28 Mayıs 2012 Pazartesi

anma

"içimizde birbiriyle konuşan yaprak bolluğu
yalnızlık bir başına kalmıştır."*
demişti edip cansever. ve bu, seksen altı yılının yirmi sekiz mayıs'ında hayatın içinden çekip gitmeden önceydi. o gitti ve başka hiç kimse onun kadar güzel soramadı:
"ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
mendilimde kan sesleri."**


*: bir taş atarsın
**: mendilimde kan sesleri

duvar yazısı

tersinden yazılmış 'sivil' tarihin kitapları, şehr-i istanbul'da "bazı kızlar çok güzel" yazılı duvarlar olduğundan bahseder.

doğruymuş...

25 Mayıs 2012 Cuma

tehlikeli şiirler: bir

bugün tehlikeli şiirler okuyalım leyla.
'çözülmüş bir sırrın üzüntüsü'* mesela...

"yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
sonuçları bir bir gözden geçiriyorum
pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can
madenlerin buharından elde edilen büyü
bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular
nelerse ki yaşamak sözünü âsi kılan
nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala.

denedim. soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında
çapraştım, and içip ayna kırdım
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
bilmek. bu da ürkütüyor. gene de biliyorum:
kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda."


*: ismet özel, erbain

23 Mayıs 2012 Çarşamba

herbert quain ve labirentin tanrısı

yaklaşık iki ay önce "farkında mısınız bilmem ama, ricardo reis'in öldüğü yıl'a adım adım yaklaşıyoruz" demiştim.

şimdi bir adım daha atalım.

*

nobel ödüllü saramago, ricardo reis'in öldüğü yıl'ı yazmakla yalnızca fernando pessoa ve onun dış kimliklerinden ricardo reis'e selam yollamaz. latin edebiyatının güneşi borges de bu saygı duruşundan payına düşeni alır.

kendisini rio de janeiro'dan lizbon'a getiren highland brigade'den lizbon'da inen ricardo reis, oteldeki odasına yerleşirken geminin kütüphanesinden aldığı ve iade etmeyi unuttuğu bir kitabı farkeder: the god of labyrinth... kitabı keyifli bir gününde bitirmek üzere sehpanın üzerine koyar ve yazarı herbert quain üzerine düşünmeye başlar: "...aşağı yukarı kim gibi okunuyor, quain'i, quem'i, kim'i okudunuz mu, sırf birisi onu highland brigade'de keşfetti diye tanınmazlıktan kurtulan bir yazar bu, ama gemideki tek nüsha buysa, insanın kendine quem diye sorması için bir nedeni var demektir. yolculuğun verdiği sıkıntının içinde bu ilginç ad merakını cezbetmişti. labirentli bir tanrı, hangi tanrıydı bu, labirent hangi labirentti, kimdi bu labirent tanrısı. sonuçta alelade bir polisiyeydi kitap, sıradan bir cinayet, soruşturma, suçlu, kurban öyküsü ya da tersi, kurban suçludan önce, dedektif de hepsinden sonra çıkıyor sahneye, üçü cinayetin suç ortağı, tüm mesele bu öyküde gerçekten hayatta kalan tek kişinin okurun kendisi olduğunu kabul etmekte, zaten her okur her öyküyü, gerçekten hayatta kalan tek kişi olarak okur."

(lütfen, kitap hakkındaki düşüncelerinin herhangi bir polisiye roman hakkında kullanabileceğiniz kalıplar olduğuna dikkat edin.)

*

bütün bunlar bizi ister istemez borges'in kapısına götürür. çünkü borges, herbert quain'in yapıtlarının incelenmesi* adlı öyküsünde, "herbert quain geçenlerde roscommon'da öldü" diye başlar ve eserlerinin incelenmesini de ihmal etmeyen biyografik bir anma yazısına soyunur.

