9 Ağustos 2013 Cuma

okura methiye

bilim kurgu yazarı isaac asimov bir üniversitede düzenelenen bilim kurgu konferansına katılır. konuşmacılardan biri asimov'un eserleri üzerine konuşurken salondaki dinleyiciler arasında o da varmış.

konuşma bittikten sonra konuşmacının yanına gitmiş, "vakıf üçlemesi hakkındaki yorumlarınıza katılmıyorum," demiş. kendisiyle pek ilgilenmeyen konuşmacı sadece alaycı  bir "yaa," ile karşılık vermiş. bu duruma hafiften sinirlenen asimov, "ama ben asimov'um," diye devam edince de konuşmacı, "peki bu size en doğru yorumu yapma hakkını veriyor mu," diye sormuş.

ve hazırcevaplığıyla tanınan asimov'a da susmak, bu hikayeyi dost meclislerinde anlatmak kalmış.

*

bu vesileyle, "yazar -ya da şair- burada ne anlatmak istemiştir," çoksaçmasorusuyla edebiyat sevdirmeye çalışan tüm türkçe öğreticilerine selam olsun.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

anket

siz olsanız, doktora hediyesi olarak fakir ülkelerdeki çocuklar için unicef'e doktorasını bitiren arkadaşı adına iki yüz elli doz çocuk felci aşısı bedeli bağış yapan bir kadına aşık olur muydunuz?

üstelik, bal rengi kocaman gözlerine gölge düşüren kirpikleri ne zaman kırpışsa fırtına yaratacak kadar uzun ve hiç kullanılmamış iki adet gamzesi var. emin olduğum bir başka şey de "iq"suyla aynı anda bir kaç kişiyi dövebilir.

notgibi: şahsen ben olurdum, yirmi beş - otuz beş yaş arası kadınlardan olduğunu bilmeseydim.

4 Ağustos 2013 Pazar

kısa kısa - dokuz

* selçuk'u gece yarısı civarında ne zaman arasam, "buzdolabından çıkarıldıktan bir süre sonra üzeri buğuyla kaplanan mor üzüm tanesi sesim"le konuşmamı istiyor.

* "benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim – kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. ve ben söylemek isterim ki, her şey ve herkese kayıtsızım. değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır. (şule gürbüz, kambur)"

* istediğimize sahip olamamak, istemediğimize sahip olmaktan evlâdır.

* önceden bunları yazdığım için şimdi tekrar yazamıyorum. önceden bıktığım için tekrar bıkmamın anlamı yok. önceden sevdiğimi söylediğim için şimdi tekrarlamak gerek. şimdi tekrar tekrar söylüyorum; çemberin iki ucu birleştiğinde ben yok olucam.

* roland garros'da beklenen oldu: rafael nadal ve serena williams, her ikisi de çok rahat şampiyonluğa ulaştı.

oysa federer adına her şey iyi başlamıştı. şanslı kura, kendisine ters gelen berdych'in ilk turda monfils'e daha ilk turda elenmesi, djokoviç ve nadal'ın yarı finalde cenkleşecek olması biz sevenlerine  "bu defa söderling'e ihtiyaç olmayabilir," dedirtmişti. ama tsonga çeyrek finalde federer'i çok net yenip turnuva dışına itti: üç-sıfır.

* bazan yolum yeni bloglara düşüyor. eğer kötüyse hoşuma gitmiyor ve üzerinden atlayıp gidiyorum. ama iyiyse, nefret ediyor ve takılıp kalıyorum.

* "sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan/ portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar (turgut uyar, yokuş yol'a)"

* derste ya da beklerken, saat daima sandığınızdan daha geridedir. bulaşık ise her zaman sandığımızdan çoktur.

*yönetmen, yapımcı ya da oyuncu... işin içinde clint eastwood varsa üst düzey bir soundtrack garanti. bakınız: trouble with the curve.

* birden yirmiye kadar bütün sayıları bilen ama hangi sayının hangisinden önce geldiğini bilemeyen bir adam olmayı isterdim.

