30 Temmuz 2012 Pazartesi

pazartesi

"yenilmenin tohumunu taşır her pazartesi"*


*:turgut uyar, yenilgi günlüğü-pazartesi

28 Temmuz 2012 Cumartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: yedi

hayatı boyunca sert ve ağır kitaplar yazmış andré gorz, karısına yazdığı "son mektup"ta hayatının 'ilk izlenim'ini, "hikâyemiz neredeyse bir yıldırım aşkı gibi çok güzel başladı," diyerek anlatmaya başlıyor.

*

tanıştığımız gün, seni poker oynamaya razı etmek isteyen üç erkekle sarılıydı etrafın. kızıl kestane gür saçların, sedef gibi bir tenin ve ingilizlere özgü ince bir sesin vardı. ingiltere'den yeni gelmiştin ve erkeklerin üçü de kötü bir ingilizce konuşarak senin dikkatini çekmeye çalışıyordu. üstünlük sendeydi, tercüme edilemez  biçimde witty, bir düş kadar güzeldin. bakışlarımız karşılaştığında şöyle düşündüm: "onun karşısında hiç şansım yok." ev sahibimizin seni bana karşı uyardığını öğrendim sonradan: "he is an austrian jew. totally devoid of interest."

bir ay sonra sana yolda rastladım, bir dansçı gibi yürüyüşün beni büyülemişti. sonra bir akşam, sen işten çıkmış, sokak boyunca aşağı inerken uzaktan seni gördüm tesadüfen. yakalamak için ardından koştum. hızlı yürüyordun. kar yağmıştı. saçların çiseleyen yağmur yüzünden kıvırcıklaşmıştı. kabul edeceğine pek inanmasam da sana dansa gitmeyi teklif ettim. peki, why not dedin sadece. tarih 23 ekim 1947'ydi.


*:andré gorz, son mektup-bir aşk hikayesi

26 Temmuz 2012 Perşembe

günün sorusu: kelebek etkisi

brezilya'daki bir kelebeğin kanat çırpması teksas'ta bir kasırganın kopmasına neden oluyorsa, teksas'taki bir kelebeğin kanat çırpması nerede bir kasırganın kopmasına neden olur?

24 Temmuz 2012 Salı

didem madak

vasiyetine "dalgınlığınıza gelmek istiyorum/ ve kaybolmak o dalgınlıkta" yazdırmış bir kadın, bundan tam bir yıl önce sonsuza yürüdü.

henüz kırk bir yaşındaydı ve küçük kızına daha doyamamıştı.

ama duasını tamamlamıştı: "olanlar oldu tanrım/ bütün bu olanların ağırlığından beni kolla."

*

izmir'de doğmuş, dokuz eylül üniversitesi'nde hukuk okumuş, tezgahtarlık, sekreterlik, anketörlük yapmıştı. sombahar, öküz, ludingirra ise şiirlerine "evet" diyen bazı dergiler... ilk kitabı, ancak çok şanslıysanız bulabileceğiniz, inkılap kitapevi şiir ödülü sahibi grapon kağıtlar. sene iki bin… iki yıl sonra ise, "ah"lar ağacı geldi. (ki bu kitapla bildim kendisini. daha doğrusu bu kitaptan çıkma bir hit sayesinde; sevgilim, sanki 'bir masada iki kişi'den biriymiş gibi, "soru sormadan sadece dinle," dedi ve çantasından çıkarttığı, çıktısı alınmış bir metni okumaya başladı: siz aşktan n'anlarsınız bayım?sevgilim bana yazdı sanmıştım... nihayetinde 'zalim bir adam' olmak isteyen bir çocuktum ve 'siz aşktan n'anlarsınız bayım?' zalim olmak yolunda bana umut vermişti.) son olarak, iki bin yedi yılının armağanı, "bu kitap ısrar üzerine yazılmıştır" sunusuyla görücüye çıkan pulbiber mahallesi.

son kitabı olduğunu bilmiyorduk.

