23 Eylül 2014 Salı

bir intihar hatırası

s. melek yıldız, neredeyse üç yıllık bir aradan sonra "karanlık"ın elle tutulur hale dönüştüğü bir metinle burada.

*

sigarayı yaklaşık yirmi gün önce bıraktım.

o halde mektupları yirmi gün önce yazmaya başlamışım.

hocama, "benden adam olacağına inandığı, üstelik beni de inandırdığı için teşekkürler," aileme, "tek başına yürüdüğüm yollarda ne zaman ayağım bir şeylere takılsa hemen arkamda oldukları ve bu illüzyonu bozmadıkları için teşekkürler," kendime...

mektup cebimde. iç cebimde. daha okumadım. az önce bir defa daha yokladım. mektupta yazanların parmak uçlarımdan birer birer yüreğime akmasını umut ediyorum. gözlerimi, beynimi bu işe karıştıracak gücüm yok. ama gerekirse mektubu açacağım ve önüme sereceğim.

ve bunu her an yapabilirim.

soğuk metali hem avuçlarımda hem üzerimdeki kalın paltoya rağmen belimin hemen yukarısında, yere paralel bir hat boyunca sırtımda hissediyorum. bu üşüme, rüzgarın uzaklardan getirip bedenime terk ettiği titremeyle birleşiyor. aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla, bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan su parçası.

üzerinde durduğum köprü üst geçide, su parçası da şehrin insanlarını işe, eve, okula götüren araçlara dönüştüğünde yalnız olmadığımı fark ettim.

sağ yanımda duruyor, soğuk metali hem avuçlarında hem yere paralel bir hat boyunca sırtında hissederek, aşağıda sonsuz ve korkunç bir hızla bembeyaz giysiler içinde dans ederek akan nehre bakıyor. sanki bir tiyatro oyunundan kaçmış gibi. rüzgar ve soğukla gelen yağmurun vücuduna yapıştırdığı uzun kollu, kırmızı bir elbise giyiyor. makyajı bozulmuş, rimeli akmış, takma kirpiklerinden biri düştü düşecek. "doktordum ben," diyor.

"gözlerimi kapatıp kendimi şarkıcı kadının söylediği şarkıya bırakmıştım. belki sözleri anlamıyordum ama hayal ediyordum... gözlerimi açtığımda onu gördüm; daha doğrusu buz mavisi gözlerini.

beni gördü. "görmek" gerçek ve mecaz tüm anlamlarını yanına almış, "o"nu gizli özne yaparak "beni" bulmuştu. daha sonra defalarca hissedeceğim bir duyguyu ilk defa o an hissettim; donmak ve yanmak hissi, nasıl da benziyor...

ben bununla savaşırken, o da diplerinden başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir kokuyu, kokusunu saklayan dalgalı saçlarını bir el hareketiyle geriye attı. bir kaç tel saç yer çekimine uyarak yana, kulaklarının üzerine düşerken gözlerim ellerinin peşine düşmüştü bile. uzun parmaklar ve bitimindeki dikdörtgen tırnaklar... şarap kadehi tuttular, gömlek düğmeleri açtılar, arabadan inen bir kadına uzandılar.

başım döndü.

konser çıkışı taksi beklerken yanımdaydı. bekleyişin sonunda taksi geldiğinde hakkında üç şey biliyordum: ressam, adı ve damarlarındaki slav kan. aslında dört; dudağının kenarındaki minik ben. ama görmek için yakından bakmalısınız. yol boyunca konuşmadık. bazan birbirimize, en çok da içinde olduğumuz aracın izin verdiği boşluklardan dışarıya baktık.

evime giden merdivenleri birlikte çıktık. kapıdan birlikte girdik. ah, o ev...

yatağın iki kenarında durup, birbirimize bakarak, tebessüm ederek, gözlerimizde hazzın pırıltısı, tıpkı şark masallarında anlatıldığı gibi 'kırk kat' giysiyi tek tek soyunduk. hız çağında yaşadığımız için olsa gerek, bazan bir kaçını birden.

birbirimizi sonunda bulmuş olmanın heyecanıyla akan, herhangi bir engele çarpmadan hızla geçen günlerden kendimi kurtardığımda, ayaklarım yere bastığında yani, evin her tarafını irili ufaklı, türlü türlü çerçeveleri olan aynalarla doldurmuştum bile. çünkü onu çoğaltmak, her baktığım yerde görmek istiyordum. eğer bakışlarımız bir aynanın derinliğinde bile karşılacaksa karşılaşsın, yeterdi.

o güzel yüzünü seyretmek, nefesini dinlemek, yanımda ve gerçek olduğuna, onu uydurmadığıma bir defa daha emin olmak için gecelerce uyumadığım oldu. onu seyredebileyim diye önümdeki yemeği yemez, ondan tarafa bakmaktan filmleri izlemezdim.

aşk bitimli. güzel günleri de... pencereden giren rüzgarın karnına dolarak odanın orta yerine sürüklediği perdeler, dağınık yataklar ve kırışık örtüleri, sarmaş dolaş filmler, seyahatler, mutfakta beraber yemek yapmalar, sözü birbirinin ağzından almalar, gece yarılarında çıplak girilen denizler, kumsalda şarap kadehleri, tutulan ve aynı anda bırakılan nefesler, çığlıklar...

bir sabah uyandığımda yanımda yoktu. salonun ortasında, aynalarda çoğaldıkça çoğalan bavulların yanında ayakta duruyordu. ülkesinde, tanışmamızdan önce başvurduğu bir kolejden olumlu cevap almış. sadece resim değil, sanat tarihi ve ingilizce derslerine de girecekmiş. havaalanına gelmeme gerek yokmuş. hem böylesi daha kolay olurmuş. yazarmış. yazarmışım. her şey çok güzeldiymiş. kendine iyi bakmış.

salondaki kanepede, üzerinde seviştiğimiz, sarmaş dolaş film izlediğimiz, konuştuğumuz, sustuğumuz, yemek yediğimiz, yine seviştiğimiz, kimin üste kimin altta olduğuna aldırmadığımız, bir defa daha seviştiğimiz kanepede ne kadar oturduğumu, bakışlarımı hangi noktaya sabitlediğimi hatırlamıyorum. belki günlerce. belki gözlerinin buz mavisine.

kalktım. banyoya gittim. yüzümü yıkadım. banyonun musluğundan akan su kapkaraydı. aynaya baktım, sanki yüzüm bana ait değildi, yerinden çıkarılabilirdi. kulaklarımın arkasında mandallar vardı. mandalları açmak yeterliydi.

banyodan çıktım. bulduğum bir makasla evin bordo renkli kadife perdelerini karelere, dikdörtgenlere bölmeye başladım. ne kadar ayna varsa evde, üzerini örttüm.

eski yalnızlığıma döndüm."

2 yorum:

Özlem Fındık dedi ki...

Bu aynalar bitsin..

verbumnonfacta dedi ki...

buna iki cevabım olabilir:

bir- ilerde bir gün, "verbum non facta blog"ta ayna imgesi" başlıklı doktora çalışması hayal ediyorum. (evet, burada bir gülümseme ikonu var)

iki- "rüknettin'in aynalarda ağladığı kadar var"*


*:kemal sayar, rüknettin'in kalbi için kehanetler