28 Şubat 2013 Perşembe

okumak versus seyretmek

bir romanı okumak ile o romandan yapılan filmi görmenin aynı şey olduğunu sanırız. ya da birinin yerini diğerinin tutacağını.

oysa okuma eyleminin metni yeniden kurma ve yeniden yazma eylemi olduğunu, gerçek okumanın okuru bir tür yazara dönüştürdüğünü öğrenmeden bir roman ile bir film arasındaki farkı anlamak mümkün değildir.

bu nedenle, "sevdiğim 'şu roman' film olsun isterdim," derken bir daha düşünün.

26 Şubat 2013 Salı

bir masada üç kişi

adını daha önce çok duymuştum ama ilk defa bir kaç akşam önce, selçuk'un evde kalıp yaramazlık yapmayayım diye, beni de peşinden sürüklediği tango akşamında tanıştık. kibarlık yüklü karşılıklı bir kaç cümle. bir akşam sonra kapalı havuzun trübünlerinde ayak üstü bir kaç cümle daha.

şimdi ise saatlerdir konuşuyoruz. kuaförden buraya gelmiş; saçlarını boyatmış, fön, vesaire... zalim olduğumu anlasın diye, "kadınların çok yaptığı hatalardan biri de bu," diyorum. "saçları arasındaki bir kaç tel beyaz saçın onları ne kadar güzelleştirdiğini anlayamıyorlar."

sadece zalimlik yapmıyorum, bazan da iyi bir adam olup meraklarına cevap olsun diye bir yığın şey anlatıyorum. bir ara, selçuk tuvalete diye gidince sordu. evet, tuvalet. selçuk lavaboya o tür şeyler yapmayacak kadar iyi terbiye almıştır.

ne diyordum? bir ara, selçuk tuvalete diye gidince sordu:

- ilişkilerin neden bu kadar çabuk bitiyor?

- çabuk bitmiyor, vakti geldiği için bitiyor.

- anladığım kadarıyla, sürdürmek konusunda pek başarılı sayılmazsın.

- yanılıyorsun... ama, en iyisi şöyle yapalım, selçuk gelince ona soralım.

gelir gelmez selçuk'a sordum:

- kadınlarla ilişkilerimi yönlendirme yeteneğime yüz üzerinden puan ver.

selçuk masaya oturmadı, konuşmasının en vurucu yerine gelmiş bir konuşmacı gibi ellerini kürsüye, pardon masaya dayadı. yüzümüze bakmaksızın konuşmaya cevabına başladı.

- bu konuda verilebilecek en yüksek puan doksan beş ise, benim söyleyeceğim daha yüksek bir sayı olur. çünkü o, sadece etkilemekte değil itmekte de çok başarılıdır. yani bir kadının hoşuna gidecek şeyler kadar gitmeyecek olanları da keşfetmekte üzerine yoktur. bazı kadınlar vardır, tıpkı şarkının dediği gibi "yakın olmak için uzak durmak" gerekir, aşkını itiraf etmekle onları kaybedersin. eğer öylesi bir kadını istemiyorsa, "seni seviyorum," demekle yetinmez, işini garantiye almak için "aşkitom" bile diyebilir.

sadece duymak yetmez görmek de gerekir gibi selçuk'un dudaklarına sabitlenmiş bakışlarımız yeniden buluştu.

- peki neden yalnızsın?

sorma sırası bana geçmişti:

- yalnız olduğumu da nereden çıkarttın?

*

selçuk'un yanıldığı bir yer vardı ama: bazan dalıp giden, bazı geceler uyanıp nerede hata yaptığını düşünen mutsuz bir adam olurum da, sırf öyle demekle kurtulacağımı bilsem dahi "aşkitom" demem.

23 Şubat 2013 Cumartesi

günün sorusu: çelişki

gözünü kırpmadan birilerini öldürenler tuhaf biçimde yüceltilir, ya da en hafif manada makul görülürken, bu sefil hayata ve kendine katlanamadığı için tek bir kişi öldürmeyi seçen yani çekip gitmeyi tercih edenler ne diye hor görülüyor?