*

"ruhunu ütüsüz ve buruşuk gezdirmeyi sevdiğinden hiçbir zaman yeterince 'düzgün insan' olamadı," yazar biyografisinde. ilk okuduğumda hemen altını çizdim, derkenara bir yürek kondurdum. sonra bir tane daha. bir tane daha… en son saydığımda beş tane olmuşlardı.

ilk mısrada hikayesi olan şiirler yazdığını -bir ilaç içsem bari diye düşündüm-, ikinci kıtanın hemen başında ise şair sesini- iç ses, diye söylendim/ ardından yıldırım gürses…- fark ettim.

sayfalar ilerledikçe, 'kadından şair olmaz' tezim çürüyordu. itiraf: bu lafımı bana yedirendir kendileri. lale müldür ve nilgün marmara'nın başımızın üzerinde yeri var ama coğrafyamızda şiir yazmak için rotası erkeklerce çizilmiş bir söylemi taklit etmeniz gerekir. ya da hem cenneti hem de cehennemi üstelik aynı anda görmüş olmanız.

aklınızı terk ettikçe şairliğe yaklaşırsınız. bu yüzden lale müldür, bu yüzden nilgün marmara...

*

didem madak, kapalı ve imgesel bir şiir yerine, gündelik hayatın diliyle kurulmuş sade şiirler yazdı: samimi, çocuksu, ironik, biraz arabesk ama kesinlikle doğal şiirler. biraz 'ikinci yeni'ydi şiiri; biraz 'garip', hatta neo-epik...

çocukluğunu, çocukluk kahramanlarını, geçmiş özlemini, modern insanın trajedisini, kalabalıklaştıkça yalnızlaşan ve kendine ricat etmekten başka çıkar yolu kalmayan ben'i, kalbini ve o kalbin taşıyamadığı acıları konu etti şiirine.

galiba büyümek hoşuna gitmemişti.

hüzün ve mizahın kardeşliğini ispat edercesine, hem romantik hem komikti şiirleri.

birileri kulağına, samimiyet sanata engel, diye fısıldamış olmalı ki, pulbiber mahallesi sanatın ön plana çıktığı, iyi şiir kitabıydı. fakat hem kendine hem poetikasına en az ihanetle gerçekleşti bu durum. nasıl derler, şiirleri biraz daha olgunlaşmış oldu.

*

nasıl öykücü benim için bir öykü yazsın istemişsem o da şiir yazsın isterdim. ama olmadı. tıpkı kaan ince gibi o da usulca gitti güneş gibi batı kapısından bu kentin. dilinde kendisi gibi erken giden nilgün marmara’dan bir şarkı: "ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben…"

*

"vasiyetimdir:/ en güçlülerden seçilsin/ beni taşıyacak olanlar./ ahtım olsun,/ yükleri ağırlaşsın diye iyice/ tabutumun içinde tepineceğim," demişti.

sözünü tuttu mu bilmem ama, isterim ki ohepvarolan şefkatini ondan esirgemesin.

ve benimle birlikte çok şehir görmüş, yorgun üç kitap, 'bayım' yerine 'madam' denilerek okunan bir şiir ve sevgiliye hitap için kullanılan bir mısra için kendisine çok teşekkür ederim.

"ah benim nergis kokulu cehaletim..."

21 Temmuz 2012 Cumartesi

tehlikeli şiirler: üç

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
haydar ergülen'den 'sis' mesela...


"iki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin,
gece değil istediğin hayli karanlık
bakışlı bir şehrin gözleriyle çarpışmak
hevesindesin! gözlerini anlıyorum henüz
bağışlayabileceği gözleriyle çarpışmadı kimsenin;
gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır,
ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim :
biri hepimizle gözgöze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık,
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde

kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye? "

19 Temmuz 2012 Perşembe

aksesuar

saat, künye, bileklik, kolye, zincir, takoz ve çekme halatı bulundurmuyorum.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

söyleşi

bir kaç yıl önceydi. öykücü, kıramayacağı bir yerden gelen yeni kitabı hakkındaki söyleşi isteğini, hiç olmazsa sorular toplu olarak gelsin, diyerek kabul etmişti. ama ne sorular? en sonunda, bu iş böyle olmayacak, demiş, bizden soru istemişti. hatta 'en iyi bildiği soruyu yazıp cevaplarcasına' kendi de bir kaç soru sormuştu.

kapanışı ben yaptım elbette. tıpkı, "eğer bir soruyu sorabiliyorsak cevabını da biliyoruzdur," diyen deleuze' ü haklı çıkarırcasına: bu hikâye başladığında neredeydiniz, şimdi neredesiniz?

*

soru sorabilmek önemli.

hayata 'iyi sorular' sorabilmek daha önemli.

hatta doğru soruyu sormak doğru cevabı vermekten daha zor. ve hepimizin içinde bir yerlerde sorusunu arayan cevaplar var.

