29 Eylül 2012 Cumartesi

arap saçı*

vakit gece yarısını geçmişti, aklıma bir cümle düştü: "nasıl da terkediştik yasemin'le"...

kitaplığa yürüyüp ebekulak'ı* açtım. hem aynı adlı öyküyü okudum hem de tekrar ve tekrar the best of erkin koray dinlediğimiz o günlere gittim. şimdi o kadar düşkün olmasam da o zamanlar sever ve önemserdim erkin koray'ı.

arap saçı'nı ise bu güzel öykü yüzünden severdim daha çok.

şarkıyı arabesk bulacaklara baştan söyleyeyim; bu adam, arabesk bir yanı olduğunu çok zaman önce itiraf etmişti.

*erkin koray, arap saçı

evet, hep "aşk yüzünden"...

ne varsa.


*: atilla atalay

26 Eylül 2012 Çarşamba

şili

bir kadın şili gibi olmalıdır.

ince, uzun.

bir yanı dağ, bir yanı deniz.

hem de aymara dilindeki anlamına* uygun.


*: dünyanın son bulduğu diyar

25 Eylül 2012 Salı

neşet ertaş

ah "yalan dünya"...

bir defa daha en iyi yaptığı şeyi yapıyor ve mecbur ediyor: yaklaşık üç yıldır taslaklarda duran, en son geçen kasım ayında bir kaç cümle eklediğiniz bir yazıyı bozlaklar eşliğinde, bazan ağlayarak tamamlamak zorunda kalıyorsunuz.

*

bozkırın tezenesi...

kırşehirli mahalli sanatçı...

eğer atatürk'ün öldüğü yıla denk gelmese belki de doğum tarihini bilemeyecek bu adam, yokluk içindeki çocukluğunu, bir kaç yıl sonra öksüz kalacağını bilmeden, babası muharrem ertaş'ın ardı sıra kırşehir ve çevresinde köyden köye, düğünden düğüne gezerek, babası bağlama çalıp türkü söylerken bazı oynak melodiler eşliğinde ortada oynayarak geçirir.

biraz büyüyüp bağlamasını eline alınca, babasından kendisine sirayet eden yetenekle abdal geleneğini iki binli yıllara taşıyacaktır. sonrasını biliyorsunuz, kara sevdaya, gurbete, ana sevgisine, yoksulluğa dair bozlaklar havalandıran bir 'garip'...

ankara gazinolarında çalışır. babasını kırmayı göze alarak sevdiği kadınla, 'leyla'sıyla evlenir. ki ona bütün kadınlar 'leyla'dır. kısa bir istanbul tecrübesi yaşar. bu tecrübe sırasında iki de plak doldurur. radyo günleri derken, ortadan kaybolur. bozulan sağlığı yüzünden çocuklarının yanına almanya'ya gitmiştir. hatta, bir trafik kazası yüzünden eski yugoslavya'da üç ay hapis yatar. gerçekten de, "hapishanelere güneş doğmuyor"dur. neredeyse yirmi yıl süren yokluğunda bolca "ölüm haberi" gelir. ölmemiştir ama eserleri gerek kendi sesinden, gerek 'folk müzik' cilasıyla çeşitli sanatçılardan dinlenmeye devam etse de unutulmuştur.

tam burada ben dahil oluyorum anlatıya. kestane çıkmış da tabağını beğenmemiş tayfasına dahil olmaktan haya ederim. kaldı ki, hiçbir zaman o tayfadan olmadım. ama büyüdüğüm dönemde okullardaki mahalle baskısına karşı koyamayacak kadar çocuktum. türkçe müzik mi, ne kadar banal... ama büyüklerimiz vardı, hem de en ikna edici cümleleriyle: sen blues seversin, neşet ertaş'ın yaptığı da blues. amerikada yaşasa kesin blues yapardı.

ama neredeydi?

kanalyedinin kanalyedi olduğu zamanlardı. fotoğraflarla yapılmış bir klip eşliğinde içim titreyerek gönül dağı'nı dinledim. "gönül" sözcüğünü, "ğonul" ile "ğonül" arasında bir yerlerde söylüyor, daha da güzelleştiriyordu.

