26 Şubat 2016 Cuma

iki soru tek mana

emesen, whatsapp tarzı mesajlaşma yöntemlerini kullanmış ya da kullanan herkes en az bir defa "kimle konuşuyorsun?" sorusuna maruz kalmıştır. ben de kaldım. çoğu zaman görmezden geldiğim bu soruyu görmezden gelemediğim zamanlarda ise belli etmekten çekinmediğim bir öfkeye kapıldım.

ne yazık ki o "istek"teki masumiyeti, içtenliği ancak şimdilerde anlayabiliyorum. evet, soru değil, istek...

tıpkı, sohbetin vardığı o suskunluk hâlinde muhatabımızın sorduğu ya da bizim muhatabımıza sorduğumuz, "ne düşünüyorsun," sorusu gibi.

o sırada düşüncelere dalmış, o düşüncelerin peşi sıra yollara düşmüşüzdür. ve giderek uzaklaşıyoruzdur. ve o soru gelir. soru değil aslında, istek.

"lütfen, benimle ilgilen" diyen bir istek.

"hayır adam. o tarafa gitme. o tarafa gidersen çok üzülürüz," diyen bir istek.

"n'olur yüzüme bak," diyen bir istek.

"olmaz bir trenden inmişim:/ sadece yüzüme. yüzüme bir bak!"* diyen bir istek.


*: süleyman çobanoğlu, aşk mektubu

23 Şubat 2016 Salı

iyi hikâyeler için

adını, "o adam" olmadan bir gün bile yaşayamam diye düşündüğü için on sekizinci yaşının daha ilk gününde evlendiğini, çok geçmeden evliliğin sadece masallar için mutlu son olduğunu anlayacağını, yine de yedi yaşındaki oğluna bakınca hiç mi hiç pişmanlık duymadığını henüz bilmiyorum.

"insanlar buraya gelirken yanlarında hep kitapları olur," diyor. "belki bir kaç sayfa okurlar. hepsi o kadar. ama siz, ya denize giriyorsunuz ya da okuyorsunuz."

sabahın bu saatinde bile yakan güneşten kaçmak için altına sığındığım plaj şemsiyesine yöneldiğini fark ettiğimde, konuşacak, diye düşünüp çıkarttığım kulaklığı gösteriyor, "bir de müzik dinliyorum," diyorum.

bu saldırıyı kocaman gülümseyerek atlatıyor.

"dünkü kitabı okumuştum. bitirmişsiniz. bunun konusu nedir?"

"anlatması uzun sürer. üstelik ben, çok az hikâyesi olduğu için o hikâyeleri uzun uzun anlatan adamlardanım. giriş, gelişme, sonuç derken anlattıklarım bir türlü bitmez."

yine kocaman gülümsüyor. başıyla bizi saran tenhalığı işaret edip, "hikâye için en az bir saatim var," diyor. "iyi hikâyeler içinse sonsuz."

bu defa ben gülümsüyorum. kocaman...

21 Şubat 2016 Pazar

günün sorusu: kaçmak

alacağımız cevaptan korktuğumuz için soru sormaktan kaçınmak gibi midir aynalardan kaçmak?

19 Şubat 2016 Cuma

dakika ve skor

"ben geldiğimde iki kişi daha vardı; yaşlandıkça aldığı kilolar yüzünden paltosunun düğmesini ilikleyemediği belli olmasın diye üzerinde mağaza ismi yazan siyah plastik çantayı iki eliyle birden göbeğinin hemen altında tutan orta yaşlı bir kadın ve bu saatte okulda olması gerekirken kravatını ceketinin sağ cebine tıkıştırıp kendini yollara vurmuş liseli genç. fakat birden bire kalabalıklaştı. önümüzdeki suskunluk gölüne dalmış, suyu ve karşı kıyıları seyreden kaç kişi vardık bilmiyorum. aklıma, bu durakta dört yıl önce de beklediğim geldi. yaz başlıyordu. pamuk şeker renginde ve biçiminde bulutların altındaydık. neredeyse akşam olmak üzereydi. gülümsedim içimden. o zaman zeliha'yı seviyordum, dedim. daha çok gülümsedim. şimdi de seviyorum."*


*: selçuk baran, güz gelmeden

17 Şubat 2016 Çarşamba

bir masada iki kişi: kahraman

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- kahraman olmak zor. kahramanlık zor iş.