ölüm haberi times edebiyat eki'nde ancak yarım sütun tutan bir yazı kadar yer bulur kendine. the spectators'da ise, guain'in ilk kitabı labirentin tanrısı'nı agatha christie'nin bir kitabıyla, ötekileri de gertrude stein'ın kitaplarıyla karşılaştıran bir yazı vardır. ama borges, quain'in buna aldırış etmeyeceğine emindir; çünkü o, kendini hiçbir zaman dahi olarak görmemişti, kitaplarının deneysel niteliği konusunda oldukça gerçekçiydi. getirdiği yenilikler ve belki, sahip oldukları belli, dürüstçe bir söz tutumluluğu dolayısıyla onları hayranlık uyandırıcı buluyordu ama tutku içerdiklerini düşünmüyordu. hatta, borges'e "ben cowley'in kasideler'i gibiyim," diye yazar longford'dan. ve devam eder, "sanat'ın malı değilim, yalnızca sanat tarihinin malıyım."

borges daha sonra, "tek bildiğim, onun kitaplarının insanı şaşırtmaya can atan kitaplar olduğu" der ve sözü ilk kitaba getirir: ilk yayınladığı kitabı, tanıdığım bir hanıma vermiş olduğum ve artık geri alamayacağım için büyük pişmanlık duyuyorum. bunun bir dedektiflik öyküsü olduğunu söylemiştim. labirentin tanrısı'nın yayımcısı tarafından bin dokuz yüz otuz üç kasımının son günlerinde piyasaya verildiğini de ekleyebilirim. aynı yıl aralık ayının ilk günlerinde, londra ve new york siyamlı ikizlerin esrarı'nın zarif ve çetin dolambaçlarının büyüsüne kapılmış durumdaydı.

arkadaşımızın romanının uğradığı başarısızlığı bu yıkıcı rastlantıyla açıklamayı yeğliyorum. ancak buna (tümüyle içten davranmak istiyorum) romanın kuruluşundaki yetersizliği ve belli deniz betimlemelerindeki kendini beğenmiş ve soğuk debdebeyi de eklemek isterim. aradan yedi yıl geçti, olay örgüsünü hatırlayamıyorum. ama olup biteni özetleyebilirim, unutkanlığımın şu anda onları yoksullaştırdığı (ya da durulaştırdığı) biçimiyle. ilk sayfalarda içinden çıkılmaz çetrefillikte bir suikast söz konusudur; ortalara doğru ağır ağır gelişen bir tartışma yer alır; sonunda bir çözüm belirir. sır bir kere çözülüp bittiğinde, aşağıdaki cümleyi içeren uzun ve geri-bakışlı bir paragraf yer alır:

"herkes iki satranç oyuncusunun karşılaşmasının rastlantı olduğunu sanmıştı." bu cümle çözümün hatalı olduğunu anlamamızı sağlar. içi rahat etmeyen okuyucu ilişkin bölümleri okur ve başka bir çözümü keşfeder, gerçek çözümü. bu benzersiz kitabın okuru böylece hafiyeden daha hafiye olmak zorundadır.

(farkettiniz mi, borges de klişelere başvuruyor. ve bahanesi hazır: bir hanım arkadaşına verdiği için kitap onda değildir, kitabı gözden geçiremez ve ancak tozlanmış belleğinin yardımıyla anlatabilir. )

'geriye doğru giden, durmadan çatallanan roman'ı april march, iki perdelik kahramanlık güldürüsü gizli ayna ve son olarak sekiz öyküden oluşan öykü kitabı deyişler'e değinir ve anma yazısını -yani öyküsünü-, "edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasında, en büyüğü uydurmaktır," diyen herbert quain'in, bu kitaptaki üçüncü öyküsünden yani 'dünün gülü'nden döngüsel yıkıntılar adlı öykümü türettim itirafıyla sonlandırır.

*

sanırım anladınız, ne herbert quain ne labirentin tanrısı diye bir roman vardır. bir yığın ayrıntıyla bezeli herbert quain'in yapıtlarının incelenmesi adlı öyküye rağmen tek gerçek, bu öyküyle aynı kitapta yer alan döngüsel yıkıntılar adlı öyküdür.

bir de, oyunbaz borges'in herbert quain'e söylettiği cümle: edebiyatın sunduğu çeşitli hazlar arasında, en büyüğü uydurmaktır.


