21 Ocak 2016 Perşembe

üçleme: fener bekçisi olmasaydım ne olurdum?

hayatta bazı eşikler var ve bu eşiklerin ardında her zaman "yeni hayat" beklemiyor insanı. bazan sorular bekliyor mesela...

"yeniden genç olmak ister miydin?", "her şeye sıfırdan başlama şansın olsa aynı hayatı yaşar mıydın?" ya da benim örneğimde olduğu gibi "fener bekçisi olmasaydın ne olurdun?"

yeniden genç olup üniversitedeki zavallılığımı tekrar yaşamak istemezdim. okulu bitirmenin diplomadan başka bir manaya gelmediğini bilen yanıma rağmen okulu bitirince iyi bir adam olacağımı sanmak ne ağır bir yüktü.

hayır, yaşamazdım. hatta yanına bile yaklaşmazdım. bazı yerlerde daha cesur bazı yerlerde daha korkak olurdum.

fener bekçisi olmasaydım çok şey olurdum. bir üçleme oluşturacak kadar çok şey...

bir... sayfa çevirici: adını tam bilmiyorum aslında. bir adı var mı, onu da bilmiyorum. yaklaşık dört yıl önce bazı anahtar kelimeleri kullanarak "ulu gugıl"a sorunca bu "iki kelime" çıkmıştı.

kendimden alıntılayarak söylersem, "bir piyanistin yanında oturup, piyanist son satırdaki notaları çalmaya başladığında ayağa kalkan, son notayı çaldıktan sonra ya da piyanistten aldığı işarete göre daha önce sayfayı çeviren, eğer sayfa düzgünce çevrilmemişse düzeltip yerine öyle oturan" kişilerden olmak isterdim.

iki... yol bekçisi: ilk kez bir filmle, ali aydın'ın yönettiği küf (2012) ile öğrenmiştim böyle bir meslek olduğunu.

sırtımda bir çanta, çantanın içinde yürümeye başlamadan önce istasyon şefine imzalattığım defter, kırmızı ve yeşil işaret bayrakları, düdük, metre, eldiven, somun sıkmak için kullanılan anahtarla her gün raylar üzerinde ortalama on beş kilometre yürüyerek üzerime zimmetli demiryolu hattında tren seferlerine engel bir durum olup olmadığını, rayların, vidaların, gevşekliğini veya eksikliğini kontrol eden bu insanlardan olmak isterdim. ki onarabileceklerimi sırt çantamdaki anahtarla onarır, onaramadıklarımı da defterine yazıp şefime bildirir, yalnızlığın ve gönüllü düştüğüm ıssız bir adanın doğurduğu bilincin tadını çıkarırdım.

üç... orman bekçisi: bir başka filmle, pelin esmer'in yönettiği gözetleme kulesi (2012) ile öğrendim, genelde kışları terk edilen gözetleme kulelerinde görev yapan orman bekçilerini.

yangına hassas ve yerleşim yerlerine uzak orman bölgelerinde olası bir yangını erken fark edebilmek için hakim tepelere kurulan o yerlerde neredeyse altı ay boyunca kimseleri görmeden yaşayan o insanlardan olmak, telsiz veya telefonda seslerini duyduğum yüzleri hayal etmek isterdim.


paha biçilemez olana gelince;

geometriyi anlatmaya, "ilk olarak edebiyat ile matematik arasındaki en büyük farktan bahsedeceğiz: "nokta" edebiyatta her şeyin sonu demekken, matematikte her şeyin başlangıcıdır" diyerek başlayan, daha ilk dersin sonunda öğrencilerinin, "siz felsefeci olmalıymışsınız" dediği bir matematik öğretmeni olmayı isterdim.

7 yorum:

Min'el Lâ dedi ki...


