30 Kasım 2015 Pazartesi

dostoyevski ve kasım

kasım gelip geçti. tıpkı, şu geldi de geçti hayatlarımız gibi.

kasım ki, karşısında, "dostoyevski okunmadan geçilemeyen günler" yazar bazı sözlüklerde. hemen yanındaki boşluğa düşülmüş bir notla beraber: "kasım günleri ne kadarcıktır ki zaten."

*

annemin, bin dokuz yüz seksen eylülünde bir akşam üzeri, güneş berlinli evlerin çatılarını tutuşturmaya başlarken trenden inişini hilal'e anlattığımda, "tıpkı dostoyevski kahramanları gibi," demişti. peşi sıra, "dosto ne? o da kim? dostoyevski mi?" benzeri sorularla cehaletim ortalığa saçılmasın diye de üzerinden hiçbir zaman eksik olmayan zarafetiyle devam etti: "on dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir rus yazar. hatta en sevdiğim yazardır. yazdıklarıyla insana ayna tutar. insan ruhunu onun aynasında seyretmeye bayılırım. kahramanları, bir seferden zaferle dönseler bile o zaferi ne yapacağını bilemeyen, her şeylerini kaybettikleri anlarda ise yaslanacak bir gurur sebebi inşa ederek ayakta duran insanlardır."

28 Kasım 2015 Cumartesi

bir adam

nefes nefeseydi. anahtarı kilide sokup iki defa çevirdi. eğildi, elindeki zarfları dişlerinin arasına sıkıştırıp koşu ayakkabılarının bağcıklarını çözdü. ayakkabıları sol, anahtarı sağ eline alıp salona yürüdü.

bir kaç adım sonra anahtarı sağ duvara yaslanmış etajerin üzerine fırlattı. zarfları da ağzından alıp etajerin üzerine koydu. küçüklü büyüklü bir kaç zarf. bir de zarfa gerek duymamış bir kartpostal.

sonra etajerin üzerindeki boş vazoyu fark etti. daha doğrusu uzun zamandır çiçek almadığını. sarı güller geçti aklından. şehzadeler ölünce genç kadınların mezarına koyduğu sarı güller. minik pembe açmaya yazgılı olanlar bir de.

ayakkabıları balkona bıraktı. gelmişken rüzgar montunu çıkartıp havalanması için astı. peşi sıra tişörtü de. üç tane yeşil mandal yetti. balkonu denize karşıymış gibi olduğu için şükretti. soğuktu. bunu bedeninde hissetmeyi bir defa daha sevdi. bu duyumsama dirim demekti. yaşamaya dair bir çeşit onay. üşüyorum öyleyse varım. olmayan nasıl üşüsün ki?

mutfağa yürüdü. mutfak dolabından kahve kutusunu ve filtre işlevi gören kağıtlardan bir tanesini aldı. acele etmeden kağıdı kahve makinesine yerleştirdi. kutunun içindeki kaşıkla kahve, her zamanki markadan su. düğmeyi 'sıfır'dan 'bir'e getirdi. "neden sıfır ve bir?" sorusuna bu defa cevaplardan "bilgisayar çağı"nı seçti.

duş başlığından hırsla boşalan sıcak su suratına çarpınca başını eğip avuçlarını duvara, duş kolonunun iki yanına yasladı. ağlamışsa da bilmiyorum. ağladığını kendisi bile anlayamazdı.

sonra traş. sonra temiz kıyafetler. evde bildik bir koku: kahve kokusu.

gri yassı tabaklardan birine konulan terkibinde üzüm kurusu da olan bisküviler ve on dört yıl önce sevgilisinin hediye ettiği unicef reklamı yapan fincanla kahve makinesinin başına gitti. bisküvilerden biri tarih olmuştu bile.

kahvesini ve bisküvi tabağını alıp çalışma masasına oturdu. bilgisayarı açtı. sanki önüne bir defter çeker gibiydi. sayfanın en başına "bir adam" yazdı.

