26 Ocak 2012 Perşembe

mobapp

meşru olmayan bir aşkın parçalanmış portreleri...

semih kaplanoğlu'nun ilk filmi: 16mm, siyah-beyaz, 14'

alman ekspresyonist sinemasına öykünen, sessiz bir film; biraz murnau, biraz fritz lang... aşk, kıskançlık ve cinayet öyküsü. olaylar, hafif meczup, kılık kıyafetine ve tavrına bakarak memur olduğu düşünülebilir kahramanımızın bir vitrin mankenine aşık olmasıyla başlayıp gelişir.

*

yönetmen semih kaplanoğlu, bu şirsel ismin hikayesini, yusuf'un rüyası adlı söyleşi kitapta* "gençlik işte..." diye başladıktan sonra şöyle anlatıyor:

"o zamanlar aramızda filmlere uzun isim koyma modası vardı. sebebi de alp zeki heper'in yasaklanan filmi soluk gecenin aşk hikayeleri... alp zeki heper o dönem bizim için efsane gibi. istanbul'a gidip geliyoruz dedim ya, o gidiş gelişlerde yeşilçam sokağı'na gidiyoruz, oradaki kahvelere uğruyoruz. setçiler var , ışıkçılar var, eski oyuncular var, onların yanına oturup sohbet ediyoruz. bize 'film çekecek misiniz?' diye soruyorlar, projelerimizi, hikayelerimizi anlattırıyorlar. bizim yazdığımız hikayeler bir tuhaf tabii, yeşilçam filmlerine benzemiyor. dinledikçe 'saçmalamayın! sonunuz alp zeki heper gibi olacak' deyip duruyorlar. 'allah allah' diyoruz, 'kim bu alp zeki heper?' sonra anladık kim olduğunu. onun başına gelenler ve trajik sonu bizi etkiledi tabii.(...)

şunu da hesaba katmak lazım, yetmişlerden bahsediyoruz. bir sürü şeyi duyuyoruz ama öyle her şeyi izleyemiyoruz... dönemin dergilerinden birinde, galiba yeni sinema'da, heper'in filmlerinin fotoğrafları yayınlanmıştı. onlara bakıyoruz, yani bildiğimiz türk filmlerine hiç benzemiyor. çok değişik şeyler, siyah-beyaz. ayrıca bir metin erksan efsanesi vardı. sevmek zamanı'nı falan öyle ha deyince seyredemiyorsun, yok ortada. kuyu diye bir film yapmış. millet anlatıyor, 'adamla kadın saatlerce yürüyor, git git bitmiyor.' çok merak ediyoruz. dergilerde fotoğrafları görüyoruz, fotoğraflara hasta oluyoruz. bütün bunlar ister istemez etkiliyordu bizi. onlardan bir şey almaya çalışıyoruz, filmlerimizin adını onlardan devşiriyoruz..."



*söyleşen: uygar şirin

alp zeki heper için...

25 Ocak 2012 Çarşamba

dost acı söyler

çok kıymetli nisa taifesi, bazan, büyüdüm ama çocuksu ruhumu koruyorum saçmalamaları yapıyorsunuz ya, yapmayın...

kaldı ki, biz erkekler öyle seviyor olsaydık, üniversite kantinlerinden çıkmaz ya da penguen'in imza günlerini kaçırmazdık.

22 Ocak 2012 Pazar

buluşma

bazan, iki yazar gelir aynı yerde buluşur.

iki ayrı öykü, aynı kış gününde.

gönül-çelen'de* hikayesini david copperfield ve charles dickens'a taş atarak anlatmaya başlayan kahramanımız holden caulfield, new york'ta trenden indikten sonra bindiği taksinin şoförüne, 'hey, bakar mısınız?' der ve birdenbire aklına gelen bir şeyi sorar:

"güney central park'ın hemen yanındaki o gölde bulunan ördekleri biliyor musunuz? o küçük gölde hani. acaba, göl donduğunda, o ördekler nereye gidiyorlar, biliyor musunuz? haberiniz var mı acaba?" ama anladım ki, ancak milyonda bir olasılıkla haberi olabilirdi.

dönüp, bana bir manyakmışım gibi bir baktı.

"sen n'apıyorsun ahbap, ha? benimle kafa mı buluyorsun?"

"hayır, yalnızca merak ettim, hepsi bu kadar."

başka bir şey söylemedi, ben de artık konuşmadım."

işte tam burada okumaya, menekşeli vadi'den* sonra en sevdiğim sait faik öyküsü havuz başı karışır.

anlatıcı, "beyazıt havuzunun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş, sizi bekliyorum." diye başladığı öyküyü, bir zaman sonra yandaki kanepeye oturan ve kendisiyle sohbet etmeye başlayan iki kişiden erkek olanın sorusuyla bitirir:

"- kışın donar mı bu su?

ne diyeyim ben şimdi? üzüntüm yine dağılıyor:

- donar -diyorum, donar da çocuklar üstünde kayarlar.

kadına dönüyor adam:

- donarmış; çocuklar üstünde kayarlarmış -diyor. ne dersin sevgilim, beyazıt havuzu kışın donar mı? murtaza çavuşla karısı hacer anaya ben, donar, dedim."