*

bu yüzdendir ki, güzel sorulmuş, konuşturan sorularla beslenen söyleşileri seviyorum.

geçtiğimiz günlerde onlardan birini okudum: ömer yalçınova'nın fayrap-nisan2012 sayısı için, büyük şair turgut uyar'ın kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu hayri turgut uyar ile yaptığı nefis söyleşi...

bazı sorulara cevaplar ise aşağıda. bold satırlar ise altını çizdiklerim.

*

- babanız şiirleriyle yaşayan bir adamdı diyebilir miyiz? yoksa gündelik hayatında şiirden, şiirlerinden pek söz etmez miydi? nasıl bir hayat yaşıyordu, bir sanatçı/şair gibi miydi? hani büyük saat'in kapağında bir fotoğrafı var, o fotoğraftaki gibi bir adam mıydı?

babamın gündelik hayatında fazla şiir ya da edebiyat konuştuğunu duymazdım. ara sıra konuşulurdu tabii ama edebiyatla yatılıp edebiyatla kalkılam bir ev değildi, öyle olsa herhalde çekilmez olurdu. fotoğraflarında gördüğünüz ifade hayatın zorluklarından yorulmuş birinin ifadesi değil, fotoğraf çektirmeyi zaten sevmeyen bir saattir orada oturmaktan sıkılmış birinin ifadesidir. sevgili isa çelik'e sorarsanız, o ifadeyi elde etmek için fotoğraf çekimlerinde babamın canını özellikle sıktığını anlatacaktır.

- babamı yanlış tanıyorlar, anlamıyorlar hissine kapıldığınız oluyor mu, onunla ilgili yazı veya söyleşiyle karşılaştığınızda?

oluyor ama o kadar dert etmiyorum. şiirleri, yazıları, söyleşiler, onunla ilgili yazılar falan düşünüldüğünde gerek kişiliğini gerekse sanatını anlamak isteyenler için yeterince malzeme var. onun ötesinde, yanlış bilgiye dayanmadıkça, turgut uyar'ın nasıl anlaşılması gerektiği konusunda ben dahil kimse nihai otorite değil.

- babanızın şairliğine bakışınız nasıldır? büyük saat'i okuduğunuzda duygularınız, düşünceleriniz... o kitaptan siz de neler kalıyor?

kendimi şiir üzerine görüş belirtecek yetkinlikte görmediğim ve saçmalamaktan korktuğum için bu sorulardan kaçınıyorum. babamın şiirleriyle ilgili tek söyleyebileceğim şu: babamın şiirlerini ilk okuduğumda çok şaşırmıştım. günlük yaşamdan tanıdığım insanı bambaşka bir boyuttan görmüşüm gibi gelmişti. babamı daha iyi anlamama çok yardımcı olmuştu. annemin yazdıklarını okuduğumda böyle bir farklılık ya da tamamlayıcı bir yan görememiştim mesela, tanıdığım annem ve okuduğum yazar bayağı örtüşüyordu.
bir diğer eklemek istediğim, turgut uyar şiiri denilince benim aklıma "büyük saat" gelmiyor, tek tek kitaplar geliyor. babamın şiirlerinin topluca değil, kitapların asıl halleriyle basılmaları en büyük hayallerimden biri.

- büyük saat genişletilerek tekrar yayınladı. üstüne bir de "korkulu ustalık" ismiyle turgut uyar'ın bütün yazıları kitaplaştırıldı. babanızın şiirlerini veya yazılarını okurken onlarda sizi şaşırtan, hayrete düşüren, "aa bu da varmış!" dedirten noktalar, konular oluyor mu? bunlar nelerdir?

oluyor. bazen katılmadığım, düpedüz yanlış olduğunu düşündüğüm noktalara rastlıyorum. sonra da riske girmenin hiç gereği yokken, rahatlıkla ününün arkasına saklanabilecekken, düşündüğünü söylemesindeki cesarete hayran oluyorum.

15 Temmuz 2012 Pazar

bazan


"ama o, onun geçmiş zamanlarına değil, halihazırına talipti beyaz mermer şehrin. terk edilmişlik ve yağmalanmışlığına. bir daha yaşanası olmayan ne kadar çok şeyi yaşadığı belliydi, yaşadığını taşıyışına. gözlerinin derinindeki şu acıya. acıdan başka hiçbir şeyin bu kadar aşikar kılamayacağı manaya. bu dağılan, parçalanan, çözülen güzelliğe, bu tebessüme. ve daha çoğuna, hepsine."*

sanırız. çünkü, insanız...

ve bir soru büyür kendiliğinden; biz, hâlâ beyaz mermerin derinliğinde kanayıp duran, yıldız yıldız dağılan kırmızı lekeyle 'beyaz mermer şehir'izdir de, o, boynunun etrafında turuncu parlak leke, göçmen olmadığı halde göç etmeye kalkan 'kül rengi küçük kuş' mudur?


