6 Haziran 2014 Cuma

türk sinemasının yüzüncü yılı (mı ?)

cannes'da son filmi kış uykusu ile altın palmiye kazanan nuri bilge ceylan'ın ödül töreni konuşmasında söylediği, "bu yıl türk sinemasının yüzüncü yılı" ifadesinden hareketle "yüzüncü yıl" bahsini tartışalım istiyorum.

*

bu konuya girmeden önce sadece tarih ders kitapları ve resmi tarihe değil, bilim olan veya bilim ol(a)mayan tarihe karşı da mesafeli olduğumu söylemeliyim.

çünkü, tarih çoğu zaman çok kesin yargılarla, bilimsel araştırma yapılmadan, nesnellikten uzak bir tutumla yazılıyor. yazan, bütün ihtirasını, ne kadar saçma sapan düşüncesi varsa tarih adı altında faş etmiş olabiliyor.

belge ve bulgulara dayandığı iddia edilse de tarih yazımının iç ve dış politikadan, çıkar  ilişkilerinden, iktidar mekanizmalarından, kişisel görüş ve eğilimlerden etkilendiği aşikar. (tam burada koşullar 1984'ü hatırlamak için oldukça uygun)  kısacası tarihi düzünden okumak o kadar kolay değil. (burada 'ece'cil ayhan'ı anabiliriz.)

kaldı ki, çoğu zaman tarih sandığımız bir çok metin, yazarı tarafından kurgulanmış masallardır.

*

bu uzun girizgahtan sonra "yüzüncü yıl" bahsine girişebiliriz artık. refaransımız* ise sinema tarihinin en güzel filmlerinden ulysses' gaze olacak...

türk sinema tarihi ayastefanos abidesinin yıkılışı ile başlatılır. bu film, osmanlı-rus savaşı'nda ölen rus askerlerinin anısına yaptırılan ve osmanlı-rus ilişkilerinin bozulması üzerine bin dokuz yüz on dört yılında yıktırılan rus abidesinin yıkılışının fuat uzkınay tarafından sabit bir kamerayla kaydedilmesidir.

fakat buraya gelmeden önce bin dokuz yüz on bir yılında sultan reşad'ın rumeli seyahatını selanik'ten manastır'a kadar izleyen ve filme alan manastırlı "manakis kardeşler"e bakmak gerekir. lanachia manakis ve kardeşi milton, bin dokuz yüz beş yılında londra'da bir kamera satın alır ve osmanlı vilayeti manastır'a getirip belgesel çekimler yapmaya başlar.

ninelerinin yün eğirmesinden başlayarak, kameralarıyla ilginç buldukları herkesi ve her mekânı kısa filmler şeklinde çeken bu iki sinema meraklısı kardeş, yaklaşık on yıl boyunca o dönemin toplumsal hayatından iki saate yakın görüntü kaydeder. bu görüntüler şu an makedonya devlet sinema arşivi'de bulunmaktadır.

ulysses' gaze de bir yanıyla bu iki kardeş üzerinedir. amerika'daki sürgün yıllarının ardından ülkesi yunanistan'a dönen yönetmen a., atina film arşivi'nden aldığı bir teklif üzerine balkanların ilk sinemacısı olan "manakis kardeşler" hakkında bir belgesel hazırlamaya başlar ve çalışmaları sırasında sinemacı kardeşlerin henüz banyo edilmemiş üç bobin filmi daha olduğunu keşfeder.

ve olaylar gelişir...

sonrası balkan coğrafyasını dolaşan ve bosna savaşı'nın acılarıyla son bulan bir yolculuğa dönüşür. aslolan, yönetmen a.'nın kendi içinde yaptığı yolculuktur elbette.

*

şimdi soruyorum: türk sinemasını "balkanların lumierre kardeşleri" denilen "manakis kardeşler"le başlatmayacağız da neyle başlatacağız?

ulusalcı bir anlayışla "müslüman-türk" fuat uzkınay başlangıç seçiliyorsa bundan daha büyük saçmalık, daha büyük haksızlık olamaz.

kaldı ki osmanlı türktü. ve milliyeti, dini inancı ne olursa olsun sınırlar içindeki herkes osmanlıydı. hepsi vatandaşımız, kardeşimizdi. tıpkı lanachia ve milton manakis gibi.

*

yine soruyorum: türk sineması gerçekten yüz yaşında mı?



*: referans demişken, sinema yazarı ali murat güven'in bu bahse dair yazısı ile yıldırım türker'in metin erksan'ı konuşturduğu ve fol dergisinin mart1996 sayısında yayınlanan "ulusal sinema diye bir olgu yoktur" başlıklı röportajı anmadan olmaz.
ama kameranın londra'dan getirilme tarihindeki farklılığa karışmıyorum, kendi aralarında halletsinler.

6 yorum:

Vladimir dedi ki...

Çok güzel bir konu seçmişsiniz. İlk Türk romanı safsatasına da el atarsanız bir ara... sizin cümlelerinizden okumak isterim. Artık arapça alfabe kullanmadığı için mi yoksa hristiyan olduğu için mi yoksa ikisi birden mi - romanı görmezden gelinmiş "adam" hani :)

verbumnonfacta dedi ki...

bu yazıyı yazarken yanlış anlaşılma endişesi taşımadım değil. ama "müslüman-türk" hatta "sünni-türk" indirgemeciliği beni fazlasıyla rahatsız eden bir bahis. tam burada pozitife ayrımcılığın iyi bir şey olduğu iddiasıyla "ayrılık"lara vurgu yapılmasından hoşlanmadığımı da söylemeliyim.
bu ülke yaşadığı büyük yarılmaya rağmen osmanlı'nın devamıdır.(bundan gurur duymadığım gibi utanç da duymuyorum) ve osmanlı'nın sınırları içinde olan herkes inancı ve kökeni ne olursa olsun beraberdi, "biz"dik. bu yüzden başlangıçları osmanlı'dan seçmekte hiçbir sakınca görmüyorum.

Fatma Topcu dedi ki...

Sinemanın yüzüncü yılına dair İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf'ın Selaam Sinema filmini öneririm. 1995 yapımı, bu bir belgesel-sinema değil hayatın ta kendisi. Lütfen izleyin, çok şey katacak.

verbumnonfacta dedi ki...

tavsiyenizi defterime not aldım. izlememiştim.

dolu gelen tabak boş gönderilmez diyerek, eğer izlemediyseniz "ulysses' gaze"i tavsiye ederim. bahanesi bu olsun.

Sehir Kackini dedi ki...

Merhaba,
Böyle enfes bir film nadir izlemişimdir.Tavsiyeniz için minnettar kalacağım.

verbumnonfacta dedi ki...

sevindim. tadını çıkartın lütfen.