28 Eylül 2015 Pazartesi

kim

onat kutlar, iyi ki anadilim türkçe, dedirten şaheseri düz-şiirler toplamı bahar isyancıdır'da "kim ilgilenir masallarla, çocuklardan başka?" diye sorar ve ara vermeden devam eder: "kim merak eder, niçin lale sularıyla her gün yıkandığını isfahan sokaklarının?"

peki ya, "kim merak eder benden başka, nereye gittiğini yatağında yalnızken?"

25 Eylül 2015 Cuma

ve sonra

"bütün bunların üstüne
hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
adın kurtuluştur ama söylememeliyim
can kuşum, umudum, canım sevgilim."*

*:erdem bayazıt, sana, bana, vatanıma, ülkemin insanlarına dair

23 Eylül 2015 Çarşamba

dilek

yüce tanrım, "bir çocuk sevdim uzaklarda" diyerek uyandım bu sabah. evet, "sanıyordum ki onun özlemi de buydu". o vakitten bu yana bu şarkıyı dinliyorum. ve bir ara, "sezen aksu'yu sevemediğim için üzülüyorum bazan" bile dedim.

bağışlanmamı dilerim.

21 Eylül 2015 Pazartesi

yazarken cimri olmak

edgar keret sevdiğimiz adamlardandır.

onu sadece bir neslin sargılı bileklerle dolaşmasına neden olan kült filmi wristcutters: a love story yüzünden değil, düş ile gerçek arasında gidip gelen, insancıl ve duygusal öyküleri ve filistin meselesine dikkkat çekmek için filistinli yazar samir el-youssef birlikte gazze blues'u yaptıran duyarlılığından dolayı da severiz.

aynı etgar keret, geçtiğimiz yıl tanpınar edebiyat festivali'ne katılmak için istanbul'a gelmişti. bu fırsat bilen nelly barokas kendisiyle samimi bir röportaj gerçekleştirmiş.

oradan "bir soru - bir cevap":

sizin hakkınızda, "başka yazarların altı yüz sayfada anlattıklarından çok fazlasını altı paragrafta verebilir" şeklinde bir yorum yapılmış. tarzınız veya amacınız bu mu, az sözle çok şey anlatmak mı?

normal yaşantımda çok sabırlı, oysa yazarken oldukça sabırsızım. eğer gereksiz ve katkısı olmayan bir cümle yaptımsa onu hemen yok etmeyi tercih ederim. şöyle anlatayım; yazarken kendimi gövdesinde delik olduğu için su alan ve batmakta olan bir sandal gibi hissediyorum. bu durumda hafiflemek için lüzumsuz şeyleri atıp, sadece gerekli olanları saklamak gerekiyor. çok konuşkan olduğum halde yazarken cimriyim.
*

okudum ve "keşke bende öyle olabilsem," dedim.

18 Eylül 2015 Cuma

gölge

kadının gölgesi sokak lambasının solgun sarı ışığında uzadı, bir duvara çarparak eğilip büküldü.

16 Eylül 2015 Çarşamba

özel bir gün

insanlar ortak bir yanılgıyla günlerin herkes için olduğu sanır. oysa bazı günler yalnızca bir tek kişiye sunulmuş armağanlardır. o gün onun günüdür. öteki insanlar ise onun gününü kullanır, güneşin keyfini çıkartır ya da yağmurdan yakınırlar, ama o günün asıl sahibinin kim olduğunu hiçbir zaman bilmezler.

insan hangi günün kendisine nasip olacağını tam bilemez, hangi önemsiz ayrıntıyı tam olarak unutmayacağını da: bir üst geçidi mekan edinmiş konuşkan dilenciyi mi, yoksa altın orana vurulmuş pencerenin çerçevelediği şehir görüntüsünü mü? pikap iğneleri, su kıyısındaki bir duvarın üzerinde titreşen yansımış gün ışığı, kuzeyini arayan pusula iğnesi gibi titreşen kirpikler, reverans...

o gün bütün evren nasıl da iş birliği yapmıştır onun için. bütün trafik lambaları yeşile boyanmıştır. çektiğiniz her şut gol, vurduğunuz her top sayı olur. o şehre giden tek otobüsü tam otogar çıkışında, şoförü otogar kullanım bedelini ödemek için durduğu için yakalarsınız. geçemeyeceğiniz bir dersin sorularını görürsünüz; rüyanızda değil gerçekte. ev sahibi iki günlüğüne şehir dışına gidecektir, ev boş ve sizindir. merdivenlerde otomatik lambalar aniden susar, bir kadın kapıdan girer ya da taksiden iner. fireni sorunlu belediye otobüsü duraktan neredeyse yüz metre ileride durmayı başarabilir ancak; tam önünüzde. şehre yakari gelir. hangi cesaretle önüne yürüdüğünüzü bugün bile anlayamadığınız o kapının size açıldığını fark edersiniz. herkese kan kusturan bölüm sekreteri o gün gülümsüyordur. sertliğiyle nam ve korku salmış o komutan, "sizin orada demleme çay yoktur. gel de adam gibi çay içelim," der, göreni hayrete düşüren kocaman bir gülümsemeyle. "üç-sıfırdan dört-üç diyalektiğine giriş" diye bir ders olduğunu öğrenirsiniz. bazı kızlar çok güzel, allah büyüktür.

