29 Nisan 2013 Pazartesi

playlist

ilk şarkısı ele güne karşı olan bir playlistten ne beklenir ki?

bu arada, evimin bir odası, yalnızlık ömür boyu ve teninle konuşmak'ı peş peşe seçen shuffle allah belanı versin!..

26 Nisan 2013 Cuma

üstgeçitler

"pazar günü," diyorum dostum. "pazar günü şehrin üstgeçitlerini fethe çıksak." üstgeçitler ki şehrin kaleleridir ve şehri seyretmek için en doğru yerlerdir.

hazır bahar gelmiş, erikler çiçek açmışken. dahası erken çiçeklerin bazıları meyveye durmuşken.

asıl kaleyi ise daha önce keşfetmiştik; karşımızda kocatepe ve atakule, arkamızda yorgun ve kirli bir geçmiş.

23 Nisan 2013 Salı

suskunluk

usta kung-fu-tzu, esrik düşüncelerini shantung tepelerine kazıyarak geçirdiği uzun bir gecenin sonunda, can sıkıcı gün ışığıyla birlikte, eşikte bir an evvel uçmak icin sabırsızlanan tırtıl çömezlerini fark etti. "bugün" dedi usul bir iç çekişle, "konuşmak istemiyorum ben." belli belirsiz bir uğultuyla titreşen öbeğin içinden dsi gung, söze sahip çıktı: "ustam" dedi inleyerek, "ya biz ne yaparız siz konuşmazsanız?"

kung-fu-tzu, zihninde süren gecenin dinginliğiyle ellerini kaldırdı, kaldırdı:

"bak gökyüzü konuşuyor mu? oysa mevsimler seyrediyor içinde ve neler neler yaratılıyor altında!.."*



*: cahit ırmak, ars moriendi-yamyam aksânı

21 Nisan 2013 Pazar

kadınlar-erkekler: dört

erkekler seçimlerini bir kadın seçmenin bir hayat seçmek anlamına geldiğini bilerek ve buna razı gelerek yaparken, kadınlar her şeyi eskisi gibi devam ettirecek erkeklerden yana kullanırlar tercihlerini.

18 Nisan 2013 Perşembe

yorgunluk

"ben," dedi adam. "olduğumdan fazlası değilim."

sonra devam etti, kaldığı yerden devam eder gibi.

"hem su hem ateş" desem de tercüme-i hâlimde, başımı her taşa vurmam su gibi. fakat ateş gibi önüme geleni yakarak dosdoğru giderim gideceğim yere doğru. anlayacağınız, oradaki "hem ateş hem su" bambaşka bir şeydir.

tam burada susabilirdi ama susmadı.

bir de, yoruldum artık. "yağmurda ıslanan bir kuş gibi yoruldum."*


*: coffey, the green mile

16 Nisan 2013 Salı

bir masada iki kişi: keyif

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- demek, bu ara sadece keyifli şeyler yaşamak istiyorsun?

- bilirsin, hiçbir zaman mutluluk budalası olmadım. istediğim sürekli yazlar, baharlar yaşanan bir iklim de değil. hayatı her şeyiyle kabul ediyorum; sancısıyla, sızısıyla...

- belki problem bendedir. keyif alman için benim gitmem gerekiyordur.

- eğer bu bir soruysa, bu kadar ahmakça bir soruya cevabımın "evet," olacağını, dahası "evet." olması gerektiğini biliyorsun.

*

biliyordu. son cümlemin, "git öyleyse," demek olduğunu bildiği gibi.

14 Nisan 2013 Pazar

dakika ve skor

"trabzon'a yerleştiği ilk yıllarda aldığı bu mektupta ona "geri dön" denmişti. "köprülerin altından çok sular aktı, geri dön." dönmemişti o. bu çağrıya icabet etmemiş, zehra'sının sehend dağı'nın gölgesinde, o bambaşka coğrafyada, bambaşka alışkanlıkların, bambaşka insanların arasında yaşayamayacağını düşünmüştü en fazla. ne geri dönebilmişti ne de hiçbir şey olmamış gibi yapabilmişti. bir haber, bir rabıta, bir gönül bağıydı bütün istediği. bir mektup, aralarında gidip gelsindi. "ben buradayım, siz de oradasınız değil mi? ben sizi biliyorum, sizin de beni bildiğinizi bileyim. söz ile söyleyin, ikrar edin. beni cennetinize tekrar kabul edin.""*


*: nazan bekiroğlu, nar ağacı

12 Nisan 2013 Cuma

atışma - dört

hakan günday ve ahmet altan aynı değneğin farklı uçlarından tutuyorlar...

