22 Nisan 2014 Salı

dans bittiği zaman*

benzer duyguları amy winehouse ve neşet ertaş öldüğünde de hissetmiştim. köşe yazarları köşe yazılarını, haberciler görüntü ve haber metinlerini, twittercılar en paha biçilmez cümlelerini çok önce hazırlamış, beklemeye başlamıştı sanki.

haber geldiğinde hızla tuşlara dokunulacak.

hepsi bu...

tıpkı acı dolu bir mısra için hiçbir şey feda etmeyen şairler, sevgilisi kendisine vakitsiz bir kırmızı gül getirebilsin diye bülbülün kalbini gülün dikenine yasladığını bilmeyen genç kızlar gibi.

beklemekten sıkılanlar onun kaleminden bir veda mektubu bile sürdüler piyasaya. ama ölmemişti. çıktı, böylesi bir mektubu yazabileceğine inanan sevenlerine kırgınlığını saklamadan, o mektubu ben yazmadım, dedi.

ve sonunda beklenen oldu. "anlatmak için" yaşadığı hayatının sonuna gelmiş bir adam olarak, bir kaç gün önce öldü. çünkü, "gitme zamanı gelmişse 'dur,' demenin, zaman geçmişse 'dön' demenin ve aşk bitmişse 'yeniden' demenin anlamı yok,"tu.

hiç üzülmedim. john fowles ve cengiz aytmatov öldüğü zaman yaptığım gibi yakari'yi arayıp teselli aramadım mesela. hatta yaşlandığımı da hissetmedim.

ama benim kıymetini inkar edecek değilim. bin dokuz yüz seksen ikide aldığı nobel edebiyat ödülü'nün en hak edilmiş nobellerden biri olduğuna eminim. bunun için sadece yüzyıllık yalnızlık yeter de artar bile. ama yaprak fırtınası var, kırmızı pazartesi, albaya mektup yazan kimse yok, on iki gezici öykü var...

hukuk fakültesini bırakıp, hatta her şeyi bırakıp yazar olmaya karar vermiş. iyi ki öyle yapmış.

edebiyatı çoğaltanlardan biriydi. tercüme eserle bile okuma hazzı verecek kadar büyüktü yeteneği. yaşadığı her anı, dinlediği her hatırayı bir öyküye dönüştürebilecek kadar iyi bir anlatıcıydı.

gittiği yerde sadece büyük annesi, büyük babası ve diğer akrabalarıyla değil, buendialar başta olmak üzere bütün kahramanlarıyla da karşılaşmasını dilerim.

çünkü, "bin dokuz yüz yirmi yedi yılının altı martında, bir pazar günü, sabahın dokuzunda, korkunç bir sağanak yeri göğü inletirken" doğan gabriel garcía márquez, on yedi nisan iki bin on dörtte meksika'da öldü.

sevenleri(!) tuşlara dokundu.

öldüğüne üzülmedim. sadece, bütün eserlerini okumadan okumama kararı aldığım ve bir kaç yıldır kitaplığımda öylece duran anlatmak için yaşamak'ı elime aldım ve okumaya başladım: "hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırlamak ve anlatmak için hatırladığıdır."


*: başlığı, en az roman ve öyküleri kadar lezzetli otobiyografisi anlatmak için yaşamak'tan aldım. çok iyi keman çalan babasının "toplum içindeki kartviziti; seranatların vazgeçilmez parçası, insanın içini geçirten romantiklikte bir vals".