kalan müzik birkaç yıl sonra neşet ertaş külliyatını yayınlamaya başlayınca ilk aldığım albüm doğal olarak gönül dağı oldu. sonra da diğerlerini almak zorunda kaldım. çünkü kayıtsız kalınamazdı. ve öldüğümde terekemden çıkacak en kıymetli şey belki de bu külliyat olacak.

ilk albümü gönül dağı için alınmıştı ama kızılırmak daha ilk dinlemede onun önüne geçiverdi. o kızılırmak ki, şekip şahadoğru'nun şikayet olmasını ile birlikte tasavvuf etkisinin en yoğun hissedildiği halk müziği parçasıdır. o günlerden bugüne çok neşet ertaş türküsü eskittim ama kızılırmak değişmeden kaldı.

neşet ertaş'tan başka hiçbir şey dinleyemez olduğum, bayram bilge tokel'in neşet ertaş kitabı'nı elimden bırakamadığım günlerde bir konser için ankara'ya geldi. arkadaşlarımdan gelen olmadığı için tek başıma gittiğim konser unutulmaz bir tecrübeydi: altmış üç yaşındaydı ama sahneye koşarak çıktı. "buraya gelirken bastığınız yollarda yüzüm vardır," dedi. 'bakalım o gara suratlı ne yapıyor diye düşündünüz," dedi. "burası çok sıcak oldu. izin verirseniz ceketimi çıkartabilir miyim?" dedi. etrafıma baktım. tek başıma gelmiştim ama yalnızlık hissetmiyordum.

türkünün popülerleşip her popüler nesne gibi tüketime sunulduğu günlerde bana da sordular, türkü dinliyor muydum? "dinlemem. ben sadece neşet ertaş dinlerim." zaten, onu dinlemenin, 'türkü modası'yla bir alakası yoktu.

o 'türkü modası'nın güzelliklerinden olan gönül dağı'nda bir garip kitabı için neşet ertaş'la nehir söyleşi yapan haşim akman, zor geçen çocukluğunu dinledikten sonra dayanamaz ve sorar: "hiç isyan etmediniz mi?" o da, "biz doğduğumuzdan beri yoksulduk, varlığı görmedik ki yoksulluktan şikâyet edelim. biz şöyleyi böyleyi görmedik ki daha iyisi için hayal kurabilelim." cevabını verir.

ve böylece daha da büyür.

*

bugün: yirmi beş eylül iki bin on iki...

neşet ertaş, bu yalan dünya'dan geçti, ebediyete yürüdü.

inandığı tanrı ondan şefkatini esirgemesin.

21 Eylül 2012 Cuma

en acil hıbırlar

yaşı vnf.'ye yakın birisi blog bulvarında da dolaşıyorsa mizah dergilerinin rahle-i tedrisinden geçmiş demektir. hatta, eğer varsa okuma alışkanlığında büyüklerinin aldığı bu mizah dergilerinin payı çoktur.

mizah dergisi dediğimde uykusuz, penguen vs. anlaşılmasın lütfen. öyle olsaydı bile, imza günlerinde yazar ve çizerlere justin bieber muamelesi yapan liseli kızları gördükten sonra susar ve bu ilgimi utanç içinde kendime saklardım.

*

ilk önce fırt ve gırgır geliyor aklıma. galiba, biri salı diğeri cuma günü gazete bayiilerine gelirdi. sonra limon vardı. o da çarşamba günleri çıkardı diye hatırlıyorum. ama dini ve geleneksel değerlere karşı pervasızca saygısızlık içindeler diye limon'a ve deli'ye sıcak bakmaz nadiren okurdum.

bu dergiler basını kontrolde tutmak isteyen iktidarın uydurduğu, amacının küçükleri korumak olduğunu iddia eden muzır yasası yüzünden sürekli ceza alırdı. yanılmıyorsam limon böyle bir mahkeme ve ceza sürecinden kaçabilmek için adını leman yapmıştı. bunu, her şeyi söylemelerine engel olan sermaye baskısından kurtulmak, kendi kendilerinin patronu olmak için de yapmış olabilirler. eski zamanlar olduğu için o kadar iyi hatırlayamıyorum.

eski ama güzel zamanlardı.

bir de, gırgır ve fırt ekolünün devamı hıbır vardı. ben asıl onu okumayı severdim: ergün gündüz, hasan kaçan, atilla atalay, latif demirci, aptülika, mehmet ersoy, galip tekin, irfan sayar, kenan yarar, bülent üstün ve adını hatırlayamadığım, bana gülmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu öğreten bir yığın insan...