*

"adını çok düşündüm. bildiklerimden hiçbirini yakıştıramadım. seni bulduğum gün, senden duyacağım. bu yüzden tahmin etmeyi bıraktım. şimdilik sana, "sevgilim," diyorum. umarım kızmazsın."*

"erken gelen bir özgürlük merakıyla tek başıma gittiğim, gazoz ve toz kokulu tan sineması'nda seyrettiğim filmdeki siyah gözlü kıza aşık olmuştum.
ama aşktan ağlamıyordum.
kızın adını öğrenemediğim için ağlıyordum, onun kim olduğunu anlayamamıştım.
adını bilmediğim için onu hayallerimin arasına alamıyordum.
hayallerime alamadığım için hayatıma da alamamıştım.
aşıktım ama aşık olduğum, kendisine ruhumda yer açtığım bir kadına hayatımda bir yer açmam, onu hayatımın bir yerine, hayallerimde de olsa, yerleştirmem mümkün olmuyordu."**



*: az
**:bilememek

10 Nisan 2013 Çarşamba

günün sorusu: son bakış

insanlar terkettiği şeye -kişiye, yere, eve ya da şehre- neden dönüp bakar son bir defa?

9 Nisan 2013 Salı

üçleme: "ben koşarken" şarkıları

gündüz uykuları ve kulaklıkla müzik dinlemek...

çocukluğumdan bu yana her ikisini de birbirine çok benzeyen sebeplerle sevmedim.

gündüz uyursam hayatı ıskalayacakmışım, en önemli şeyler tam o sırada olacakmış gibi gelirdi. hâlâ da öyle. kulaklıkla müzik dinlediğim zamanlarda da benzer duygular hissederim; yaprağın rüzgarla sevişmesi, kurumuş toprağa toz kaldırarak düşen yağmurun sesi, yaşlı bir kadının genç kızlığını hatırladığı anda işveyle gülüşünü bir daha bulamayacak şekilde yitirecekmişim gibi gelir bana.

ne de olsa uykudaki ya da kulaklığın arkasındaki büyük yalnızlıkta hayatın sesleri duyulmaz.

*

eğer us open ya da australian open maçları ya da başka bir şey yüzünden sabaha karşı yatmamışsam yılların verdiği bir alışkanlıkla erkenden uyanırım. öylesi zamanlarda ise belki biraz geç kalkarım ama uykum hiçbir zaman gündüz uykusuna evrilmez.

fakat hava şartları nedeniyle koşu bandında koşmak zorunda kalmak, manzaranın bazan duvar bazan ayda bir değişen reklam panosundan ibaret olması ve "çıkınıma doldurduğum hayallerimin tükenmesi"* yüzünden kulaklıkla müzik dinlemeye başladım ve koşarken bunu yapmak bir alışkanlığa dönüştü. böylece, hem canım sıkılmıyor hem de nefes alışverişimi duymuyorum.

*

genelde mepeüçe her notası "tempo" diyen şarkılar atsam da, neler dinlediğimi tahmin bile edemezsiniz. bazan liste yapmaktan sıkılıp bilgisayarda ne varsa attığım için söz gelimi rimsky korsakov'un şehrazat suitini dinleyerek koştuğum bile oldu. "tüm albümleri" yüzünden haftalarca 'aziz' tom waits dinleyerek koştuğum da... arada türküler de vardı: mesela, şekip şahadoğru, şikayet olmasında.