*: adnan benk bu romanı, 'attrape-coeurs' adlı fransızca çevirisinden türkçeye kazandırdığı için, roman bin dokuz yüz altmış yedide cem yayınevi-yirminci yüzyıl klasikleri serisi'nde 'gönül-çelen' adıyla basılır.

(selçuk'un kitaplığında görmüş, basri amca'nın kitaplığından çalmıştır, diyerek hemen el koymuştum. babamın kitaplığından çalmakla kendimi nasıl bir tehlikeye attığımı biliyor musun, diye itiraz edecek olsa da fazla direnmeden ilk sayfasına “dostum'a” yazdığı kitabı bana vermişti. tükenmez kalemle yazdığı için silemedim. üzerini karalamak aklıma gelmedi değil, ama bir defasında karaladım ve çok çirkin oldu.)

**: aslında vesikalı yarim olmasaydı bu düş öykü birinci gelemez, ilk sıra havuz başı'nın olurdu, ama safa önal'ın senaryoyu menekşeli vadi'den yola çıkarak yazdığını öğrendikten sonra mümkün değil.

21 Ocak 2012 Cumartesi

bir masada iki kişi: ölüm

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- sevdilerim, ki iki eliflik hacmimle canım yollarına feda olsun, hepsi gitti, bir tek sen kaldın.

- korkmayın, ben buradayım. daima buradayım.

- sakın benden önce öleyim deme.

- elbette sizden önce öleceğim. varlığınızla sınandığım kafi, bir de yokluğunuzla sınanmak istemem.

- hiçbir şeyle sınanacağın yok.

- bir dakika... hayır, siz benden önce ölmelisiniz ve ben demeliyim ki, o öldüyse herkes ölebilir. ben de ölebilirim.

*

galiba, bu konuşmanın üzerine on yıl daha yaşlandık. söz verdiğim gibi, ben buradayım. şükürler olsun ki, mevcut tamam.

17 Ocak 2012 Salı

doktor cemal*

insanlarla iç sesle konuşup onların iç sesini duyan, hayatla mesafeli olduğu için onu herkesten daha iyi gören hayat seyircisi. the thin red line üzerinde yürüyen pvt. witt'in ruhdaşı.

yerçekimi kanunu'na uyarak dalından düşen, eğimli arazide yuvarlanan, peşi sıra kendini akıntıya bırakan elmalara benziyor biraz. iki yıl önce, yürümeyen bir ilişkinin ardından eşinden ayrılması, eşi istedi diye, olmalı. tıpkı, böyle bir dünyaya çocuk yapmamak gibi... mecburi hizmet sebep olmuş, kendini küçük bir kasabada hayata karışmadan doktorculuk oynarken bulmuş.

'terk-i terk' etmeye geldiği de, geriye döndüğünde 'bir zamanlar anadoluda' diye başlayan öyküler anlatacağı da yok.

nefes borusundaki toprağı görmezden gelmek, belki de hayatının en önemli kararıydı. böylece kendi taşrasını bulmuş oldu. sonra pencereden baktı, dışarıda hiçbir şey olmamış gibi devam eden hayatı bir süre seyretti ve yüzüne bulaşan kanla görüntüden çıktı.


*:nuri bilge ceylan, bir zamanlar anadolu'da

15 Ocak 2012 Pazar

günün sorusu: dört yapraklı yonca

çocukluğumuzda, büyüklerin ona yüklediği anlamı öğrenince çayır çimen aradığımız dört yapraklı yoncaların, teknolojinin gelişmesi ve genetik biliminin katkısıyla labaratavurlarda kolayca üretildiğini, üstelik saksısıyla beraber satıldığını biliyor muydunuz?

13 Ocak 2012 Cuma

terkedilmiş şiirler

mehmet murat: lisede okuyor. sonda. şiiri, kağıttan gemileri ve bulutları çok seviyor. türkan şoray'ın estetik görmemiş haline ise aşık. bu aralar, kendisine terkedemeyeceği bir şiir versin diye, ohepvarolan'a dua ediyor.

*

I.

önce dalgınlığıma geldi,
şimdi göz göre göre seviyorum seni.*


*terkedilmeseydi didem madak'a ithaf edilecekti.