*

dediğim gibi, eski ama güzel, cep telefonlarının yarım kilo olduğu ve ağırlığınca altın ettiği, cebinizde hiçbir şeyiniz olmasa bile bir tane 'küçük jeton'un bulunduğu zamanlardı.

hıbır'da en acil hıbırlar diye bir köşe vardı. tivitır, kısa mesajlar gibi şeylerin ilk hali. burada ilanlar, istekler yayınlanır, bazan melankolik bazan slogan yüklü cümleler olurdu. en çok da plotonik aşk mesajları...

*

evet, oraya geldik:

"dün gece maçtan sonra, adını cumhuriyet meydanındaki kadim ağaçtan alan şehrin en büyük marketinde, kasa sırasında tam önümde duran kız... ne askılı elbisene ne de omuzlarındaki yaz izlerine sözüm yok. yazdan kalma elbisenin askıları arasında sırtına dövdürdüğün 'sometimes simple things are best' cümlesine de. ama, saçlarını toplayıp arasına kurşun kalem sokarak topuz yapmakla görünür kıldığın ensendeki minik ben o kalemi çekip aldığında nereye gidiyor, işte onu çok merak ediyorum."



notgibi: aramızda belki hıbır'ı merak eden gençler vardır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

kısa kısa - üç

* "ah benim kaybolan sevgilim,
 tek kişilik saklambaçlarda*


terkedilmeseydi nilgün marmara'ya ithaf edilecekti" 
                                                                                (mehmet murat) 

* olur ya, mehmet murat için olası kitap adları: terkedilmiş şiirler külliyatı, terkedilmiş şiirler atlası...

* güzel film adları demişken unutmayalım; yağmurdan sonraki soluk ayın öyküleri...

* bazı nesnelerin kendilerini unutturma gücüne bayılıyorum. mesela, bu sabahın kumsalındaki kum küreği. sarı...

* "yoruldum. yağmurda ıslanan bir kuş gibi yoruldum. (coffey, the green mile)"

* kimseden korkmayan cümleler yazabilmeyi isterdim.

* "belki de yaşantılar, onları yaşayabilecek olanlara sunarlar kendilerini. (paul auster, new york üçlemesi)"

* ne kadar istekli olursa olsunlar, yüce tanrı bazı insanların ebeveyn olmasına izin vermemeli.

* "etimden uçurduğum uçurum/ meşhurdum, meçhuldüm, mahsurdum/ bir hâfızken eskiden/ mecnun kaldım şimdi/ aşktan, senden, kendimden/ n'olur sevmeden öldürme beni/ alacânım,/ söyle, indi mi göğsüne heves? (m. mungan, alacânım)"

* altı-yedi eylül: itiraf etmek ve vicdan azabı çekmek mecburiyet değil de ihtiyaç olamaz mı? vicdan bir organ, hayati bir organ hem de. bademcikler, lenf bezleri ya da böbreklerin biri gibi değil, o ölünce insanlar da ölür.

*dostlarım bilir, karaibrahimgillerin nil'den pek hazzetmem. tipinden tutun, imajına kadar. ait olduğu sınfın olanaklarıyla bütün bir coğrafyaya dayatılması, çocuk şarkılarıyla özgür kız imajı vs... ama bu şarkısını sevdim. bunda 'geriden gelerek atağa destek veren' noir désir etkisindeki melodinin payı var mı bilemem ama, "bazen ne yapsam bir bir berabereyim," diyen yerin payı olduğu kesin.

*us open uykusuz gecelerin arasından geçip gitti: serena williams "şampiyon ruhu"nu dosta düşmana gösterirken, andy murray ise olimpiyat altınından sonra ilk grand slam şampiyonluğuyla da memleketi iskoçya'dan çok ingiltere'yi onurlandırdı.

* savaşların ikincisine tarafların gözüyle bakmak için üçlü paket: die brücke (1959), ivanovo detstvo (1962), saving private ryan (1998)... ikili paket arzu edenler için: flags of our fathers (2006), letters from iwo jima (2006)...

