uzaklık değil zamansal uzaklık bile giriyor.

bazan ziyaretler, bazan telefon konuşmaları, bazan elektronik postalar, bazan eski zaman insanları gibi zarif el yazılarıyla mektuplar yazarak bu uzaklığı yakın etmeye çalışıyoruz. ama bir yere kadar. zamanla gündelik hayatın zırhı delinemeyecek kadar kalınlaşıyor çünkü. rutinin tozu her şeyin üzerini örtüyor...

sadece bu değil. hepimiz insanız. içimizde bizden habersiz, kökleri nerdedir bilinmez ego adlı bir ağaç büyür biz büyüdükçe. haberdar olsak da farketmez gerçi: hepimiz insanız... "hep ben arıyorum," deriz. geçen defa ben aramıştım, daha önemli işleri var sanırım, aklına bile gelmiyorum, ben hiçbir doğum gününü unutmuyorum ama onun benimkini bilmediğine eminim...

dikkat ederseniz, bir ilişkinin muhakkak uğradığı sapaklardan olan, "bakalım bana ne kadar değer veriyor?" muhtaçlığını saymadım bile.

ve bir gün, aniden, "o beni arayana kadar onu aramayacağım, ona ulaşmak için en küçük bir çaba göstermeyeceğim," deyiveririz. üstelik bu sözü kendi kendimize vermekle yetinmez, kendimizi mecbur kılmak adına şahitler huzurunda veririz.

peki, ya aynı şeyleri o da demişse?

ya da bir sabah hafızasını kaybetmiş olarak uyanmış ve sizi ne kadar sevdiğini, onun için ne kadar önemli olduğunuzu hatırlamıyorsa?

ölmüşse?..

9 Eylül 2013 Pazartesi

bir masada iki kişi: bahane

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- biliyorsun değil mi? aslında öyle birisi yok.

- olduğunu biliyorum. bilmediğim, bundan sonra ne gelecek? yalancılık suçlaması mı, şizofren tanısı mı?

- ne yalancılık suçlaması ne şizofren tanısı. kabul ediyorum bu şehirde öyle birisi var: çiçeklere su veren, etekleri rüzgarda uçuşan, üst geçitleri kullanan, bir bebeğin tebessümüne karşılık tebessüm eden.

- o halde olmayan kim?

- hani üniversiteden sonra, aşk önünde sonunda acı veriyorsa en iyisi aşık olmamak demiş, hesapta bir kadına aşık olmamak için aşık olunacak kadında olması gereken milyonlarca özellik belirlemiştin. işte, bu da ona benziyor: "bazı aşkların unutulması için zamana ihtiyaç vardır, önümde o kadar uzun zaman olduğunu sanmıyorum, bu boşluk tam onun boyutlarında nasıl bir başkası ile dolsun"lar falan...

*

bekleyelim ve görelim. ilki geçmişti. belki bu da geçer. o kadar zamanım varsa. 

7 Eylül 2013 Cumartesi

günün sorusu: zalimlik

dürüstlük hangi noktadan itibaren zalimliğe dönüşür?

5 Eylül 2013 Perşembe

"leyla ile mecnun" bahsi

"kanalyedi'nin kanalyedi olduğu zamanlar" diyerek ne demek istediğimi anlayınca, "sen asıl eski zaman gazetesini görmeliydin. neredeyse bütün muhafazakar entelektüeller orada yazardı. hatta araftakiler," dedi.

'eski zaman' benim için eskiydi ya da ben yeniydim. sadece çok sevdiğim bir yazar orada yazıyor diye bir ara pazar günleri zaman gazetesi almışlığım vardı. ve o macera sırasında cahit ırmak diye bir yazar tanımıştım. farklı, oldukça kapalı metinler yazıyordu. çoğu zaman anlamıyordum fakat yazdıklarının ritmi hoşuma gidiyordu. birden bire o yazılar kesiliverdi.

tesadüfe bakın; onun o cemaatle herhangi bir bağlantısı yoktu ama hikayenin şahitlerinden birinden dinlemişti. hocaefendileri gazeteyi incelerken cahit ırmak'ın yazısını görmüş ve "bu da ne," demiş. ve peşi sıra yazılar yayından kalkmış.