II.

kızlar için fincan içlerine gelecek inşa eden
allahım beni bilirsin, ben aylak ve günahkar
kulunun her duasına cevap, kar tanesine melek
o kızlara uzun elbise, ki etekleri rüzgarda uçuşur*


*terkedilmeseydi cahit zarifoğlu'na ithaf edilecekti.

III.

sen istedin diye açıldı bu parantez rüyaya
sen esas kızı gün batımlarında yazılmış
düş dökümü günlüklerimin ve dahi
onlarla yüklü kağıt gemilerin kenar süsü

sen istedin diye açıldı bu parantez rüyaya
sen ile başlayan düş rengi bir şiir olsun diye.*


*terkedilmeseydi turgut uyar'a ithaf edilecekti.

12 Ocak 2012 Perşembe

özet

"hayatta her zaman mutlu olmayı istedim; ama mutlu olmaya çalıştığım söylenemez."*


*:sevim burak

11 Ocak 2012 Çarşamba

zevkler ve renkler

ahmet hamdi tanpınar, ki kendisi türkçe'nin en büyük yazarıdır ve edebiyat tarihine armağan ettiği eserler kadar yaşantısıyla da daima ilgimi çekmiştir.

örneğin, zümrüt filminde figüranlık, bir güzellik yarışmasında jüri üyeliği yapmış olması beni hem şaşırtır ve nedenleri hususunda meraklandırır, hem de çok hoşuma gider. fakat anlatmayı en çok sevdiğim anektod, meral ataç'ın babam nurullah ataç başlıklı kitabında da yer alandır.

meral ataç o kitapta, babası nurullah ataç'ın tanpınar'ı evlendirme girişimi sırasındaki bir anıyı tanpınar'ın ağzından şöyle aktarır: "nurullah! akraban hanımları çok beğendim. ikisi de gerçekten birer hanımefendi. ama ben bu denli ağırbaşlı hanımlardan hoşlanmam. benim evleneceğim kadın biraz orospu halli olmalı."

9 Ocak 2012 Pazartesi

guliver'in seyahatleri

bakmayın siz benim, kadınlara anlatacak hikayelerim olsun diye okuyorum, deyişime. oysa, bir yaz öğleden sonrasında arka odanın serinliğine sığınmış babamın gazete okumasını taklit ederek çıktığım bu yolda, okumayı öğrendiğim günle birlikte kitapların dünyasına dahil oldum.

çünkü, yaşamın gerçekliği o çocuğa bir şey demiyordu.

okul, soru sormamız yerine soruların verilmiş yanıtlarını tekrar ettiğimiz bir yerdi. öğrenelim diye değil, sanki evlerde ve sokaklarda yaramazlık yapmayalım diye günün belli bir kısmını orada geçiriyorduk.

ödevlerimi günü gününe yapıyor, kalan zamanlarda televizyon izliyor, çoğu zaman bir başıma oyun oynuyordum. hatta babama yardım ediyordum. üstelik aşkı daha küçük bir çocukken farketmiştim. çünkü, eniştemin kız kardeşi ne zaman bize gelse dikkatini çekebilmek için yaramazlık yapardım. ses tonu ise muhteşemdi.

yine de yaşanan hayatın gerçekliği bana yetmiyordu.

çizgi romanlar vardı -inkar edemem bana okuma alışkanlığını onlar armağan etti- ama, hayal dünyam galiba çizgilere hapsolamayacak kadar genişti.

henüz, çekip gitmenin alışkanlıklara karşı kendi sürecini yaratmak olduğunu bilmiyordum. göçmen kuşlar sadece hayat bilgisi dersine ait bir bilgiydi; haliyle, "göçüp duran sonra da geriye dönen bu kuşların asıl yurdu neresidir?" diye, merak etmiyordum. kaşif ve maceraperest arasındaki farkı öğrenebilmem için ise daha zamana ihtiyacım vardı: kaşif geriye döner ya da haberleri gelir, maceraperestin ise ne bunlara ayıracak zamanı ne de arzusu vardır. dino buzzati'nin yedi ulak öyküsü içinse çok mevsim geçmesi gerekiyordu.

dedim ya, yaşadığımız sıradan hayat bana yetmiyordu.

tam da o günlerde yol arkadaşım gri ciltli bir kitapla geliverdi: guliver'in seyahatleri...

çocukluk kahramanım ve dostum guliver'le ilk önce cüceler ülkesine giderdik. sonra devler ülkesine. ardından konuşan atlar ülkesi ve en sonunda kendimizi uçan bir adada bulurduk.

kaç kez dolaştık o ülkeleri bilmiyorum ama belleğimdeki izleri giderek azalıyor. o gri ciltli kitapsa cildi dağılmış bir biçimde, üzerinde hayatın izleriyle hala kitaplığımda duruyor.

ama değişenlerin arasına ben de katılmış olmalıyım ki, yeri artık alt raflarda.