woody allen harikası match point'in muhteşem soundtrackini koşarken dinlemek bile büyük bir zevkti. emre aydın'ın çok sevdiğim ilk albümünü yollarda dinleye dinleye tükettim: "yapma, dokunma/ kim dokunduysa sana ona git/ nerde unuttuysan beni orda kal."

anlayacağınız, koşarken ayna'dan kramp'a, ben harper'dan tori amos'a, beirut'tan madeleine peyroux'a, neşet ertaş'tan metallica'ya bir çok şarkıyı, şarkıcı ya da grubu dinledim. ama yaptığım tüm listelerin kesişimi yaklaşık yirmi kadar şarkı oldu.

bu üçleme, koşarken sürekli dinlediğim o yirmi kadar şarkının en iyi üçünü içeriyor. hiçbirinin sözlerini tam bilmiyorum. "belki de küfür ediyorlar"dır. ama hissettirdikleri iyi geliyor. hele de koşarken.

(bu üçlemede "sokak kızı" zaz, white rabbit, 'aziz' tom waits kavırı green grass umanlar varsa yazıyı burada terkedebilirler, çünkü sosyal medya akıntıları bu kıyıdan çok uzaklarda.)

bir - parov stelar, love (part I)... neden bilmem kirazdan küpe verip karşılığında bu şarkıyı almışım gibi hissederim. o günleri ve tanıdığım "en kötücül" kadını anarken nasıl hafiflediğimi tahmin edemezsiniz.

iki - kim wilde, you keep me hangin' on... saçlarına ve sarışınlığına rağmen döneminin en güzel kadını olabilir kim wilde. belki bu yüzden heyecan uyandırıp, gençlik vermesi.

üç - madonna, dance 2 night... böyle bir liste onsuz olmazdı. bana notaların üzerine basarak denizler aşıyormuşum gibi gelir. diğer yandan justin timberlake'e hak ettiği değeri verdiğimi düşünür rahatlarım. madonna mı? onun için ne desem, ne yapsam az.

ve o an. yani paha biçilemez olan. ('-an'lar tam kafiye)

sargant fury, eagle... bir abba şarkısı olan eagle'ın bu karanlık ve sert yorumuna, madonna'nın hung up'ı bir başka abba şarkısı gimme! gimme! gimme! üzerine inşa ettiğini anladığım günlerde internette keşfettim ve hemen edindim.

koşarken dinlemiyorum aslında. koşmaya başlamadan dinlemek daha etkili. kendimi eyes of the tiger ya da gonna fly now dinleyen rocky balboa gibi hissettiriyor. koşarken denk gelmişse kendimi olimpiyat yüz metre finalinin son metrelerini koşan usain bolt sanıyorum. o yüzden koşmaya başlamadan önce "bir ölçek" alıyor, olur da koşarken önüme çıkar diye 'shuffle'dan uzak duruyorum.


*: mevlüt ömer

6 Nisan 2013 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: on

ünlü ressam vasily kandinsky'yle nina kandinsky bir telefon konuşmasıyla birbirlerinin hayatına dahil olurlar. bu, hayat arkadaşlığına giden görüşmelerin başlangıcıdır ve bin dokuz yüz on yedi yılında, nina henüz ondokuz yaşındayken evlenirler.

kandinsky, her şey olup bittiğinde, "sesin beni çok derinden etkilemişti," diye itiraf eder. üstelik "bilinmeyen sesin anısına" diye adlandırdığı bir suluboya resim de yapmıştır.



notgibi: nina kandinsky, "kandinsky ve ben" adını verdiği ama kendisinden neredeyse hiç bahsetmeyip kandinsky'yi anlattığı anı-kitabın sonlarına doğru kandinsky'den aldığı hediyeleri sayarken, bu suluboya tablodan "bilinmeyen sese saygı" diye bahseder.

aradaki fark nereden kaynaklanıyor, bilmiyorum.

4 Nisan 2013 Perşembe

şakacı

"muzip kadın nilgün marmara... tezer (özlü) ile birlikte bana muziplikler yapmaya bayılırdı. ikisi de aynı anda göğüslerini gösterirlerdi. güzeldi…"

bunu ben demiyorum. şair ece ayhan, bin dokuz doksan dokuz yılında hasta yatağındayken yazdığı güncesinde, bir dönem aşk yaşadığı nilgün marmara'dan bahsederken söylüyor.

