30 Ağustos 2012 Perşembe

iki bin on bir yazı

bugün bir emrah serbes yazısı okudum ve kalbim ağrıdı. o yazının son paragrafını üzerinde birazcık oynadıktan sonra buraya aldım.

benim, emrah'tan ve bu yazıdan öğrendiğim şey şu: "fırsatı varken ağlamalı insan. ele güne sergilenmeyecek duyguları olduğunu düşünmemeli. sadece gözüne sabun kaçmış çocuklara bırakmamalı bu işi. derdini anlatabilecek kadar ağlayabilmeli en azından. ve önündeki yol yürüyebileceğinden uzun olsa da yürümeli o yolu, yürüyebildiği yere kadar. sonunda perişan olacağını bilse de, zihni karmakarışık ve kalabalıkken kendisi yapayalnız kalacağını bilse de yürümeli. ne zaman başladığını fark etmediğimiz yağmurun ne zaman bittiğini de anlayamamıştık o yaz. iki bin dokuz yazı geri gelmeyecek. geri gelmeyecek diğer yazlar gibi."

*

sadece bunu değil başka şeyler de öğrendim o yazıdan: iki bin on bir yazının bir daha geri gelmeyeceğini mesela... sonra, sonbaharın.

kışın ve ilkbaharın...

27 Ağustos 2012 Pazartesi

o sahne: sevmek zamanı (1965)

bu yıl şubat ayında istanbul'a gittiğimde doğal olarak yakari'ye de uğramıştım. bir ara kendimi, kitaplığın karşısında durmuş rafları yorarken buldum. mesleki kitapları dışında neredeyse aynı kitaplara sahibiz ama onun altını çizdiği yerleri okumanın hazzı bir başkadır.

elim hareket yayınları'ndan çıkma sevmek zamanı senaryosuna gidince, hem o sahneye konu edebileceğim bir kaç sahne gözümün önüne gelmiş, hem de diyalogları dinleyip yazmak zorunda olmayacağım için kendi kendime, "neden olmasın," demiştim. aynı kitap bende de vardı nasıl olsa. birkaç tanesine 'nisan iki bin-ankarası'nda sahafta rastlamış, kelimenin tam manasıyla üzerine atlamıştım. her zaman olduğu biri kendim diğeri yakari için: "dost'a, aşktan anladığı için..."

benim için önemli şeylerin hakkını verememe, vermeye kalktığımda sözcüklerimin bitmeyeceği korkusu ve yazmak konusundaki yavaşlığım gündelik hayatın rutiniyle bir defa daha birleşince bu günlere kadar gelmiş olduk.

eksile eksile geldik: önce yönetmen metin erksan(dört ağustos), peşi sıra başrol oyuncusu müşfik kenter(on beş ağustos) ebediyete yürüdü.

benden eksilenlere ise boş verip başlayalım.

*

burada, türk sinemasına dair yaptığım sıralamada birinci filmden bahsediyoruz. ve bu başarı birinci olabilmesinde değil, vesikalı yarim varken birinci olabilmesinde.

çünkü güzel. istisnasız güzel...

*

halit refiğ, "sevmek zamanı neyi anlatır?"*  başlıklı yazısına, "daha pek kimseler görmemişti sevmek zamanı'nı," diyerek başlar. "bir garip film diye bahsediliyordu. resme âşık bir adam, yağmur fırtına demeyip, kocaman bir fotoğrafla ormanlarda dolaşıyormuş."

benzer bicimde semih kaplanoğlu da yusuf üçlemesi'nin peşi sıra uygar şirin'le yaptıkları nehir söyleşide** yetmişlerin mahrumiyetine vurgu yaptıktan sonra, "(...) metin erksan efsanesi vardı. sevmek zamanı'nı falan öyle ha deyince seyredemiyorsun, yok ortada." der.

bakmayın siz bugün youtube'tan bile izlenebiliyor oluşuna, sadece yetmişlerde değil, doksanların sonuna doğru da "sevmek zamanı'nı ha deyince seyredemiyor"dunuz. ilk seyredişim trt2 yayınıyla mı, yoksa trt2 yayınından çoğaltılmış bir kopyayla mı şimdi hatırlamıyorum ama film, hakkında konuşurken, düşünürken uzun süre gözlerimin önünde trt2 logosuyla oynayıp durmuştu.

