30 Kasım 2016 Çarşamba

akıl

akıl iki çeşit.

asıl akıl ve asıl olmayan akıl: zeka ve akıllılık.

yani problem çözme yeteneği ve nerede, nasıl davranacağını bilme içgüdüsü.

kendimi bildim bileli zekaya zaafım var ama akıllılara asla.

28 Kasım 2016 Pazartesi

günün sorusu: son kullanma tarihi

neden bütün hatıralar son kullanma tarihi olmayan çocukluk hatıraları gibi değildir?

25 Kasım 2016 Cuma

pilavdan sözettiğimizde sözünü ettiklerimiz*

beni tanıyanlar pilava ne kadar düşkün olduğumu bilir. öyle ki, beni bıraksanız kahvaltıyı bile pilavla yapabilirim. elbette, pirinç pilavı. ve arpa şehriyeli.

aramızda, "bir tabak pilav yemek bir tabak toz şeker yemek gibidir," diyecek beslenme ve diyetetik bölümü mezunları varsa eğer, onlar şuradan devam etsinler lütfen.

ama bu düşkünlüğe ve yılları bulan mutfak tecrübeme rağmen doğru dürüst pilav pişirebildiğim söylenemez. üstelik iyi pilav yapabilmek için aklıma gelen her yöntemi -bir tanesi dışında-** denedim.

uzun süre aynı markadan, aynı cins pirinç kullanmak, yağ kombinasyonları, tavsiye edilen bardak ölçüsüne riayet, kısık ateş, pirinci iyice kavurmak, nişastası dağılmasın diye karıştırmamak, dağılsın diye karıştırmak, türlü tencereler...

bir kaç mutlu an, devamı gelmeyen bir iki başarı. hepsi bu. sonuç olarak pilavı çok seviyorum ve iyi pilav yapamıyorum.

pilav bahsinin, osmanlı'da saraya alınacak aşçılara sınav olarak istedikleri bir yemek ve sade pilav yaptırılması örneğindeki gibi zor bir mesele olduğunu biliyorum. yoksa diğer yemeklerde başarısız sayılmam. öyle olmasa ne bu bahsi açardım ne de bu yazı olurdu. başımı eğer, kaldırmadan yürürdüm.

geçen gün refik halit karay'ın pilav ilgisine dair bi kaç tivite rastladım. ve "en zoru sade pilavdır," dediğini okudum. "hüner garnitürsüz, rahiyasız pirinçin lezzetini çıkarabilmektedir," dermiş. altındaki yorumlardan biri ise, hayatıma dair bir aydınlanma yaşamama neden oldu.

"pirincin cinsi ve o pirinci tanımak da önemlidir. iyi pilav iyi ilişki gibidir; tanıyıp uygun davranmak gerekir."

pilav üzerine söylenmiş bir cümle ile önce geçmişe gidip peşi sıra yavaş adımlarla bugüne geldim: bir kişiyi tanımak gerçekten mümkün olabilir mi? tanıdığımı düşündüğüm zamanlarda rotayı değiştirdim mi yoksa bildiğimi okumaya devam mı ettim? kendim olmak ısrarı uygun davranmak değildi elbette. her ilişki "biricik"tir diyerek, geçmiş tecrübeleri unutmak hataların en büyüğü olabilir bu durumda. canı cehenneme "aşkta tabula rasa felsefesi"nin.*** ne sebeple iyi pilav yapamıyorsam aynı sebeple şimdiki ben olmuş olabilir miyim? iyi pilav yapıyor olsaydım bambaşka bir hayatım mı olacaktı? ya da tam tersi?

sorular, sorular, sorular... sonuç olarak pilavı çok seviyorum ve iyi pilav yapamıyorum.