leyla ile mecnun'un güzelliğini, başarısını tekrar etmeye gerek yok. bu güzellik ve başarının kaynağını da. içimizde bir yerlere dokundu gitti.

bu kadar fazla kişinin içinde yankı bulmasına hep şaşırdım. trt için fazla olduğunu düşündüğüm için bu dizinin trt'de yayınlanabiliyor olmasına ise her şeyden çok şaşırdım.

ve iktidar partili bir erk sahibinin, bağlayacak bir ihale veya uzlaştırılacak şahıslarla yemek yemek gibi atraksiyondan uzak, bir şeyin kutlamasına ya da açılışına katılmadığı bir gece televizyon karşına kurulmuş kanaldan kanala zıplarken leyla ile mecnun'a denk gelmesini ve "bu da ne," demesini korkuyla bekledim.

leyla ile mecnun belki birileri "bu da ne," dediği için değil ama gezi parkı protestoları bahanesiyle yeniden belirlenen saflar yüzünden hiç hak etmediği şekilde, seyircisine veda etmesine bile izin verilmeden, izlenme oranı düşük olduğu bahanesiyle (izleyicileri televizyondan değil, internet üzerinden izlemeyi tercih ediyormuş) yayından kaldırıldı.

bence kazın ayağı öyle değil.

sebebin dizinin yönetmeni onur ünlü ve bir kaç başrol oyunucusunun protestolar sırasında objektiflere denk gelmesi olduğunu sanmıyorum.

bana kalırsa sebep, gezi parkı protestoları nedeniyle yeniden belirlenen saflarda ah muhsin ünlü
namlı onur ünlü'yü o dönem tanıdım ve şiirin ölmeyeceğine iman ettim. bir sahafın camekanına yapıştırılmış bir kağıt parçasında "karıcığım bana eroin koya" diyordu.

aynı günlerde murat menteş, bir kısmı şizofrengi'de yayınlanan şiirlerini kendi imkanlarıyla bastıran şairle bir röportaj yapmış ve heybesini, satılmadıkları için balkonda yağmurlarla ıslanarak başına gelecekleri bekleyen, kenarı yağmurda ıslanmış mor renkli kitaplarla doldurmuştu. o kitaplardan benim payıma tam üç tane düştü: sevgilime, yakari'ye bir de bana... bütün bunlar, gidiyorum bu sel yayıncılık tarafından basılmadan önceydi. bu arada, murat menteş'i tanımam. bir defa kitap fuarında uzaktan görmüştüm hepsi o.

o röportaj, ah muhsin ünlü'yü daha "geniş bir odaya" aldı. başından beri muhafazakar çevre içinde olan murat menteş ve arkadaşları sayesinde kapılar ona kolay açılır oldu. kim ne derse desin, polis filmi bu referansın ürünüdür. peşi sıra gelen başarı ise kesinlikle hak edilmiştir.

yine leyla ile mecnun tarzı bir projenin trt tarafından kabul edilmesinde de bu dirsek temasının bir payı olduğunu düşünüyorum. nihayetinde murat menteş'in "ibrahim kurban"ları artık orta yaşa yürüyen adamlardır ve söz söyleyecek, karar verecek mevkilere gelmişlerdir. içlerinde "ah muhsin" onur ünlü hayranlarının olduğuna da eminim.

itiraf edeyim, karar merciinde olsam ve onur ünlü koltuğunun atında bir dosya ile karşıma gelse hiç okumadan olur veririm.

leyla ile mecnun sadece trt standartlarının üzerinde olmakla trt'ye uygunsuz değildi. kuruluşundan bu yana iktidarların resmi yayın organı olarak çalışan, memur görünümlü trt'nin ne eski ne de yeni yayın politikasına uygundu.

üstelik, oyunculardan birini devam eden mahkemesine rağmen dizide tutma cüreti, behzat ç. ile yaptıkları ortak bölüm, oyuncuları arasında yaşanan ve sadece magazin sayfalarına değil üçüncü sayfalara da konu olan kavga ve aşk üçbeşgeni düşünüldüğünde leyla ile mecnun'un yayında kalması için başarılı bir dizi olmaktan fazlası gerekir.

işte o fazla; bence murat menteş'in referansı ve "ibrahim kurban"larından başka bir şey değil.

bazılarının aklına, murat menteş başka yerlerde program yaptı da neden trt'de değil, sorusu gelebilir? -yoksa yaptı mı?-birincisi ancak arkadaşlarınıza referans olabilirsinin kendinize değil. ikinci olarak, murat menteş yaptığı programlarda söylediğini trt'de söyleyemezdi, söyleyebilse o programlar olmazdı.