* ne ten rengi, ne file, ne desenli... kadınlar sadece mus çorap giysinler. arz ederim.

* "on iki eylül" sürecinin sebep olduğu acılar belki de her meselede kamplaşmaya teşne bir coğrafyada insanların en fazla 'çoğunluk'la ittifak ettiği konu. sağcısından solcusuna, muhafazakarından liberaline herkes bu fikirde olduğu halde nasıl oluyor da bu gün, herhangi bir eylül günü gibi geçip gidebiliyor?

* "başkasına karışmam ama neşet ertaş'ı sev; en az bir neşet ertaş türkün olsun bu hayatta…(radyo.z)"

* "coşkun sel gibiydim yoruldum gayri/ çok bulanık aktım duruldum gayri (neşet ertaş)"

* zerrin tekindor iyi bir oyuncu olduğu kadar güçlü bir ressammış.

* leyla ile mecnun... dizi... sadece romantik değil... evet, o sahne... katılıyorum, "kibirinizde boğulacaksınız."

* "bir üfleyişte kaç mum söndürebilirsin şimdi? (sami baydar)"

* bugünler için: özlem çekene kılavuz, oruç aruoba...

17 Eylül 2012 Pazartesi

üç kartpostal

bir posta kutusu üç kartpostal.

aynı el yazısı üç ayrı ülke, üç ayrı şehir. ikisinin üzerinden daha önce geçilmiş, biri ise yeni.

ilkinde, batmaya hazırlanan kuzey güneşi altında yaz günleri yaşayan bir şehir... arkasında: "bu şehir kar altında daha güzel." katılıyorum...

ikincisinde, inilen ya da çıkılan sayısız basamak ve white church. arkasında ise, "yolun buraya düşerse muhakkak bu basamaklarda oturup fotoğraf çektirmelisin," yazıyor. gözlerimi kapatıp, bu cümlenin sahibini düşünüyorum. o basamaklarda oturmuş, dirseğini bir basamağa dayamış, aşağılara uzattığı sonsuz uzunluktaki çıplak bacaklarını ve upuzun kirpiklerinin gölgelediği yüzünü güneşe sunmuş. şükürler olsun ki, bir kaç yıldır perçemi yok.

sonuncu kart ise, yaklaşık bir yıl önce yolladığıyla neredeyse aynı. kanalları ve özgürlüğüyle nam salmış şehrin kanallarından biri boyunca uzanan ve kanalın sokak lambalarının pırıltısını saklayan sularını seyreden evler. arkasında da yaklaşık bir yıl önce olduğu gibi aynı arzu dolu soru: "acaba bu evlerden birinde yaşamak nasıl olurdu?"  iyi, diyorum. belki büyüdü ama değişmedi.

öfke

bazan kadınlarda öfkeyi severim.

masanın örtüsünü çekip üzerinde ne varsa yere indiren tarz öfkeyi değil ama. gözlerindeki, ben yoldan çıkmışken sen hâlâ nasıl durabiliyorsun, diyen öfkeyi...

14 Eylül 2012 Cuma

sefer hazırlığı

"süleymaniye'de müftülüğün icinde/ üniversitenin botanik bahçesinde" değilse de,

"bir ağacın altında oturmuş bekliyorum
yola çıkmak icin yağmurun dinmesini
bunun gibi bir kaç şeyi..."*


*: ibrahim tenekeci, düzenli birlikler

12 Eylül 2012 Çarşamba

tehlikeli şiirler: beş

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'futbol oynayan çocuklar'* mesela...

"yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
uykularından balçık akıyor
umulmadık goller peşinde hepsi

ve yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
karanlık sofralarda morfin alıyor anneleri
ah bilseler olup biteni

ve yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
gülleler taşıyorlar ayaklarında
hırsından ağlıyor kimileri

ve yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
top yukardayken uyukluyor
tempo o kadar ağır
ve çekilmez ki
hakem düdüğüyle durmadan
oyuna çağırıyor düşenleri
ve yardıma melekleri

yağmur yutuyor bütün golleri

yağmurlu bir gün
dışarda futbol oynuyor çocuklar
azgın kamçısıyla sonbahar
dövüyor akasyaları iğdeleri

gövdeleri boşluğa savuruyor oyun

ve çocuklar kaynayan toprağı tırmalıyor
kararan göğü
gözümüzdeki kalın perdeleri...

