24 Nisan 2015 Cuma

yara

o yaz aşk acısı çekiyordum ve aşkı bildiğimi sanıyordum. o aşkın acısı yaz bitmeden geçti ve hâlâ aşkı bildiğimi sanıyorum.

*

arkadaşlar arayıp, "yazlıklar'dayız," dediğinde hemen yola koyuldum. çünkü, hafta sonuydu ve denize giden yolun kumsala kavuştuğu yerde, soldaki evin terasında ışık saçan bir çift gözün ufku seyrettiğine emindim.

selamlaşma faslından sonra havlumu diğerlerinin yanına serdim. üstümdekileri çıkarıp denize yürüdüm. hava çok sıcaktı. deniz masmavi. görünmez bir el bütün bulutları alıp götürmüş ufuk çizgisinin üzerinde unuttuğu bir kaç tanesi asılı kalmıştı. hiçbir kanıtım yok ama o sırada bana baktığına eminim. ne zaman o anı düşünsem bir çift ışıltılı bakışı hep sırtımda hissederim.

en artistik atlayışımla suya daldım. ama bir problem vardı. dipte olması gereken çakıl taşları olduğundan daha yakındaydı ve bana doğru hızla yaklaşıyordu. son bir hamleyle yüzümü ve hatta kafamı kurtarmaya çalıştım ama nasıl becerdiysem çenem kumun kucağında uyuyan çakıl taşlarının arasına gömüldü.

yüzeye çıktım ve suyu kulaçlamaya başladım. her zaman olduğu gibi iyice açıldıktan sonra durdum ve biraz nefeslendikten sonra denizin tadını çıkartarak kıyıya döndüm. deniz suyu çenemin altını fena halde yakmıştı. havlumda kan sesleri.

bir ayna buldum ve bir yara bandı. bir kaç gün yara bandıyla dolaşmam gerekti. çenemin altındaki küçük izle ise o günden bu yana.

o bir kaç gün öykücü'ye hiç görünmedim. galiba dayak yediğimi sanmasını, beni çirkin bulmasını istemedim. en çokta yenilmiş diye hissetmesinden korktum. nihayet ona uğradığımda günlerdir nerede olduğumu sordu. olanları ve hissettiklerimi anlattım. korkmamamı, yara bandının benden bir şey götüremeyeceğini söyledi. iyi geldi.

gittim, aynı yerden bir defa daha daldım denize. hiçbir şey olmadı. ve akşam olmadan öykücü'nün yanına gitmiştim bile. kapısı açıktı. odasının orta yerinde, dergi yığınlarının arasında bir sandalyeye oturmuş kucağına aldığı bir dergiyi karıştırıyordu. gülümsedi.

"ben," dedim. "aynı yerden bir defa daha daldım denize." tebessümü büyüdü. hiçbir şey demeden kucağındaki derginin arasından dergi sayfası boyutunda sarı bir kağıdı çıkartıp bana uzattı ve ekledi. "al, bu senin olsun."

beckett'in en yakışıklı fotoğrafı ilk defa duyduğum bir cümleyle süslenmişti: "hep denedin, hep yenildin. olsun. bir daha dene, bir daha yenil. daha iyi yenil."

odamın duvarına astım o kağıdı. hangi evde hangi oda benim olmuşsa o odaların duvarlarına da. kağıdın rengi biraz soldu ama beckett hâlâ yakışıklı. cümleyi ise, ezberledim.

*

bugün küçük bir çocuk gördüm. güzel bir çocuktu. yûsuf güzelliğinde. çenesinin altında yara bandı vardı. beton zeminde top oynarken düşmüş. öykücü burada olsa o kağıttan ona da verirdi dedim. ama yoktu.

ben de oturup bu yazıyı yazdım.

5 yorum:

kufu kufu dedi ki...

Klavyene sağlık, su gibi akmış kelimeler. :)

verbumnonfacta dedi ki...

şansı gören gözlere denk gelmek olan kelimeler bunlar.

Sehir Kackini dedi ki...

siz çakıl taşlarına değil, çakıl taşları size yaklaşıyordu öyle mi? garip şekilde kelimeleriniz de öyle, bize yaklaşıyor. ve bir yara bandı sahibi oluyoruz akabinde. neden acıyı vecd ile ve bazen de acıyı tek başına bana yaklaşmış buluyorum burada. Belki bir öykücüye ihtiyacım var "evlat çıkış buradan" diyecek..
daha sık yazın olur mu

verbumnonfacta dedi ki...

evet, tam da öyle.

sık yazmak bahsine gelirsek; hızlı ve öfkeli'nin yedincisini görünce, "bu ne hız merakı ne bitmez öfkeymiş" demiştim. bir süredir birileri çıkacak, " ne söylenmemiş sözmüş böyle altı yıldır bitmedi" diyecek diye korkuyorum doğrusu.

Sehir Kackini dedi ki...

boşa kaygı duymayın, gözlemlediğim kadarıyla herkes söylenmemiş sözü duymaya pek meraklı efendim.. hiç biri tekrar değil, ilk defa duyulmuş etkisi yaratıyor. eksik olmasın