2 Nisan 2013 Salı

paralel evrenler: iki

bir ressam ve bir yazar.

dünyaca ünlü rus ressam vasily kandinsky ve türkçenin en büyük yazarı ahmet hamdi tanpınar...

ressam olan tuvalindekileri kelimelerle deftere aktarırken, yazar olan kelimelerle tablo boyuyor.

biri güneş batarken moskova semalarını, diğeri erzurum ovasına çöken karanlığı anlatıyor. ve bunu yaparken zaman zaman başka bir sanat dalından da yardım alıyorlar; müzikten...

"güneş, tüm moskova'yı eriterek tek bir leke haline getiriyor. bu zincirden boşanmış tubanın bütün varlığı ve ruhu baştan başa titreşimlerle kaplaması gibi. hayır, en güzel olan kırmızının bu tekdüze anı değil! bu yalnızca, bütün moskova'da kenti fetheden, her rengi yaşamın en yüksek noktasına taşıyan senfoninin final ezgisi, dev orkestranın çok hızlı çaldığı bir final gibi. pembe, lila, sarı, beyaz, mavi, fıstık yeşili, ekinlerin, evlerin, kiliselerin çarpıcı kırmızısı -her biri kendine özgü ezgileriyle-, güçlü yeşiliyle çim, en keskin uğultularıyla ağaçlar, ya da, bin bir ahenkli sesiyle kar, ya da, ya da çıplak dalların alegrettosu, kremlin duvarlarının sessiz ve sağlam halkası ve yukarıda, bir zafer çığlığı, kendiliğinden unutulmuş alleluia gibi, ağırbaşlı zarafetiyle her şeye egemen ivan-veliky çanının uzun beyaz çizgisi. geçmişe duyulan ebedi özlemle gökyüzüne uzanan ince uzun gergin boynunun üzerinde diğer yaldızlı ve alacalı kubbelerin arasındaki altın başlı kubbe moskovanın güneşidir."*

"güneş, bulutsuz, dümdüz bir gökte, olduğumuz yerden daha yassılaşmış, ovaya karışmış görünen kop dağı ve balkaya'nın arasına inmeye hazırlanıyordu. ne gökyüzü kızarmış, ne güneşin rengi değişmişti; hafif bir sarılıktan başka batı alâmeti yoktu. bütün değişiklik ovada idi.


ilkin dağların etekleri gümüş bir zırha benzeyen bir çizgiyle ovadan ayrıldı. sonra düştüğü yerde külçelenen bir aydınlık, bendi yıkılmış bir su gibi, bütün ovayı kapladı, toprağın, ekinin rengini sildi. gözümüzün önünde sadece ışıktan bir göl meydana gelmişti. bütün ova billûr döşenmiş gibi parlıyordu. dağlar bu cilâlı satıh üzerinde yüzer gibiydiler. güneş batacağı yere iyice yaklaşınca, ovanın şurasından burasından kalkan tozlar, bu gölün üzerinde altın yelkenler gibi sallanmaya başladılar. bu bir akşam saati değil, tek bir rengin türlü perdeleri üzerinde toplanan bir masal musikisiydi. zaten güneş o kadar sakin, o kadar hareketsiz bir halde alçalıyordu ki dikkatimiz ister istemez gözlerimizden ziyade kulaklarımıza toplanmıştı. hepimizde çok derin, çok esrarlı bir şeyi, eşyanın kendi diliyle yaptığı büyük bir duayı dinler gibi bir hâl vardı. sonra bu billûr aynanın üstünde, kendi parıltısından daha koyu ışık nehirleri taşmaya başladı. nihayet güneş iki dağın arasında kaybolacağı zaman, son bir ışık, olduğumuz yere kadar uzandı. toprak derin derin ürperdi. ova yavaş yavaş saf gümüşten erimiş altın rengine, ondan da akşam saatlerinin esmerliğine geçti."**


*: geçmişe bakış,
**: beş şehir, erzurum