27 Kasım 2015 Cuma

yalan

"tarihin öğrettiği en acı derslerden biri; eğer yeterince uzun bir süre yalanlarla bir şeye inandırılmışsak, asıl gerçeğin kanıtlarını reddetmeye yatkınlaşırız. artık doğru olanı bulmakla ilgilenmeyiz. yalan bizi eline geçirmiştir. bunu kendimize itiraf etmek fazlasıyla acı verici olacaktır."*


*: carl sagan

24 Kasım 2015 Salı

puzzle

kahvehanede oturmuş semih abi'nin evden izin alıp gelmesini bekliyoruz. bir yandan da çay içip sohbetleşiyoruz.

ama ihtiyar bu çaydan sonra kalkacak. yeni sevgilisiyle buluşacakmış. gitmeden önce fırsat bu fırsat diyerek nisa tayfası hakkında atıp tutmaya başlamıştı ki, bizim penyeci kenan mem.'e, sonunda soru işareti olmayan bir soru sordu: bu ara internete çok takılıyormuşsun.

en başından beri olaydan haberdar olduğum ve mem.'e bir türlü söz dinletemediğim için konuyu değiştirmesine fırsat bırakmadan mevzunun üzerine gittim. "puzzle gibi kız abi. elimizde bir fotoğraftan kesip biçtiği sağ eli ve bilkent center'daki bowling salonunun halısı üzerindeki iki ayağı var. hepsi bu."

kenan da yılların verdiği tecrübeyle, "danadır o zaman o kız," dedi. bu arada tecrübe derken, benim şahit olduğum tek tecrübesi annesinin zoruyla zonguldak'ta yaşayan uzaktan akraba bir kızla telefonda konuşmak olan bir adamdan bahsediyoruz. "valla," dedi mem., "fakir olduğunu biliyorum ama danalık konusunu bilmiyorum, sadece önsezilerim var."

hemen atladım: "bir de ayak bilekleri kütük gibi."

uzun lafın kısası, o akşam ihtiyar, kenan, ben bir olduk, mem.'i o işten vaz geçirdik. zaten olmazdı o iş. etraftaki kızlar çoktan evlenip, çoluk çocuğa karıştığı için, sana şunu yapalım, muhabbeti de olmadı.

tam mevzu bana döndü dönecek ecevit geldi. selam sabah faslından sonra, "zaten dün gece çok içmişim bu gece rakı içesim yok," dedi. birazdan mesaj atıp, "bana izin çıkmadı. beni beklemeyin," diyecek olan semih abi'yi beklemeden oyuna başladık.

22 Kasım 2015 Pazar

saklambaç - iki

vnf. bir sonraki paragrafla başlayacak metnin bu yazıyla birlikte alınmasını tavsiye eder.

*

nabokov adını kahramanından alan romanı pnin'de "yaşlı pnin"e zalimce çocukluğundaki doğum günü partilerini hatırlatıyor:

demirbaş altı çocuk konuk, sıkan pabuçlar, zonklayan şakaklar ve bütün oyunlar oynanıp da afacan bir kuzen yeni, güzel oyuncakları hoyratça, aptalca kurcalamaya başlayınca üstüne çöken o ağır, mutsuz, sıkıcı daralma duygusu; uzun sürmüş bir saklambaç sırasında, bir saatlik tedirgin saklanmadan sonra hizmetçinin odasındaki karanlık, boğucu giysi dolabından fırladığında, bütün oyun arkadaşlarının evlerine dağılmış olduğunu gördüğünde, kulaklarındaki yalnızlık vınıltısını da hatırladı.

20 Kasım 2015 Cuma

yakacak

nabokov, "aşk mektupları elbette yakılmalı, geçmiş en soylu yakacaktır" derken, en çok hangi zamandan ve nereden, dahası kimden olduğunu bile hatırlamadığımız deniz kabukları, cam misketler, kurumuş gülleri işaret etmiş olmalı.

17 Kasım 2015 Salı

tehlikeli şiirler: yirmi iki

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
mum alevi ile oynayan kedinin öyküsü* mesela...
"bir mum yanıyordu bir evin bir odasında
o evde bir de kedi vardı.
geceler indiğinde kendi havasında
mum yanar, kedi de oynardı.

mumun yandığı gecelerden birinde
kedi oyunlarına daldı.
oyun arayan gözlerinde
mumun alevi yandı,
baktı,
mumun titrek alevinde
oyuna çağıran bir hava vardı.

oyunlarını büyüten kedi büyüdü
kendi türünde çocukcasına,
döndü dolaştı, yavaş yavaş yürüdü
geldi mumun yanına, oyuncakcasına.
bir baktı, bir daha, bir daha baktı
mumun alevinin dalgalanmasına
uzandı bir el attı.
bıyıklarını yaktırmadan anlamayacaktı..
ilk kez gördüğü mumun yakmasına
inanmayacaktı.