3 Eylül 2013 Salı

dakika ve skor

"...bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.

gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür."*


*: alper canıgüz, alper kamu-cehennem çiçeği

1 Eylül 2013 Pazar

yorgunluk

"koca bir yazı çekirdek içleyerek
sinemalarda geçirdim,
taban teptim sokaklarda,
tırnak yedim uyudum,
denize baktım usanmadan,
ölüme inandım,
güzel, çok güzel olduğunu düşünerek,
güzelim, düşünerek
çekirdek içleyerek,
güzelim, çekirdek içleyerek
koca bir yaz geçirdim,
şimdi yorgunum biraz."*

gelin şimdi oktay rifat'ın bu güzel şiirini, başka bir ustanın, fazıl hüsnü dağlarca'nın bir mısrasını bozarak tamamlayalım, eylül hüznüne daha da uygun olsun: bir yorgunluk çökünce yürün(ür)müş yeryüzünden...**


*: koca bir yaz
**: af akşamı

30 Ağustos 2013 Cuma

soru

sizin hiç annaneniz öldü mü? benim bir kere öldü.

hayatımda gördüğüm en güzel kadındı. bir sabah herkes uyandı bir tek o uyanmadı.

27 Ağustos 2013 Salı

kahvehane muhabbeti

mahalleden ilk ayrılan ben oldum ve asla küfür etmiyorum. kenan bir kaç defa işleri batırdı. mem. zengin çocuklarıyla arkadaşlık yapmaya başladı. ihtiyar hâlâ hepimizden genç. "maç kahvehanesi" artık yok.

erbabı bilecektir, cebeci'de "siyasal"ın karşısında "maç kahvehanesi" vardı. ve hatta şehir efsanesi olabilecek bir anlatıya göre, müfettişlik sınavı mülakatlarında "maç kahvehanesinin garsonu kimdir?" diye sorulduğu söylenir.

bana gelince, "siyasal" öğrencisi olmadım. fakültenin içine sadece ankara film festivali kapsamındaki film gösterimleri için bir kaç defa girdim hepsi o. ama hem "maç kahvehanesi"ni hem de kahvehanenin geçmişini şimdi kebabçı olan en eski yerinden, ihtiyar'ın anlattığı "kurşun"lu hikayelere kadar iyi bilirim .

çünkü orada çok king oynadım.

cebeci'deki evi tesadüfen tutmuştum ama "maç kahvehanesi"ni bulmam king oynamayı çok seviyor olmam yüzünden, daha doğrusu king muhabbeti için pek uygun olmayan bir ortamda bu ilgimdem bahsetmiş olmam yüzündendi. o zamanlar adının sonuna "abi" ekleyerek hitap ettiğim yaşlı bir adam(!) bazı akşamlar arkadaşlarıyla "maç kahvehanesi"nde king oynadıklarını, istersem gelebileceğimi söyledi. ben de gitmeye başladım.

en başta içlerinden sadece birini tanıyordum: ihtiyar... eğer eşinden izin alabilirse semih abi, nöbeti yoksa ve kızlardan fırsat bulabilirse doktor, "uzun zamandır meyhaneye gitmedim, bu akşam rakı içesim var," demezse ecevit de katılırdı bize. bazan yakari mahalleye gelir, bambaşka oyunlar oynardık. ama genelde aynı kare takılır, eşli ya da eşsiz king atardık: ihtiyar, kenan, mem. ve ben.

ihtiyar en yaşlımızdı, neredeyse babamla yaşıt. ama yarı yaşındaki kızlarla takılır, hem onları hem de bizi çok güldürürdü. daima bizi özgür kılan bir yanı vardı ve hepimizden daha gençti. sanırım bu yüzden kıskanır, ona bu isimle seslenirdik. bazan "yaşlı" da olurdu. "yaşlı adam" da.