*

sevmek zamanı, filmlerinde gerçekçi bir anlayışla toplumsal meseleleri işleyen, bunların ikisiyle (berlin-susuz yaz ve kartaca-yılanların öcü) uluslararası film festivallerinden ödülle dönen, 1965 seçimlerinde türkiye işçi partisi istanbul (bağımsız) adayı metin erksan'ın, kendi filmleri de dahil dönemin toplumsal gerçekçi filmlerinden duyduğu rahatsızlığı yüksek sesle söylemeye başladığı günlerde ortaya çıkar.

belki de kemal tahir'in "sanatçı sezgisi" dediği gücü farketmiştir: "sanatçı sezgisi, günümüzde çok çeşitli ve çok köpoğluca hazırlanmış aldatmacalara karşı sanatçının en önemli dayanağıdır. çünkü şuurumuz bizi, hele de taraf tuttuğumuz sıralar, kısa ya da uzun süre aldatır."

aksi takdirde neden, sinemada toplumsal gerçekciliğin en güçlü savunucusu metin erksan, görünüşte hiçbir toplumsal boyutu olmayan bir film yapar? 'gerçek'le yetinmeyip 'gerçekçilik'ten 'gerçek-üstücülük'e geçmek istediği için mi?

*

sonuç olarak, hikayesini oldukça kişisel bir dille, dönemin kalıplarının dışına çıkarak anlatır. seçtiği fotoğraflar için uzaklardan kelime aramaya gerek yoktur: adeta 'şiir' yazar. ama güzelliğini ancak gören gözlere göstermek için direnen divan şiirine benzer yazdığı bu şiir. imajlar, mecazlar...

sadece yapı ve anlatım dili olarak değil, konusuyla da eskiyi çağrıştırır: bir rind örneği olan boyacı halil, mutlak güzelliğin aksi olan tabiatın ortasında modern zamanların getirdiği sahte sevgilerden kaçarak, ideal sevginin hayaliyle yaşamaktadır. bir resme tutulur ve bu durum halil'in önünde asla bitmeyecek, kirlenmeyecek bir aşkın yolunu açar. meral'in ortaya çıkması halil'in içinde bir kaç yaprak hışırtısına neden olsa da dallara bir şey olmaz ve kadın yerine aşkı seçer. çünkü bilir, kadın gidecektir ya da ölecektir.

bu özelliğiyle sevmek zamanı, yalnızca geleneksel türk sanatlarının konu ve anlatım olarak sinemadaki en güzel örneği olmakla kalmaz, aynı zamanda değişen toplum koşulları içinde gerçek sevgiyi bulma umudunu yitiren, bu durumunu acı bir şekilde farkeden insanın duygu çıkmazını ifade eder.

konusuyla bir yeşilçam melodramına dönüşebilecek film, metin erksan'ın maharetli elleri ve üst düzey sinema dili sayesinde, bu coğrafyada yaşayanların tasavvuf yoluyla haşır neşir olduğu plotonik aşkın sadece türk değil dünya sinemasında vardığı zirvelerden birine dönüşür.

*

şimdi ise, bir yandan filmi bilmeyenlerin bile haberdar olduğu, benim ise ilk seyrettiğim andan bu yana t.s. elliot'un edebiyat üzerine düşünceler'de kullandığı "metafizik şiir" ifadesini yakıştırdığım, bir fotoğrafı ve gelinlik giymiş mankeni yanına almış halil'in mezarına yürüyen filleri  hatırlattığı ve jim jarmusch  işi dead man'e bağlanan göl sahnesini düşünürken o sahneye yürüyelim:

"sahne 19 / büyükada'da denize ve çevreye hâkim bir tepe

rüzgâr çamların dallarında garip fısıltılar çıkartmakta, dalgalar kayaları dövmektedir. tepede meral ve halil konuşmadan durmaktadır. aşağıda kayalara çarpan denizi seyrederler. sonbaharı yaşayan tabiatın içinde ikisi de yalnız ve hüzünlüdürler. birden halil konuşmaya başlar.