21 Şubat 2013 Perşembe

bir musibet

bazı insanlar, ebeveynlerin asla gitmemeniz gerektiğini söylediği yerler, bir kadının telafi edebileceği kadar genç olduğu bir dönemde yapma ihtiyacı duyduğu hatalar gibidir.

öte yandan, küçük bir hata sizi sonradan yapılacak olası büyük hatalardan korur.

19 Şubat 2013 Salı

hatırlanmak için ölmek

emrah serbes, "yağmur durur, saçaklardan ve ağaç dallarından düşmeye devam eden taneleri kalır. hiç kimse bıçakla kesilmiş gibi terk edemez dünyayı. bir insanın tam manasıyla ölmesi için onu hatırlayan hiç kimsenin kalmaması gerekir," derken, tadından yenmez memleket hikâyeleri'nin yazarı refik halit karay'ın oynadığı oyunları acaba biliyor muydu?

*

memleket hikâyeleri'nin yazarı, fecri ati'nin kurucularından, "kirpi" müstearıyla taşlama ve mizahi yazılar da yazmış refik halit, hürriyet ve itilaf fırkası'na üye olduğu ve kurtuluş savaşı aleyhine yazdığı yazılar nedeniyle vatan hainliğiyle suçlanır  ve "yüzellilikler" adı verilen muhaliflerden biri olarak beyrut ve halep'te sürgün hayatı yaşamaya mecbur kalır. halep'te yaşadığı o sürgün yıllarında, istanbul gazetelerine "refik halit karay'ın vefat ve başsağlığı ilanı" gibi kendisi için taziye ve ölüm ilanları verir.

anılarına bakılırsa, bu sözde "ölümünden sonra" kendisi hakkında yazılanları okuyor, evine başsağlığı için gelenleri takip ediyor vs... kendi ifadesiyle, "kıs kıs gülüyor hallerine..." sonra da hiçbir şey olmamış gibi "bir yanlışlık olmuş" deyip hayatına devam ediyor. bunu birkaç kez yaptığı için de, insanlar bir süre sonra duydukları ölüm haberlerine doğal olarak inanmıyor, en azından daha temkinli yaklaşıyor.

refik halit karay bin dokuz yüz altmış beş yılında yetmiş yedi yaşında gerçekten(!) vefat ettiğinde onu tanıyanlar bu ölüme de şüpheyle baktılar mı bilinemez ama insan yaptıklarına kızamıyor. en azından ben anladığımı sanıyorum; atıldığı sürgünde  unutulduğunu gören refik halit, arada bir ölüyor, ölerek hatırlatıyordu kendini.

*

size de tavsiye ederim.

17 Şubat 2013 Pazar

kadınlar-erkekler: iki

kadınlar, "senden sonra başka birini sevebileceğimi sanmıyorum," der. erkekler ise, "ilk defa birini gerçekten seviyorum."

çoğu zaman her iki cümle de yalandır.

16 Şubat 2013 Cumartesi

üçleme: "aşk"ın öyküleri

on dört şubat, bütün 'sevgililer günü' dayatmalarına rağmen 'dünya öykü günü'dür de. modern zamanların "tüketin" emrine karşı duranlar için ise en çok 'dünya öykü günü'dür.

*

eğer referans olarak kurgu edebiyat alınırsa, okuma serüvenimin bir dönemini sadece öykü okuyarak geçirdim. bu tercihte öykücü kadar, "roman sayıyla kazanılan boks maçları gibidir, oysa iyi bir öykü maçı nakavtla kazanır," diyen julio cortazár'la aynı fikirde oluşumun da etkisi vardı. bu yüzden kitaplığımın o günlerde oluşan, zaman zaman emrah serbes işi erken kaybedenler gibi eklemelerle çoğalan bir "öykü" bölümü vardır.

çeşitli yayınevlerinin dünya ve türk edebiyatından yaptığı seçkilerden belirli bir konu etrafında şekillenen öykü antolojilerine, ülke ya da ulus öykücülüğünün yetkin örnekleri olduğunu söyleyen kalın ciltlerden ününü başka bir alanda tesis etmiş yazarların öykü kitaplarına kadar bir çok kitap.

nasıl olsa bir araya gelmiş bu günde, 'beni ben yapan aşk öyküleri'ni düşündüm. ve yolum bu üçlemeye çıktı.