*: nazan bekiroğlu, cam ırmağı taş gemi-kül rengi küçük kuş ve beyaz mermer şehir

13 Temmuz 2012 Cuma

nightcall*

izleyenlerinin büyük kısmına bir şey demeden geçip giden, ama beni, ryan gosling'in berbat oyunculuğuna rağmen çarpan drive'ın en güzel şeyidir bu şarkı.

gece yarılarında dinler, eliniz son anda vaz geçmezse, aslolanın gözleri kapalıyken yaşadıkları olduğunu bilen kadınları ararsınız. ki aynı kadınlar tavanında yıldızlar parıldayan odalarının karanlığına uyanırlar.

ve yetmiş yedi doğumlu kavinsky'nin her anına seksenler sinmiş bu şarkısı dile gelir: "there's something inside you/ it's hard to explain"

*kavinsky, nightcall

11 Temmuz 2012 Çarşamba

yaban mersini ve kirazlar

prolog:

"aslan... on üç ağustosta doğmuşum," dediğini duymasaydım, oturduğum yerde öne eğilip masanın sağına doğru bakmayacaktım. o da bir arkadaşımın doğum günü kutlamasında tanıştığım sonra da unuttuğum insanlardan biri olarak kalacaktı.

bir:

ben, bozkır ortasındaki bir metropolün bahçeleriyle ünlü semtindeki apartmanlardan birinin terasında duran park kanepesini ve hemen yanındaki dev saksıda hayata tutunmaya çalışan yaban mersinini gözümün önüne getirmeye çalışırken, o da "bir hafta sonu iki arabaya doluşup dağlara gitmiştik," diye başladığı hikayesine devam ediyor.

"o gün bir yaban mersinine vuruldum. benimle birlikte şehre, evime gelsin istedim... saatler süren bir uğraşının sonunda kökleriyle beraber söktüğümüz yaban mersinini getirip terasımdaki dev gibi bir saksıya diktim. bir kaç yıl mutluydu. ben de mutluydum. ki o biraz da bendi. umudum ölünce başladı o da ölmeye. umutla yaşıyordu sanki. yeniden yeşertmek için uzun uzun nereden başlamamam gerektiğini düşündüm. ama umut yeşertmek zor. kurumaya yüz tutmuş bir yaban mersinini canlandırmak kadar zor. ama hala bir kaç yeşil yaprağım vardı; benim ya da yaban mersininin... sonra sen geldin. kısa pantolon, kolunun altında topun, dizlerin yara bere içinde. en olmaz zamanlarda topunu masanın altından bana yuvarladın. sonra bir defa daha. bir daha... her defasında içimden geçeni müthiş bir zamanlamayla benden önce biliyordun. ağzını açtığında beni konuşuyordun. tıpkı çocukluğumun oyunlarındaki gibi, bir birine tutulan iki ayna ve sonsuza kadar çoğalan görüntümüz. başım dönüyordu... şimdi soruna gelelim, yani hafta sonuna; terasta dolandım, çiçeklere su verdim, birkaç yeni tohum ektim, toprağa bulandım. ve sonra yaban mersinin kurumaya yüz tutmuş dallarında bir kaç yaprak başlangıcı gördüm. şimdi bana gelmeni, sebep olduklarını görmeni istiyorum."

taksiye bindirirken fısıldadı: "galiba, yarın öğleden sonra hasta olacağım."

iki:

hasta ziyareti...

elimde kese kağıdı, içinde kirazlar; kocaman, eriklerden bile daha iri. çünkü "kiraz mevsimi"...

bilmem kaç numaralı cadde boyunca yürüdükten sonra döndüğüm sokağa doğru baktığımda sadece terası gördüm; daha doğrusu terasta, kollarını göğsünde kavuşturmuş biçimde, kocaman gülümseyerek bana bakışını. ben de gülümsedim ve dudaklarımda o gülümseyişle bahçe kapısından girip sakince giriş kapısına kadar yürüdüm; zili çaldım ve açılan kapıyı itip koşmaya başladım.

