30 Haziran 2015 Salı

kadınlar - erkekler: on dört

erkek muhabbetlerinde bir ölçek rekabet daima hazırken kadın muhabbetleri genellikle uzlaşma ihtiva eder. başka bir deyişle erkekler birbirinin görüşlerine karşı çıkar ya da göz ardı ederken kadınlar hemcinslerinin sözlerini onaylar ya da geliştirir.

27 Haziran 2015 Cumartesi

paralel evrenler: yedi

iki müzisyen.

biri amerikalı diğeri türkiyeli. ama bunun bir önemi yok.

ilki sanatıyla, duruşuyla, hayatıyla kitaplardan ve okullardan öğrendiğimizden çok daha fazlasını bize öğreten b. b. king. diğeri, gönül telimize konduğundan bu yana bizi daha iyi insanlara dönüştüren, bu geldi de geçti hayata temas etmiş en güzel adamlardan neşet ertaş.

çocukluklarını cennetten bir parça gibi anlatırken kendileriyle röportaj yapan kişiler dayanamayıp itiraz ediyor ve aynı cevabı alıyorlar.

"büyürken sanki kolay bir hayatınız olmuş gibi konuşuyorsunuz ama aslında olmamıştı. büyümek sizin için zordu.
hiçbir zaman sahip olmadığınız bir şeyi hiçbir zaman özlemiyorsunuz. benim başka bir yaşamım olmadı. başka bir yaşam bilmiyorum."*

"hiç isyan etmediniz mi?
biz doğduğumuzdan beri yoksulduk, varlığı görmedik ki yoksulluktan şikâyet edelim. biz şöyleyi böyleyi görmedik ki daha iyisi için hayal kurabilelim."**


*: çeviri: e.seda çağlayan mazanoğlu, kuzgun dergisi beşinci sayı
**: haşim akman, neşet ertaş kitabı: gönül dağı'nda bir garip

24 Haziran 2015 Çarşamba

ahmet beyin ceketi*

bu coğrafyada doğmuş ve muhafazakar değilse de gelenekçi terbiye ile büyümüş birisi olmasaydım bile "ramazan ruhu"nu severdim.

yani katolik olarak doğmuş ve katolik olarak ölmeye yazgılı bir sicilyalı ya da kendinden olmayana folklorik güzellik muamelesi yapan, kapalıçarşı'da dolaşırken baharat kokusu ve seslerden masal dünyası inşa eden özgürlük yorgunu bir batılı olmak fark etmez.

yılın hangi dönemine denk gelirse gelsin, ramazan ayında, hayatın yavaşlayan ve neredeyse dümdüz bir coğrafyada kıvrıla kıvrılan akan kadim nehirleri akla getiren ritmini seviyorum çünkü. güneşin verdiği renkleri geri toplamaya başladığı saatlerdeki sessizliği, insanlar eve çekildikçe tenhalaşan sokakları, sıradan bir ayrıntının görünür olmasını.

her şey eski zamanlardan arda kalan bir kokuyla sarmalanmış, havaya uhrevi bir şeyler bulaşmıştır. modern zamanlar değil kutlu zamanlardır akrep ve yelkovanın adımladığı.

en önemlisi ise, insanların kadın-erkek, genç-yaşlı, fakir-zengin, güzel-çirkin fark etmeksizin insanlığın başka vesileyle sahip olamayacağı bir denklik ve eşitlik duygusuyla su içmek, hurmaya uzanmak için işaret beklemesi muhteşem bir fotoğraftır.

hayat bile donmuş bir film karesi misali yeniden hareketlenmek için o işareti bekliyor gibidir.

ahmet beyin ceketi'ni, ne zaman dinlesem gözlerim dolar. hissettiklerim böylesi anları hatırlatır. bu yanıyla ramazan günlerinin şarkısıdır. barış manço gibi güzel bir adamın kaleminden, dilinden olması da samimiyetini, güzelliğini çoğaltır.


* barış manço, ahmet beyin ceketi


notgibi: videonun altındaki "her şeyden önce bu bir kefenini sırtında taşıma hikayesidir" diye başlayan ve bir ekşisözlük alıntısı olduğu söylenen, bana ne söylersem tekrar olacak hissi veren yorumu özellikle okumanızı tavsiye ederim. bir de, peşi sıra halil ibrahim sofrası'nı dinlemenizi.