*

işimi kolaylaştırmak için önce kendime bazı kurallar koydum: kitaplığa gidilip raflar yorulmayacak ve öykümüzün satırları deliler gibi çizilmiş, başlığının yanına "yürek"ler kondurulmuş olsa bile anıları tozlanmışsa öyle kalacak.

beyaz geceler gibi novella sayılabilecek, öyküden uzun romandan kısa eserleri de eledim. biliyorum, aragon duysa kırılır ama, böylece cemile de elenmiş oldu.

yine oscar wilde'ın gerçek olamayacak kadar güzel, cânım hikâyelerine de "masal" etiketi yapıştırınca onlar da kafamı karıştıramaz oldu.

*

işte "aşk"ın en sevdiğim üç öyküsü. ve her zaman olduğu gibi bir tane de 'paha biçilemez' var listede.

bir: meçhul bir kadının mektubu - stefan zweig... yıllar önce sahafta bulduğum, varlık yayınları'ndan çıkma behçet necatil çevirisinden okuduğum bu öyküyü unutamayacağımı daha o an anlamıştım. belki de tutku denilen o yakıcı duyguyu bu öyküyle, "meçhul" bir kadının rehberliğinde öğrenmeye başladım. ne vakit o duyguyu unutacak olsam bu öyküyü yeniden okudum. yeniden. yeniden...

ünlü bir romancı tatilden eve döndüğünde, "beni hiçbir zaman tanımamış olan sana!" hitabıyla başlayan bir mektup bulur. kadın henüz küçük bir kızken, komşuları olan bu adama aşık olmuş ve ölene kadar bu aşkı kalbinde taşımıştır. artık vazo boştur ve yazar her doğum gününde "meçhul"den gelen beyaz güllerden mahrumdur.

iki: boyacıköy'de kanlı bir aşk cinayeti - murathan mungan... başlığın yanındaki boşluğa kaç tane yürek sığdırabilirim diye hesap ederken, hiçbir sayının yetmeyeceğine kanaat getirmiş iki kelimelik bir değerlendirme notu düşmüştüm: "aşkın tarifi". sadece gelmiş olana değil, gelecek olana da sadakati anlatır bu öykü. bezm-i elestte verilmiş sözün mutlaka tutulacağını hatırlatır. ve bir hatırlatma yapar; aşk "cinnet" gibi gelir, kendinizi "karanlık taraf"ta bulmak ise an meselesidir.

genç adam durakta otobüsün gelmesini beklerken karşıdaki balık lokantasının önünde bir gelin arabası durur. gelin, damat ve yanındakiler lokantaya girer. genç adam gelini görür. ya da hatırlar. sonrası cinnet hali. sonrası delilik. hikayeden geriye genç adamın sayıklamaları kalır: "seviyordum, öldüresiye seviyordum."

üç: köpeğiyle dolaşan kadın - anton çehov... bu öyküler içinde en taze olan. çok değil, bir kaç yıllık mazisi var. sıradan bir hikaye olarak başlayan bir maceranın önüne ne çıkarsa yıkacak bir sele dönüşmesini anlatır. ama o sel giderek etkisini yitirecektir. okura ise hiçbir şeyin ilk günlerdeki çoşkusuyla kalamayacağını anlamak kalır. bir ilişki eğer dönüşemezse, "aşk"ın kaderinin biraz da bu olduğunu anlatır.

her zaman köpeğiyle dolaşan bir kadın bir tatil beldesindeki erkeklerin dikkatini çeker. evli olmasına rağmen bu kadını elde etme hakkını kendinde gören erkeklerden biri bu amacına ulaşır. sosyete kurallarına göre, orada bitmesi gereken ilişkileri şehre taşınır. bir yığın şeyle beraber eskisi gibi kalamayan duygularıyla da başetmek zorundadırlar artık.

paha biçilemez olan ise, hiç tartışmasız ahter-suhte, hû ve lâle - nazan bekiroğlu... doksan dört, yaz başlangıcı. ne bulursam okuduğum, dünyadan değilse de hayattan çıkış yollarını araştırdığım zamanlar. bunun için başta edebiyat olmak üzere, sanattan başka yol bilmiyorum. bir de, deli gibi yüzüyorum. elimde dergâh'ın haziran sayısı. çay bahçesinde limanı gören bir masaya oturmuştum. havada öyle bir şey vardı ki, şimdi bir şey olacak, diye geçiyordu içimden.

