1 Mayıs 2017 Pazartesi

bir masada iki kişi: sevmeyi istemek

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- bunca zaman neredeydiniz?

- sizinle baş etmeye çalışıyordum.

- isterdim ki baş etmeye çalışmaktan çok yan yana yürüyelim...

- zaaflarımdan haberdar olmanıza itirazım yok. ama görmenizi istemem. sizinle yan yana yürümem çünkü sizi uzaktan seviyorum ben. ve buradan bakınca o kadar güzelsiniz ki, anlatamam...

- ah, sizdeki ben...

- anlatamam derken anlatmışım meğer.

- sizdeki ben, bendekinden ne farklı değil mi? ona benzemek isterdim biraz da olsa. ama insanım.

- benzemeye çalışmadığınızı hiç kimse iddia edemez. güzel olan da, bir süreliğine de olsa bendeki o kadına benzediğinize hem siz hem ben fena halde inandık.

- güzeldi, evet... ne farklıymışım oysa değil mi?

- buna cevap veremem. çünkü o farklı dediğiniz sizi, yani iddia ettiğiniz o kadını ben hiç tanımadım.

- nasıl? tam da onu tanıdınız, en yalın haliyle.

- hayır! siz hep berbat bir kadın tasvirindesiniz. ama ben o kadını hiç tanımadım.

- görmek istemediğinizden, gözlerinizi kapatıyorsunuz ya ondandır.

- ben sizi sevmek istedim ya ondandır.

- sevmek istemek ne tuzak ama. bubi tuzağı. hep bundan oldu ne olduysa.

- kimin umurunda.

- benim.

- olmasın. siz bakmayın benim ölçülü, korkak, çekinik ve kırılgan duruşuma. ben bilerek ve isteyerek dışı kora dönmüş sobalara dokunabilirim. yani bubi tuzaklarına gönüllü düştüğüm, bile isteye lades dediği çoktur.

- biliyorum. siz hep dersiniz kahraman değilim. ama şu var ki ciddi bir maceraperestsiniz ve adrenalin bağımlısı. istediğinizde kimse engel olamaz bir kahramanlık hikâyesine kendinizi atmanıza.

*

"yapma," dedim konuşmasının tam burasında. ve bu, "evet. tanıyorum seni." demeden hemen önceydi.

6 yorum:

lydia dedi ki...

uzaktan sevmek… ne zaman bu iki kelimeyi yan yana görsem halil cibran-ziyade mey’in, cibran’ın ölümüne kadar ondokuz yıl boyunca hiç görüşmeden önce dostça, sonra aşkla mektuplaşmaları gelir aklıma hemen. ve ruhlarını mektuplarla apaçık ortaya koymaları. kim bilir belki de bunu yitirmekten korktukları için beş duyuya hitap eden her türlü yakınlaşmadan kaçınırlar. kim bilir…

verbumnonfacta dedi ki...

"uzaktan sevmek" uzaktan sevenin bahanesi.

gerçekte sevmek -ya da aşk-, 'bu kadarcık'la yetinmez. beş duyu varsa beşini de ister. ama yakından bakılırsa 'mutlak güzellik'in yara alacağını da bilir. ve buna razı gelir.

cafedelotus dedi ki...

sonra n'olmuş peki ?ya da n'oldu ?

verbumnonfacta dedi ki...

her masalın sonunda olan oldu: hayat oldu.

cafedelotus dedi ki...

organ bağışı iki kişiye hayat oldu gibi mi ?:)

verbumnonfacta dedi ki...

şöyle oldu. çoğu zaman masal ve hayat bir bardağı dolduran iki ayrı sıvı gibidir. biri çoğaldıkça diğeri azalır.