- insanın, eğer olabilirse ancak kendi kendisinin kahramanı olabileceğini öğrenmesi daha da zor.

- oğullarına kahraman olan babalar, yeğenlerine kahraman olmuş amcalar var ama.

- o konu ayrı. tanrıdan bir armağan.

*

ve o adamlar ne kadar şanslı. oğulları da...

16 Şubat 2016 Salı

february

shakespeare, kuru gürültü'de "...you have such a february face,/ so full of frost, of storm and cloudiness?" der.

can yücel burada olsaydı daha önce yaptığını bir defa daha yapar, bu iki dizeyi, "mart ayı gibi yüzün/ pencereden baktırır, kazma kürek yaktırır" diye çevirirdi.

14 Şubat 2016 Pazar

imtihan

özel günler, yıl dönümleri, doğum günleri...

unutulmaması, hatırlanıyor olması kadınlar için önemli. çünkü bunlar bir çeşit imtihan.

ama kadının muhatabını değil bizzat kendini denediği bir imtihan.

yani hediyeler, mum ışığında yemekler, kırmızı güller umurlarında bile değil.

sadece, eğer hatırlıyorsa beni hâlâ seviyor.

12 Şubat 2016 Cuma

senden bana yar olmaz*

ya da son bir kaç yıldır ne zaman bir aşk şarkısı düşünsem aklıma gelen ilk şarkı.

yorum, icra, vokal ya da başka ne varsa muhteşem... ama konumuz bu değil.

en başta biraz küstahlığı için sevdiğimi itiraf etmeliyim. "git başımdan aysel sen bana göre değilsin" deyişini, "ne sen yorul ne beni yor. zaten, ben ilk köşeden döneceğim," havasını artistçe bulurdum. ama dinledikçe -belki de yaşadıkça demeli- şarkının bambaşka bir derdi varmış gibi gelmeye başladı.

bir bataklığa düşmüş bir insanı düşünün. kurtulması ancak hareketsiz kalmakla mümkün bir insan. ama bile isteye hareket eden bir insan. bu şarkı işte tam da bunu anlatıyor.

bir çok "rağmen" refakatinde var olan, yol alan bir şeyi...

* nim sofyan, senden bana yar olmaz

10 Şubat 2016 Çarşamba

dakika ve skor

"bir süre hiç sesimi çıkarmadan dinledim babamı. işime gelmese de, canımı acıtsa da iyi geliyor onun anlattıkları.

sıradan bir ağustos gecesi başımı göğsüne saklayıp, sessizce bahçeden salona taşan ılık kokulara gömülüp uyuduğum, çocukluğumun büyülü anlarına benzer bir şey babamın konuşmaları. ne anlatırsa anlatsın, hiç fark etmiyor aslında. sesindeki o tuhaf hışırtı, elimden tutup geri götürüyor sanki taşlı topraklı ama çok sahici ve sıcak bozkır patikalarına.

telefonu sessize aldım, biraz daha yerleştim koltuğa ve babamı dinlemeye devam ettim."*


*:ercan kesal, nasipse adayız

notgibi: lütfen birlikte okuyunuz.

8 Şubat 2016 Pazartesi

muhafaza

buraya yazdıklarımı her zaman değilse de bazan -gizli saklı- gündelik hayatın içinde sohbet konusu yaptığım da oluyor. onlardan birinde konu "fener bekçisi olmasaydım ne olurdum"a gelince neredeyse buraya yazdıklarımı bir bir saydım.

muhatabım, "tesadüf mü bilmiyorum ama" diyerek söze başladı ve bu mesleklerin "beklemeye ve muhafaza etmeye" dair olduğunu tespit ediverdi. "korumak" yerine sırf artistlik olsun diye seçtiği "muhafaza etmek" kavramı ise belki de bilinç altımı görmesiydi. bilmiyorum...