kenan arkeoloji okumuştu ve bu ilgisi o bölümden mezun herkes gibi staj esnasında gittiği bir kaç höyük ve tümülüs kazısıyla sınırlı kalmıştı. toptan kumaş ticaretiyle uğraşıyordu. bu yüzden ona "penyeci" derdik. dozajı arttırdığımız zamanlarda ise "doncu".

mem. ise, asıl adı mehmet olan bir fizikçiydi. neredeyse hayatımdaki bütün mehmetlere "mem." dediğim için o da kaderinden kaçamadı. renk körüydü ve ona olur olmaz zamanlarda, "bunun rengi ne?" diye sormayı çok severdik. cevabını da: "güzel bir renk."

ben mi? onların kelimeleriyle anlatırsak: ihtiyar bir akşam yanında bir çocukla geldi. kibar, terbiyeli. neredeyse her şeye teşekkür ediyor, ağzından kaba tek kelime çıkmıyordu. lan, bu çocuk ibne mi yoksa, bile dedik. bir şey değil biz de küfür edemiyoruz, gerilip duruyoruz.

bir süre sonra ben de küfür ettim elbette. ilk küfürden sonra herkesin derin bir nefes aldığını, ihtiyar'ın, "hah şöyle..rahatla oğlum biraz," dediğini bugün gibi hatırlıyorum.

sanırım bitirebiliriz. tıpkı başladığı gibi...

yıllar çabuk geçti. beklendiği üzere mahalleden ilk ayrılan ben oldum ve asla küfür etmiyorum. kenan bir kaç defa işleri batırdı. mem. zengin çocuklarıyla arkadaşlık yapmaya başladı. ihtiyar hâlâ hepimizden genç. "maç kahvehanesi" artık yok.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

kadınlar-erkekler: yedi

kadınlar kendilerini yalayan kediler gibi temiz, erkekler bok içinde yuvarlanan itlerden farksız.

23 Ağustos 2013 Cuma

dakika ve skor

"avanos. ağustos akşamı. sekiz-dokuz yaşlarındayım. salonun bahçeye açılan penceresi açık. ılık bir rüzgâr bahçeden gelen kokuları içeriye taşıyor. evde kimse yok. annem ve kardeşlerim niye evde değiller, bilmiyorum. "somya"ya uzanmışım philips radyomuzda türk sanat müziği çalıyor. uyku ile uyanıklık arası bir yerdeyim. kapı açılıyor önce, gölge gibi, babam geliyor. üzerime eğilip saçlarımı okşuyor ve sonra yanıma uzanıp, kollarıyla kucaklıyor. babamın göğsüne başımı gömüp yatıyorum. babamla dünyanın en güzel akşamında, dünyanın en güzel evinde, dünyanın en güzel uykusunu uyuyorum. bir daha öyle bir uyku olmadı hayatımda."*


*: ercan kesal, peri gazozu
 

22 Ağustos 2013 Perşembe

harun ve adsız küçük kız

üniversite dördüncü sınıfta "o kız" tarafından terkedilince, bununla baş edebilmek için haftada üç gün herkesten ve her şeyden kaçarak havuza yüzmeye gittiğimi daha önce de anlatmıştım.

baş edebildim mi bilmiyorum ama o macera sırasında çok güzel hikayelere şahit oldum, tanımaktan daima onur duyduğum insanlarla rastlaştım. harun ile babası da bunlardan ikisiydi.

her zaman olduğu gibi kulaç atıp hayal kurarken yan kulvarda minik bir beden farkettim. ve tempomu ona göre ayarlayıp yüzmeye öyle devam ettim. ağır ağır beş yüz metre yüzdük ve durduk. sanki yorulmuşum gibi ben de onunla durdum. dirseklerimizi havuzun kenarına dayayıp sohbet ettik. beş yaşını bitirdiğini, küçük -daha bebek- bir kız kardeşi olduğunu ama onun yüzmeyi bilmediğini, anne ve babasının doktor ama annesi örtülü olduğu için sadece babasının çalıştığını bir çırpıda anlattı.