halil - resmini verdikten sonra ben seni artık gelmez sanıyordum.

meral - gelmiyecektim, gelmiyecetim ama görüyorsun ki öyle olmadı.

halil - iki insanın ilişkisi çok güzel bir şey.

meral - dostluğu aşan ilişkilerden neden kaçıyorsun?

halil - bu sözünle âşık olmayı kasdediyorsan, dostluğu bu dünyada hiçbir şey aşamaz.

meral - o halde sen bana âşık olmaktan da öte duygular içindesin.

halil - hayır, ben sana âşık değilim.

meral - olmaz böyle şey. resmime âşık olman beni sevmen demektir. dünden beri hep sözlerini düşündüm... sen bana âşık olduğunu söylemekten korkuyorsun.

halil - olmayan bir şeyi nasıl söylerim? niçin beni anlamamakta inat ediyorsun? ben senin resmine âşığım, işte hepsi bu kadar.

meral - sen, ben yokken resmimi sevdin. işte ben varım artık. resmin aslı benim. bundan sonra ikimiz bu sevgiyi paylaşacağız. bu aşkın yarısı bana ait.

halil - sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti. ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. inanamadım. o insanca bakışı bir daha göremem diye resme bakmaktan korkuyordum. ikinci kere zorlukla baktım sana. gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. nihayet değişmezi bulmuştum. resmin benim içime bakıyordu. boş evde soğuk kış gecelerinde beraber yaşadık. bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı. çok zamanlar gidip yüzünü tutardım, gözlerini öperdim. saçlarına değdirirdim ellerimi.

sözlerinin burasında halil durur. resimle yaşantısını sessizce sürdürür. meral, halil'in sözlerinden konuşamayacak kadar etkilenmiştir. dalgalar kıyıları döver, bir martı daireler çizer havada. meral yavaşça konuşur.

meral - benim bakışlarımda da sevgi var. ben de senin kendini görüyorum. resmimin yerine ben seveceğim seni. artık ben varım.
halil birden bağırarak konuşmaya başlar.
halil - hayır, hayır istemiyorum seni. benim dünyama girmeye kalkma. sonra merhametsizce yıkarsın onu. resmin benim kendimden bir parça. bırak ben onu seveyim. sen sevmek isteme beni. senin ellerini tutmak istemiyorum. sonra çekersin o ellerini benden. ben resmine âşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.

halil susar. meral bir şey diyemez. halil'in bu tepkisi karşısında söyleyecek söz bulamaz. halil de susar. birbirlerine bir kere daha bakarlar. sonra, halil koşar adımlarla uzaklaşır. meral orada öylece kalır. siyah kayalar beyaz köpükler içindedir. meral çaresiz ve acılı dimdik durmaktadır."*



*: metin erksan- sevmek zamanı (senaryo), hareket yayınları 1973
**: yusuf'un rüyası, timaş yayınları 2010

24 Ağustos 2012 Cuma

taklit

"bebek taklidi yaparak konuşan kadınlardan daha itici pek az şey vardır," cümlesi 'galat-ı meşhur'lardandır ve her türden 'seçme sınavı'na konu olacak kadar büyük bir anlatım bozukluğu içerir. çünkü, bebekler konuşmaz ve orada kadınların asıl taklit ettiği şey annelerin bebekleriyle konuşmasıdır.

evet, o tarz konuşmalardan bahsediyorum.

bir erkeğin ardına bakmadan yanınızdan uzaklaşmasını istiyorsanız annelerin bebekleriyle konuşmasını taklit edin. yok, eğer o adam gittiği yerden bir daha gelmesin istiyorsanız, üzerine, ağladı ağlayacak küçük bir çocuğu taklit edin. çenesinin titremesi dahil.

23 Ağustos 2012 Perşembe

california dreamin'*

mevlüt ömer bayramda yaptığımız telefon konuşmasında, sonradan yırtıp attığı ilk şiirini de sayarsak toplamdaki üçüncü şiirini yazdığını söylemese, "daha tamamlamadım," diye itiraz etmesine rağmen ısrarlarıma dayanamayıp taslak halini okumasa, ben de onca mısra içinde "yaz günlerine saklı sonbahar"a takılıp kalır mıydım?