*: ficciones-hayaller ve hikâyeler, iletişim yayınları

21 Mayıs 2012 Pazartesi

tekerrür

vakit neredeyse gece yarısı.

dağların arasındaki boşluklardan kendisine yol icat edip denize yürüyen bir ırmak, ya da ölmeye gider gibi denize giden... ırmağa eşlik ederken dağların ardını denize getiren yol, ya da ırmağa eşlik ederken dağların ardına denizi götüren...

adam, eğer başarabilirse, dağları başlatan ve ırmağın da eteklerine dokunup geçtiği volkanik tepeye tırmanacak. daha doğrusu, hem dağlardan hem de denizden gelecek tehlikeleri görebilsin, orada yaşayanları bu tehlikelerden saklasın diye o volkanik tepenin zirvesine inşa edilmiş kaleye çıkacak. hatırası hâlâ eskimemiş o günde, son defa üniversite son sınıfta yürümüştü bu yolu. ve, bir daha asla, diye yeminler etmişti.

kendisini kaleye götürecek yol ayrımına geldiğinde başını kaldırıp kaleye baktı. tıpkı sahneyi aydınlatır gibi sınırları ele veren lambalar. gökyüzünde beş tane yıldız; gecenin karanlığına inat parlayan.

aradan geçen yıllara rağmen yolu hatırlıyor. kapıyı kullanmadan kaleye girmeyi sağlayan, surlara çıkan geçişi bulduğunda, tıpkı bisiklete binmek gibi, diye düşünüyor.

gece yarısı.

rüzgar; yüzde, ellerde, gömleği aşarak tende... geri dön, der gibi.

tıpkı çocukluğunda macera, gençliğinde kaçış olsun diye geldiği zamanlar yaptığı gibi surların şehri en çok gören köşesine yürüdü. sanki ışık denizi. sonrasında ise, yani ardında, bildiğimiz deniz.

şehrin ne kadar büyüdüğünü bir defa daha anladı. dahası aradan uzun zaman geçtiğini. yine de, seni seviyorum, diye bağırdı şehirden tarafa. tam üç defa. şehir sesine yankı olsun istemişti, sadece dediğini yutan bir kuyu oldu. tam üç defa...

yıldızlardan biri tanesi düştü, dört kaldı geriye. adam anladı. şehir eski şehir değildi. şehir artık kendisine ait değildi. anladı...

gece yarısından hemen sonra.

oraya, bir an bile unutmadığını hatırlamak için gelmişti, bir an bile unutmadığını sonsuza kadar unutarak geri döndü.

18 Mayıs 2012 Cuma

ama

başka hiçbir şeyden çekmedi sohbetlerimiz, 'ama'lardan çektiği kadar.

yazık oldu. oluyor...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

kördüğüm*

hümeyra 'hâl beyanı'na yardımcı oluyor.

*hümeyra, kördüğüm

günün sorusu: mayo

bir insan neden mayosunu içine giyer?

11 Mayıs 2012 Cuma

o sahne: bull durham (1988)

konusu herhangi bir spor dalı -en çok da amerikan futbolu- etrafında şekillenen filmleri severim. tıpkı romantik komediler gibi kalıplarının olması ve klişeler bu filmlerden aldığım hazzı hiçbir zaman azaltmaz.

ve bu işi en iyi hollywood yapar. öyle ki, sıradan bir olayı efsaneye dönüştürebildikleri gibi, bir kaç siyah-beyaz fotoğraf ya da filmin sonuna ilave ettikleri ve jenerik akarken oynamaya devam eden yıpranmış görüntüler olmamış bir olayı gerçekten bile gerçek kılar.

*

ron shelton'ın yazıp yönettiği bull durham da böyle filmlerden biri. bull durham beyzbol takımının yöneticileri yetenekli ama tecrübesiz, biraz da şımarık yıldız adayı oyuncuları ebby'nin gelişimine yardımcı olsun diye, önüne çıkan fırsatları bir şekilde ıskalamış, sahneden çekilme zamanı yakın ama zeki, 'hayat macerasını sadece kendisi için yaşayan' karizmatik crash'ı takımlarına transfer eder. böylece ebby'yi büyük paralarla birinci lig takımlarına satabileceklerdir. yürüdüğü o kadar yola rağmen bulamadıklarını beyzbolda bulan, bir yandan da ingilizce öğretmenliği yapan annie'yle üçgen tamamlanır. ya da halka.