öyle bir anlattı ki, sanki o minik bedenin içine kocaman bir adam konmuştu. ya da o kadar hızlı büyümüştü ki bedeni ona yetişememişti.

sonra gitti. ben de kaldığım yerden devam ettim. sonraki günlerde beraber çok yüzdük. dönüşte vasıta bulmakta zorlandığımı tahmin eden babası beni de beklemeye başladı. ve dönüş yolunda yaptığımız sohbetler boyunca harun gibi muhteşem bir çocuğun ancak böyle bir adamın oğlu olabileceğine karar verdim.

belki bu yüzden, belki kendim daha çocuk olduğum, belki baba olmak aklımdan bile geçmediği için harun gibi bir oğlum olsun diye aklımdan hiç geçmedi.

*

bugün stadyumda, atletizm pistine her zamanki gibi köşedeki kapıdan, yani şeref trübününün sağ tarafındaki kapıdan girdim, saat yönünü takip ederek üç numaralı kulvar boyunca koştum ve yarı saha çizgisi hizasına geldiğimde sahaya girdim. bir yandan yarı saha çizgisi boyunca koşarken bir yandan tişörtümü çıkarttım ve tam başlama noktasına bıraktım. elimdeki anahtarlığın tşörtün üzerine düşerken çıkardığı sesin yankısı kulağımda, sahanın diğer tarafından çıkıp üç numaralı kulvarda, bu defa saat yönünün tersine koşmaya başladım.

ve bir kaç metre ötede onu gördüm. sekiz numaralı kulvarda yürüyordu. tam aynı hizaya gelince kulaklığımı çıkartıp, haydi, diye seslendim. ilk önce tanışıp tanışmadığımızı anlamak için dikkatle bana baktı. tanışmıyorduk. yine de koşmaya başladı. onun temposunda yarım tur koştuk ve o annesinin yanında mola verdi.

biraz dinlendikten sonra bu defa annesiyle koşmaya başladılar. onlara yetişince yavaşlayıp hemen yanında koşmaya devam ettim. başladıkları yere geldiklerinde bir mola daha verdiler. "bir aşkın daha sonuna geldik," diye düşündüm. ama hayır, biraz sonra tekrar koşabilmek için annesini ikna edip tekrar koşmaya başladı.

artık emindim, bu aşktı. çünkü, arada geriye bakıp beni arıyordu. yoksa gitmiş miydim? onun en fazla dört-beş yaşlarında olmasının, aradaki yaş farkının hiç bir önemi yoktu.

hızlanıp yeniden hizasına geldim. aşkımızın son iki yüz metresini birlikte koştuk. sonra da bu aşkın bir geleceği olmadığı için annesinin nezaretinde bağrımıza taş basıp birbirimize el sallayarak vedalaştık.

evet, isterdim. o al yanaklı, terlikleriyle geldiği için çıplak ayakla koşan sarışın kızın benim kızım olmasını ve beraber koşabilmeyi çok isterdim. ve hatta, çocuk esirgeme kurumunun onu bana vereceğini bilsem ebeveylerinin yemeğine fare zehiri koyardım ya da bütün akrabalarının üzerinden tırla geçerdim.

*

anlayacağınız, "şedit"in en sevdiğim kelimelerden olması boşuna değil. eğer bu kelimeyi kullandığım için kızanlar varsa, kızmak yerine hiç olmazsa "h" yok desinler ve "şehvet" demediğim dua etsinler.

üstelik, beterin beteri var: ya, "haşhaş" deseydim.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

o sahne: dans la maison (2012)

françois ozon'dan anlatmak, yaratım süreci, yazar-okur, öğretmen-öğrenci ilişkisi üzerine bir an bile temposunu kaybetmeyen bir film.

bir anlamda bin bir gece masalları'nın modern versiyonu. şehrazat belli; en arka sıradaki cloude. harun reşit ise fransızca öğretmeni germain'den seyirciye kadar herkes. belki cloude'un kendisi bile.

*

bu ara çok fazla film izlediğim söylenemez. sinema ve filmlere ihanet edişimin bahanesi ise basit; zamansızlık ve okumanın cazibesi... eleştirmenlerin ozon'un olgunluk eseri dediği bu filmi ise bir çeşit dost tavsiyesi üzerine izledim. ve sevdim.

kaldı ki, bu seneki festivalin beğeni toplayan filmlerinden biri olduğunu, iki bin on üç césar ödüllerine altı dalda aday olurken, iki bin on iki yılında san sebastian'da altın istiridye, toronto'da ise uluslararası eleştirmenler birliği ödüllerini kazandığını izlemeden de biliyordum.