6 Ocak 2012 Cuma

"behzat ç.'nin kadınları" için zeyl

bu şehirden 'en güzel gömleği, perçemini saklamak için saçına taktığı toka'sıyla yürüyüp geçen kız için...

farkettim ki, eğer bunları söylemezsem behzat ç.'nin kadınları eksik kalacak.

başlıyorum.

bir.

selçuk'la fenerin yan tarafındaki kayalıkta durmuş hiç konuşmadan sudaki babamı seyrediyoruz. başımla denizde yüzen, daha doğrusu oyunbaz kulaçlar atan babamı işaret ettim.

- sence de bu adamın oğlu değil miyim ben?

buraya geldiğinden bu yana, neredeyse iki haftadır ilk defa gerçekten gülümsedi.

- kesinlikle, dostum.

babamı orada bıraktık ve eve dönmek için merdivenlere yürüdük. selçuk, kayalıktan fenere çıkan beton basamaklarda aniden durup ufuk çizgisini seyretmeye koyuldu. ben de bir kaç basamak aşağıda, ufuk çizgisinde onun gördüklerini görmeye çabalarken sordu:

- onu bir kez olsun aldatmadım. ona hiç yalan söylemedim. o istiyor diye sevmediğim bir şehirde yaşamaya razı geldim. onu her şeyden çok sevdiğim halde neden ayrılmak istiyor?

benden de mi, diye soracaktım ama o sıralar hayatımızda kötü şakalara yer yoktu. ben de doğru bildiğimi söyledim.

- çünkü, seni iyi sevgili yapan ne varsa şimdi seni kötü bir eş yapıyor. hatırlıyor musun, patronunuzun evde canı sıkıldığı için iş yerine gelen, anlamadığı halde işlere karışan eşine tahammül edememiş istifa etmiştin ve bunu bize söylediğinde o da dahil hepimiz sana bir masal kahramanıymışsın gibi bakmıştık. aynı şey şimdi olsa seni en az sorumsuzlukla suçlardı. dur, onun gibi yapacağım: korumak zorunda olduğumuz belli bir standart var.

- haklısın, dostum. aynı şey şimdi olsa yine istifa ederim.

selçuk bir kaç gün sonra gitti, her şeyi kabul ettiğine dair kağıtları imzaladı ve geriye bekar bir adam olarak döndü.

iki.

bir kaç ay evvel, yine selçuk'la beraberiz. kaybedenler kulübü'nü izleyelim diye tutturdum. çünkü, bundan sonra taklit edelim diye, elamanların program sonrası uğradıkları köftecide geçen ve kaan'ın, "hiç satmayan kitaplar basıp, hiç dinlenmeyen bir radyo programı yapıyorum," dediği ve mete'nin bir süre sustuktan sonra, "bu çok iyi," dediği, sahneyi seyrettirmek istiyorum.

(selçuk'un "pis... pis adam." deyişini bir defa görseniz, ne demek istediğimi anlardınız.)

filme dalıp gittik sonra. ta ki, mete kendisi sorup kendisi cevaplayana kadar: "kadınların özelliği ne biliyor musun? seni sen yapan özelliklere aşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar."

üç.

eğer bakmayı bilmiyorsanız, ilkokul öğretmeninden haksız yere azar işittiği halde ağlamamak için direniyor mu yoksa şefkat dolu mu bakıyor, bilemeyeceğiniz gözlerini bana dikmiş, dört yıl önce neden beni ittiğini açıklamaya çalışıyor. çok çocuktum, diyor. hayatı masal, kendimi prenses sanıyordum. ve prensin beyaz atla geleceğini. ama sen gri seviyordun. artık hayatın masal olmadığını biliyorum. üstelik ben de prenses sayılmam. ama bırakalım bunları. çünkü sen matematik bilirsin; sadece dört yıl değil, dört yıl seninkinden dört yıl benimkinden toplam sekiz yıl kaybettik biz. ve ben seni olduğun gibi kabul ediyorum.

tekrar etti: seni olduğun gibi kabul ediyorum.

sonrası ferahlık.

4 Ocak 2012 Çarşamba

dua

"olanlar oldu tanrım
bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!"*



*:didem madak, ‘ah’lar ağacı

2 Ocak 2012 Pazartesi

mutluluk

montherlant, "mutluluğun rengi beyazdır, bu yüzden yazılsa da sayfalarda görünmez," der. ve böylece, hem aragon'u hem de "mutlu aşk vardır ama öyküsü yazılmaz," diyen muhalifleri tekzip eder.

biz olsak, aragon'la karşılaştığımızda sorardık: hiç mi yok?

*

ayrıca bakınız: turgut uyar-sibernetik