*: raymond carver'ın what we talk about when we talk about love adlı öykü başlığından ilhamla.
**: o yöntem tereyağını abartmak. bu şekilde başarılı olmuş birine, "o kadar tereyağını bana koysan ben de güzel olurum" denildiğini şahit olduğumdan bu yana pilavı yağsız yapıyor bile olabilirim.
***: yok öyle bir felsefe. ben yazarken uydurdum.

21 Kasım 2016 Pazartesi

arbejdsglæde

ilk bakışta yere saçılmış scrabble taşlarını hatırlatan, gelişigüzel sıralanmış bir harf yumağı gibi görünen bu kelime danca.

"iş" anlamına gelen arbejde ve "mutluluk" manasına gelen glæde kelimelerinin birleşiminden meydana geliyor ve kolayca tahmin edileceği üzere "iş yerinde mutluluk" anlamına geliyor.

dancada böyle bir kelimenin olması tesadüf değil. çünkü danimarka'da iş yerlerinin çalışanlarını mutlu etmesi bir gelenek. bir çok danimarkalı için iş, sadece para kazanmanın bir yolu değildir. günün iş yerinde geçireceği kısmının da keyifli geçmesini ister.

evet, danimarkalılar iş yerinde çok mutlular. sadece bu değil, lafargue'un ünlü eseri tembellik hakkı'nı doğru okumuşlardır. çünkü oradaki "hak", yan gelip yatmak değil yeteri kadar çalışmak, dinlenmye ve özel hayatına yeteri kadar zaman ayırabilmektir.

ve her zaman dediğim gibi, insanın hayatını sevdiği bir meslekten kazanması muhteşem bir şeydir.

19 Kasım 2016 Cumartesi

kamaşma

"nasıl ki kalp, gözü kamaştırmadıkça aşk gerçekleşmez, güzellik sarhoş etmedikçe de şehvet duyulmaz. bunun dışında, bir açlık, bir susuzluk gibi gelişir her şey."*

*: marguerita yourcenar

15 Kasım 2016 Salı

atışma - yedi

duru türkçe'nin has şairi cahit külebi'ye cevap bir yunan baladıyla egenin öte yakasından geliyor:

*

"sen orada, ben burada/ birbirimizden habersiz/ ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi/ bekleye bekleye çürüyeceğiz."*

"aynı gök kubbe altında ayrı yaşıyorsak suç ikimizde."**


*: çürüyen otlar
**: anonim olduğunu varsayıyorum...

14 Kasım 2016 Pazartesi

kendindelik

şimdiyi bilmiyorum ama bizim zamanımızda ortaokul ve lise ve hatta üniversite öğrencilerine tavsiye edilen kitapların bir listesi yapılacak olsaydı sıralamanın ilk basamağında denemeler olurdu. sanki denemeler'den başka bir kitap yoktu, ya da hayatın bütün şifreleri bu kitapta gizliydi. okursak dünyayı kurtaracak, iyi adamlar olacaktık.

başka kitaplar da vardı elbet. montaigne satırlar arasına hayatın şifrelerini de gizlememişti. okuyanlar iyi biri de olmadı bana kalırsa. kötü olduklarını söylemek de haksızlık olur. dünyayı da kurtaramadık. ama bir tavsiyesini hep aklımızda tuttuk: "dünyayla ilgilenme. çünkü onu ne değiştirebilir ne de daha iyi kılabilirsin. sen kendinle ilgilen ve kendi içinde kurtarılabilecek ne varsa onu kurtar. başkaları yıkarken sen yapmaya bak, çılgınlığın ortasında akılını korumaya çalış. kendini dünyaya kapa. kendin için ayrı bir dünya kur."

bu, bizi nurettin topçu'nun isyan ahlâkı'na götürecek ama daha yolumuz var.