*

fassbinder ekolünden gelen ve kısa filmlerle başladığı sinemada, peşpeşe çektiği les amants criminels(1999), gouttes d'eau sur pierres brûlantes(2000), 8 femmes(2002), swimming pool(2003), 5x2(2004), le temps qui reste(2005) gibi vasatın üzerindeki filmlerle sinemaseverlerin dikkatini çeken françois ozon, bu filmin konusunu el chico de la última (arka sıradaki çocuk) adlı oyundan ödünç almış. fakat tıpkı finalde olduğu gibi ispanyol yazar juan mayorga'nın oyunuyla film arasında bazı farklılıklar söz konusu.

ama bu durum, "uyarlamanın bir tür ihanet olduğunu kabul etmek zorundayız," diyen bir yönetmen için şaşırtıcı olmasa gerek.

françois ozon, hayır diyemediği için biraz da kibarlık olsun diye gittiği bu oyundan oyuna aşık olarak dönmüş. 'en arka sırada oturan öğrenci'lerin cazibesini inkar etmese de, biyografik anlar da içeren yazma ve film çekme sürecini ele veren bir hikaye anlatmak istemiş ve böylece izlediğim françois ozon filmlerinin en iyisi olan dans la maison'a giden süreç başlamış.

*

dans la maison gustave flaubert lisesi'nde başlıyor. lisenin adını hugo, balzac, proust değil de madame bovary ile sansasyon yaratan, ahlaksızlıkla suçlanan flaubert'ten alması film üzerine bir uyarı olarak okunabilir. ne de olsa françois ozon aile kurumuyla olan derdini saklamayan bir yönetmen. 

germain(fabrice luchini) öğrencilerine edebiyat zevki kazandırmak isteyen orta yaşlı bir fransızca öğretmenidir. ve bütün öğretmenler gibi öğrencilerinden şikayetçi; ziyan olup giden hayatlar, bunun farkında bile olmayan aptal sürüsü.

hafta sonu neler yaptıklarını anlatsın istediği bir sınav da bunu kanıtlar. ama bir öğrenci farklıdır: claude. ernst umhauer alt sınıftan gelen, annesi onları terkettiği için işsiz ve alkolik babasıyla yaşayan 'arka sıradaki öğrenci' de muhteşem. bazı sahneleri sadece tekinsiz mavi gözleriyle bakmakla oynuyor. 

'arka sıradaki öğrenci' cloude'un yeteneği göz kamaştırıcı, anlattığı hikaye dikkat çekicidir. yaz boyunca parktaki bir banka oturup seyrettiği orta sınıftan bir ailenin yaşadığı eve, okul açıldığında aynı zamanda sınıf arkadaşı olan evin oğluna matematik çalıştırma bahanesiyle girip çıkmaya başlamıştır. fırsat buldukça evde olan bitene, özellikle de anneye artık yakından bakmakta ve  sınav kağıdında gördüklerini anlatmaktadır.

aradığı öğrenciyi bulduğunu anlayan germain bunun üzerine claude'la yakından ilgilenmeye başlar. ona okuması için kitaplar getirir, yazması ve öykünün devamını anlatması için onu motive eder. zaten ikili arasındaki bu konuşmalar yaratıcı yazarlık kursundan diyaloglar gibi. germain bunu öğretmenlik adına mı, yoksa öyküyü merak ettiği için mi yapıyor, diye sorarsanız, ikisi de, derim. çünkü, cloude'un şehrazat tarzında anlattığı, en heyecanlı yerinde kesilen ya da geçmişe dönüşle merakı çoğaltan öykü, eşiyle paylaştığı orta sınıf entelektüel, sıkıcı hayatlarını renklendirmeye başlamıştır.

jeanne (kristin scott-thomas) ve germain'in heyecanını kaybetse de hâlâ entelektüel ukalalığını muhafaza eden bir evlilikleri diane keaton'lı herhangi bir woody allen filmindeki çiftleri hatırlatmakta. yönetmen bununla yetinmeyip oyunbaz tavrını sevdiği allen'a bir sahnede match point'le selam gönderiyor.

sadece çiftin cloude'a değil, cloude'un da onlara ihtiyacı vardır. herkese bir suç ortağı, bir şeyler yaratırken görecek birileri gerek. kaldı ki, birileri okumayacak olsa yine de yazacak, yani "çekmeceye yazmak"la yetinecek pek az kişi vardır.