* "gün boyunca hayatta kalmaya, geceleri ise yaşamaya çalışıyoruz. (gündüz vassaf)''

* hiç acımam yoktur, fırından eve gelene kadar ekmeğin ucunu ya da pidenin kenarını koparıp yerim.

* "el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen/ benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar (turgut uyar, yokuş yol'a)"

* "spectacular"a "resmi çizilmeye değecek kadar güzel olan şey" türkçe karşılığını veren sözlüğü bana da bulun. onu seveceğim... (burada duydum.)

* hep en iyisini isteriz. ama sonuç hep bildiği gibi olur.

* türkçe müziğin muktedirleri deniz seki'den boşalan "feleğin çemberinden geçmiş kadın" kontenjanını galiba sıla ile doldurmaya karar vermiş.

* wimbledon'da, şimdiye kadar izlediğim en kötü grand slam finali sonrasında iskoç andy murray şampiyon olarak ingiliz kendini beğenmişliğinin yetmiş yedi yıllık 'şampiyon' hasretine son verdi. kadınlarda ise şampiyonluğu, burada ikinci kez final oynayan ve ilkinden eli boş dönen marion bartoli kazandı.

bol süprizli turnuvada bana göre en en büyük süpriz, nadal'ın daha ilk turda steve darcis'e elenmesiydi. ilk turda elenmesi değil, rakibini sıralamada yüzüncü basamakta olması değil, üç sıfır yenilmesi değil, nadal gibi bir çelik iradenin iki tie-break yitirmesiydi böyle düşünmeme sebep. sonra federer'in ikinci turda elenip üst üste otuz yedinci defa grand slam çeyrek finaline kalma şansını yitirmesi ve elini kolunu sallaya sallaya şampiyon olması beklenen serena williams'ın dördüncü turda alman sabine lisicki'ye elenmesi sayılabilir.

* "temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa/ gel bağışlayalım birbirimizi. (turgut uyar)"

* tanrım, biliyorsun; gamzeleri olmalı gülüşünü sanki paranteze alan. arz ederim.

* "ölüm, biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak olmalı. (ibrahim tenekeci)"
 

1 Ağustos 2013 Perşembe

kirli ağustos*

şiirle başlayalım güne, aya.

ağustosun ilk günü. ve sıradan.

ağustos, unutuşun ayı. ve vazgeçmenin. beyaz incirlerin, yarım adayı yıkayan rüzgarların. yaşlanmanın ayı. yokluğu görmenin ve böylece ispatlanması varlığının: olmayan nasıl yok olsun ki?

bir de koşu yolunda vaktinden önce sararıp düşmüş yapraklar. hâlâ...

"o da var olanın ağır ağır yokluğu
şurda bir gündüz kımıldamakta
dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri
gibi bir gündüz
kalın kabuklarını kaldırır doğa.

düşer bir balıkçının tersi olan şey
kirli ağustos! beni ordan oraya götüren eşya
aklımda üç beş otel ya kalır
ya kalmaz üç beş otel aklımda
o da değil bir otelin kendisi
yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi
bir de kahverengi alevlerden yapılma.

başka değil, yokluğu görmek için
kirli ağustos! gözkapaklarımı da yaktım sonunda"


*: edip cansever, yerçekimli karanfil (toplu şiirler I) 

30 Temmuz 2013 Salı

kasa

ödemeyi kredi kartıyla yapacağı en başta belli olduğu halde kasiyerin söylediği miktarı duyuncaya kadar bırakın kartını hazır etmeyi cüzdanını bile cebinden çıkartmamış olanlardan nasıl nefret ediyorsam, "bir kaç tane fazla alayım, çöp poşeti yaparım," diyerek fazladan naylon torba almayı aklına bile getirmeyen, çevre kirliliğini düşünerek bir tane bile almamak için yanında kumaş torba bulunduranlara da bayılıyorum.