11 Kasım 2016 Cuma

leonard cohen

sevgili ze.,

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

şair ve şarkıcı "ufak tefek montréalli yahudi delikanlısı" artık yok. kalabalığa sırtını döndü ve çekti gitti.

yenilgilerdeki en büyük ortağımız, bir persona yaratıp onun duygularını yazmaktansa olay yerinden bildiren muhabir gibi yazan ve anlatan ve söyleyen baştan ayağa kalp ve duygu dolu "ladies man", "siz nereden bileceksiniz" dediği "onca yalnız geceyi ve gündüzü" arkasında bırakıp gitti.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

bir süredir benim için bu tarz ölüm haberleri ikiye ayrılıyor. ya üzüyor beni ya da yaşlandığımı hissediyorum.

şu an hem üzgünüm hem yaşlandığımı hissediyorum.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

sabah twitterda adını ve yanında muhtemelen şarkılarından birini işaret eden linki görünce, "sabah sabah cohen olur mu?" demiştim. çünkü, öyle her güne cohen dinleyerek başlayamazsınız. o dükkanı açan değil, sandalyeleri ters çevirip masaların üzerine kaldırdıktan sonra dükkanı süpüren, mesaisi bittiği için rahatlamış ve mutlu, fonda efkarlı bir şarkı son sigarasını içtikten sonra ıssız sokakları yürüyerek evine dönen ve tüm yorgunluğuna rağmen ancak gün doğumuna doğru uyuyabilen elemanlar gibidir.

şarkıyı dinlerken whatsappten aldım haberi: "leonard cohen ölmüş". içim acıdı. demek herhangi bir gün değilmiş.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

son bir kaç gündür budala okuyorum. şu an fonda famuos blue raincoat çalıyor. her zaman kendi hikâyesini anlattığını bilmesem, bu şarkıyı yazdığı sırada onun da budala okuduğunu iddia edebilirdim. bir süreliğine mişkin olduğunu, mektup-şarkıyı ragojin'e yazdığını, bütün bunlara sebep olanın da jane değil nastasya filippovna olduğunu.

bugün on bir kasım: leonard cohen öldü.

saat sabahın dördü değil, aralığın sonu, new york da... ama hava soğuk. bana sadece "boyun atkısı" değil, eldiven de gerek galiba. çünkü, turgut uyar kadar ben de "bilirim bir kışa hazırlanmayı".

bu defa nina persson söylüyor. famuos blue raincoat dinliyorum.

ve şarkıdaki gibi bitiriyorum.

"sincerely,
l.cohen"

9 Kasım 2016 Çarşamba

kadınlar - erkekler: on beş

eğer bir kadın ısrarla bir erkeği, sadece bir erkeği yüceltiyor, onu diğer erkeklerden daha üstün görüyorsa o kadın erkek düşmanıdır. çünkü, böyle davranmak ona diğer erkeklerin pislik olduğunu düşünme özgürlüğü verir.

eğer bir erkek ısrarla bir kadını, sadece bir kadını yüceltiyor, onu diğer kadınlardan daha üstün görüyorsa o adam o kadına aşıktır ya da aşık olduğunu sanıyordur. çünkü gözü ondan başkasını görmüyordur.

7 Kasım 2016 Pazartesi

bekleyiş

kadın başını kitabından kaldırdığında camda yağmur sesleri vardı. ve küstahça ölçüyordu bekleyişinin sonsuz boyunu yan masada oturan iyi giyimli bayın pahalı saati.

4 Kasım 2016 Cuma

ben gene sana vurgunum*

zaman zaman marilyn monroe gibi erken ölmeyi başaramadığı, en azından greta garbo gibi kendini saklamayı düşünmediği için kızsam da kaynağını ahmet dayımdan alan ajda pekkan ilgimi inkar edemem.

her şeyin zıddıyla onaylandığı, zıddıyla daha iyi anlatılıp açıklandığı ve dahi pazarlandığı dünya düzeninde, ajda pekkan'ın çocuk aklımla bile fark ettiğim bir de antitezi vardı: nükhet duru...

bu durum içimde nasıl yer etmişse, bugün bile nükhet duru'dan bahsetmeye ajda pekkan'la başlıyorum.