22 Haziran 2015 Pazartesi

dakika ve skor

"gözleri, sadece gözleri, sıkılmalarının, ne istediğini bir türlü bilememenin ve belki de bu yüzden, karşısına çıkan yeni ve yabancı yaşamlara dokunmak isteyişinin, sürüklenişlerden kurtaracak ve sıfırdan başlama şansı verebilecek, bir çeşit tutunma çabası olduğunun farkındaydı. belki de bu yüzden gözler, kendisi tarafından ve çocukluğa giden bir tarihte oluşmuş, artık "kendine rağmen"e dönüşmüş bir kabuklanmanın içine hapsolmuş, çıkış yollarını yitirmiş bir kimliğin yardım çağrısı gibi bakıyordu.

bana öyle geliyordu ki, çağrıya elimi uzattığım anda kabuk, korkunç incelmiş bir şiddetle, beni, bildiğim her şeyden kuşkuya düşeceğim bir boşluğa itecek, kendimi, çöller, bataklıklar, karabasanlardan geçen, dönüş yolları belirsiz bir yolculuğun içinde bulacaktım.

bunu denemiş, elimi uzatmış, işi şakaya vurarak; "denize düştün de, sarılma mı dedik?" demiştim. elimi tutmamış, kendini suya bırakıp, "bırak beni gideyim," demişti."*


*: ilhami algör, fakat müzeyyen bu derin bir tutku

20 Haziran 2015 Cumartesi

anlamamalar

bir anlamama hikayesi. ya da yanlış anlama.

tek olay. üç kişi. üç yorum.

gördüklerimiz bile bu kadar aldatabiliyorken bizi, kelimelere nasıl güvenebiliriz?

*

arkadaşlarım. eğitimli ve kariyerli. neredeyse bu yüzyılın başında başlayan ilişkileri evliliğe dönüşmüş. ağustos sonunda üç yaşını dolduracak, dünya tatlısı bir oğulları var. her ikisini de çok severim. oğullarını ikisinden de çok.

akşam yemeği için davet ettiler. elimde kağıda sarılı gerberalar düştüm yola. kız yemeği hazırlarken bir yandan da oğlunu eğlemiş. oğlan ise bütün gün iş yerinde bilgisayar başında. eve gelince de çocukla ilgilenme görevini devralmış.

kız, birden oğlandan yana "ne oldu?" diye seslendi ve olaylar gelişti.

"hiçbir şey."

"ama bana seslendin."

"hayır. sana seslenmedim."

"az önce adımı söylemedin mi?

"hayır."

ben kıza yakın olduğum için, daha doğrusu o sırada benim önümde olduğu için kızın nasıl öfkelendiğini, zirveden kopan karın çığa dönüşmesi misâli adım adım gördüm. ya da öfkenin. sorun değil, benim yanımda dilediği gibi davranabilir. yeterince samimiyiz. sadece birbirlerini üzmesinler isterim.

oğlan ufaklığı bıraktı. biraz geçenlerde dertleştiğimiz, biraz benim şahitliğime itimat ettiği için yanımıza geldi. "gördün mü?" diye sordu. "işte biz hep bunu yaşıyoruz. sebepsiz öfke nöbetleri," tarzı bir kaç cümle kurdu.

"gördüm," dedim. "muhtemelen gün içinde çok yoruldu. şimdi de hırsını senden çıkartıyor. hem senden çıkartamayacaksa birbirinizi seviyor olmanın ne manası var?" diyerek hem inandığım hem de orta yolu bulmaya çalışan bir şeyler söyledim.

kız gücenmiş gibi bana baktı ve "gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" diye sordu.

"evet."

"hiç alakası yok."

"ne peki?"

"onun bana seslendiğini duymuş olamaz mıyım? ya da öyle sanmış. ondan yana baktığımda sırtını bana dönmüştü. demek ki daha önce de çağırdı ben geç cevap verdim diye her zaman ki artistlik yapıyor sandım. ve, bana mı seslendin, diye sorduğumda, hayır, demesini bu artistliğin devamı sanarak öfkelendim."

*

kim bilir, kelimelerden kurduğumuz bu köprünün üzerinde ne kadar çok yanlış anlıyoruz birbirimizi. ya da anlamıyoruz.

18 Haziran 2015 Perşembe

şövalyeler

şövalyeler sadece çelik zırhları ve kılıçlarıyla yorgun atları üzerinde savaştan savaşa koşan vahşi tabiatlı kişiler değildi. aynı zamanda müzisyen ya da şairdiler.

ama macera arzuları ve heyecanları bu ustalıklarına üstün geliyordu.

16 Haziran 2015 Salı

kısa kısa - on yedi

* uzun bir bekleyiştir sevmek. ya da hayatı tesbih yapmışım. evet, bu defaki şarkımız.

* karl lagerfeld bir defilesini ahırda yapar ve peşi sıra twitter'da döktürür: insanların geçmişinize saygı göstermesini istiyorsanız bugününüze ama daha da kötüsü yarınınıza güvenmiyorsunuz demektir.