ve insan çoğu kez, yalnızca geriye baktığında kavrar o günün kendisine ait olduğunu, takvimin yaprağını koparıp, buruşturup masanın altına attıktan, üstündeki rakamı unuttuktan çok çok sonra anlar.

yaşarken de, bize ait olduğunu hissettiğimiz günler yok mudur? elbette vardır. kesinlikle vardır. öylesi günlerin akşamında aynaya bakar, "oğlum sen, bu kadar mutluluğu hak etmek için ne yaptın?" bile deriz.

12 Eylül 2015 Cumartesi

sene-i devriye

tıpkı, otağının önünde durup karşı kıyıda yükselen beyaz mermer şehre doğru, "ey şehir hatırla beni. hatırla beni ve bir zaman benim olduğunu hatırla!" diye haykıran asyalı komutan gibi.

10 Eylül 2015 Perşembe

geride kalan

herkes gidiyormuş da bir ben kalıyormuşum gibi hissediyorum.

belki bir deniz fenerinde bekçi olmanın bir sonucu bu. ne de olsa bekçilik nesilden nesile geçer. insan yazgısından kaçamaz.

ancak yaşlı kıtanın uzak bir köşesinde sizinle hiçbir alakası olmayan bir savaşta ölmekle ya da kaybolmakla -babama kalırsa kaybolmuş gibi yapmakla- kurtulacağınız bir yazgı bu. ödül olarak bir madalyanız olur, babanızın eline tutuşturulan. ablanız, "aman benden uzak dursun," dediği için sonrasında miras yoluyla size geçen.

babanızın evli bir adam olduğu halde okyanusun ötesine gitmesini, orada zorluklar içinde geçen aylara, sadece foto fuat'ta çekilmiş babalı oğullu bir fotoğrafa sığınarak nasıl tahammül edebildiğini anlamak için büyümeniz gerekir.

büyümeniz ve büyük bir utançla, soğuk ve havasızlıktan kokan yatakhanelerde uyku sizi kollarına almadığında, hayal kırıklığı ve öfke sosuna bulanmış "bir baba tek oğlunu, hem de çok seviyorum dediği tek oğlunu daha on bir yaşında evinden ve denizden uzağa nasıl yollayabilir," sorusunun cevabını bulmanız gerekir: çember ya da zincir ya da her neyse kırmanız, bu yazgıdan kurtulmanız için.

peter pan girer görüntüye. hikâye alper kamu'ya uzanır. ne de olsa diğer çocuklar büyürken her ikisi de aynı kalır. alper kamu'ların ikincisi olan cehennem çiçeği'nin en-sonu bir defa daha yankılanır kulaklarda:
"bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikâyeler biter. birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.
gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür."
başka çocuklar kariyer, ev-evlilik, çoluk-çocuk, araba, beyaz eşya, taksit ve benzeri kelimeler dillerinde büyüyüp adam olurken.

7 Eylül 2015 Pazartesi

blues esintisi

"günümüz elektronik kültürsüzleşme ya da bilişim çağında, iletişimin ziyadesiyle yoğunlaştığı ve mekanikleştiği sosyo-elektronikleşen yaşam biçiminde içeriği boşaltılmış kavramların, duyguların ve ilişkilerin modern ve modern çıkıntısı (post-modern) biçimine inat ritm, melodi, davul, zil, nefes, ezgi ve siyah ve mavi (blue) başka yaşamlar da mümkündü anısıdır ya da yâdıdır blues esintisi."*


*: orhan kandemir,  afrikalılar cazı veya blues'u icat etmek için gelmediler yeni dünya'ya; doğu batı nr:32

5 Eylül 2015 Cumartesi

seni tanımadan önce dinlediğim şarkılar

iki bin on bir sonbaharıydı.

bir sabah uyandım. bir gün belki bir şey yazarım umuduyla hem de bir kaç tane aldığım defterlerden birini diğerlerinden ayırıp yazı masasına koydum.

yaklaşık bir saat sonra masaya oturduğumda defteri önüme aldım. ilk sayfasını açarak, "seni tanımadan önce dinlediğim şarkılar" yazdım. bunu yaparken, hem yapmak istediğim şeyi hem de bülent somay'ın şarkı okuma kitabı'nın bu şey için bana ilham verdiğini biliyordum.