'bu kadar' gözleriyle insana kocaman kocaman bakan susan sarandon uzun süre birlikte takılacakları 'genç' tim robins'i bu filmde kafalar. film, beyzbol sevgisini saklamayan kevin costner için de tarihin en iyi beyzbol (ve çok iyi spor) fimlerinden field of dreams'e bir ön hazırlık ve ısınmadır.

susan sarandon, kevin costner ve tim robins oyunculuklarıyla filmin seviyesini yukarılara taşısa da, asıl başarısı oscar adayı senaryosundan kaynaklanır. hatta, felsefeden edebiayata, fizikten psikolojiye, inanç sistemlerinden yakın amerika tarihine kadar bir çok alanda gezinen senaryo geveze bile sayılabilir. before sunrise tarzı ağzı kalabalık filmleri seven ve filmden dokuz yıl sonra zorlama devam filmi before sunset'in çekilmesine sebep olanlara duyurulur.

*

o sahneye geçmeden belki bir kaç sahneye daha bakmalıyız. annie'nin maç dönüşü yarı karanlıkta verandadaki salıncak koltukta kendisini bekleyen crash'i gördüğü sahne mesela. o bir anlık duruş, belki beni ağlatmaz ama elimde olmadan mustafa kutlu öyküsü mahzun mücahit'i anarım. yine, crash ikinci lig sayı rekorunu tıpkı filmin başlarında dediği gibi, kimse için değil sadece kendisi için sessiz sedasız bir biçimde kırarken, aynı zamanda anlatıcı da olan annie'nin sesiyle ona eşlik ettiği sahne: "bir sürü çiçek yeşerir ama bilinmez/ ve güzel kokuları çöl havasında boşa gider." thomas gray. ya da william cullen bryant. ya da her neyse...

hayat kuralı, insanlık kaderi öyle değil mi?

*

annie, bardaki tanışmanın ardından crash ve ebby'yi evine davet eder. 'ikisi birden' bir kanepenin en uzak köşelerinde otururken, mumları yakan ve nefis bir şarkı için 'çal' tuşuna basan annie bir sandalye alıp tam karşılarına oturur ve o sahne başlar:
annie: these are the ground rules. i hook up with one guy a season. usually takes me a couple weeks to pick the guy. kind of my own spring training. you two are the most promising prospects of the season so far. i just thought we should kinda get to know each other.

crash: time-out. why do you get to choose?

annie: why?

crash: why do you get to choose? why don't i get to choose? why doesn't he get to choose?

annie: actually, nobody on this planet ever really chooses each other. it's all a question of quantum physics molecular attraction and timing. laws we don't understand that bring us together and tear us apart. it's like pheromones. you get three ants together, they can't do dick. you get three hundred million of them, they can build a cathedral.

ebby: is somebody gonna go to bed with somebody?

annie: honey, you are a regular nuclear meltdown. you better cool off. where you going?

crash: after twelve years in the minor leagues, i don't try out. besides i don't believe in quantum physics when it comes to matters of the heart.

annie: what do you believe in, then?

crash: i believe in the soul. the cock, the pussy, the small of a woman's back, the hanging curveball, high-fiver, good scotch. that the novels of susan sontag are self-indulgent, overrated crap. i believe lee harvey oswald acted alone. i believe there oughta be a constitutional amendment outlawing astroturf and the designated hitter. i believe in the sweet spot, soft-core pornography open your presents christmas morning rather than christmas eve and i believe in long, slow, deep, soft, wet kisses. that last three days... good night.

annie: oh, my...

ebby: hey, what's all this molecule stuff?

annie: crash, wait! all's i want is a date. i'm not gonna fall in love with you or nothing.

crash: i'm not interested in a woman who's interested in that boy. good night.

annie: i'm not interested yet.

ebby: who you calling a boy?

crash: see you at the yard, meat.

annie: damn, nobody's ever said no to a date with me before.

ebby: he's crazy.*


*serbest çeviri:
annie: oyun kuralları. bir sezonda sadece bir adamla takılırım. bu adamı seçmem ise genellikle birkaç haftayı alır. buna benim bir çeşit ilkbahar kampım da diyebiliriz. siz ikiniz sezonun en çok umut veren adamlarısınız. bence birbirimizi daha yakından tanımalıyız.

crash: mola...neden sen seçiyorsun?

a: neden mi?

c: neden sen seçiyorsun? neden ben seçmiyorum? ya da neden o seçemiyor?

