çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:
- bunca zaman neredeydiniz?
- sizinle baş etmeye çalışıyordum.
- isterdim ki baş etmeye çalışmaktan çok yan yana yürüyelim...
- zaaflarımdan haberdar olmanıza itirazım yok. ama görmenizi istemem. sizinle yan yana yürümem çünkü sizi uzaktan seviyorum ben. ve buradan bakınca o kadar güzelsiniz ki, anlatamam...
- ah, sizdeki ben...
- anlatamam derken anlatmışım meğer.
- sizdeki ben, bendekinden ne farklı değil mi? ona benzemek isterdim biraz da olsa. ama insanım.
- benzemeye çalışmadığınızı hiç kimse iddia edemez. güzel olan da, bir süreliğine de olsa bendeki o kadına benzediğinize hem siz hem ben fena halde inandık.
- güzeldi, evet... ne farklıymışım oysa değil mi?
- buna cevap veremem. çünkü o farklı dediğiniz sizi, yani iddia ettiğiniz o kadını ben hiç tanımadım.
- nasıl? tam da onu tanıdınız, en yalın haliyle.
- hayır! siz hep berbat bir kadın tasvirindesiniz. ama ben o kadını hiç tanımadım.
- görmek istemediğinizden, gözlerinizi kapatıyorsunuz ya ondandır.
- ben sizi sevmek istedim ya ondandır.
- sevmek istemek ne tuzak ama. bubi tuzağı. hep bundan oldu ne olduysa.
- kimin umurunda.
- benim.
- olmasın. siz bakmayın benim ölçülü, korkak, çekinik ve kırılgan duruşuma. ben bilerek ve isteyerek dışı kora dönmüş sobalara dokunabilirim. yani bubi tuzaklarına gönüllü düştüğüm, bile isteye lades dediği çoktur.
- biliyorum. siz hep dersiniz kahraman değilim. ama şu var ki ciddi bir maceraperestsiniz ve adrenalin bağımlısı. istediğinizde kimse engel olamaz bir kahramanlık hikâyesine kendinizi atmanıza.
*
"yapma," dedim konuşmasının tam burasında. ve bu, "evet. tanıyorum seni." demeden hemen önceydi.
- bunca zaman neredeydiniz?
- sizinle baş etmeye çalışıyordum.
- isterdim ki baş etmeye çalışmaktan çok yan yana yürüyelim...
- zaaflarımdan haberdar olmanıza itirazım yok. ama görmenizi istemem. sizinle yan yana yürümem çünkü sizi uzaktan seviyorum ben. ve buradan bakınca o kadar güzelsiniz ki, anlatamam...
- ah, sizdeki ben...
- anlatamam derken anlatmışım meğer.
- sizdeki ben, bendekinden ne farklı değil mi? ona benzemek isterdim biraz da olsa. ama insanım.
- benzemeye çalışmadığınızı hiç kimse iddia edemez. güzel olan da, bir süreliğine de olsa bendeki o kadına benzediğinize hem siz hem ben fena halde inandık.
- güzeldi, evet... ne farklıymışım oysa değil mi?
- buna cevap veremem. çünkü o farklı dediğiniz sizi, yani iddia ettiğiniz o kadını ben hiç tanımadım.
- nasıl? tam da onu tanıdınız, en yalın haliyle.
- hayır! siz hep berbat bir kadın tasvirindesiniz. ama ben o kadını hiç tanımadım.
- görmek istemediğinizden, gözlerinizi kapatıyorsunuz ya ondandır.
- ben sizi sevmek istedim ya ondandır.
- sevmek istemek ne tuzak ama. bubi tuzağı. hep bundan oldu ne olduysa.
- kimin umurunda.
- benim.
- olmasın. siz bakmayın benim ölçülü, korkak, çekinik ve kırılgan duruşuma. ben bilerek ve isteyerek dışı kora dönmüş sobalara dokunabilirim. yani bubi tuzaklarına gönüllü düştüğüm, bile isteye lades dediği çoktur.
- biliyorum. siz hep dersiniz kahraman değilim. ama şu var ki ciddi bir maceraperestsiniz ve adrenalin bağımlısı. istediğinizde kimse engel olamaz bir kahramanlık hikâyesine kendinizi atmanıza.
*
"yapma," dedim konuşmasının tam burasında. ve bu, "evet. tanıyorum seni." demeden hemen önceydi.