o kadar hızlı bir defa daha koşacaktım; bir kaç ay sonra kaçarken.

kapıda, aynı gülümseyişle beni bekliyor; kocaman, iki gamze arasında paranteze alınmış. sadece sarıldım. kese kağıdındaki kirazlara rağmen, sıkıca.

sadece bu. olsa anlatırdım ya da alper canıgüz'den çalarak, "sonrası mahrem," derdim.

o kucaklaşmanın ardından, sanki kaybolmamdan, vazgeçip geriye dönmemden korkuyormuş gibi elimden tutup beni salona sürükledi. ardından beni salonun ortasında bırakıp kirazları buzdolabına koymaya gitti.

bana anlatıp durduğu filmleri izlediği televizyon oradaydı işte; yaşlı ve yorgun bir çeyiz sandığının üzerinde. televizyondan artan boşlukta bazıları orijinal, bazıları da korsan çoğaltılmış bir film yığını. son zamanlardaki ilgisini ele verircesine neredeyse tamamı uzak doğu sinemasından. wong kar-wai, elbette. ve bir istisna: almost famuos...

televizyonun üstünde siyah, eflatun ve bordonun dans ettiği, omuzları çıplak bir portre. sağ alt köşedeki 'dem' ise otoportre diyor. resme tövbe etmeden önce yapmış olmalı. onun gibi dersem; "b.r.t.e.ö. dönemi"nden. kitaplığı televizyonun hemen sağında. elimde olmadan karşılaştırma yapıyorum, kesişim kümesi vesaire... canına okunmuş edip canseverler, bu ara elimden düşürmüyorum dediği mevlana divanı, "ansiklopedi yerine sözlük okumayı tercih ederim," deyişini doğrulayan hayatından bezmiş osmanlıca sözlük.

tam fransız teğmenin kadını'nın sarısı solgun cildine uzanmıştım ki, kollarını belime dolayıp sağ yanağını sırtıma dayadı. geldiğini duymamışım; tahta parke döşenmiş zemin çıplak, ayakları çıplak... hangi kitaplara dokunduğumu görmek için çıplak ayaklarının ucunda yükselip çenesini sağ omzuma koydu. sarısı solgun kitabı yerine birlikte ittik.

ben ona, o bana... nasıl derler, birbirimize döndük.

evet, mahrem...

üç:

teras...

güneş gökyüzündeki yolculuğunu tamamlamış, havada üşüten bir serinlik, sokakta ise neredeyse yaza tutunmuş bir akşamın sesleri... serin bir rüzgar teras kapısında asılı rüzgar çanından yansıyıp bedenimize çarpıyor. deniz kabuklarının içindeki deniz sesi de kulağımıza.

rüzgarla deniz kabuklarının dansını dinleyip öylece susarken, oturduğu yerden kalktı ve beni park kanepesinin sağ köşesinde, yaban mersininin hemen yanında yalnız bırakıp içeri gitti. rüzgar çanının altında bir an durup geriye, yarı karanlıkta yaban mersinin yanında oturan adama baktı.

biraz sonra döndü: elinde büyükçe seramik bir kase, içinde buğuya hapsolmuş kirazlar, etekleri rüzgarda uçuşan yazlık, "sevgilimin çıplak omuzlarını öpmek istiyorum"* dedirtecek kadar askılı elbise, ayakları hâlâ çıplak.

eminim tam burada, bir kamera kelimelerden daha çok işimize yarardı:

/gelip park kanepesinin sol köşesine oturuyor, aramızda kirazla dolu kocaman seramik kase... birbirimize bakmıyoruz. gözümüz rüzgar çanında. arada bir kiraz için uzanan ellerimiz tasın içinde çarpışıyor. biliyorum, aynı anda aynı şey aklımıza geliyor ve tebessüm ediyoruz.

sağ kolunu bank boyunca uzatıp benden yana döndü. peşi sıra seramik kaseyi aramızdan alıp solundaki boşluğa koydu. ardından eteğini topladı ve sağ ayağını aradaki boşluğa bıraktı. sol eliyle dizimden, sağ eliyle kanepeden kuvvet alarak kendini benden tarafa çekti, ya da beni kendinden tarafa...

fark eder mi?

olan biteni ondan tarafa bakmadan görüyorum. çünkü gözlerim durmaksızın rüzgarla dans eden rüzgar çanında. deniz kabuklarına saklanmış sesleri duymaya çalışıyorum; fırtınayı, deniz fenerinin şavkını, sadece ayak bileklerinde halhal var diye bir çingene kızı için sevgilisi tarafından terk edilen deniz kızının şarkısını.