ve yağmur yutuyor bütün golleri"

*:cahit koytak

10 Eylül 2012 Pazartesi

salman rushdie'nin bildiği yol

salman rushdie aşağıdaki paragrafla sanatına dair ip-ucu verirken, ben de hakkındaki haklı eleştirilere rağmen yazdıklarını neden sevdiğimi bir defa daha anlıyorum:

"şimdi de aniden sertçe esen bir rüzgâr hayal edin, leş gibi sokaklardan birinde yerde duran buruş buruş bir gazete sayfasını önüne katarak pis bir kelebekmiş gibi döndüre döndüre havalandırıyor; en sonunda gazete sayfası açık pencereden girip dış dünyayla içerdekini karıştırarak sir darius'un cilalı ayakkabılarının yanına usulca konup ondan ilgi bekliyor. bu sürekli olarak zihnimde canlanan bir görüntü, fakat gerçekten böyle olmuş olamaz değil mi. belki birisi sir darius'a bir mektup yazdı ya da kalbini kıran bu bilgiyi şans eseri rastladığı bir âlimin güncesinde kendisi okudu. böylesine yavan bir uyarlamayı da tercih edebilirsiniz, keyfiniz bilir, ben kendi bildiğim gibi anlatmaya devam edeceğim. gazete sayfası pencereden girdi ve onu hoşnutsuz bir şekilde yerden alan sir darius tam atmak üzereyken dört ayrı kelime gözüne çarptı."*


*: ayaklarının altındaki toprak

9 Eylül 2012 Pazar

dialog

vakit gece yarısına yürürken istanbul'da bir evde telefon çalar: vnf. yakari'yi aramıştır.

- fadaa, ay hev biin e bed bed boy...

- sayın abonemiz, bu bir bant kaydı değildir. sanırım yanlış numarayı aradınız. eğer doğru numara olduğundan eminseniz adam gibi konuşun.

- aziz peder, günah işledim, demeye çalışıyoruz şurada. günah çıkartmalıyım.

- ne oldu? yine, yakınındaki birine fenalık mı düşündün?

- keşke o kadar basit olsa.

- sana asılan bir kıza yüz vermeye başladın.

- asla!

- aşık oldun?

- öyle olsa günah çıkartmazdım, tadını çıkartırdım.

- tahminlerim tükendi. sıra sabrımda.

- evde ses olsun diye türkçe müzik yapan radyolardan birini açmıştım. sonra kendimi bir ferhat göçer şarkısına eşlik ederken yakaladım.

- kapat şu lanet telefonu!

- peki.

yaklaşık yirmi saniye sonra bu odada telefon çalar.

- şu hayatta kaç defa dediğimi yaptın da, kapat, dediğimde telefonu kapatıyorsun.

- geriye ne kadar hızlı döneceksin onu merak ettim. yelkovan yaklaşık yirmi adım attı. yaşlanıyorsun dostum.

- babalar yaşlanabilir. sen kendine bak.

- merdivenleri koşarak çıkmayı bırakırsam o zaman konuş. ayrıca, baba olduğumda göbeğim olacak.

- buna belden aşağı vurmak denir.

- benim bildiğim göbek yukarıdadır.

- bu acıttı. kapatıyorum.

- bu konuşmayı yazarım ben.

- kapatırken küfür ettiğimi de yaz.

- eyvallah.

8 Eylül 2012 Cumartesi

kaçış

mikrofonda r. m. rilke...

kaçış adlı öyküsünün son paragrafında, yalnız yaşamaktan korkan ama yalnız yaşayanlar ile kalabalığın arasında ya da özel hayatında farketmeksizin, onunla değilken yanında kim olursa olsun kendini yalnız hissedeceğini kaçmadan önce bilemeyenler için söylüyor:

"sonra, yaşamla oyun oynamak isteyen bu zayıf, solgun kıza karşı içini korku kapladı. kız gelip onu bulur, onu yabancı bir dünyaya götürmeye zorlar endişesiyle, tüm gücünü toplayıp olabildiğince hızla, etrafına bile bakmadan şehre doğru koşmaya başladı."