Okumayı 'ajans saati' sayesinde öğrenmiş bir kız çocuğu. Başladığı zaman koşup dedesine haber veren. Hani şu, konuşmaya başladığında söylediği ilk kelime "anne" yahut "baba" yerine "aberler" olan. (evet, "haberler" değil "aberler")

Sonra aynı kız çocuğunun ikinci mühim vazifesi (kucağında oturduğu dedesinin baş işareti ile gazetenin sayfasını değiştirmek) sırasında okumayı sökmesi. Üüüü-naall Küüü-pppee-lii...

Mademki bir üçlemeye yorum yazıyoruz, iki meslek tamam. Üçüncüye gelirsek: Şimdi yazdıklarınızı okuyunca yol bekçiliğine hayret ve hasretle göz kırpıyor olsa da gönlünün kıymetlisinin o belediye işçisi olduğunu fark ediyor. Hani şu, yaz sabahları işe giderken otobüsün camına yapışıp gıpta ile izlediği; trafiğin orta yerinde (gidiş-dönüş kalabalık bir yolun tam ortasındaki ara sıra marula benzeyen saçma sapan bitkiler ile sözüm ona çiçeklendirme yapılan yeşillik alan) paçaları dizine kadar kıvrılmış tulumu, çıplak ayakları, ağzında külü ha düştü ha düşecek sigarasına tutturduğu türkü ile elinde hortum çimleri sulayan adam. Ara sıra, toprağa basmanın keyfi ile aşka gelip nerede olduğunu unutarak, köy düğünlerine özgün figürlerle (bilhassa omuzları titretmek) renk katan küçük eniştelerin tamamını temsilen şöyle bir türkü tutturması da mümkün elbet: "... Yanarım ben halime / Senedim yok yarime / Ne dedin de aldandım / Senin gibi zalime / Dalları bastı kiraz / Gel bize biraz biraz..."


Storm Angel dedi ki...

Fener bekçiliği deyince Vnf, beni yıllar öncesine götürdün. Fotoğraf grubumuzla İznik'e yakın Pilavtepe'ye gitmiştik. Burada bir yangın feneri, içinde bir oda ve bir adam vardı. Ne kadar ilginç gözükmüştü bze. herşeyden, herkesten uzak burada yaşamak nasıl bir şey acaba. Fazla değil bir hafta gibi ben de deneyimlemek isterdim..

verbumnonfacta dedi ki...

eğer mümkün olsaydı tam arkanızda durup, "hadi. git hadi." diye fısıldardım kulağınıza. "sonu dönmek de olsa git. bir defa git. bu defa git."

notgibi: bu marvel kahramanlarını hatırlatan müstear da nereden çıktı? ( elbette burada bir gülümseme ikonu var)

MariPoSa dedi ki...

İnsanoğlunun yapısında var her zaman mutlu olsa dahi bulunmak istediği başka konumlar olur . Bu öngörüm hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Yol bekçiliğine talibim ama eminim onu olabilmek için zilyon tane sınava girip sonu torpile bağlanan bir mülakat gereklidir.
Son olarak diplomanın ne işe yaradığını bilmiyorum. Bize bahsedilen şey kesinlikle bu verdikleri şeyle aynı değil.

verbumnonfacta dedi ki...

insanın kodlarında var bu. sarışın ise esmer, esmer ise sarışın olmak ister ve bu liste uzar gider.

diplomanın bazı şeylere yaradığını şüphesiz ama birini adam yapmaya tek başına asla ve asla yetmez. sizin için öğrenilmiş değil edinilmiş bilgilerin peşinde olacak kadar cesaret dilerim.

yol değil fener bekçiliği tavsiye ederim. hem benim emekliliğim yaklaştı. sizi kolayca işe koyarız.

MariPoSa dedi ki...

Hep öyle derler hallederiz yaparız sen o iş oldu bil sonuç "tekrar deneyiniz" muadili bir cevap. Ama diğerleri gibi bu söze de inanıyorum hem fenerlerle aram çok iyidir severim.

verbumnonfacta dedi ki...

bana inanın. ben, tek işi söz verip onu da tutmamak olan büyük(!) adamlardan değilim.