a: aslında, bu gezegende gerçekten kimse kimseyi seçmez. bu tamamen kuantum fiziğinin bir sorunudur; moleküler çekim ve zamanlama. kurallar, biz daha anlamadan bizi bir araya getirir ya da bizi ayırır. bu hormonal bir şey. üç tane karıncayı bir araya getir, bir bok yapamazlar. ama üç yüz milyon tanesini bir araya getir, sana bir katedral yapabilirler.

ebby: birisi, birisiyle yatacak mı bugün?

a: tatlım, sen kadrolu bir nükleer erimesin. kendini biraz soğutsan iyi olur. (bu sırada crash gitmek üzere kanepeden kalkar) nereye gidiyorsun?

c: on iki yıllık ikinci lig deneyiminin ardından artık seçmelere katılmam. yanısıra, ben zaten kuantum fiziğine de inanmam. bu tamamen kalple ilgili bir meseledir.

a: peki öyleyse, sen neye inanırsın?

c: ben ruha inanırım. penis ve vajina, kadınların küçük kıçları, kavisli top sallama, beşlik çakma, iyi viski... bütün bunlar zevkine düşkün ve aşırı saçma olan susan sontag romanları gibidir. ben sadece lee harvey oswald'ın rol yapışına inanırım. ben orada bir anayasal düzen olduğuna inanırım. beyzbol sahasında ise kanun yoktur ve bunu vurucular belirler. ben tatlı spot ışıklarına inanırım ve hafif tarz pornografiye. noel arifesinde değil, noel sabahı hediyeleri açmaya ve ben uzun, yavaş, yumuşak, ıslak öpücüklere inanırım. son üç günde...

(kısa bir suskunluğun ardından, "iyi geceler," der ve kapıya yönelir. annie'nin adeta başı dönmüştür.)

a: tanrım...

(olan biteni anlamaya çalışan ebby söze karışır)

e: hey, bütün bu molekül zırvaları da ne oluyor? (kamera kesme yapar ve ebby'nin dedikleri üzerine kendini tutamayıp gülen ve kapıdan çıkmakta olan crash'i gösterir. ardından onun peşi sıra kapıya çıkıp ona seslenen annie'yi)

a: crash, bekle! bütün istediğim sadece bir flört. ben sana aşık ya da başka bir şey olmayacağım.

c: bu çocukla ilgilenen bir kadınla ilgilenmiyorum. iyi geceler.

a: ilgilenmiyorum ki zaten.

e: sen kime çocuk diyorsun?

c: sahada görüşürüz, et kafa.

a: kahretsin, daha önce kimse benim flört teklifime hayır dememişti.

e: bu adam deli.

8 Mayıs 2012 Salı

üçleme: neden türkan şoray?

dostlarım türkan şoray hayranlığımı bilir. ister estetik görmemiş yaşlarından kalma bir fotoğrafta ister fonda eski istanbul görülen bir film karesinde olsun, 'beni görüyormuş gibi' baktığını hissederim. dahası gördüğünü.

bu yüzden çok uzun süre okuma odasının duvarında, yakari'nin hediyesi gravür ve elde edebilmek için sinemanın müdürü kadına açıkca kur yaptığım ve bana kalırsa sinema tarihinin en güzel afişi olan a perfect world'un afişiyle birlikte türkan şoray'ın gazeteden kestiğim siyah-beyaz fotoğrafından başka bir şey olmadı. evler değişti, okuma odasının duvarları değişti, havayla temas ettiği için yanan ve o yanmanın etkisiyle sararan fotoğraf değişti ama çok uzun süre bu üçlü değişmedi.

türkan şoray filmografisinde izlediğim en yeni film ise, doksan tarihli soğuktu ve yağmur çiseliyordu... şiir kokan adına rağmen beni hayal kırıklığına uğratan bu filmden öteye ise geçemedim.

kaldı ki onu eski haliyle hatırlamak istiyorum.

o halde başlayalım:

bir: devlerin aşkı(1976)... klasik yeşilçam melodramlarından biri. film, türkan şoray'ın güzelliği ve kadir inanır'la arasındaki eşşiz kimya üzerine inşa edilmiştir. öyle ki, kadir inanır'ın tokat sahnesi bile ihmal edilmemiştir. hele de, türkan şoray'ın sezen aksu ve ajda pekkan'ın sesinden şarkı söylüyormuş gibi yaptığı iki klip sahne vardır ki, facia.