* "en uzun şubatlarla çekilmiş/ bir fotoğraf ayrılığı/ gibisin (murathan mungan, eski 45'likler)"

* "aslında kötü bir alışkanlıktır okumak, öteki bütün kötü alışkanlıkların yerini tutabilecek ya da onların yerine herkesi daha bir yoğun biçimde yaşamaya itebilecek bir alışkanlıktır, delicesine bir yaşam biçimidir, insanı yiyip bitiren bir tutkudur. (ingeborg bachman, malina)"

* hasan ali toptaş "söyleşiler kitabı"nda, "başlarken yalnızsın, bitirdiğinde daha da yalnız" diyor ve ekliyor: çocukluğunun elinden tutmayan hiçbir yere gidemez.

* film ya da dizi setlerine yemek, yiyecek-içecek hizmeti veren bir şirket için daha güzel bir isim bulunamazdı: naked luch.

* yapıştırma bir medeniyetin peşinde koşup kendini varoluşuna anlam yüklemek zorunda hissetmeyen eski insanların bizden daha şanslı olduğuna eminim.

* "bir kitabın büyük bir kitap olduğunun şaşmaz göstergesi: insan böyle bir kitabı okurken, tek bir satır bile yazmış olduğundan ötürü utanç duyar; ama sonra iradesine karşı çıkarak, sanki daha önce tek satır yazmamışçasına yazmak zorunda kalır.(elias canetti, insanın taşrasında)"

* toprak kortta oynanan tek grand slam olan roland garros yani fransa açık tenis turnuvası kadınlarda serena williams, erkeklerde ise stanislas wawrinka'nın zaferleriyle sonuçlandı.

* turnuva başlamadan önce, serena'nın "toprak sevmeyişi" sıkıntı olsa da şampiyonluğu süpriz olmadı.

* erkekler kanadında ise hep büyük bir süpriz hem de anlatacak çok hikâye vardı. federer iyi bir kura çekmiş, finale kadar djokovic, murray ve nadal üçlüsüyle uğraşmasına gerek kalmamıştı. bu üçlü arasındaki olası cenkleşme kim ne derse desin kendisi için avantajdı. ama bu avantajı wawrinka hiç acımadan toprağa gömdü. nadal'ın bu sene şampiyon olmasını kimse beklemiyordu ama roland garros'tu, topraktı, belli olmazdı. djokoviç nadal'a bu turnuvadaki ikinci yenilgisini yaşatırken kariyer slam'i konusunda ne kadar ciddi olduğunu da göstermişti. ama karşısında muazzam oynayan bir wawrinka vardı. ilk seti kaybeden wawrinka düştüğü yerden kalktı ve djokovic'i üç-bir geçerek şampiyon oldu.

* federer şampiyon falan olmuyor ama ondan mutlaka bahsediyorsunuz, diyenler şu yazıyı okusun. yazının başlığı bir çok şeyi açıklıyor zaten: kutsal bir deneyim olarak roger federer. üstelik yazan david foster wallece. daha ne diyeyim.

* üstelik "onun 'şarkısı' da var": grand slam man.

* dumankara ile gönlümüzü titreten, çizgi -ya da grafik- roman konusunda bu toprakların en bilgili kişisi levent cantek kişisel blogunda facebook müdavimleri ve instagram severlere sesleniyor.

* sosyal medya, facebook, instagram demişken the joneses(2010) izlesenize.

* richard brautigan'dan 'ele övgü': eller çok güzel şeyler, özellikle sevişmeye yollanıp geri geldiklerinde.

* son dönem çizgi romanlarını "pek renkli" bulan yalnızca ben miyim?

* babaları ekonomi, anneleri ise sanat tarihi profesörü olan coen kardeşlerden büyük olanı joel’in, "annem bir defasında "çocukları sanat müzesine götürmenin yolları" diye bir makale yazmıştı ama bizi bir defa olsun müzeye götürdüklerini hatırlamıyorum," demesi, mum dibine ışık vermez, deyimine açıklayıcı bir örnek olarak sizi bilmem ama benim kişisel tarihimde yerini aldı.

* yaz günü bile bot giyenler birleşin. ve sınırlarımı terk edin. arz ederim.

* max frisch, "her insan eninde sonunda kendi hayatı sandığı bir hikâye uydurur," der, günlükler'inde. bir itiraz geleceğini sanmam.

* hiçkimsenin, yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur. ya da herkesin bildiği ama e.e. cummings'e ait olduğunu bilmediği bir şiir.