nefesi yanağımda. yanağım yangın yeri.

sağ eli boynumda. ben mi ona tutunuyorum yoksa o mu bana, bilmiyorum. ama boynum yangın yeri.

duyulur duyulmaz bir sesle, "çocuk," diyor. kulağım yangın yeri. kalbim yangın yeri.

sol eli bedeninin eşliğinde geriye uzanıyor. iki kirazdan biri benim ağzımda. dudakları kulağıma yaklaşıyor. kiraz dişleri arasında ezilirken kadim zamandan bu yana tuttuğu çığlığı bırakıyor. sanki bir fırtına kopuyor. sonra bir daha. bir daha. bir daha.../

şair, "kiraz mevsimi" konusunda çok haklı.

dört:

yalnız olsam umursamaz, sol ayağımın üzerinde zıplaya zıplaya gidip kapıyı açmaktansa her kim gelmişse vazgeçip gitmesini beklerdim ama yalnız değildim. yakari'nin kapıyı açtıktan sonra, gelenin kim olduğunu bile söylemeden, "ben çıkıyorum" demesiyle kaybolması bir olunca başıma bir şeylerin geleceğini anlamıştım.

orada, odanın kapısında konuşmadan duruyor. yüzündeki şefkati görmemek imkansız. yine de beni böyle görmesini istemezdim; yanı başımda üzeri kitap, dergi, gazete dolu sehpa, içimde ve dışımda kirlilik ve acz hissi, ayağım sargılı bir biçimde yatıyorum. araya giren günleri aşmak için ihtiyacımız olan travma, kötü olay karşısındaydı işte.

bir şey söylemeden yatağın kenarına oturdu. bir süre sonra benden yana eğildiğinde kaçtım. öylece durup sadece kokladı. bu kadarı yeter der gibi, havuzdan su içen güvercinler gibi başını yüzümden kaldırdığında gözlerinde saklanamaz bir parıltı vardı, kirpiklerinde ıslaklık... bakışlarını başka tarafa döndürüp gözlerini sildi. ıslaklık gömleğinin koluna taşınmış.

kalkıp odanın içinde dolaşmaya başladı. nereye koyacağını bilmediği ellerini en sonunda ceplerine soktu ve konuşmaya başladı, sanki bana değil de kendine anlatıyordu: "geçenlerde, kendime kötülük günlerimden birinde, üzerinde kocaman bir "f" harfi olan bir dergi gördüm. felsefe sanmıştım ama futbolmuş. çocuk gelir belki, diyerek sakladım. gelmedin. bazan geleceğine öyle inandım ki, yemekler yaptım beklerken. hepsini bizim sokaktaki kediler yedi sonra."

devam etmedi, sustu.

pencereden manzaraya, duvardaki resimlere bakıp az önce terk ettiği yere yeniden oturdu. uzanıp sehpanın üzerindeki staedtler siyah tükenmez kalemi aldı. bir yandan konuşurken, bir yandan üzerimdeki tişörtü yukarıya, şortumun sol yanını ise aşağıya sıyırdı ve karnımdan sol bacağıma doğru bir şeyler yazmaya çalıştı. kalemin yazmayacağına ikna olunca, çantasından çıkarttığı tükenmez kalemle yeni baştan yazmaya başladı. bastıra bastıra, öfke dolu, acı dolu...

"bundan bir kaç yıl önce. kendime kötülük ettiğim günlerin birinde elime bir tükenmez kalem alıp bütün vücudumu turgut uyar'ın bu dizeleriyle doldurmuştum: "sevgim acıyor/ kimi sevsem/ kim beni sevse"... silinmesin diye de bir hafta banyo yapmamıştım. bu defa benim yerime sen taşı."

beş:

selçuk'la fenerin yan tarafındaki kayalıkta durmuş hiç konuşmadan sudaki babamı seyrediyoruz. başımla denizde yüzen, daha doğrusu oyunbaz kulaçlar atan babamı işaret ettim.

- sence de bu adamın oğlu değil miyim ben?

(bir dakika... ben burayı daha önce anlatmıştım... neyse, fark etmez nasıl olsa..)

buraya geldiğinden bu yana, neredeyse iki haftadır ilk defa gerçekten gülümsedi.

