24 Aralık 2017 Pazar

dertler derya

prensip olarak çoluk çocukla muhatap olmuyorum. üniversite yaşlarından bu yana hem de.

bu iki cümle burada dursun.

artık başlayabiliriz.

*

baktım olmuyor, ne yapsam ne söylesem anlamıyor, "yirmi beş otuz beş yaş arası bir kızla olmaz," dedim ben de.

ama "zaman" bu. çabuk geçiyor. geçmeyen sadece "an". o da peşimizde sürüklediğimiz için. benim "yirmi beş otuz beş arası" dediğim, kişiden kişiye, iklim ve yöreye göre değişiklik gösteren kadınlığın büyük kara deliğinden bir gün çıktı.

rivayete göre, kırk gün kırk gece değilse de büyük bir kutlama olmuş. on tane deve kurban edilmiş, ajda pekkan sahne almış, yardıma muhtaç yüz çocuk sünnet edilmiş, toplanan bağışlarla kenar mahalle okullarından yedisine kütüphane kurulmuş.

asıl hikâye sonra başladı. hasta olduğunda, "otuz beşi devirdik, yaşlandık sayılır. hâliyle kolay hasta oluyoruz," diye yakınmalar mı istersiniz, işe yeni başlayan stajyer çocuk adıyla hitap etmiş de, "bak evladım, benim yaşım otuz altı. neredeyse annenle yaşıtım," demediği için pişmanlık yaşamalar mı dersiniz?

en son, annesi evden çıkarken zorla kürklü bir manto giydirmiş de ahu tuğba'ya benziyormuş onu anlatmak için aradı. lafı döndürüp dolaştırdıktan sonra, "otuz yedi yaşındayım annem hâlâ giyeceğime karışıyor" deyince dayanamadım, "bütün dertler seninki gibi olsa," dedim.

"benim de yirmili yaşlardaki kızlarla takılma yaşım geldi. çoluk çocukla ne yapacağız bilmiyorum."

telefonu kapatması gerekiyormuş. "olur," dedim. o günden sonra bir daha aramadı. ona da, "olur".

2 yorum:

lydia dedi ki...

bu yazınızda bahsi geçen "çoluk çocukla muhatap olan erkekler"i düşününce bana bir kez daha barış bıçakçı'yı çağrıştırdınız. tam olarak neyi hatırlattığını bulmaya çalıştım. 'sinek ısırıklarının müellifi'nden şu satırları:

"...freud'dan bu yana erkekler kendilerini kaybettikleri yerde bulacaklarını düşünüyor." (s.96)

"zamanın geçişini genç bir kadının bedeninde durdurmayı, zamanla kaybettiklerini o bedenden geri almayı istemek..."(s.97)

çoluk çocukla muhatap olamayan cemil ise şöyle düşünüyor:

"ben doğru dürüst konuşamadığım, konuşmaktan tat almadığım birine aşık olamam. konuşmak için ortak bir dil, ortak bir duyarlılık gerekir değil mi?" (s.152)

"cemil kıza her baktığında onda gözlerini kamaştıran bir güzellik buluyordu ama gözlerini dinlendiren bir iyilik bulamıyordu." (s.113)



verbumnonfacta dedi ki...

cemil'in bahsettiği şeyin yaşla bir ilgisi yok. bahsi geçen haller her yaştan muhatabın karşımıza çıkarabileceği haller. kaldı ki, henüz yirmi yaşına varmadığı halde sadece sohbeti değil, bütün varlığı keyif sebebi genç kızlar var.

erkeklerde belli bir yaştan sonra ortaya çıkan "çoluk çocuk" ilgisinin ise bıyık kesmek gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. gençleşme arzusu ve beraberinde gelecek ölümü kandırma isteği. sanılanın aksine bunda "gençlik"in her haline yöneliş yok. gençliğin vereceği onaya ihtiyaç var. böylece kendini hâlâ(!) genç hissedebilir, bir süreliğine de olsa ölümü unutabilirler.