kedi, oyunlarında büyüyordu,
mum, üşüyordu yanmalarında.
zaman ikili yürüyordu
aralarında.
bir ayrışım görünüyordu
birinin yanmalarında
öbürünün oynamalarında.

kedi oyunlarında büyüyordu,
yitirerek gitgide oyunlarını.
mum küçülüyordu yanmalarında,
yitirerek gitgide yakmalarını.

oynarken büyüyen kedi yanacak,
aydınlatırken küçülen mum yakacaktı.
küçülen yaka-yaka aydınlatacak,
büyüyen yana yana anlayacaktı.

bir mum yanmasından
ve bir kedi oyunundan
kaldı sonunda
bir gecenin tam ortasında
bir evin bir odasında
göz-göze susan
iki insan.

mum yandı bitti,
kedi büyüdü gitti.
oyunlar karıştı gecelerde
suskun uykusuzluklara.

o iki insandan, sonunda
birinin anılarında kedi,
birinin dalmalarında mum
kaldı gitti.

nerede bir mum yansa şimdi,
nerede oynasa bir kedi,
birbirine yansıyor, karışıyor gölgeleri..
bugün dün gibi oluyor,
dün bugün gibi.
mum ellerimi tırmalıyor,
belleğimi yakıyor kedinin elleri."


*: özdemir asaf

15 Kasım 2015 Pazar

bir masada iki kişi: yürüyüş

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- sadece varlığının ne kadar kıymetli olduğunu, ne kadar özel olduğunu ve tüm bunlar için şükrettiğimi bilmeni istedim. sana yazdığımı düşünme lütfen.

- asla. kaldı ki buna cüret edebileceğini sanmam.

- cüretle, cesaretle bir alakası yok. yaşlandım artık. bir ayağım çukurda. kalmış emekliliğime iki sene. gerçi yaşı beklicem. benim derdim geline yakalanmadan üç aylığı alıp yarım kilo lokum götürmek. gerçi takma dişlere yapışıyor ya olsun.

- ben yine de uyarmak isterim. buralar uzak sana. eğer bana yürüyorsan yollarda heba olursun.

- yürüsem şimdiye varmış, çayı demlemiştim.

*

"iyi cevap," dedim içimden. iyi cevap bulmak o kadar zor ki. belli etmeden "iyi cevaplar listesi"ne kaydettim.


13 Kasım 2015 Cuma

bin bir

evet, bu yazı, "ölmeden önce okumanız gereken bin bir yazıdan biri". ve sonuncusu.

gerçi yayınlandıktan hemen sonra kaldırdığım bir yazı ve her yıl eskisini silerek güncellediğim bir başka yazı var ama olsun. ben "blogspot"un tuttuğu muhasebe kayıtlarını geçerli sayıyorum.

içlerinde tek cümleden ibaret yazılar olduğu gibi bana, bu kadar şeyi nasıl ve niye yazmışım diye düşündürten uzunlukta yazılar da var. ama hiçbiri boşuna değil. hepsini de özenerek yazdım. elimden gelenin en iyisi bu dediğim anda da "yayınla"dım. elbette ki, kusursuz değiller. eğer bir güzelliği varsa, gören gözlere denk geldiği içindir.

geçtiğimiz eylül ayında altı yıl bitti. başlarken bu kadar uzun süre yazacağımı bilmiyordum. aslına bakarsanız bu kadar yaşayacağımı da. o dönem ulaşabildiğim bütün kitaplarını ve hakkında yazılı ne varsa okuduğum fernando pessoa'nın bu blog üzerindeki etkisini hiçbir zaman inkar etmedim. tıpkı, bu deniz feneri yalnızlığında kendi kendime konuşamadıklarımı -yoksa deli derler- buraya yazdığımı inkar etmediğim gibi.

başlangıçta üç "etiket" olacak diye plan yapmıştım: önsöz, altı çizili satırlar, o sahne... ama "bir masada iki kişi" ve "günün sorusu" adeta kendini dayattı. sonra da olaylar gelişti. düşünün; "enstantane" ve "okumadan kitap eleştirisi" diye "etiket"ler var.