- kesinlikle, dostum.

babamı orada bıraktık ve eve dönmek için merdivenlere yürüdük. selçuk, kayalıktan fenere çıkan beton basamaklarda aniden durup ufuk çizgisini seyretmeye koyuldu. ben de bir kaç basamak aşağıda, ufuk çizgisinde onun gördüklerini görmeye çabalarken sordu:

- onu bir kez olsun aldatmadım. ona hiç yalan söylemedim. o istiyor diye sevmediğim bir şehirde yaşamaya razı geldim. onu her şeyden çok sevdiğim halde neden ayrılmak istiyor?

benden de mi, diye soracaktım ama o sıralar hayatımızda kötü şakalara yer yoktu. ben de doğru bildiğimi söyledim.

- çünkü, seni iyi sevgili yapan ne varsa şimdi seni kötü bir eş yapıyor. hatırlıyor musun, patronunuzun evde canı sıkıldığı için iş yerine gelen, anlamadığı halde işlere karışan eşine tahammül edememiş istifa etmiştin ve bize bunu anlatınca o da dahil herkes sana bir masal kahramanıymışsın gibi bakmıştı. aynı şey şimdi olsa seni en az sorumsuzlukla suçlardı. dur, onun gibi yapacağım: korumak zorunda olduğumuz belli bir standart var.

- haklısın, dostum. üstelik, aynı şey şimdi olsa yine istifa ederim.

daha fazla konuşmadan eve yürümeye devam ettik. içeri girdiğimizde annem, cep telefonumun uzun süre çaldığını, arayanın en sonunda pes ettiğini söyledi. sonra da mesaj gelmiş galiba. selçuk'u annemle bırakıp odama gittim.

doğruydu, mesaj gelmişti; ama bir değil iki tane... uzun süre, telefonumun "gelen kutusu"nda sakladığım, bir gün her şey defteri-iki'ye kaydettikten sonra sildiğim iki mesaj: "çocuk, ufka giden bir serzenişin sergüzeştidir bunlar... biliyorum, aramızdan bir uzakçıl kuş geçti. biliyorum, çünkü kanat sesleri kulaklarımda hâlâ..." / "beni merak etme: yalnızlık büyük bir kucak ve o kucakta herkese yetecek yer var. gerçi bugünlerde o kucakta bana rahat yok, uyutmuyor beni sallayıp sarsıp duruyor... ama geçer. herkes gibi. her şey gibi..."

cevap yazacaktım, ama kelimelerimi yitirmiştim. numarasını tuşlarken, eskiden insanların gözyaşlarını gözyaşı şişelerinde sakladığını hatırladım. aklıma selçuk geldi, telefonu yatağa fırlatıp annemle selçuk'un yanına gittim.


*:mevlüt ömer

9 Temmuz 2012 Pazartesi

roger federer

tenis efsanelerinden jimmy connors, iki bin altı yılında bbc'ye verdiği beyanatta, "[in the modern game], you're a clay court specialist, a grass court specialist or a hard court specialist ... or you're roger federer." diyor ve böylece her şeyi açıklıyordu.

kazanmadık başarı, kırılmadık rekor bırakmayan bu adam dün yine sahnedeydi. wimbledon'da gördüğü sekizinci finalde yedinci şampiyonluğunu kazandı.

tenisin iyi aile çocuğu, her zaman olduğu gibi şampiyonluğu kazandığında gözyaşlarına engel olamazken, şampiyonluk, federer'e kaybettiği iki bin on australian open finalinden sonra "roger gibi ağlayabilirim, ama, ne yazık ki onun gibi oynayamam,"  diyen andy murray karşısında geldi.

6 Temmuz 2012 Cuma

günün sorusu: yaz tatili

yaz tatili, fıstıklı dondurma eşliğinde yaşanan yaz aşkları değilse nedir?

kanada bayrağı

kahramanımız, üniversiteden sonra tanışıp “dostum,” dediğim nadir insanlardandır ve kendisine meyleden ama kendisinin istemediği kadınları başarılı bir biçimde geri püskürtmesi ile ünlüdür.

taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan bu ‘savunma’ların en ünlüsü ise, vaktinden önce sararıp dalından düşmüş ve çok duygulu, çok romantik bir ablamıza kitap ayracı olmuş çınar yaprağı etrafında gelişmişti.

ablamız hülyalı bakışlar eşliğinde okuduğu kitabın arasından çıkarttığı çınar yaprağını bizimkine gösterip, “bu size ne hatırlatıyor,” diye sorar.

cevap: kanada bayrağını...