"geçip giden şu yazı özledim şimdiden," diyen eski bir cümle beni yeniden bulur muydu?

ve en nihayet, chungking express ve california dreamin' eşliğinde uzaklar hayali kuran, belki de yaşadığı hayata ancak bu şekilde katlanabilen garson kız aklıma düşer miydi?

california dreamin', bir yaz gününde...

*the mamas & the papas, california dreamin'

21 Ağustos 2012 Salı

güzelim

"aslında çirkin değilsin sen
çirkin görünmek istiyorsun
güzelliği târif için"
                                 (can yücel, estetik)
*

"çirkin olduğum için aynaya bakmazsam;
güzelim."
                                 (ah muhsin ünlü, -rüya hakkındadan fazla-)
*

güzellik aynanın övgüsünü bırakmıştır. çünkü, kendini görmesi gereken yerde çoktan görmüştür.
                                
*

"güzelim!
baksanız çatlarsınız güzelliğimden"
                                 (melek arslanbenzer, allah vergisi bir güzellik)
*

"çok sevdim güzel sevdim ve fakat güzelliğim kırıldı"
                                 (adem turan, sessizlikler-I)

20 Ağustos 2012 Pazartesi

günün sorusu: yazarlar ve kahramanları

john fowles'ın sarah'dan bahsederken söylediği gibi, kahramanların yazarı kendisini yazmaya zorladığı, mecbur kıldığı, ikna ettiği anlar yok mudur?

17 Ağustos 2012 Cuma

tehlikeli şiirler: dört

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'iki mehtap arasında'* mesela...

"her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır.
toprak kokusu değince o rüyaya
aşk çözülür... geriye menekşeler kalır.
solmuş menekşeler: derinliğin tarihi.
yenik kavimlerin tarihi.

sevmek ateştir diye seslenir biri.
yalnız o mu? kavuşmak ateş
kalbini bıraktığın sular ateş
şarkılar ateştir: 'iki mehtap
arasında kaldı gönül.'

iki güneş
iki gökyüzü arasında.

bir buluta karşı iki güneş durduğunda
her ölüm kendi gövdesinin şeklini alır."

*: kemal sayar, iki güneş arasında

16 Ağustos 2012 Perşembe

streisand etkisi

benim için barbra streisand, arzuladığı yakışıklı erkeklerle sevgili olamadığı için mensubu olduğu zümrenin avantajlarından da faydalanarak yönettiği filmlerde, havalı ve yakışıklı erkeklerin aşık olduğu hüzünlü ve akıllı kadınları oynayan, belki de sadece bu yüzden film çeken biridir.

bir de koşarken dinlemeyi sevdiğim duck sauce işi barbra streisand vardır ama sayılmaz.

'streisand etkisi'ne gelince.

iki bin üç yılı... barbra streisand evinde otururken bir de ne görsün, bir fotoğrafçı evinin fotoğraflarını çekiyor. ortalığı ayağa kaldırıyor; ne hakla benim evimin resimlerini çekersiniz, benim evimin mahremiyetini nasıl halka açarsınız vesaire... hatta bununla yetinmeyip, ibret-i alem olsun diye, o zamana kadar hiçbir paparazziye açılmamış büyüklükte, tam elli milyon dolarlık bir tazminat davası açıyor.

takdir edersiniz ki, artist(!) olmak zor...

ama barbra streisand'ın bilmediği bir şey vardır: evinin fotoğrafını çekerken gördüğü ve mahremiyetini ihlal etmekle suçladığı kişi paparazzi değil, çevre fotoğrafçısıdır. kıyı boyunca binlerce fotoğraf çeken adam, tesadüfen karşısına çıkan evi öylesine fotoğraflamıştır ve doğal olarak mahkemece suçsuz bulunur.

ama asıl hikaye burada başlıyor. insanlar barbra streisand’in evi de ne enteresanmış, niye bu kadar saklanıyormuş acaba diyerek internette en fazla paylaşılan fotoğraf haline getiriyorlar. böylece barbra streisand mahremiyet, huzur ve inziva isterken evini bir anda dünyanın en tanınan mekanlarından biri haline getiriyor. bu gereksiz tepki yüzünden küçük düştüğü yetmezmiş gibi bir de kendi adını taşıyan bir kavram yaratıyor: streisand etkisi...

yani, küçük şeyler için bir bardak suda fırtına çıkarıp, sonrasında olayı anlamsızca büyütmenin adı.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

istatistik

yüz at üzerinde yapılan denemelerde, seksen beş boğulma, on beş kayıp vakası hâlâ dalgıçlık sporunun tehlikeli bir spor olduğunu ispatlamaya yetmiyorsa o kadar at bok yoluna gitti demektir.