okunmayı önemsedim elbette. yoksa defterlerimden çıkmazdım. ama okunurluğun "takip edenler"le alakalı olmadığını biliyorum. ben nasıl "takip edenler"e dahil olmaksızın bir çok blogu takip ediyorsam aynısının bu sayfalar için geçerli olduğunu da biliyorum. kaldı ki, sosyal medya denilen ummanda gerçek takipçi sayısının görünürdeki rakamın sekizde biri civarında olduğunu söylüyor araştırmalar.

yazdıkça yazasım geldiğini, araya mesafe girdikçe bu sayfadan uzaklaştığımı fark ettim zamanla. yine de iki bin on mayısından temmuz ayına kadar süren iki aylık boşluk dışında düzenli olarak yazdım. hatta hayatımın en büyük korkusunu yaşadığım, abime sarılıp - ki kendisi büyük teyzemin büyük oğludur-, "allah varsa buna izin vermez, abi" dediğim günlerde bile burayı otomatik pilota alıp devam ettim. çünkü, burası yaşadığımın onayı bir manada.

her "blogger"ın kaderi olan ve "taslaklar"da çürüyen yazılardan bende de var. ama hazır olanları "planlananlar"a atıp yola çıksam daha bitmeden buradan çok uzaklaşmış olurum. eksik olanlar, içime sinmeyenler olduğu gibi, ne söz söylesem az düşüncesiyle bitiremediklerim de çok. mesela, ricardo reis'in öldüğü yıl'ı iki bin on ağustosundan bu yana yazıyorum.

tam burada bir sır verebilirim galiba. bin ikinci yazı şimdiden hazır: bir masada iki kişi: yürüyüş.

sanırım bu kadar.

10 Kasım 2015 Salı

okumadan kitap eleştirisi: mücellâ

"a"nın üzerinde bir şapka. tıpkı "cânım" gibi.

rüzgâr çıksa uçacak gibi.

şu an masamda duruyor. okunacak.

*

iki bin dokuz yazı. aylak adımlarla beyazıt'tan sultan ahmet'e doğru iniyorum. tramvay hattı boyunca yürüyüp gülhane parkı'nın deniz köşesindeki çay bahçesine gitmek niyetindeyim. cihangir câmii'nin avlusundan sonra istanbul'da en çok sevdiğim yer.

adımlarım aylak, zamandan bol bir şeyim yok. türk edebiyatı vakfı'na ev sahipliği yapan binaya girdim. giriş kattaki satış bölümünde kitaplara, derginin yeni ve eski sayılarına göz atıyorum. "nazan bekiroğlu: mücellâ" uyarı-notu düşülmüş haziran sayısını adeta kaptım. param olmasaydı bile çalardım.

beşir ayvazoğlu'nun çok yerinde bir tercihle, malik aksel'in ev içlerine hapsolmuş pencere önü kadınlarını anlatan, "bir evin tenhalığında bir başına oturan genç kız"lı resimleriyle* süslediği öyküyü bazan boğazı yırtan gemileri bazan gökyüzüne asılı bulutları seyrederek üst üste bir kaç defa okudum.

lâ:sonsuzluk hecesi'nden yeni çıkmıştık. bu öykü ise hem konu hem tarz olarak başka bir dünyaya kapı aralıyordu. yazdıkları en başından bu yana postmodern anlatının sularında yol alan yazarın, ilk defa klasik anlatıya bu kadar yaklaştığını görmüştüm: orta yeri...

bu yer daha sonra nar ağacı'na giden yolun başlangıcına dönüştü.

*

gün geldi gece yarısı telefonlarında sevgilime de okudum. hikâyeyi bu defa onun aynasında seyrettim. evet, muhteşemdi. keşke o okumaları kaydedebileceğimiz teknik imkanlara ve zamana sahip olabilseydik. onun gitmesi gerekiyordu. ben de, "kal!" demedim.

*

iki yıl kadar önce mücellâ'nın romana dönüşeceğini ilk duyduğumda, "lütfen tanrım! dedikodu olsun bu," diye çok dua ettim. ama ortada bir öykü kahramanı vardı ve öyle kalmaya karşı çıkıyordu. romana dönüşmek istiyordu. kaldı ki bu işler hep böyle yürümez mi? yazarın ihaneti okura rağmen gerçekleşmez mi?

benzer bir durumu yine çok sevdiğimiz bir yazar olan haruki murakami'nin "erbabının elinde bir cinayet aletine dönüşebilecek" ebattaki romanı 1Q84 ile de yaşamıştık. murakami bu romanını, "temelde aynılar. bir çocuk, bir kızla karşılaşır. sonra ayrılırlar ve yıllarca birbirlerini ararlar. 1Q84'te sadece bu hikâyeyi biraz uzattım," dediği, on seeing the 100% perfect girl one beautiful april morning adlı öyküsünden çoğaltmamış mıydı?