28 Temmuz 2013 Pazar

tırnak kesmek

büyük odanın kalabalığından kaçıp koridora çıktığımda küçük teyzemle gönül yengem mutfak kapısının önünde bir şeyler konuşuyordu. yanlarına geldiğimde, teyzemin yengeme, "aksi gibi yakın gözlüğümü evde unutmuşum," dediğini duydum.

bu cümlenin üzerine, biraz başını kaçırdığım sohbetin konusunu anlayabilmek, biraz da yapabileceğim bir şey var mı öğrenmek için, sadece aile içinde değil büyük aile içinde de şımartılmış olmanın rahatlığıyla "hanımlar, her şey yolunda mı," diye sordum.

soru cümlesi her ikisini muhatap alsa da, soruyu aslında ergen zamanlarımızda benim ve kuzenlerimin yakın arkadaşı konumuna geçen ve hâlâ orada olan yengeme sormuştum. ki ben ve kuzenlerim, büyük ailenin sırlarını ve büyük ailenin tarihini yazan yalmanoğlu kara mehmet'in yazdığı, bahçe ortasındaki üç katlı evin kitaplığında torunlardan en cesuru tarafından çalınmayı bekleyen el yazması kitapta yer almayan bir çok bilgiyi ondan öğrenmiştik.

ama teyzem cevapladı. ne de olsa "hanım"ın kızı oydu. biz torunlarının ancak yaşı kemale erdikten sonra "ayşe sultan" diyerek sevebildiği ve yanağından öpücükler çalıp makas aldığı ama başkalarının daima "hanım" diye bahsettiği annanemin üç kızından ortancası. "annanenin tırnakları uzamış. hep ben keserdim ama bugün gözlüğüm evde kalmış."

"dert değil, ben hallederim," dedim. ikisinin soran gözlerine ayrı ayrı bakarak, az önce bahsi geçen şımarıkla devam ettim: "sevgilim tırnaklarını çok kısa keserdi. onu bu alışkanlığından vazgeçiremeyince tırnaklarını ben kesmeye başladım. önüme oturur, sırtını göğsüme yaslar ben de tıpkı kendi elimin tırnaklarını keser gibi tırnaklarını keserdim. yanına oturup hiç denemedim ama annanemin tırnaklarını öyle de kesebileceğimi tahmin ediyorum."

bir süre sonra kalabalık azaldığında gönül yengem yüzünde sadece benim görebildiğim uslanmaz bir tebessümle tırnak makasını bana uzattı. annanemin önünde diz çöküp derisi saydamlaşıp kırışmış ellerini elime aldım. "sultanım, bu onuru bana bahşeder misiniz," dedim. sevilmek güzel bir şey, sevildiğini bilmek daha da güzel.

sonra üç kişilik koltuğun ortasında oturan annanemin sağ yanına oturup sağ elinin, sol yanına oturup sol elininin tırnaklarını hem öptüm hem kestim.

ve bu sırada bir şeyi farkettim; tırnakları, parmakları dahası bütün bir eli ne kadar çok benziyordu benimkilere. meğer, "babamın elleri gibi," diye anlattığım, ondan geçtiğini sandığım bütün özellikler aslında annanem vasıtasıyla bana taşınmış.

26 Temmuz 2013 Cuma

günün sorusu: feda

hangimizin cevabı "evet," olası "hayatın, hayatını feda etmeye değer mi," sorusuna?

24 Temmuz 2013 Çarşamba

"ah" didem

iki sene olmuş.

"bu kadar çok ah dediğim için okurdan af dilerim. vesselam," diyerek bitirdiği, bana kalırsa onunla yapılmış en iyi röportajla* analım onu. daha doğrusu güzelim cevaplarından biriyle:

"çoğu kadın kendileri için önceden planlanmış güvenli bir hayata sığınır. bu hayatın sonu baştan bellidir. bir kadın bunun dışında seçimler yapmaya kalkıştığında, fena halde zora sokmuş olur kendini. (haklısın, başrol oyuncusu olabileceği maddi manevi imkânların içine doğmamışsa eğer.) çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli. benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. bu yüzden biraz 'kadınsı', durup dururken bağıran şiirler."