*

film başlarda swimming pool'un karasularında yüzse de çok geçmeden farklı oldukları ortaya çıkıyor. devamında hissedilen, cloude'nin tekinsiz bakışlarıyla desteklenen film noir etkisi, film bir suç öyküsüne dönüşecek, sonu karanlık bir yere varacak hissi vermesine rağmen filmin sonuna kadar koruduğu mizahıyla beklenildiği kadar karanlık bir yerde sonlanmıyor.

öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişki de ikisini birden değiştiren, birbirini besleyen bir ilişkiye evriliyor.

*

o sahneyi ise, filmin özüne biraz uzak bir yerden seçtim. çünkü jeanne ve germain'in woody allen tarzı modern sanat tartışmalarını çok sevdim. galiba modern sanattan hazzetmediğim için bu karikatürleştirme hoşuma gitti.

jeanne yöneticiliğini yaptığı galerinin başarısızlığa aşina yazgısını değiştiremezse galeri kapanacak kendisi de işsiz kalacaktır. son şansı olan sergiden önce, eserleri germain'e tanıtıyor ve belki de ondan cesaret veren bir şeyler duymayı umuyor.

o sahnenin başında sergi kataloğuna bakmaktadırlar, jeanne eserleri nasıl bulduğunu sorar:

"- ne düşünüyorsun?

- gayet sıradan şeyler değil mi? bir mutfak saati ve vantilatör.

- sıradan nesneler ama şaşkınlık yaratmak için düzenleri değiştirilmiş. görüyorsun, saat on üç rakamdan oluşuyor.

eserleri beğenmeyen, pek özel bulmayan germain katoloğu kapatırken kaçamak bir yanıt verir.

- fena değil.

ama jeanne'nin vaz geçmeye niyeti yoktur. germain'e bir kulaklık uzatır hatta kulaklarına takar.

- ve bu, dinle!

- nedir bu?

- dinle... "sözlü resim!" sanatçı kulaklıkların duvara asılmasını veya boş bir kutuya konulmasını öneriyor. ressamın sesi resmi anlatır. dinleyici çalışmayı hayal ederek sanata iştirak eder hale gelir. hayal gücünü boş çerçeveye yansıtır. resimler gerçekti ama ressam onları anlattıktan sonra yok etti. on üç tane var. bununla sanatçı şiirsel, fani ve maddesellikten sıyrılmış bir şeyler önererek somut nesnelerle kafayı bozmuş kültürel endüstriyle dalgasını geçiyor."*


çeviren: seijaku samurai

16 Ağustos 2013 Cuma

elvis presley için anma denemesi

elvis presley on altı ağustos bin dokuz yüz yetmiş yedide, yani punk'ın doğduğu sene hayatını kaybettiğinde, buralı bir gazete haberi, "müziğe seksi getiren adam" başlığıyla duyurmuştu. elvis'in sahnedeki bir fotoğrafının altına ise, "elvis presley, elinde gitarıyla ilk defa amerikan televizyonuna çıktığında sadece yüzü ve belinin üstü kısmı gösterildi. ünlü şarkıcının seks dolu hareketlerinin gösterilmesi uygun bulunmamıştı," yazmışlardı.

haber şöyle devam ediyor: anneler babalar ondan nefret ediyor, bu ise gençlerin onu daha çok sevmesine yol açıyordu. siyah saçları, dolgun dudakları, daracık pantolonlarıyla presley çokları için seks ilahıydı. elvis'in konserlerinde bir olay çıkmasın diye polis birlikleri daima hazır bekletilir, bayılan kadınları hastaneye götürmek için onlarca hemşire görevlendirilirdi...