*

evlenme kararı aldığında herkes gibi ben de şaşırmıştım. ama dün yedi yılı devirdiler. dün akşam aradı ve günün hikayesini anlatıp beni çok güldürdü.

sabah eşinden bir mesaj almış: “tam yedi yıl oldu. bir defa da olsa hatırla.”

aramak yerine o da mesaj yazmış: “tam yedi yıl oldu. sen de unut artık.”

4 Temmuz 2012 Çarşamba

münazara

john cassavetes'in sinemaya veda filmi kabul edilen love streams, biri erkek biri kadın orta yaşlı iki kardeşin hayatından birkaç günü anlatır. eşinden yeni ayrılan kız kardeş sarah, hollywood sırtlarındaki villasında yalnız başına yaşayan, kokuşmuş bir dünyanın yalnız kadınları hakkında ucuz romanlar yazarak hayatını kazanan kardeşi robert'ın yanına taşınır vesaire...

sarah bir gece sarhoş vaziyette, geride bıraktığı kızı ve eşini arar. ve telefon konuşmasının bir yerinde eski kocasına sorar: aşkın kesintisiz akan bir ırmak olduğuna inanıyor musun?

cassavetes bu filmi bu soru için yapmış, diye düşünürsünüz.

*

lise yıllarından sonra nefret ettiğim psikoloji ilmine bir şans daha vermemi sağlayan darian leader, kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermez adlı tadından yenmez kitabında, aynı konuya el atar: "gerçek insanlar kesintisiz sevmez: duyguları; aşk, nefret ve kayıtsızlık arasında gidip gelir. (...) kesintisiz bir aşk, sizi yarı yolda bırakmayan bir aşk bulmak için insan olmanın ötesine, belki de aslında ölü erkeğin dünyasına geçmek gerekir. zaten yaşayan, gerçek insanın aşkında olabilecek tek mantıklı şey o aşkın bitmesidir."

*

ezginin günlüğü'nün herkesçe bilinen oyunbaz şarkısı aşk bitti, bu iki kelimeyle başlayıp hemen ardından adeta nanik yaparcasına, "aşk hiç biter mi," sorusuyla rotasını bambaşka denizlere çevirir ve aşkın neden bitmediğine bizi ikna eder.

anlarız ki, bitmez...

*

hem öfkenin hem de hüznün aynı güzellikte yakıştığı, yenilgiler tarihi cilt.I'i yazarak ikinci ve üçüncü ciltler için bizlere cesaret veren orhan alkaya, "biten nedir" sorusunu başlık seçtiği şiiri kendi cevabını vererek bitirir:

"bir büyük karara daşlıyorum sırtımı bilinsin
sinirli ve saygısız görünmeyi sürdüreceğim
incitici ve kıvırcık sakallı
çünkü ancak böyle kurtulabilirim
üstelenmiş sevgilerin laneti ve saydam yalandan
üşüyen yanlarımdan sızan o eskil duyguyu da tutuklarım
sümme haşa el fatiha

aşk da bitti"

2 Temmuz 2012 Pazartesi

remzi ünal*

'ceset' sevdalısı, aikidocu, prensip olarak tahsilat işlerine bakmayan, karısını ya da kocasını takip ettirmek isteyenleri baştan eleyen istanbullu özel dedektif.

bir zamanlar ajansını dolandıran dergicileri bulduğu reklamcı arkadaşı sayesinde hürriyet gazetesinde ücretsiz yayınlanan 'küçük ilan'ı, kafa bulmak için arayan işsiz güçsüz tayfasının içini dökmesine yarayan telesekreteri var.

yapılması icap eden kimi tatsız işleri yapamayanların oluşturduğu talebe cevap veren, kimi meslektaşları gibi aşkın bir adalet duygusuyla değil, hayatını kazanmak ve bazan da kuyruğunu kurtarmak için dedektiflik yapan bu adam, altıncı kitabın sonunda kameraya baktı, "ben remzi ünal. şu hava kuvvetleri'nden müstafi, thy'den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir 'frequent flyer'ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, şu sıralar sayenizde ms flight simulator'un cessna'sını her çakışında inatla bir daha yükselen eski pilot, ex-kaptan, artık emekliliğe niyetli özel dedektif remzi ünal. kafasında epeyce kullanılmış humprey bogart şapka." dedi ve çıktı gitti...


*:remzi ünal polisiyeleri, celil oker (altıncı kitap ise, bir şapka bir tabanca)