'münazara' bahsi için zeyl

feridun düzağaç'tan münazaraya mütevazı bir katkı:

"aşka yazılan en yalan gerçek/ aşk eskir eskiye dönmez"*


*:son yaprağıydı güzün

14 Ağustos 2012 Salı

bir masada iki kişi: iyileşmek

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- şaşkınım.

- şaşırdığını biliyorum.

- sanki zaman tüneline girmiş ve üniversite yıllarına dönmüş gibiyim.

- biliyorum... biliyorum...

- bunun nasıl olduğu hakkında bir fikrin var mı?

- kafamda ve kalbimde olan bir sürü şey... ama benzetecek olsam, 'tedavi süreci' gibi, derdim.

- seninki tedavi gerektiren bir şey değildi ki. dışardan artist görünme pahasına kendini koruyordun sadece. görünen o ki, bu defa koruyamamışsın. ya da kaçamamışsın.

- tedavi süreci benzetmesi yanlış sayılmaz. önceki hikayelerde verilen ilaçları almıyor, tavsiyelere uymuyordum. bu defa tedaviye cevap verdiğimi farkettiğimde artık çok geçti.

*

ve asıl tedavi gerektirenin 'iyileşmiş olmak' olduğunu herkes gibi ben de biliyordum.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

şarap sürahisi, güller ve kar küresi

arkadaşlarımın düğün yemeğinde, masayı süsleyen çiçekler için parlak bir fikirle vazoya dönüştürülen şarap sürahisini görünce çok beğenmiş, yine arkadaşım olan lokanta sahibini, "ya bu şarap sürahilerinden birini bana verirsin ya da masadakini çalarım," diye tehdit etmiştim. o da yemeğin sonunda ayrılırken hakkım olan bir taneyi elime tutuşturmuştu.

işte o şarap sürahisine, pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı gonca gülleri koyarken, yıllar öncesinde buldum kendimi: zalim nisan leylakları doğurtup gitmişti. vaktin güllerin iklimine dönüşmesi için ise ilk gülü görmek gerekti. gördüm de... koşarak gittim, ona söyledim. başkası anlatsa inanmayacağım bir ifadeyle, -biliyorum ben anlatınca da kimseler inanmaz. hatta onun benim yanımda dönüştüğü şeye yakari dışında kimseler inanmaz- "neden çalmadın," dedi. "benim için çalmalıydın." elbette ilk fırsatta çaldım. onun için çaldım... üstelik bütün bunlar olup biterken, yakalandığım takdirde bir kulak burulması ile kurtulabileceğim yaşları çoktan geçmiştim. günler, haftalar boyu parmakla gösterilmesem de en başta muhakkak ayıplayıcı nazarlarla karşılacaktım.

şimdi oturduğum masanın sağ tarafına bakıyorum ve şarap sürahisinin içindeki pembesine yer yer beyaz çizgilerin bulaştığı üç gonca gülü görüyorum. bir de, sallandığı takdirde küçük prens ile yanındaki koyunun üzerine karla beraber yıldızlar yağdıran kar küresini...

tebessüm ediyorum.

on üç ağustos

hatırlarsınız, musa ile sanem biten partinin ardından terastaki çift kişilik veranda salıncağında otururken, daha doğrusu alkol sınırını aşmış musa sanem'in dizlerine uzanmış yatarken söz küçük prens' e gelir ve peşi sıra sanem musa'ya bir hediye verir; yıldızlarla süslenmiş bir fanusun içinde küçük prens ve çiçeği...

sabah güneş ışığıyla salıncakta uyandığında sanem yoktur ve akşamdan kalma musa güç bela doğrulup oturduğunda, bir şey 'kucağından düşüp çatırdar'.