13 Ağustos 2013 Salı

yıl dökümü

bu yıl da en çok babamı özledim.

annemin, "belki de bu hayattan nasibimiz böyleymiş," demekle neyi işaret ettiğini artık biliyorum. ya da öyle sanıyorum.

uzun hikâye, nun masalları, edebiyat ve kötülük, ars moriendi, yeraltından notlar, bir yusuf masalı'nı yeniden okudum.

ercan kesal'ın yazdıklarıyla tanıştım. gündüz vassaf, nazan bekiroğlu, ahmet mümtaz taylan ve murat menteş'in köşe yazılarını sektirmedim bile. tanıl bora ise alçağın teki. bundan böyle tek bir yazısını bile okumayacağım.

neredeyse sevdiğim bütün yazarlar yeni kitap yayınladı. en iyiyi seçmek zor ama en kötüsü, yeni bir şey söylemeyen, zaten bunu aklına bile getirmeyen, denenmiş ve iyi sonuç alınmış eski yolu yeniden yürüyen ruhi mücerret'ti.

"z" harfindeki eğik çizgiyi tam ortadan kesen, alttaki ve üstteki çizgiye paralel üçüncü çizgiyi çizmeyi bırakmıştım ama nar ağacı'nın zehra'sı yüzünden tekrar çizmeye başladım.

neşet ertaş ebediyete yürüdü ve ben bir süre neşet ertaş türküleri dinleyip ağladım. sanki hayatımdan bir cümle eksilmişti.

sonra selçuk yula, geriye "kalemizde ivançeviç var/ geri dörtlü çelikten duvar/ orta saha hepsi canavar/ ileride selçuk yula var" tezahüratını bırakıp, çocukluğumuzu da alarak gitti. ah be kaptan, kıvır kıvır saçların rüzgarda uçuşmasa da olurdu, bassaydın topa, bekleseydin biz geriden gelenleri.

yeni bir deftere başladım. adını da "terk-i terk defteri" koydum.

okyanusu bir defa daha gördüm. rengi ancak okyanusta görebileceğiniz mavidendi.

küçük prens yere düştü. ama yere düşmeseydi, adımın baş harfi -hem de başlangıcı geride kalmış haliyle- işlenmiş mendille sevişiyor olmayacaktı şu an.

ellerimin annanemin ellerine daha çok benzediğini fark ettim.

krema ve şerit doğranmış kabaktan mükemmel makarna sosu olabildiğini öğrendim. karabiberin olaya katkısını ise inkar etmiyorum.

pilavlarım hâlâ sıkıntılı.

bundan böyle her türden salatada mutlaka maydanoz olacak.

on üç uğursuzmuş. bazan elinizden bir şey gelmez.

yarı maratonu üç dakika geç bitirdim. belki de antrenmansızlığı bahane etmeyi bırakıp, yaşlandığımı kabul etmeliyim.

artık yaşlanmaktan korkmuyorum. çünkü, toplamda bir haftayı ve bir iki "an"ı çıkartırsak hayatımın en güzel senesiydi.

günlerce kitaplıkla uğraştım. ama değdi.

"eğer allah varsa buna izin vermez," dedim bir kez. allah varmış. hamd ona olsun.

ilk günü yirmi bir mart olan 'ilkyaz'ın yirmi sekiz martta kesinlik kazandığını anladım.

yıllar var ki, ilk kez bu kadar az film izledim. bütün bond filmlerini izlemeyi planlamıştım ama olmadı.

bulaşık yıkarken çocukluğumun ve ilk gençliğimin bir çok filmini yeniden izledim.

iki bin on bir yazı geri gelmeyecek. geri gelmeyecek bütün yazlar gibi.

behzat ç.'nin bit(iril)mesi şehirle olan bağlarımdan birini daha yitirmekti. bir üst geçit nasıl yıkılırsa öyle acıdı içim.

etiketinde "ezme incir" yazan ama rafta reçellerin yanında duran 'bir şey' keşfettim. sanırım bağımlılık yapıyor.

staedtler marka siyah tükenmez kaleme ihanet ettim. altını çizmeden okunamaz bir kitaptı. yanımda başka bir kalem -elbette siyah- vardı. bir günahı bir defa işleyince ardı geliyor.

bu yıl da ölmedim.