13 Haziran 2015 Cumartesi

ah aşk!..

marcel proust'tan bir soru. günün sorusu tadında...

"alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve hayata ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder?"

11 Haziran 2015 Perşembe

el yazısı

türk-islam sanatlarından biri olan hat sanatında sanatçıların başarısının sadece yetenek ve çok çalışmaktan kaynaklandığını düşünmüyorum. bana kalırsa, sözün yazıya üstün geldiği o zamanlarda yazabiliyor olmaları en önemli unsurdu.

günümüzde de durum farklı değil. duygularımızı 'mikroçip'lere, kelimelerimizi klavyelere emanet ettiğimizden bu yana "yazmak"tan ve el yazısından giderek uzaklaşıyoruz. sadece işi bilgisayarla olanlar, görevlerini bilgisayar yardımıyla yapanlar değil, öğrenciler de el yazısından uzak yetişiyor.

eskilerin el yazısıyla hazırladığı duvar gazetelerini, dönem ödevlerini bile bilgisayar harfleriyle hazır ediyorlar. güzel yazı dersi müfredattan kaldırıldı belki de.

bu durumu -hatta yenilgiyi- kabullenmiş olmalıyız ki, adını dahi el yazısıyla yazamayacak bir "okur-yazar"a rastlamış olsak şaşırmayacak hâle geldik.

düşünün bir, yakın bir gelecekte bir pastanenin camekanında ilan: "pasta üzerine kremayla yazı yazabilecek eleman aranıyor"...

*

elbette ki el yazısı güzel olmalı. "bütün kızların hasta olduğu" kadar olmasa bile "güzellik" önemli. boşuna demiyoruz, "el yazısı çirkin bir kızla asla olmaz" diye.

9 Haziran 2015 Salı

tehlikeli şiirler: yirmi

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'üstümüze yazdıklarım'* mesela...

"üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan
onlar olan değil olmasını istediklerimdi aramızda
onlar ulaşılmaz dallarında duran hasretlerimdi
onlar susuzluğumdu düşlerimin kuyusundan çekilmiş
ışığa çizdiğim resimlerdi onlar.

üstümüze yazdıklarımın doğru hepsi
güzelliğin
         yani bir yemiş sepeti yahut kır sofrası
sensizliğim
         yani şehrin son köşesinde son sokak feneri oluşum
kıskanışım seni
         yani gözüm bağlı koşuşum geceleyin tirenlerin arasında
bahtiyarlığım
         yani bentlerini yıkıp akan güneşli ırmak.
üstümüze yazdıklarımın hepsi yalan
üstümüze yazdıklarımın doğru hepsi."


*: nazım hikmet, 30eylül1960 laypzig

7 Haziran 2015 Pazar

düş(ün)mek

düşünmek sadece derin bir çukura düşmek değildir. o çukuru kazmaktır aynı zamanda. 

5 Haziran 2015 Cuma

yazar'ın imzası

selim ileri'nin kurgu mu yoksa hatıra mı bir türlü karar veremediğim, yaşamla yoğrulmuş romanlarını çok severim. daha doğrusu severdim. yüreğinden damıttığı kanı kalemine mürekkep yapan bu güzel adamı en son ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum bile. oysa kelimelerinden taşan zarafet ve duyarlılığı daima sevmişimdir.

onun, kayıtsız kalmamak gerektiğine inandığım bir yazar olduğu kadar iyi bir okur olduğunu da inanırım. bu yüzden, günlüklerinden çıktığına emin olduğum edebiyatımızda sevdiğim romanlar kılavuzu'nu, kitabı haber alır almaz satın aldım.

hemen okunacak kitaplardan olmadığı, zaman zaman, tıpkı sözlük ya da ansiklopediler gibi içimizde bir arzu uyandığı veya ihtiyaç duyduğumuz anlarda ele alıp okunacak kitaplardan olduğu için kitaplıktaki yerini bulana kadar sehpanın üzerine, okunacak kitapların yanına bıraktım.

erken uyandığım bir sabah ilk defa sayfalarını çevirdiğimde yazarın imzasıyla karşılaştım; "sevgilerimle" diyordu. bunun satış stratejisi olduğunu anlamak zor değil. yine de, uğruna hiçbir şey feda etmediğiniz, anısı ve hikâyesi olmayan bir imzaya sahip olmak ne acı.

"oldu olacak baskıdan imzalı çıksın kitaplar. ya da her yazar için damga yapılsın kimse yorulmasın," dedim ve daha önce konuştuğumuz bir bahsi andım.