notgibi: büyülü gerçeklik bahsine ise bilerek girmedim. ölünün arkasından konuşmak gibi olurdu. bu yüzden "genç" rehavet'in bir paragrafını olduğu gibi buraya taşıyorum. altına attığım imzayı söylemeye sanırım gerek yok: "kendi istemeden bir zararı oldu yalnız üçüncü dünyalı yazarlara. onun fantastik gerçekçiliğine (hiç sevmediğim bir tabirdir aslında bu da) güney amerika'dan ve diğer yoksul ülkelerden esaslı katkıların gelmesiyle birlikte; başını batı ülkelerinin çektiği yerleşik entelicansiyanın kafasında 'bu üçüncü dünyalılar ancak böyle romanlar yazar, yazmalıdır' gibisinden bir yargı oluştu. daha doğrusu zaten varolan ama pek dillendirilmeyen bir yargının sağlaması yapıldı. hal böyle olunca, dışarıda isim yapmak isteyen türk yazarların da yakındığı bir atama çıktı bize batılı ağabey ve ablalarımızdan. 'Siz öyle varoluş bunalımıymış, birey olmakmış, modernite sorgulamasıymış, bütün bunları bize bırakın; geri kalmış ülkelerinizin siyasi, sosyal, kültürel meselelerinden fantastik ve egzotik sepetler örün, bize de okuyup bogota pazarı'ndan el işi heybe almış, topkapı'da nargile içmiş, fes'de falafel yemiş gibi hissedelim. ara sıra da çadır tiyatrosu çağırır gibi sizi çağırıp, istediğimiz sorulara istediğimiz cevapları vermenizi isteriz. sağ selamet yolumuzda gideriz."

5 yorum:

Zelda Capulet dedi ki...

Marquez'in öldüğünü duyduğumda yaşadığım şey üzüntüden çok kederdi sanırım. Zamanı gelmişti ve hayatın döngüsü için de "normal" olan buydu. Üstelik bir demans hastası olduğunu öğrendiğimde mahvolmuştum.Ne çok anısını unutarak yaşadı kimbilir son yıllarında; beni asıl üzen bu olmuştu. Beni en fazla etkileyen kitabı Kırmızı Pazartesi olmuştu. Öğrencilik yıllarımda, baharda, kampüste döne döne okumuştum. Kitaba "kayboldum" diye not düşmüşüm, yıl 88'miş. Hafta sonu kitapta biraz dolaştım; dua niyetine...

Son bir not olarak sosyal medyanın en nefret ettiğim yanı ölüm için herkesin pusuda olması. Önceden, edilecek lafları tasarlamaya başlıyoruz adeta...




verbumnonfacta dedi ki...

üzülmeyişim daha çok şefkatten kaynaklanıyor. içten içe kurtulduğunu düşünüyorum galiba.

ne zaman bulundunuz? "bir süredir kayıptım, artık bulundum," dediğim günleri hatırlattınız bana.

"kitapta dolaşmak" ifadesini sevdim, "dua niyetine" ile beraber komple.

sosyal medyadan beni kaçarak uzaklaştıran nedenlerden biridir o akbaba benzeri ölüm hazırlığı. işin kötüsü, benzer hazırlığın bu ara nejat işler için yapıldığını seziyor ve hevesleri kursaklarında kalsın diye dua ediyorum.

Zelda Capulet dedi ki...

hiç bulunmadım veya o zaman kaybolduğumu sanıyordum; kimbilir hangisi doğru...

4 dedi ki...

benim üzüntümde kederden oldu sanırım.
eğer hayranlık denen bir müessese varsa ben orda Gabriel için çalışırdım.
ben ne yaptım derseniz,ölümünden sonra ''hiç sevmediğim şey'' lerden birini yaptım.kitap fuarından Gabo'nun henüz okumadığım kitaplarından aldım.sarıldım bir de.
her kelimesini üç kez okuyup,parmaklarımla dokunuyorum kelimelere.
sonra diyorum ki,rahat uyu Gabriel'im.

verbumnonfacta dedi ki...

@zelda capulet,
insan en çok kendi kendine meçhuldür, diyenler ne kadar haklı.

@4,
hayranlık adlı bir müessese vardır. kendimden biliyorum. bir kaç kişi vardır ki, gece gündüz onlar için orada çalışıyorum.