6 Eylül 2012 Perşembe

kış neden var*

kuzey yarım kürede yaşayan bizler için bu soruyu sormak erken belki, ama "işte yine bitti yaz."

gerçi, yıllardır aynı tutuculukla yaşadığım hayata göre yaz üç haziranda bitmişti. çünkü gelenek ve göreneklerimize göre, başka herşeyden bağımsız olarak, o yaz için yakari'yi son defa hangi tarihte görmüşsem o gün yazın son günüdür. kemal bey'in kulakları çınlasın; "üç haziran geçtiğimiz yazın son günüymüş, bilmiyordum."

o gün bu gündür "bir kum saati içimde."

*turgut berkes, kış neden var

bu şarkı söz konusu olduğunda, bana bu hayattaki tek 'berkes'in 'niyazi berkes' olmadığını öğreten, tüvit takım yerine "bronz neşesini ortaya koyacak" elbiseler tercih eden gönlümüzün rektör yardımcısını anmadan olmaz. ki kendisi, "kaybetme duygusunu 'zafer'le dönseler dahi içinden atamayan, dolayısıyla hep kaybetmeye yazgılı, dolayısıyla kaybedişi bir zafer halesi gibi başlarında taşıyanlar"a duyduğu yakınlıkla bir rektör yardımcısından fazlasıdır. rektörden de...

4 Eylül 2012 Salı

"mahzun ve şaşkın adam": ihsan oktay anar

"ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hala çözebilmiş değilim. rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? galata'da, yelkenci hanı bitişiğinde ikamet eden uzun ihsan efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi izmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? hangimiz düş ve hangimiz gerçek? düşünüyorum, o halde ben varım. düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. çünkü o, benim düşüm. varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
 
*

salâh birselşiirin ilkeleri'nin bir yerinde popülerlik eleştirisine soyunurken, andré gide'nin on sekizinci yüzyıl papazlarından abbé prevost'un eşsiz sevda romanı manon lescaut hakkında söylediklerini alıntılar: "bu kitap karşısında bir rahatsızlık duyuyorum, çok okuyucusu var."

doğrudur, herhangi bir sanat eseri için 'fazla rağbet' vasata yakınlık işaretidir ve yüksek sanat derdinde olanlar uzak durmalıdır. 'fazla rağbet' derken, elbette çok satar olmayı kastetmiyorum. gerçek okur sayısının yirmi binleri geçmediği bir coğrafyada yüz binleri bulan satış sayısını ciddiye almak nasıl mümkün olabilir?

iddia edildiği gibi her genellemeyi yanlışlayacak en az bir istisna varsa, bu bahisteki istisnalardan biri ihsan oktay anar'dır. çok -hatta uzun- satar, çok okunur, çok sevilir ve bütün bunlara rağmen sanatı vasata üstten dahi temas etmez.

türkçe edebiyatta yepyeni bir kulvar açmış, derdini anlatabilmek için bambaşka bir evren ve lisan inşa etmiştir. tarihin derinliklerinden bulup çıkarttığı bu büyülü dünyayı masalsı bir üslupla anlatır. ve bunu şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde başarıyla yapmakla da büyük bir kıymeti hak eder.

*

ben de bugünlerde görücüye çıkan son romanı yedinci gün dışında ihsan oktay anar'ın bütün romanlarını okumanın verebileceği tüm zevklerden nasiplenerek okuyanlardanım. hepsini de çok sevdim.

o büyülü dünyanın eşiğinden içeriye puslu kıtalar atlası'nın elinden tutarak girdiğimden olsa gerek en sevdiğim romanı odur. puslu kıtalar atlası 'onu ilk defa görüyor gibi'dir. o kitaptan çalarak girişe koyduğum alıntı ise "be'nin altındaki nokta"* çağrışımlarıdır:

bence, ihsan oktay anar'ı sevmek ve kimliğine saygı duymak için sadece puslu kıtalar atlası yeter de artar. puslu kıtalar atlası'nı sevmek için yukarıdaki paragraf, yukarıdaki paragrafı sevmek için sadece boldla işaret ettiğim cümle bile yeter.

sanırım; ihsan oktay anar ve eserleri hakkında hiçbir fikrim olmasaydı da, sadece "mahzun ve şaşkın adam" vurgusu yüzünden bile onu severdim.