ününün doruğundaki borges, neredeyse her akşam -muhtemelen kendisine,"bir rüyayı unuturken" adlı şiiri yazdıran güzeller güzeli viviana aguilar yüzünden- galeria del este'deki la ciudad adlı kitapçıya gidermiş. gittiği her yerde olduğu gibi orada da insanlar onunla sohbet etmek ve kitaplarını imzalatmak istiyordu. sıranın uzadığı günlerden birinde, borges ve yakın arkadaşı bioy düzinelerce kitap imzalıyor, bir yandan da şakalaşıyormuş: "adolfito, imzaladığımız onca kitaptan sonra imzasız kitabımızın ne kadar değerli olacağını bir düşünsene."

3 Haziran 2015 Çarşamba

yaprak dökümü

bir yaz günü. park. parkı ikiye bölen kanalın üzerindeki köprü.

adam o gün o köprüde durmuş belirsiz bir devinimin içine hapsolmuş suyu izliyordu.

hemen yanındaki ağaçtan vaktinden önce sararmış bir yaprak koptu. usulca düşmeye başladığında suyun gölgeli derinliğine saklı ikizi kanat çırpmaya başladı. ve sessizce buluştular.

ne zaman bir yaprak uçurumun kenarından aşağı yuvarlansa, onun tıpatıp aynısı olan o şahane, ölümcül izdüşümü koşarak hevesle ona doğru yükseliyordu.

2 Haziran 2015 Salı

hamburg'un bundesliga saati tekledi ama durmadı

"sporun her türüne gönülden bağlıyım," derken, hiçbir zaman sporun yalnızca yarışmacı yanını kastetmedim. yarışmacı yan kadar sporun büyüttüğü hikâyeler de cazip çünkü.

o hikâyelerden biri bu defa alman futbol kulübü hamburg sv vesilesiyle yaşandı.

bundesliga'da, başka bir deyişle bin dokuz yüz altmış üç yılında kurulan almanya birinci futbol ligi'nde en başından beri yer alan ve hiç küme düşmeyen tek takım olan hamburg, evi imtech arena'ya kurulan ve bundesliga başladığından bu yana geçen süreyi yıl-gün-saat-dakika-saniye olarak gösteren elektronik saatle yıllardır bunun havasını atıyordu.

ligin en eski takımı olduğu için "dinozor" olarak anılan takım, bu sene de tıpkı geçen yıl olduğu gibi küme düşmekten play-out denilen baraj maçları sayesinde kurtuldu.

son iki takımın doğrudan ikinci lige düştüğü bundesliga'da sondan üçüncü olan hamburg statü gereği ikinci ligi üçüncü sırada bitiren karlsruher ile baraj maçları oynayacak ve iki maç sonunda rakibine üstünlük sağlayan takım önümüzdeki yıl yoluna bundesliga'da devam edecekti.

hamburglu oyuncular bu maçlara hazırlanırken, yöneticiler de çok merak edilen bir soruya cevap verdiler: takım ikinci lige düşerse saat durdurulacak.

hamburg'ta oynanan ve bir-bir sonuçlanan ilk maçın rövanşında normal sürenin sonundaki uzatma dakikalarına bir-sıfır mağlup giren hamburg doksan ikinci dakikada beraberliği sağladı ve maçı uzatmaya taşıdı. yüz on beşinci dakikada ise son darbeyi indirdi: iki-bir.

yani saat hâlâ çalışıyor. ve ben bunları yazarken "elli bir yıl iki yüz seksen bir gün on dokuz saat üç dakika yirmi dokuz saniye"yi işaret ediyordu.

1 Haziran 2015 Pazartesi

philtrum'a dönüş

ya da sümük yolunun çoğalışı.

*

jaco van dormael, türler arasında gidip gelen ama bilimkurgu olarak kolayca tanımlanabilecek filmi mr.nobody'de ana hikâyenin yanı sıra anlatısını destekleyen bir sürü küçük hikâye de anlatır.

onlardan biri ortaçağ tablolarını hatırlatan çocuklarla dolu bir cennet tasviri eşliğinde anlatılır. bir çeşit bezm-i elest öngörüsüdür. ve anlatıcı izleyicileri kassandra'nın yazgısını paylaştığı bu yolculuğun en başına götürür.

"çok uzun zaman önceyi, doğumumdan bile önceyi hatırlıyorum. henüz doğmamış olanlarla birlikte cennetteydik. doğmadan önce her şeyi biliriz. gerçekleşecek olan her şeyi. sıra sana geldiğinde "unutuluş melekleri" bir parmaklarını ağzının üstüne koyar. böylece üst dudağında bir iz kalır. bu, her şeyi unuttuğun anlamına gelir.

ama melekler beni gözden kaçırmıştı
."