11 Ocak 2014 Cumartesi

dedikodu

çağrışımın hızını bilirsiniz. yine öyle oldu.

bugün ot dergisinin aralık sayısında okunmadan kalmış yazılara göz atıyordum. angutyus imzasıyla yazılmış, ankara'da bir pavyon gecesini anlatan 06 angara geceleri başlıklı anlatıyı okuyordum ki hafızamın derinlerinden bir anektod çıkıp geldi. sadece, hatırladığım şeyden emin olmak için kitaplığın raflarını biraz yormam gerekti.

bakma arzusu duyduğum metin, iki bin on üç yılının süprizlerinden, levent cantek kumandasındaki on dokuz çizer tarafından okura sunulan dumankara'nın, levent cantek imzalı, bir anlamda önsöz görevi gören "gün biter, hikâye bitmez" başlıklı yazıydı.

ve çok geçmeden de aradığımı buldum:

 "yirmi iki yıl önce bir çizgi roman fanzini çıkarmıştım, sayfaları karıştıran şöhretli bir yazar ankara'dan canlı ve muhalif bir şeyin çıkabilmesine çok şaşırdığını söylemişti. asıl ben şaşırmıştım, içimden geldiği gibi bir şey yapmışken istanbullu birisi bana ankaralı olduğumu hatırlatmıştı. kızmıştım, hâlâ da hatırladıkça yüzüme muzip bir tebessüm yerleşir. aynı yazar, yakın zamanlarda çıkartmayı düşündüğü dergisinde bir ankaralı yazar olmasını istiyor, ısrarla arıyormuş, duydum. bulursa ilk yapacağı da ankara pavyonları hakkında yazı sipariş etmekmiş. emperyal valinin otantik ilgisine benzemiyor mu, siz söyleyin, kibirli, tahakküm edici ve belirleyici değil mi? sıradan insanlar ancak öldürdüklerinde, çıldırdıklarında, ahlak ve nizam dışına çıktıklarında haber olurlar. "ne var ankara'da? sen bana oradaki sakaleti anlat mı" demek istiyor? bence öyle demek istiyor. ankara'da biz buna "yel padişahın, kaval padişahın, üfür padişahım" deriz."

*

siz de bir düşünün. o "şöhretli yazar" metin üstündağ, "yakın zamanlarda çıkartmayı düşündüğü dergisi" de ot dergisi olabilir mi? 

başlığı "dedikodu" olarak seçmekle niyetimizdeki masum olmayan yanı en başında ifşa etmişken, levent cantek'in bu yazıyı iki bin on üç şubatında kaleme aldığını, ot dergisinin de nisandan itibaren çıkmaya başladığını not düşelim, tam olsun.

4 yorum:

Sokratesin Yeğeni dedi ki...

"iki bin üç yılının" demişsiniz yanlışlıkla, bu tür yanılgılara düşmemek için yılları hep rakamla yazmayı yeğlemişimdir. :)

Levent Cantek'in tepkisini anlıyorum, her ne kadar edebiyatta taşra-merkez tartışmalarında "Edebiyatın merkezi dildir," argümanı hep dile getirilse de edebiyatta İstanbul'un bir ağırlığının olduğu kesin, doğru yanlış, ben böyle düşünüyorum, Cantek'in tepkisini anlıyorum ama şunu da merak ediyorum: Ankara beş milyonluk şehir, üstelik de başkent, Levent Cantek, sizin Metin Üstündağ olduğunu düşündüğünüz kişinin Ankara'ya olan ilgisini "emperyal valinin otantik ilgisine" benzetiyorsa, misal, birinin Van'a olan ilgisini neye benzetmeli, onu merak ettim. :)

Selamlar.

verbumnonfacta dedi ki...

düzeltme için çok teşekkür ederim. düzelttim...

yazı ile yazmak bahsine gelince; sevabıyla günahıyla aritmetik işlemler dışında rakam kullanmamayı tercih ediyorum.

istanbul, ankara, van çizgisine gelirsek; nedeni ne olursa olsun "merkez"in "taşra" ilgisini samimi bulamıyorum. bu yüzden "taşra"ya dair sanatın ancak "taşralı" tarafından yapılabileceğini düşünüyorum. bu yüzden ahmet turan alkan'ın altıncı şehir'i en az beş şehir kadar kıymetlidir benim için. ercan kesal'ın yazdıklarının içimizde bu denli yankı bulması bu yüzden. karpuz kabuğundan gemiler yapmak'ı hangi istanbullu yönetmen bir şiire dönüştürebilirdi? nuri bilge ceylan'ın "kasaba"sına iman ederken, bütün sinemasal başarısına rağmen "mayıs sıkıntısı"na mesafeli duruşumuz da bu nedenle. çünkü, yönetmen kasaba'yı oralı olarak çek(ebil)mişken mayıs sıkıntısı'nın az önce anlatmaya çalıştığım "sıkıntı"sı istanbullu bir entelektüelin bakışına sahip olmasıydı

N.Narda dedi ki...

gossipboy

verbumnonfacta dedi ki...

ne yalan söylemeli, kendimi tam da dediğiniz gibi hissetmedim değil. dedikodu ne kadar çirkin olursa olsun verdiği hazza yenik düştüm galiba.