bunu hatırladıktan sonra romanın sonu olan on dördüncü bölüme gidebiliriz:

*

"ve ben artık mutsuz bir adamım.

günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. ortalık karardıktan sonra pencereden yıldızları izliyorum. umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. sadece hatırlıyorum.

kainat türlü biçimlerde kandırmaya çalışıyor beni. bulutlar ilerliyor, bir ayyaş nara atıyor, bir araba acı acı klakson çalıyor, daldan bir yaprak düşüyor... orada öyle sabit dururken, her şey beni kimsenin umurunda olmadığıma, unutamayışımın bir anlam taşımadığına inandırmak için yarışa giriyor. sabırla bekliyorum ki, bütün kozlarını oynasınlar. ne olursa olsun duruyor, duruyor, duruyorum... gece bir kez daha aşkım karşısında mağlup dağılırken, kuytu bir köşeden fırlayıveren bir kedi gülümsetiyor beni. nihayet gölgelerin arasında bir sigara yakıyorum. iste o an biliyorum ki, roller değişmiş ve şimdi yıldızlar beni izlemeye başlamıştır. gidip yatağıma giriyor, başucumda duran küçük prens biblosuna bakıyorum.

senden bana kalan her şey gibi kırık, ama asla atamayacağımı biliyorum."*


*:alper canıgüz, gizliajans

12 Ağustos 2012 Pazar

kısa kısa

* yokluğumda çok kitap okudum.

* dört ağustos: turgut uyar doğdu (1927), metin erksan öldü (2012) .

* yüzerken, bazan durmayı unutmuşum. bir türlü ufuk çizgisine ulaşamadım yine de. her defasında 'daha çok var'dı.

* "aklımdan çıkmıyorsun dedim/ başka türlüsünü yorgunum anlatmaya (cahit zarifoğlu)"

* sevmek zamanı(1965), naked(1993) ve alice in wonderland(2010)'i izledim. dexter'ın başlamasına kaç hafta var diye saydım, bir elin parmaklarından çoktu. hâlâ öyle.

* türk sinemasının en iyi filmlerini sıraladığımda ilk iki sıradaki filmlerin erkek kahramanlarının adı halil. acaba son zamanlardaki yusuf modası gibi altmışlarda da halil modası mı vardı?

* belki kalabalık iftar sofralarından daha güzel şeyler vardır ama tek kişilik iftarlardan daha kötüsü olamaz.

* anlattım, aldırma sende peçorin ve ladies man bir arada, dedi. hep öyle diyorsunuz ama yalnız geçirdiğim binlerce gün ve geceden haberiniz yok, diye cevap verdim. ama bu cevabı, leonard cohen'den çaldığımı söylemedim.

* olimpiyat gerçek bir şölen. en çok yüzme, atletizm, tenis ve voleybol izledim. bir ara baktım, çim hokeyi izliyorum. şaşırmadım, kış olimpiyatlarında curling izleyen bir adamdan bahsediyorum çünkü.

* madalya icin yarışıyor olsam, ikinci olmaktansa üçüncü olmayı tercih ederdim. birinci olamadığım için kahrolmaktansa üçüncü olmanın avuntusu daha evla.

* bu aldığım kaçıncı kedi seven kadınlardan uzak duracağım kararı?

* bardaki ses düzeyi geçici duyma bozukluğu yanında ses tellerimize de zarar vermeye başlayınca dışarı çıktık ve yolun karşısındaki küçük parkın kanepelerinden birine oturduk. sohbetin tadından fark edemediğimiz zamanın ayırdına saat üçe doğru düşen yağmur taneleriyle vardığımızda koşarak bara giriyorduk. bir yarım saat sonra içerdekiler yağmurun dinmesini bekleyen yorgun ve uykusuz insanlara dönüşmüş, barın ortaklarından olan türk barmen de ayfonuyla bağlandığı internet sayesinde hiç duymadığım türkçe şarkılar çalmaya başlamıştı. neden ayfon derseniz, barın ücretsiz internetinden fena halde(!) faydalanan bir müşteri yüzünden ceza diye dünyanın parasını ödeyince o hizmeti kaldırmışlar. bir iki baba zula şarkısını tanısam da, bir çoğu deneysel diğer şarkıları ilk defa orada dinledim. bir ara yerimden kalkıp barmene ben de istek parça söyledim. saat sabahın dördüne gelirken, iskoç, ingiliz, alman ve hatta amerikalı müşteriler tezgaha vurarak sincanlı mustafa'ya eşlik ediyordu: alkol aldım sallanıyorum...

