10 Mart 2017 Cuma

tavla ve miğfer

kavga etmiştik. büyük bir kavga. öyle ki, sakinleşene kadar evin bir köşesinde oyalandıktan sonra sarmaş dolaş olmayı bu defa beklememiş kendimi dışarı atmıştım. kapıyı çarpmış bile olabilirim. hatırlamıyorum.

bizim sokakta bir kahvehane vardı. oraya gittim. kahvehane kumarhane karışımı bir yer. herkes bana baktı. oysa iki apartman yanda oturuyordum. en üst kat. çatı katı da var ama onu saymıyorum. bir çay söyledim. sonra bir çay daha. çayımı içerken posta ve türkiye gazetesini okudum. gazeteler bitince çayların parasını ödeyip çıktım.

kapıyı sessizce açtım. salonun ışığı yanıyordu. yatmamış. montumu asıp kafamı salona uzattım. kanepeye uzanmış, kendi kendine tavla oynuyordu. dirseği kanepede, yüzünün sol yanı avucunda. sağ eliyle de zarları atıyor, alıyor, pulları oynuyor.

o an ne olursa olsun onu terk edemeyeceğimi anladım. onu hayatın ortasında yapayalnız ve savunmasız bırakamazdım.

yüzümdeki hüzünden yapılma tebessümü, şımarık ve kocaman olanıyla değiş tokuş edip yanına yürüdüm.

"kim yeniyor?"

ben yeniyormuşum.

bunu birden bire hatırlamadım elbette. geçenlerde julien gracg'ın ormana bakan balkonu'nu okuyordum. tatar çölü'yle kardeş bir roman. sözü uzatmamak için "john fowles'ın bu adama neden bu kadar çok değer verdiğini nihayet anladım," diyeyim.

orada, giovanni dragovari bekleyişinin bir yerinde mona'yla karşılaşan, sadece bekleyişi değil hayatı da anlam kazanan asteğmen grange, devriye nöbeti diye çıktığı yürüyüşün sonunda kendini bir defa daha mona'nın kapısında bulur. anahtarı vardır. mona'yı ve yardımcı kadını uyandırmamak için sessizce içeri girer. miğferini çıkarıp "alışılmış bir jestle dolabın kocaman anahtarına asar" ve "birdenbire yüreğinde hafif bir şok hisseder".

çünkü, "her asılışta kayışının ucunda biraz sallanan miğfer cilalı tahtaya sürtüne sürtüne orada yay biçiminde bir iz açmıştı."

2 yorum:

lydia dedi ki...

yazınızda ‘tatar çölü’nden bahsedişiniz mi,
yazdıklarınızı okuduğum sırada bilmem kaçıncı kez aynı “nefes”i* dinleyip nefessiz kalışım mı,
sevdiğinizin kendi kendine tavla oynaması mı,
onu terk edememe nedeninizin “onu hayatın ortasında yapayalnız ve savunmasız bırakamayacak” olmanız mı,
hangisi...
ya da hepsi birden mi beni şimdi böyle hissettirdi ?
böyle kabuk bağlamış bir yaranın izine şefkatle dokunur gibi...

*naci derler - erkan oğur & derya türkan & ilkin deniz “dokunmak”

verbumnonfacta dedi ki...

bakmasını bilen, görmeye muktedir gözler... ne desem ne yazsam daima çoğunu görüyorsunuz. benim yerini unuttuğum ancak izlere bakarak bulduğum yaraları, eski şarkıları...

bunlar için teşekkür edecek değilim :) ama "nefes" için çok teşekkür ederim. bir parça da ben çektim içime.