yine de, türkan şoray'ın en güzel çağını peliküle kaydeden 'sultan'a özel çekimler yüzünden bu filmi çok severim. cahit berkay işi devlerin aşkı melodisi ise içe işler. ama asıl sevdiğim ve defalarca izlesem de bıkmayacağım sahne, savaş başar ve türkan şoray'ın ard arda "kahrolsun o kadın" dedikleri, amerikalı bir filme dublaj yapılmış hissi veren sahnedir.

iki: selvi boylum al yazmalım (1977)... bu filmi herkes sever ve bilir; ali özgentürk senaryoyu cengiz aytmatov'un öyküsünden uyarlamıştır. güzel olan öykü mü yoksa film mi diye zaman zaman sorgulasam da filmin bu listedeki yeri tartışılmaz. türkan şoray başarılı, döneme uyarlanmış senaryo kusursuzdur. müzik, cahit berkay hanesine bastırarak işaretlenmiş bir 'artı' dahadır.

yine de sormak isterim asya'ya: sevgiyi anladık, emek ister. ya aşk?

üç: mine (1982)... bu film aynı zamanda "sanat ve hayat, hangisi diğerini taklit eder?" tartışmasında yeni bir sayfadır. yaklaşık yirmi yıl rüçhan adlı'yla birlikte yaşayan ve sinemadaki duruşunu 'şoray kanunları'yla belirleyen türkan şoray, bu filmle adını taşıyan kanunları yerle bir ederken hayatına da cihan önal dahil olur.

küçük bir kasabada rutine ve sahte ahlağa direnmeye çalışan bir kadın, hayal ettiği aşka nihayet kavuştuğunda ödemesi gereken bedel olduğunu bilir. öder.

güzel oluşundan çok, kalbinin pusulasını takip eden güçlü ve tutkulu bir kadın imgesi kalır geriye. bir de o cümle: gerçek aşkı buluncaya kadar kaç kişiyi sevdiğimizi sanıyoruz?

ve sıralama dışı: türk sinemasının sevmek zamanı'ndan sonraki en iyi filmi.

elbette, vesikalı yarim (1968)... suskunluk.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

aşk

tadından yenmez üç kitapla gözümüzü gönlümüzü şenlendiren alper canıgüz'ün (tatlı rüyalar, oğullar ve rencide ruhlar, gizliajans... yolda olan dördüncü roman ise, son yıllarda en çok empati kurduğum kahraman olan ve "beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar," diyen, beşinci yaşını yeni kutlamış alper kamu'nun yeni bir macerası ve peter pan etkisindeki son cümlesi ise şimdiden hazır: bütün çocuklar büyür, biri hariç.) bütün kitaplarında bir leitmotiv gibi okura selam eden 'üç ahbap çavuş' vardır: amcabey, kız tevfik, tahtakafa cemal...

seveni çok bu üçlü, yanlarına her defasında bir dördüncü alarak (piç okan, mecit, fezai aydıntürk) bir vesileyle sahneye çıkar ve okura bazı şeyleri yeniden öğretir. (yazar, okurları kadar kendisinin de çok sevdiği ahbap çavuşların her romanında olacağını, hatta -ben ihanet olacağını düşünsem de- sadece onların maceralarından oluşan bir kitap planladığını söylüyor.)

gizliajans'ta ise, amcabey bu defa musa'ya aşkı öğretiyor: aşk her zaman yaşanmış bir şeydir. ancak hiç yaşanmakta olan bir şey değildir, ancak hatıra olabilir. aşk acısı zannettiğin şey, aşkın kendisidir.

4 Mayıs 2012 Cuma

1Q84

ya da 'bir verbum non facta hizmeti'dir.