* türkiye'nin tek gerçek 'star'ı tarkan yine güzel bir şarkı yapmış; aşk gitti bizden. burun kıvıracağınıza sözlerine bir bakın.

* koşu yolunda koşacak kadınlara saçlarını at kuyruğu yapma zorunluluğu getirilsin. arz ederim.

* conan. ressam olan değil, kimmerya'lı olan...

* gizliajans'ı yeniden okuyorum, pişman değilim.

* acaba rio de janeiro 2016 yaz olimpiyatları sırasında nerede olurum?

* şiir girişimi: şair,/ iflah olmaz bir hesabın sancısını çekmekte/ sırtında kendinden ağır bir dünya...

* "haydi iç de çay koyayım. (ah muhsin ünlü)"

8 Ağustos 2012 Çarşamba

boy vermek

az önce boy verdim. ayaklarım hâlâ dibe değiyor.

ve bu iyi.

3 Ağustos 2012 Cuma

a-dört kağıdı

tıpkı bir tuhafiye dükkanının vitrin camına yapıştırılmış a-dört kağıdında yazılı notlar gibi: yüzmeye gittim.dönücem...

2 Ağustos 2012 Perşembe

üçleme: ben koşarken

eğer 'rekabetçi' derken, birincilikten başka ne varsa yenilgi sayanlar, 'yarışmacı' derken de elinden geleni yaptığı takdirde sonucun ne olduğunu önemsemeyen bir tavır kastediliyorsa,  rekabetçi değil yarışmacı bir ruhum var, diyebilirim. spora düşkün bir yanım olduğunu da...

benim için spor yapmak, en başta zihinsel ve bedensel yoğunlaşmadan doğan cazibesi yüzünden vazgeçilmez.  özellikle yüzme ve koşu gibi bireysel sporlardaki sanki bir adaya kapanmışçasına, dış dünyadan, günlük hayattan, 'olağan'dan kopmak, tüm varlığınla 'an'a odaklanmak ve 'bir başına'lık hissi muhteşemdir. ya da artist(!) bir edayla söylersek: adasal bilinç... üstelik sadece koşarken tahammül edebildiğim şarkılar var bu hayatta.

biçim ve nizam veren yanıyla bedenin güzelliğine övgü: tıpkı tarih öncesi çağlarda beyaz mermerden yontulmuş heykellerin uzun süre toprak altında kaldıktan sonra bütün ışıltısıyla ortaya çıkışının uyandırdığı hayranlık.

bedenin olanaklarını genişletir:  daha hızlı, daha güçlü, daha uzağa... bazan kendinden bile daha uzağa.

ve ben koşarken:

bir: yol üzerindeki eczanenin duvarına saplanmış demire asılı "e" harfinin altındaki dijital zamanı beğenirsem 'nadal sevinci', kaldırımın tükendiği zamanlarda ya da yeşile dönen ışıkta karşı kaldırıma geçerken 'luciano'nun ikinci golden sonraki koşusu'nu yapmayı severim.

iki: apansız başlayan yağmurları severim. öyle anlarda, gözlerimin önüne bir kaç yıl önce kullanılıp tüketilmiş bir reklam fotoğrafı gelir: söz gelimi üzerimdeki tşörtten yola çıkan bilgisayar işi yeşil çizgi içinde tşörtün fiyatı yazan dikdörtgen alanda son bulur. benzer şekilde  şort, çorap, ayakkabının da.  bir tane de yüzümdeki ifadeden yolan çıkan yeşil çizgi olur ki, ucundaki dikdörtgen alanda "yağmur altında koşmanın hazzı: paha biçilemez" yazıyordur.