ve okumaya başladım. okudum. yine okudum. sonra bir defa daha... o gece yarısı, okuma odasında yukarı aşağı yürüyüp bir defa daha okurken emindim artık, aşkın bütün hâllerine şahit olmuştum.

geceleri birisi dokunmuş gibi uyanan genç kalfa, sisler içinde bir masal adası gibi kendisine görünür olan saray-ı âmire'yi seyrederken, odalardan birinde genç enderun ağasını görür. bu görmek ancak lâle-i rumilerden birini görmek düzelecek kara sevdaya dönüşecektir. o ilacını beklerken, köşkün hemen yanındaki mezarlığın genç bekçisi, bu gecesini ve gündüzünü pencere önünde geçiren ince ve mavi hayale inanılmaz bir biçimde aşık olur. işin kötüsü, çarenin kendisinde olduğunu bilmiyordur. genç kalfaya gelince, beyaz atlı prensin beyaz atlı prens olduğuna inanmaz.

hiç kimse inanmaz.

12 Şubat 2013 Salı

fırtına*

romantik bir şarkı.

ama "romantik"liğini içeriğindeki bir kaç ölçek "isyan"dan almıyor. "deniz"leri inkar etmesem de, benim gördüğüm kalbi manada bir romantizm daha çok. bunda kişiliğim kadar, sözlerin murathan mungan'a ait olmasının etkisi muhakkak var.

"şair burada ne demek istemiş?" tadında konuşursak; hayata dair umutları çoktan tükenmiş kahramanımız, sol yanında bir sesle uyanır. bahar oradadır. bir bebek gülümsüyor, bir çiçeğin tomurcuğu patlıyordur. bir kalbi olduğunu yeniden hatırlar. ve olaylar gelişir.
"geçsede yolumuz bozkırlardan
denizlere çıkar sokaklar"

*yeni türkü, fırtına

8 Şubat 2013 Cuma

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: dokuz

anlatıcının, "herkes güzel bir hikayenin konusu olabilir. ama bu, mutlu olacağı anlamına gelmez," diyen dedesinin ne kadar haklı olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı.

*

"sonra nuran hemşire geldi. o gelmeden evvel koridorlarda çınlayan kahkahası geldi daha doğrusu. muayene odasına girdiğinde, üstünde beyaz önlüğe ve saçlarındaki kepe rağmen, hemşire olduğundan emin olamıyorduk bir türlü. hemşireler genellikle nemrut insanlardır, öyle olmalarının da bir nedeni vardır ama beni ilgilendiren şey bu değil. o asık yüzlü hemşire sizi ik gördüğünde suratınıza, hasta değilmişsiniz de onu kandırmaya çalışıyormuşsunuz gibi bir edayla bakar ya, içinizden bir küfür daha edersiniz o zaman, sizi hastaneye getiren sağlık problemine de, sağlık sistemine de, hatta bütün sağlıklı insanlara da. ama nuran hemşire, kendisine söylenen güzel bir söze şen bir kahkahayla cevap vermişti az evvel. kim söylemişti o sözü, ne demişti, o kadarını anlayamamıştık. sadece isminin nuran olduğunu öğrenmiştik. o ilk kahkahadan kalma küçük bir tebessüm de vardı dudaklarında. bizi gördüğünde bile yok olmayan ısrarlı bir tebessüm. bu ayrıntının üstünde, asıl hikâyenin o an başladığını düşündüğüm için duruyorum. galip'le benim aklımdan aynı anda geçtiğinden emin olduğum şu soruyla başlamıştı asıl hikâyemiz: "nuran hemşire bizi gördüğünde neden gülümsemişti?" bizi gören insanlar gülümsemezler. hele gecenin köründe, körkütük sarhoşsak, sırılsıklamsak ve kanlar içindeysek asla gülümsemezler. tekrar soruyorum: "nuran hemşire bizi gördüğünde neden gülümsemişti?" 