şarkı söylemek dışında, ajda pekkan ne ise nükhet duru tam tersiydi. sarışındı ajda pekkan. esmerdi nükhet duru. "karaşın" derdim ama 'ece'cil ayhan okumamıştım daha. birisi ne kadar avrupai görünüyorsa diğeri o kadar yerli duruyordu. biri liman şehirleri gibiydi, diğeri ancak bir vadinin izin verdiği yollarla, ayak firende inilen kasabalar gibi. biri disko kraliçesi, diğeri gazinonun modern yüzü. sanki biri kolej mezunu, diğeri lise terk. sanki doğma büyüme yüksek sosyeteden biri, diğeri kenarın dilberi...

tercihimi ajda'dan yana kullanmıştım ama çok güçlü bir sesi ve melankoli başta olmak üzere anılar, al gönlümü diyar diyar sürükle, bir nefes gibi, harp ve sulh gibi "çok iyi" yorumları olduğunu bilirdim.

ben gene sana vurgunum ise geçenlerdeki kürk mantolu madonna tartışması sırasında sabahattin ali diyerek** dinlediğim ve çok hoşuma giden korhan futacı & kara orkestra yorumuyla aklıma düştü. peşi sıra biraz geriye yürüdüm.


*nükhet duru, ben gene sana vurgunum
**:eskisi gibi

1 Kasım 2016 Salı

okunmamış bir dostoyevski

alışkanlık ve ritüeller her insanın kaçınılmaz yazgısı. ve bunun için yaşlı olmak gerekmiyor.

evet, alışkanlık ve ritüellerim var ama henüz yaşlanmadım. sadece büyüdüm. ne zaman merdivenleri koşarak çıkmayı bırakırsam, o zaman yaşlanmış olacağım.

bunlardan biri de, her kasım dostoyevski okumaktır. sözlüklerde kasım için "dostoyevski okumadan geçilemeyen günler" der. en azından içimin sözlüğünde.

dostoyevski külliyatını uzun bir süre önce hatmettiğim için de o günden bu yana her sene bir kitabı yeniden okuyorum. hatta karamazov kardeşler en çok tekrar ettiğim kitaplar listesinde küçük prens, guliver'in seyahatları ve fransız teğmenin kadını'ndan sonra dördüncü sıradadır.

üç yıl önce yeniden okunma sırası budala'daydı. dünyanın bütün yükünü sırtında taşıyan, tanrının insan ve melek arasında arafta bıraktığı mişkin'in hikâyesini yeniden okumuş, yıllar evvel hissettiklerimin değişmediğini görmüştüm: tamam, çok kıymetli ama biraz abartılıyor sanki.

sonra da, yıllar evvel hem çevirisi iyi hem ucuz diye milli eğitim yayınları'ndan aldığım iki cildi son dönemde okuduğum kitapların üzerine koydum. çünkü, okuduğum kitaplarla kitaplığın raflarına girene kadar bir süre daha sevişmeye devam ederiz.

o iki cilt orada beklerken, nasıl oldu bilmiyorum, içimde bir şüphe büyüdü ve internete girip kitabın sayfa sayısına baktım. sonuç: benim okuduğum o iki cilt olsa olsa yarıya tekabül ediyordu.

açıkçası çok şaşırdım. hem yıllardır budala'yı eksik bilmeme hem bunu daha önce fark etmemiş olmaya.

bir kaç gün sonraydı. bu durumu yanında kendimle rahat rahat dalga geçebildiğim bir arkadaşıma anlattım. verdiği cevapla hem güldüm hem ne kadar şanslı olduğumu anladım: "ne güzel işte. okunmamış bir dostoyevskin olmuş."

bilmem siz de güldünüz mü? eğer yeterince gülmediğinizi düşünüyorsanız, üç yıl önce 'budala öncesi' yazdığım yazıyı okuyun bir de. en azından sonunu...