*: "evrenin özeti kur'an'da, onun özeti başındaki fatiha'da, onun özeti başındaki besmele'de, onun özeti başındaki be'de, onun da özeti altındaki nokta'dadır. (n.bekiroğlu)"

notgibi: yedinci gün için ise, bazı ip-uçları okuma hazzına engel olamaz diyen herkesi, asuman kafaoğlu-büke'nin yazısına davet ediyorum. kendisi, son bölümden de anlaşılacağı üzere iyi bir 'resim okuru'dur.

3 Eylül 2012 Pazartesi

günün sorusu: gamze

söyler misiniz madam, gamzelerinizden serçelerin su içtiği oldu mu hiç?

2 Eylül 2012 Pazar

kısa kısa - iki

* "atlasları getirin! tarih atlaslarını!/ en geniş zamanlı bir şiir yazacağız (ece ayhan, yort savul)"

* bence bach.

* alex olsaydım, ben de "bir alex değil" yazan tşört giyerdim. madonna olsaydım "kylie minogue"...

* sevmek, ne uzun bir kelime. özlemek de.

* ben banyonun tuvaletini kullanırken dişini fırçalayan sevgili istemem.

* tim burton, harun ve öyküler denizi'ni (salman rushdie) beyaz perdeye aktarsa ne güzel olurdu.

* terry gilliam don kişot'u çekmeye çabalamak yerine 'don kişot'u çekemeyişini anlatan bir film yapsın. adını da, "don kişot'u çekememek üzerine pek de kısa sayılmayacak bir film" koysun.

* bazı yerlerde her gün 'cumartesi'.

* gecelerim gündüzlerimden daha güzel, dünden sonra yarından önce, yaşam uzun sakin bir ırmaktır, alice artık burada oturmuyor, hayalet batıya taşındı, berlin üzerinde gökyüzü... ne güzel film adları var şu hayatta.

* çoluk çocukla muhatap olmuyorum.

* unutma: berna moran, erkek. cahit uçuk ise kadın.

* "yaz günlerine saklı sonbahar (mevlüt ömer)"

* kısa kol gömlek, üzerine yelek giyildiği takdirde daha da çirkin bir kıyafete dönüşüyor.

* bu 'yolculuk'ta da 'gecenin sonuna' doğru seni andım bardamu.

* guardian.co.uk adresinin çok kullanılanlar arasında olması güvenilir haber ya da sular seller gibi ingilizcemden dolayı değil sudokuları yüzünden. elbette, "hard".

* çoğu zaman bitirdiğimiz hikaye başladığımız değildir.

* "ben sana düzenli olarak telefon ediyorum. (ah muhsin ünlü)"

* bin bir gece masalları 'nı yeniden okumak yerine rimsky korsakov 'un scheherazade suite'ini dinliyorum.

* selçuk boşandıktan sonra onunla evlenmediysem diş macununu ortadan sıktığı içindir.

* kadınlar bir beden büyük kot pantolon giysin. arz ederim.

* hâlâ aynı başedilmez kaderimizin peşinden ilerlemeye devam ediyoruz.

* "mecnun dedi ki: olan olmuştur; yüzümü yıkayıp geliyorum.(mb)"

1 Eylül 2012 Cumartesi

bir eylül

eylül'ün biri, sadece "devlet dersinde öldürülmüş" olmasaydı, yani "bir teneffüs daha yaşasaydı/ tabiattan tahtaya kalkacak" çocukların ve "orta ikiden ayrılan" cümle "numara 128!"lerin değil, hayatın ara sokaklarında kaybolmamayı başarsa dahi aklı ve kalbi ilkokul sıralarında kalmış kitaplık kolu başkanlarının* da bildiği bir tarihtir...

onlar için otuz bir aralık, öğleden sonra postanenin önünde yakalanacakları sulu sepken, bir ocak  ise sadece takvimleri değiştirmek için bir bahanedir.

bilirler ki, yeni yıl bir eylül'le başlar. tıpkı o sınıfların duvarını süsleyen mevsim şeritleri gibi.



*: ki onlar, dünyanın bütün kitaplıklarının başkanı olduklarını sanırlar...