yüzündeki gülümseme silinirken, "geçmiş olsun," dedi nuran hemşire, durumun vehametini anladığından ciddileşmişti o da. doktorun bıkkın bir yüz ifadesiyle verdiği talimatlar doğrultusunda dikişleri atmaya başlamıştı. bir ara, "ne iş yapıyorsunuz?" diye sordu galip'e. o zaman anladım, galip hiçbir şey diyemeyip öyle dalgın, karşısındakini görmüyormuş gibi bakınca.

nuran hemşire, galip'in anlına dört dikiş attı. üstüne bir de tetanos aşısı yaptı. o cevap verilmemiş sorunun dışında hiçbir şey konuşulmadı."*


*: emrah serbes, hikâyem paramparça-galip işhanı


6 Şubat 2013 Çarşamba

nefretin aşk hâlleri

güncel türkçe sözlük arapça kökenli "nefret" için, "bir kimsenin kötülüğünü, mutsuzluğunu istemeye yönelik duygu," diyor ve bir çıkma yaptıktan sonra ekliyor: "tiksinme, tiksinti".

aynı "nefret", konu aşk olduğunda ise sözlüklerin işaret ettiğinden başka anlamlara bürünüverir. hem de iki ayrı yerde toplam üç defa...

*

birinci yer: aşk devam ederken, aşkın herhangi bir anında... buna "aşk güzergâhında nefret sapağı" da diyebiliriz.

daima yanımızda olsun, hiç susmasın hep konuşsun ve bir şeyler anlatsın, hep sussun ve bir şeyler anlatsın, kocaman gülümsesin, anne anne baksın, kirpikleri uçuşsun, filmin orasını ya da kitabın o satırını o da görsün, başımızı dizine yaslayalım isteriz... ama yoktur!..

"geri zekalı neden burada değilsin," mesajları atılıp, "senden nefret ediyorum," telefonları açılır. ne çok sever, ne çok özlersiniz.

evet, çok aşıksınız...

ikinci yer: aşkın son-ucunda karşımıza çıkar. buna da "aşk güzergâhında nefret  çıkmazı" diyelim...

bitti denildiğinde bit(e)meyenlerdendir aşk. biliriz... bilirsiniz... herkes bilir...

gizliden gizliye hükmünü sürdüren duygular gün gelir  "nefret"in kalın duvarına çarpar. biz farketmeden akan bir yeraltı ırmağı rastladığı boşlukta göle durmuştur.

burada duyulan "nefret" iki anlama gelir.

ilk olarak, "aşk"ı onaylar... anlarız ki, gerçekten aşık olmuşuz. çok sevmişiz o "geri zekalı"yı.

ikinci anlamı ise, "aşk" artık ve kesin olarak bitmiştir... ve biten aşk yerini, onunla boy ölçüşebilecek tek duyguya bırakmıştır.

4 Şubat 2013 Pazartesi

kitap, kitap dedikleri

"kitaplarla yeni hayatlar kurulmaz; ütopyalar yaşanmaz; toplumsal hareketler doğmaz.

kitaplar cevap vermez, sorusu olanlarla konuşur, onları soru/cevap yalnızlıklarından kurtarır.

kitaplar kişiyi çoğaltmaz, mahremiyeti arttırır.

kitaplarla hayat hissedilmez, anlaşılabilir belki.

kitaplar, kendisiyle, ötekiyle, hayatın seçilmiş bir boyutunda sahiden buluşmak isteyenler ve bunu gerçekleştirmek amacıyla sahiden çaba gösterenler için basit yol göstericileridir.

kitaplar, öteki dünyada ödüllendirilme beklentisine dayanan dinsel ahlâkla yetinmeyerek daha insanî derinliklerin peşine düşenler için dünya bilgisini edinme ve hayal etme kapasitesini zorlama araçlarıdır.

kitaplar karşı ve yana olmayı seçenler için vardır.

ya da sıkılanlar için basit vakit öldürücüleridir."*



*:abdûlgaffar el-hayatî, hayata dair meseleler: s.116
    (mesele neşriyat, 1896, iskenderiye) çeviri: osman fuad

notgibi: ayrıntı yayınları'nın '98/kış kataloğundan alıntıladım. bold ve italikler ise yayınevinin tasarrufu.