üç: stadyumda koşmak istiyorsanız atletizm pistine köşedeki kapıdan girmek zorundasınız. radyoda maç anlatan spikerler gibi söylersem, şeref trübünün sağ tarafındaki kapıdan girmek zorundasınız... oradan girer, saat yönünü takip ederek üç numaralı kulvar boyunca koşar ve yarı saha çizgisi hizasına geldiğimde sahaya girerim. bir yandan yarı saha çizgisi boyunca koşarken bir yandan tşörtümü çıkartır ve tam başlama noktasına bırakırım. elimdeki anahtarlığın tşörtün üzerine düşerken çıkardığı sesin, sahanın diğer tarafından çıkıp üç numaralı kulvarda, bu defa saat yönünün tersine koşmaya başlayana kadar kulağımdan gitmeyen yankısını severim.

galiba sıralama dışı için şartlar müsait: koşmak zorunda olduğum ya da koşmayı planladığım mesafe ne olursa olsun son yüz elli-iki yüz metreyi depar hızıyla koşmayı, kalbimin dakikada iki yüz küsur defa atışını hissetmeyi severim. ve bir gün öleceksem o son metreleri koşarken kalp krizinden ölmeyi isterim.

notgibi: bu vesileyle, herhangi bir arazdan ve problemden uzak bu bedeni bana ait kıldığı için ohepvarolana sonsuz teşekkürler. hamd ona olsun.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

kayboluş

otuz bir temmuz, pilot/yazar antonie de saint exupéry'nin kayboluşunun altmış sekizinci yıldönümüydü. dikkat ederseniz, ölümünün değil, kayboluşunun dedim. çünkü o ölmedi, "gerçek sevgi, yanında sevgiden başka bir şey sürüklemeden gelir," diyen bu adam, bir keşif uçuşu sırasında sonsuz göklerde kayboldu.

çok değil daha bir yıl önce, yaşadığı basit bir iniş kazası yüzünden yaş haddini aştığı bahane edilerek uçuştan men edilmiş ve bu yüzden hüzünlü ve yalnız bir kaç ay geçirmişti. ama ona yeniden uçma hakkı verildi ve işgal altındaki kıtaya yaptığı çok sayıda keşif uçusunun ardından o gün geldi; "lockheed lightning p-38, korsika'nın borgo kentindeki üstten havalandı. grenoble ve annency üzerinde uçup mekan saptamakla görevliydi. üsttekiler uçağın kuzey yönünde uzaklaştığını gördüler. pilot, antonie de saint exupéry adında, aynı zamanda yazarlık da yapan, ama pilotluk icin yaşı hayli geçkin bir fransızdı." ve akdeniz üzerinde kayboldu. bu defa geri dönmemişti. günlerden otuz bir temmuz, sene kırk dört...

oysa ilk defa kaybolmuyordu. uçağı "büyük sahra çölünün üstünde durup dururken" bozulan, çölün ortasında "ne olur, bir koyun çiz bana..." diyen, "olağanüstü bir adamcık"la karşılaşan pilot o değil miydi yoksa? o olmalı, aksi takdirde küçük prens'in hikayesini nasıl anlatabilirdi? ve nasıl inandırabilirdi küçük büyük herkesi böylesine?

dediğim gibi; o ölmedi, sadece o günden sonra onu gören olmadı. belki, küçük prens'le olan randevusuna gitmiştir. ki bu, 'hayat'ın 'sanat'ı ilk taklit edişi olmaz.

belki de enis batur* haklıdır: paraguay ve arjantin arasında gerilim patlak vermeden önce, bin dokuz yüz yetmiş sekiz temmuzunda paraguay'ın güneydoğusundaki questro kasabasına giden libération muhabiri daniel tournet, arjantin birliklerinin ani saldırısı yüzünden porte kasabasına sığınır. evine misafir oldugu kaymakam, tam ayrılırken ona, "burada iki vatandaşınız daha yaşıyor, biliyor musunuz?" der. tournet şaşırır: "ne zaman geldiler?" adam güler: "yanlış anladınız," der. "onlar bin dokuz yüz kırk dörtten bu yana buradalar. mösyö antoine çok hasta artık, vakti doldu gibi bir şey. prens'e gelince, buraya geldiklerinde küçük bir çocuktu, o zamandan bu yana bahçecilik yapar durur."


*:bu kalem bukalemun