sonraki bir kaç ay boyunca aklıma geldikçe, hatırladıkça şarkılar anlattım orada. brothers in arms, deliler, don't fear the reaper, dokun bana, cadı, siyah beyaz, sacrifice, akdenizli kadın, ey khoda, gemiler, sen benden gittin gideli, ele güne karşı, hurricane, you can never hold back spring, son selam, gangsta paradise, dillere düşeceğiz, fragments of life...

defterin tam burasında mayıs olmuştu -güllerin iklimi- ve deftere, defterle beraber bir çok şeye "kısa bir ara" verdim. ama o "kısa bir ara" biraz uzun sürdü. öyle ki, hâlâ devam ediyor.

*

konuşma teşebbüsleri, anlatma telaşı, zamandan kazanma çabasıydı. bu sayfalara düştüğüm "mepeüç notları"yla ortak şarkılar, ortak yanı vardı elbette. ama amaçladığım hedefe uygun olarak daha uzun, daha konuşkan notlar düştüm. içinden şehirler, filmler, kitaplar, isimler, en önemlisi "ben olan benler" geçiyordu.

söz gelimi, brothers in arms, "bütün yazı, asma yapraklarıyla örtülü mutfak balkonu limanı gören evde cengiz aytmatov külliyatını okuyarak geçirmiştim," diyerek başlıyor, yol ve durakların sonunda denize varıyordu; "o gemi bir gün gelecek" diyen ve bizi de inandıran ismail abi'ye...

dokun bana'nın "çok ama çok romantik" olduğunu iddia etmiş, akdenizli kadın'dan bahsederken "modern zamanlar sadece kadın ile erkek değil, sanatçı ile sevenleri arasındaki mesafeyi azaltıp yakınlaştırmakla suretleri daha çok görünür kılıyor" diyerek hasan cihat örter savunmasına bile girişmişim. hemen peşi sıra ey khoda bahsinde kendimle çelişmeyi göze alarak, internetin girdiği sevaplardan bahis açmış "sırf bu şarkı yüzünden bile internetin bizden aldıklarını bağışlayabilirim," demişim.

fragments of life ise, bu yüzyılın başında ankara'da olmak üzerine bir kaç sayfayı bulan bir anlatı olmuş. tıpkı don't fear the reaper gibi...

*

defteri de, söylediğim şarkıları da unutmuşum. deliler vasıtasıyla aklıma geldi.

sadece defteri ve şarkıları değil, şarkıları üçüncü sayfadan itibaren yazmaya başladığımı, ikinci sayfanın mevlüt ömer'den çaldığım iki mısranın işgalinde olduğunu da unutmuşum:

"sen yaramaz bir ceylan idin ben avcı değilken/ bir köşede durmuş oyununu bitir diye beklerken"

3 Eylül 2015 Perşembe

günün sorusu: deneyim

her yerde her zaman karşımıza çıkan gençlik ve güzellik vurgusu sizde de yaşam deneyiminin bir önemi olmadığı hissi uyandırıyor mu? 

1 Eylül 2015 Salı

başlamak

bir nisan bin dokuz yüz yetmiş sekiz, öğlen bir buçuk suları. cingu stadyumu'nun açık tribününde bir adam bira içerek beyzbol izliyor. sezonun açılış maçı. yakult swallows, hiroşima carps'a karşı. seyirciler her zamanki gibi, pek fazla değil.

adam, ateşli bir yakult swallows taraftarı. stadyum oturduğu apartmana yürüme mesafesinde.tribünde koltuk yok; uzun, çimenlik bir yokuştan ibaret. adam uzandığı yerden bir sahaya, bir gökyüzüne bakıyor. tek bir bulut bile yok, ılık rüzgârıyla harika bir bahar günü.

soğuk birasından bir yudum daha alıyor. düşleriyle meşgul. neden sonra zihnini sıyırıp maça tekrar odaklanıyor. tam o sırada yakult'un ilk vurucusu dave hilton, sol çizgiye doğru bir vuruş yapıyor. sopaya tam oturan topun tiz sesi stadyumu dolduruyor. "evet" diyor o an adam, yıllardır düşündüğü bir sorunun yanıtını bulmuş gibi. "evet, ben roman yazayım."

ünlü yazar haruki murakami, açık gökyüzünü, taze yeşil çimenlerin dokunuşunu, sopanın haz veren sesini hâlâ hatırlıyor. o an gökyüzünden bir şeyin sessizce süzülerek aşağıya indiğini ve onu güzelce yakaladığını da.

o an "evet, ben roman yazayım," demişti. maçtan sonra eve gidip biraz kestireyim, ya da bara gidip içmeye devam edeyim der gibi, öyle ansızın…

ve dediğini yaptı.