beni en çok ağlatan yazarı biliyorum. romanı, yeri... dino buzzati.
tatar çölü, bir paragrafta, sadece bir paragrafta on beş yılın geçip gittiği yer.
peşi sıra bir çok yazar, bir çok metin. mesela, mustafa kutlu,
mahzun mücahit...
en son beni çok ağlatan ise
mücellâ olmuştu. (nazan bekiroğlu'nun
isimle ateş arasında'dan sonra en az sevdiğim romanı, yazarın kahramanına ihaneti...) romanın sonunda. bir kış gecesi uyanıp da uyuyamayınca, sabaha karşı, yastığım dik, başım karyolanın demirinde. kendimi hiç olmadığım kadar yalnız hissederken. "yaşantılar ancak onu yaşayabilecek olanlara sunar kendini"ye "hayattan nasibimiz belki de budur"u eklerken.
sevenleri, üzerinde çalışanlar, hatta yazarı
mücellâ'yı farklı biçimlerde tanımlayıp anlatabilir. ama
mücellâ benim hıdrellez romanıdır. mücellâ'nın annesi neyyire hanımın hıdrellez hazırlıklarını uzun uzun ve belgesel titizliğinde anlatılmasıyla, nazlı ve annesi pervin'in artık yaşını başını almış bir kadına evrilmiş mücellâ'yı tam da hıdrellez günü ziyaret etmesi ve o sırada liseye giden nazlı'nın başını okuduğu kitaptan başını kaldırıp, "mücellâ teyze, ferhunde kalfa'ya benziyorsunuz siz" demesiyle.
ki bu cümleyle başlayan sohbetin sonunda, "nazlıgül," diyecektir mücellâ. "bu kadar çok okuyorsun. korkarım bir gün yazmaktan başka bir işin olmayacak senin kızım. yazar olacaksın. o zaman, beni yazarsın. mücellâ teyzenin solan gülünü, gün görmediğini, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömrünü."
ve sonuyla... hayat gibi roman da sona yaklaşırken, nazlıgül bir defa daha yazar olur ve tanrısal bakış açısıyla mücellâ'nın gözlerinin önünden hayatının film şeridi gibi geçişini anlatır. bütün anılar hep aynı anıda birleşir. bir hıdrellez gününde. ihtimal ki, mücellâ'nın bu dünyadan göçerken yanına aldığı tek 'şey'de. çünkü, gerçekten bir tek o zaman mutlu olmuştu.
"içinde eksiği ya da fazlasıyla yara olan her hatıra çiçek açtı, pırıltı saçtı. bir şelalenin suyuna kapılmış gül yaprağı gibi mücellâ, al baştan kendini aynı yerde yakaladı.
telsiztepe'deki o hıdrellez bayramı. o ışıklı bayır. o bahar sabahı.
kendisini aydınlık ve sevinç içinde buldu mücellâ. "işte burası. bu." dedi.
bilek hizasındaki yemyeşil çimenlerin, sarı düğün çiçeklerinin, tazecik papatyaların, hindibaların arasında; denizin üzerinden perde perde yükselen buğunun, topraktan yükselen kokunun ortasında yere oturmuştu. başı bulutlara, omuzları göklere değdi. kurtla kuşla omuz omuza, altın rengi bahar güneşiyle aynı hizada koşturan o çocuktu.
burnunun ucunda ilkyaz yanığı, pembeleşmiş yanaklarının üzerinde kirpiklerinin gölgesi, yüzünde o saf çocuk aydınlığı. çam ağaçlarının altında, mavi mineye, kır menekşesine, beyaz gelin tacına, güle, suya, ışığa karıştı."