*: varlık dergisi, ekim2002 (röportajın tamamı için bkz.)

22 Temmuz 2013 Pazartesi

kırbaç

"seyis behram, yedinci günün sonunda gelip, bedeni ölmüş atla gururu ölmüş çırağının arasına oturdu. ve ona dedi ki: yılkıdan üç türlü at gelir. bazı atlar, daha diğer atlara vurulan kırbacın sesini duyduklarında terk ederler huysuzluklarını; ruhlarıyla derileri arasında bir mesafe yoktur. bazı atlar ise, kırbacın açtığı yarayla ruhları arasında gider gelirler, yara açıldıkça ruhları ile derileri arasındaki mesafe kapanıverir. kan ruhlarına damlayınca teslim ederler kendilerini. bazı atlar da var ki, her kırbaçta açılır ruhlarıyla bedenleri arasındaki mesafe. sen onu kırbaçladıkça ele geçmez olur ruhu. öylelerinden geriye, cansız bir tay bedeni kalır. bir de seyisin hafızasında, gururu hiç öldürülemeyen bir tayın gurur kıran görüntüsü. ustalık, bu tür tayları uslandırmakta değil, ona hiç bulaşmamakta saklı. kırbaç, zaten yola gelecekler için sadece bir bahane."*
 
 
*: ali ayçil, sur kenti hikâyeleri

20 Temmuz 2013 Cumartesi

bir yusuf masalı

"anlat :
bu bir yusuf masalıdır de
bunu söyle ve fakat
şunu da sor
yusuf'un masalı neden
yusuf'la başlamıyor?
bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi
bir şivekâr varmış, bir gençkız
yusuf yokmuş, cinler
kaçırmış, yazgı
saklamış onu.

masalın orasına gelince bir yusuf gösterilecek
ama önce masalı bir şivekâr
nasıl başlatıyor
bilmek gerek." *


*: ismet özel, müsvedde(!) bir yusuf masalı'ndan, şivekar'ın çıktığıdır başlıklı birinci bab'tan

notgibi:
eski, yaşanmışlık emareleri taşıyan, yıpranmış bir kitap bu.
okuyan, "yusuf'un masalı neden/ yusuf'la başlamıyor?" mısralarının altını çizmiş ve derkenara not düşmüş: "bildim.../ neden yusuf'un masalı yusuf'la başlamıyor."
ve sayfanın en başına, yani üstteki boşluğa, açıklaması "çok iyi" olan bir yürek çizmiş; yürek: çünkü "çok iyi..."

18 Temmuz 2013 Perşembe

teninle konuşmak*

ezginin günlüğü grubunun yirmi beşinci yılında, yirmi beş sanatçının seslendirdiği yirmi beş 'ezginin günlüğü şarkısı'nı içeren albümün, yani çeyrek'in en güzel şarkısı.

grubun sevenleri bağışlasın ama bülent ortaçgil bu şarkıyı onlardan kat kat daha güzel yorumluyor. üstelik o'na daha çok yakışıyor.

sadece "yorum" değil, bu şarkının ortaçgil'e yakışmasında bence yaşla ilgili bir durum da var. gençlikte hatta orta yaşta söylenebilecek bir şarkı değil sanki. tıpkı dersanedeki türçe öğretmenimiz ismet bey'in dediği gibi, "bir öğretmenin öğrencisine, "yavrum," demesi ile, kızılay meydanı'nda yeni yetme bir delikanlının önü sıra yürüyen genç kıza "yavrum," demesi arasından dağlar kadar fark vardır."

emre aydın'ın "parmak uçlarım tanımak istiyor seni" dediğini düşünebiliyor musunuz? ya da "teninle konuşmanın zamanı" dediğini...

*bülent ortaçgil, teninle konuşmak