*

iki bin on yazında, ankaralı edebiyat dergisi fayrap'ta (sayı: yirmi dokuz) haruki murakami'den çevrilmiş bir öykü okumuştum. melek arslanbenzer'in çevirdiği bu öykünün çevirisi, "güzel bi nisan sabahı şa'ane bir hatunun görüldüğüdür" adından başlayarak şair izleri taşıyordu.

ilk görüşte aşk olgusuna, benim verebildiğim en güzel cevap olan hatırlamak dışında bu dünyanın ölçeğine göre oldukça mantıklı bir açıklama getiriyordu: birbirini seven iki kişi, bir kış mevsimi bellek yitimine neden olacak bir hastalığa düşmüşse ve iyileştikten yıllar sonra erkek olan kaldırımın birinde "aldım verdim/ ben seni yendim" oynarken karşıdan gelen kızı bir yerlerden tanıyormuş gibi olmuşsa...

aradan geçen zamanda orijinal adını bilmediğim, bilme ihtiyacını da hissetmediğim bu öyküyü bir kaç defa daha okudum. hatta bu sayfalara taşımak bile aklımdan geçmişti. artık öykünün gerçek adını biliyorum: "on seeing the 100% perfect girl one beautiful april morning"

tıpkı, 1Q84'ün bu öykünün uzun versiyonu olduğunu bildiğim gibi. temelde aynılar, diyor murakami. "bir çocuk, bir kızla karşılaşır. sonra ayrılırlar ve yıllarca birbirlerini ararlar. 1Q84'te sadece bu hikâyeyi biraz uzattım."

burada, melek arslanbenzer'in değil ama aylin sökmen'in çevirisi var.

şimdi tercih sizin. ya bu kısa öyküyle yetinirsiniz ya da erbabının elinde bir cinayet aletine dönüşebilecek olan bin iki yüz elli alti sayfalık kitabı okursunuz.

ben kendi adıma kitabı okuyacağımı söyleyebilirim. murakami olduğu için. okumanın bizzat kendisini sevdiğim için.

ve bir cinayet aletine ihtiyacım olduğu için.

*

verbum non facta, son olarak romanın adındaki 'Q' hakkında öğrendiklerini söylemek ve peşi sıra atını gün batımına sürmek ister.

hiç şüphesiz george orwell ve onun seveni bol eseri 1984 akla gelen ilk şey. üstelik '1Q84', özellikle 'büyük birader' bağlamında pek çok gönderme ihtiva ediyor(muş). 'Q' harfi ve japonca 9 demek olan 'kyuu' ile aynı şekilde telaffuz ediliyor(muş). bu adın meşhur çinli yazar lu xun'un "Q'nun gerçek hikâyesi"ne gönderme olduğunu düşününler de var(mış). bir ihtimal, "question mark"ın yani "soru işareti" 'Q'su da olabilir(miş).

3 Mayıs 2012 Perşembe

yanında*

öykücü için; bildiği nedenlerden...

*feridun düzağaç, yanında

2 Mayıs 2012 Çarşamba

bir masada iki kişi: sadece

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- beni sevmediğini söyleyebilir misin?

- sen de biliyorsun, söyleyemem.

- o halde beni sevdiğini söyle. bir defa olsun, seni seviyorum, de.

- bu hiçbir şeyi değiştirmez. çünkü, bir anlamı yok.

- varsın olmasın. sadece, aklımın, kalbimin bildiğini duymak istiyorum.

- seni seviyorum. ama, sadece seviyorum.

*

ona hiçbir zaman yalan söylemedim. nasıl tutulmak sevmek değilse, sevmek de istemek değildi.

1 Mayıs 2012 Salı

bir mayıs

biliyorum, kendileri gibi bir dünya isteyen güzel insanlar bugün meydanlardaydı. umarım, zenginin malında fakirin de hakkı olduğunu hatırla(t)mak için bir vesile olmuştur.

eğer işçiler, diyordu o güzel insanlardan rosa luxemburg daha yirminci yüzyıl başlamadan, içinde bulundukları koşulları gerçekten bilselerdi kitleler halinde intihar eder ya da hiç durmaz baş kaldırır, ayaklanırlardı.

*

hiç şüphesiz bugünü meydanlar yerine başka türlü geçiren insanlarda oldu. çalışarak ya da şiir okuyarak mesela.

dileyelim ki, gün biterken o muhayyel gözlere bir şiir daha değsin.

"eşdeğeriyle yanyana yürürken
cehennem sokağında birey olmak,
ve en inceldikten sonra
ilkel sözcüklerle konuşmak seninle.

saat beş nalburları pencerelerden
madeni paralar gösteriyorlar,
yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni."*


*: cemal süreya, eşdeğeriyle yan