*

hayır, kitabı henüz okumadım. ama okuyacağım. şu an masamda duruyor.

*

"birinci baskı yüz bin adet" mührü bir madalya gibi kapağında. twitter'daki her takipçi birer tane alsa birinci baskı kolayca biter. üstelik onlar yorulmasın, hem internet alışverişi yüzünden kargo yolu gözlemesin hem gündelik rutinleri bozulmasın diye mutfak alış verişlerini yaptıkları süper marketlerin "çok satanlar" reyonunda en az bir raf çoktan rezerve edilmiştir.

ne yalan söyleyeyim, o kısmı beni alakadar etmiyor. dergi ve gazete sayfalarındaki, ışıklı ya da ışıksız reklam tabelalarındaki abartılı reklamlar da.

ben, tıpkı eskiden olduğu gibi mücellâ bir öykü kahramanı olarak bana kalsın isterdim. roman olması için öyküye eklemlenen kişiler, gündelik ve tarihi ayrıntılarla çoğaltılmış bir öykünün onun hikâyesi olduğunu düşünmüyorum. mücellâ roman değil, bahanedir bana kalırsa. bambaşka bir roman için bahane.

okurları tarafından beğenileceğine emin olduğum kapağı ise başka bir facia. daha bakmadan ravza kızıltuğ tarafından yapıldığına emin olduğum kapak tasarımı en azından benim hikâyemden çok uzak. malik aksel resimlerinden biri bu kitaba kapak olmayacaksa başka hangi kitaba kapak olacak?

çünkü ben, şu pek de kısa sayılamayacak ömrümde, nazan bekiroğlu'nun mücellâ'sı ile malik aksel'in ev içlerine hapsolmuş pencere önü kadınlarını anlatan, "bir evin tenhalığında bir başına oturan genç kız"lı resimleri kadar birbirine uyan, birbirini tamamlayan başka iki şeye daha şahit olmadım.

*

ne diyordum? yazarın ihaneti okura rağmen gerçekleşir.

sevgilinin ihaneti ise aşka rağmen.



*: üç resim var mücellâ'ya eşlik eden: aynalar, pencere, oturan kız...

8 Kasım 2015 Pazar

manzara

saray-ı amire'yi kadıköyü'nden izlemek tıpkı bir kitabı tersinden okumak gibi.

gerçi, ona cihangir câmii'nin avlusu ya da bir kıyıdan diğerine koşan vapurlar dışında nereden bakarsanız bakın durduğunuz yer yanlıştır.


hamiş: "doğru yer"lere nazan bekiroğlu hikâyelerini de eklemezsek o liste hiç şüphesiz eksik bir liste olur.

7 Kasım 2015 Cumartesi

bir cumartesi sabahı

"cumartesi sabahları derinliği olmayan, zaman dışı gün gibi gelir bana. ne yapılabilir böyle kayıp bir günü tedavülden kaldırırken? gereksiz ayrıntıları düşünmek için güve yürümüş taşbaskı dîvân'ın naftalin ve rutubet kokan yapraklarını çeviriyorum. sayfa arasında kurumuş papatyanın ve sarmaşık yaprağının izi duruyordu. sararmış gravürde uzun bir yolculuğa çıktım. cumbadaki feraceli kadınla göz göze geldik. nefsi hoş tutan işaretleri alır ya insan işte bu, 'o' eda'dır, yani espas'tır, yani ima'dır. doğanın müktesebatını bilirsin; bilirsin ki; hiçbir şey yoktan var olmaz. yol uzun, kanaat zor. akledenlere daim kılındı dünya. akılsız, aklın ötesine gitmenin imkanı var mı?"*

*: yaşar bedri, sataşma ağan yorgun/ bir motorcunun yol notları

4 Kasım 2015 Çarşamba

uzaklar

girit dururken dubai'de balayı isteyen, isfahan ya da taşkent yerine roma, barcelona, paris'te tatil hayalleri kuran bir kızla olmaz.

1 Kasım 2015 Pazar

zorunlu açıklama

buraya ölümlerimizi ölmeye geldik biz. sadece, bazılarımızın daha çok zamanı var.