31 Ekim 2013 Perşembe

hiç mi yok?

bir...

"günün sorusu" olarak: hiç mi yok?

iki...

leyla ile mecnun'dan "o sahne"ye bir video olarak:

(...)
leyla: mecnun beraber gidelim.
mecnun: beraber mi? nereye, amerika'ya? pasaportum yok ki benim.
leyla: pasaportun mu yok?
mecnun: hee...
leyla: hiç mi yok?
mecnun: "hiç mi" mi yok? ya, var da azıcık, bana kadar var. onla da bulgaristana anca giderim zaten. ya, pasom yok benim ne pasaportu?
(...)

(leyla'nın son cümlesine ise bir başka bayılıyorum: öğretcem sana her şeyi bebeğim...)

üç...

"altı çizili satırlar" ya da "alıntı":

"ne de olsa ben, birine bir şey var mı diye sorup yok cevabını alınca, hiç mi yok diye soran ve bu kez aslında o şeyden biraz var olduğunu öğrenen bir ceddin evladıydım. (alper canıgüz, gizliajans)"

dört...

"bir anı parçası":

39°55′28″K 32°53′8″D... cadde ve sokağın sayıyla belirlenmiş isimlerini içimden tekrar ede ede yürüyorum. bir iki soruştan sonra buldum zaten. kalbim deli gibi çarpıyor, avuçlarım uzun zamandır terli. sanki herkes bu durumun farkında ve bana bakıyor. ceviz ağacı bile.

apartmanın adını, hemen yanındaki numarayı bir defa daha okudum. kesinlikle burası. derin bir nefes aldım. kalbimin gümbürtüsünü, aklımın sesini duymazdan geldim. girebilirim. ama girişte güvenlik kulübesi, kulübede de güvenlik görevlisi var. bakın buna hazır değilim işte. her neyse diyerek, giriş niyetine soruyorum: "bilmem kim beyin bürosu burada mı?" karşılığında hayatımın en ikna edici cevabını alıyorum: "bu apartmanda büro yok beyfendi."

güvenlik görevlisine darmadağın olmuş bir sesle teşekkür ederken, hangisini seçsem canım daha az yanar bilmiyorum: kötü bir şaka ya da her şey yalan...

hayat boyu biriktirdiğim bütün özgüveni orada bırakmış, koşmak ve yok olmak arası bir kaç adım atmıştım ki, geriye döndüm, kulübenin penceresine eğildim ve sordum: "hiç mi yok?"

hiç yoktu.

beş...

bu konuyu daha önce işlemiştik:

montherlant, "mutluluğun rengi beyazdır, bu yüzden yazılsa da sayfalarda görünmez," der. ve böylece, hem aragon'u hem de "mutlu aşk vardır ama öyküsü yazılmaz," diyen muhalifleri tekzip eder.

biz olsak, aragon'la karşılaştığımızda sorardık: hiç mi yok?

2 yorum:

lydia dedi ki...

gizliajans’tan yaptığınız alıntıya dayanarak cevap verirsek “…o şeyden (bu durumda ‘aşktan’) biraz var” cevabını aldığımızda ‘aşk’ ve ‘biraz’ yan yana gelemeyeceği için mutsuz oluruz zaten.

sırılsıklam başlayan ‘aşk’, sonbaharda yaprak döken ağaçlar gibi özünden parçalar yitirmeye başladığında kış gelir, mutsuzluk başlar. insanoğlu bu yüzden yeniden yaprak açmak, ‘aşık’ olmak için baharı bekler. ve bahar her zaman gelir aslında. ancak sarsılan (öz)güvenimizle kendimize ördüğümüz duvarların yüksekliğine ve kışın yüreği donduracak kadar soğuk geçip geçmemesine bağlı olarak, baharda yeni yapraklar, çiçekler açmayabilir. geriye iki yol kalır; maşuk’a zarar verecek her şeyden kaçınıp mutsuzlukla baş etmek için aşk hakkında şiirler, romanlar, (blog yazıları) yazıp, heykelini, resmini, filmini yapmak ve böylece mutsuzluğun çürük sularını akıtarak arınmak. veya daha kötüsü hem kendine hem maşuka zarar vererek mutsuzluğu büyütmek.
aragon’un sözüne ise (haddimi aşarak) ” mutlu aşk vardır ama öyküsü ‘mutlu iken’ yazılmaz” diye ekleme yapmak isterdim. mutluluğun öyküsünü yazmaya çalışma süreci, o anki mutluluğun yoğunluğunu azaltarak mutsuzluğa yol açacağından, doğasına aykırı olsa gerek.

kendimi yokladığımda ise yaşadıklarım bana şöyle dedirtiyor; mutlu aşk vardır, ancak mutlu kalabilen aşk yoktur! ve aşkı mutsuz kılan nedenler hakkında konuşmak da aşkın doğasına aykırıdır…

verbumnonfacta dedi ki...

"aşk" hiç "biraz" olur muymuş? eğer olursa sadece üniversiteye hazırlık kurslarında anlatım bozukluğu örneği olur kanaatimce.

aşk tam da dediğiniz yollardan geçer bence de.

yazar, heykeltraş, ressam, yönetmen olmadığım için üzerinden rahatça atlayıp geçeceğim bir bahsi parantez içini üzerime alınarak devam edersem: bir deniz feneri yalnızlığında kendi kendime konuşamadıklarımı(yoksa ne derler) ya da konuştuklarımı(desinler ne diyeceklerse)buraya not düşmeye başladım ve bunu sevdim. hepsi bu. yoksa fazla düşünmemek için daha akşam üzeri uyumaya çalıştığım, yorganı başıma çekip salya sümük ağladığım da oldu benim. anlayacağınız bu blogun benden başka kimseyle alakası yok. ya da yazdığım mektupları kağıt gemilere yüklüyor değilim.

bir de, ben kahraman değilim. olabileceğimi de sanmıyorum. eğer "benim" diyebilirsem gider alırım. tek ölçüm diyebilmek. varsın dünya yansın sonra.

mutluyken aklımıza ne geliyor ki onu yazmak gelsin?

elinizde aşk varsa hâlâ tadını çıkartın bence. "mutsuz" olmasını hiç mi hiç dert etmeyin.