3 Şubat 2013 Pazar

kadınlar-erkekler: bir

erkekler kadınları eğlenilecek-evlenilecek diye nasıl ikiye ayırıyorsa, kadınların da aşık olunacak erkekler-evlenilecek erkekler  ayrımı var.

1 Şubat 2013 Cuma

kısa kısa - altı

* "kısa kısa," künyesinde "ayda bir çıkar" yazan dergilere benzemez. eğer bir künyesi olsaydı, "aklına estikçe çıkar," yazardı.

* insanların yaşamında, sadece kendi çıkarlarını düşünmedikleri, kendi çabalarını çevreleri ile eklemleyerek ortak bir insanlık ruhu yarattıkları en azından bir dakika olmalı.

* "ben bir yöne yürüdüm, sanem ve kalbim diğerine. (a.canıgüz, gizliajans)"

* hiçbir yere gitmeyen bir yola çıkmışım.

* "otursak bir akşam üzeri, sen bana bilmediğim bir hikaye anlatsan/ bildiğim bir hikaye de anlatsan bilmezden gelirim söz.! (edip cansever)"

* "gözyaşları içeren bir şeye ihtiyacınız var sizin. değişmek için. burada hiçbir şeyin bedeli yeterince ödenmiyor. (a.huxley, cesur yeni dünya)"

* entelektüel açıdan ve çalışma saatleri boyunca yetişkin olabiliriz ama duygu ve arzular söz konusu olduğunda henüz büyüdüğümüz söylenemez.

* "hayır, gerçek aşkı hiç bulamadı. güçlü bir ihtiras değildi kapıldığı ama evli bir adama amansız bir şekilde tutulmasına yetmişti. adam karısını terkedeceğine dair söz vermeyi bırakalı çok olmuştu. o da adamın karısıyla arkadaşlık kurdu ve tek çocuklarının teyzesi gibi oldu. (martin amis, görüş evi)"

* "sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım belki de bir cuma ısmarlarım yürüyüp gideriz. (osman konuk)"

* haşmet babaoğlu, kendisini sev(e)miyorum ama iyi söylemiş: "modernite elimizden inançlarımızı alıyor, inanma ihtiyacımızı değil!"

* "insanların küçük kasabalardan ayrılmak istemesinin en büyük sebebi, geriye dönme fikrine kapılmalarıdır. yerinde çakılıp kalmalarının sebebi ise çıkıp gitmeyi kafaya koymalarıdır. kısaca, insan nerede olursa olsun mutsuzdur. (chuck palahniuk, çarpışma partisi)"

* dayımın türküsü: keltepenin taşları...

* dost başa, düşman ayağa, vnf. ellere bakar. arz ederim.

* yıllar önce o kadına, "hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil," demediğim için hâlâ pişmanlık duyuyorum.

* arzu akgün, "tanrı hepimize aşık olmasak bile aşk halinde günler versin, hayatla flört etmeyi eksik etmesin içimizden. susuz kalmaktansa dalgalarla boğuşalım. aşkın derdi bile güzeldir bazen," dedikten sonra devam ediyor: "bir yarayı hiçbir şey aşk kadar kolay onaramaz."

* yıllar önce "bir gün körebe oynarsak gizlice açarım gözlerimi. seni bir daha kaybetmeyi kaldırmaz içim." demişti feridun düzağaç. bu bir futbol yazısıydı ve henüz şarkı olmamıştı.

* açığa çıkmak sırların doğasında vardır. çünkü sır tutmanın tek yolu kimseye söylememektir.

* "fareler ve insanlar" mı? hiç bir fareyle bir insan olur mu, elbete yasaklansın.

* bir australian open'ın daha sonuna geldik: victoria azeranka ve novak djokovic iki bin on üç yılının şampiyonları.

* büyünce ben de, "sanat eserinin kırılgan doğasına rağmen, sürecin kendisi zamansal olanın dışına çıkmanın bir aracı haline gelir," tarzı cümleler kurmak istiyorum.

* insanlar insanlara, sevgilerini göstermek için uydurdukları isimlerle hitap ederler ya, bu aslında bizi kendi malı gibi göstermek içindir.

* kadın ancak fotoğrafınızı çeken insanı sevdiğinizde görünebileceğiniz kadar güzeldi ama gitmeliydim.