"evet, bu meslekler muhafaza etmeye yönelik ama daha çok kişinin kendisini muhafaza etmesine. hatta en çok buna."

"yine de paha biçilemez dediğin, geometriyi anlatmaya, "ilk olarak edebiyat ile matematik arasındaki en büyük farktan bahsedeceğiz: "nokta" edebiyatta her şeyin sonu demekken, matematikte her şeyin başlangıcıdır" diyerek başlayan matematik öğretmeni farklı bir yerde duruyor sanki."

"aksine... sürekli gençlerle bir arada kalanlar bir süre sonra orada takılıp kalıyor, toplumun sürekli güncellenen değerlerinin farkına bile varmıyor. karşısındaki yüzler değişiyor ama konular, yaptığı espriler bile aynı kalıyor. bir manada gençliğini ve saflığını muhafaza ediyor."

4 Şubat 2016 Perşembe

sabah

bu sabah çok erken uyandım. o kadar yorgundum ki dün, neredeyse gün batımında yatmıştım. kalkıp pencereyi ve perdeleri sonuna kadar açtım, pencerenin önünde durdum.

bir defa daha anladım. doğruymuş, güneşin gecenin en karanlık vaktine doğduğu.

ufuk çizgisi yoktu. neredeyse siyah iki koyu mavi arasında oda kapılarının altından sızan ışığa benzer zayıf bir aydınlık... yine de, yenilmesi imkansız sertlikle, buz mavisi bir ışık.

çok geçmedi, üşüdüm ve yatağa döndüm. sağ taraf. yorganı çeneme kadar çektim. üzerinde beyaz çiçekler açmış şurup rengi nevresim takımı içinde. dün odanın aydınlığında bir defa daha sevmiştim.

nerede okuduğumu, nereden duyduğumu hatırlamıyorum ama o kişinin anne ve babalara yaptığı tavsiyeye katılıyorum. oğlunuz ya da kızınız nevresimi yorgana tek başına geçirsin de görsün bekarlığın kaç bucak olduğunu.

evlenmektense yorgansız yatmayı tercih edecek, zatürre olmaya razı, ne zaman intihar etmeye karar verirsem o zaman evleneceğim diyecek insanlar da vardır ki, haksız da sayılmazlar.

yorganın altında lahitlerine uzanmış eski mısır ölüleri gibi hareketsiz durup hızla soğuyan odaya temiz havayla beraber dolan sesleri dinledim. gözlerimi kapatınca kainat, açınca tavan. başka yerlerde olduğu gibi yıldızlar soluyor, güneş batarken yanında götürdüğü renkleri birer ikişer sahiplerine iade ediyordu.

bir süre sonra kalktım. çünkü, bohem de olsanız tembellikten daha yorucu bir şey yok hayatta. mutfağa gittim. kahvaltı için bir şeyler hazırlamaya başladım. bu yazı için bir kaç cümle karaladım.

sanırım tamamladım.

dört şubat perşembe' on altı... salondaki geniş kanepenin sol köşesi.

2 Şubat 2016 Salı

dakika ve skor

"birisi, meczûbun birine, ey divâne, tanrı ne iş yapar diye sordu
meczûp dedi ki: çocukların taştahtasını gördüysen dünyayı da tıpkı onun gibi bil
gâh o tahtayı baştan başa yazıyla doldurur, gâh bütün yazdıklarını siler, bozar.
zamanlardır bu işle uğraşır. yazıp bozmaktan başka işi yoktur."*


*: ferideddin-i attar, ilahinâme - bir meczûba, ulu tanrı'nın işinden sorulması

1 Şubat 2016 Pazartesi

huzur

"o menekşe ki çiçek kavramından kurtulduğu için var
adam ki sevgi kavramından kaçtığı için mutlu
denizin bir adam boyu üstü gibi erinçli bir de."

*: edip cansever, kitap, menekşe, tırnak