28 Ekim 2011 Cuma

günün sorusu: terazi

aşkının bittiğini farketmek, en başından beri yanlış kişiye aşık olduğunu anlamak; hangisi daha acı?

26 Ekim 2011 Çarşamba

160. kilometre

bir zamanlar, ruhun açlığını bedenin açlığından önce tuttuğu için olsa gerek, kitap için öğle yemeğinde vazgeçebilen birini tanımıştım. çok sevdiğim bir huyu vardı; dergilerden tanıdığı şairlerin kitap haberlerini takip eder ve çıkar çıkmaz alırdı. neden yaptığını soranlara ise, şairlik zor iş, derdi. kitaplarının okunduğunu, yalnız olmadıklarını görsünler istiyorum. yayınevlerine gelince, belki insafa gelir, şiirin para ettiğini düşünürler. eminim, şehre 'sadece bir kitap yayınlamış şairler kitaplığı' kurabilirdi.

ama burada ondan değil, nazım hikmet'e ait bir 'iyimserlik'ten ödünç aldıkları mısraların 'gaz'ıyla 'yüz altmış'ı gören bir avuç delikanlıdan bahsetmek istiyorum.

*

edebi şeyler’in ilk yayın dizisi olarak, ali özgür özkarcı ve ömer şişman tarafından kurulan 160.kilometre, şiir ve şiir üzerine metinler yayımlamayı planlıyor. zaten, çıkış bildirisi her şeyi anlatıyor:

"160.kilometre bir ‘edebi şeyler’ dizisidir. şiir ve şiir üzerine metinler yayımlar. şiirin okurla birlikte dışarı çıkması gerektiğine inanır. kitapları bu yüzden cep boyutundadır.

160.kilometre yeni arayışlar ve deneylerle şiirin dolaşımının hızlanacağını bilir. yalnızca bir yayın dizisi olmanın ötesinde, şiire ilişkin her türlü yenilikçi deneyime açık bir zemin olmayı hedefler."


*

kitapevi afişi de çok iyi. abdülgaffar el-hayati'nin sözlerini konuk eden ayrıntı ve "şehrin kötü çocuklarına" diyen altıkırkbeş'in ardından üçüncü sıraya yerleşti bile.

*

son olarak, düz yolda 'yüz altmış'ın kesmeyeceğini, başta ahmet güntan olmak üzere bütün şair arkadaşlardan en az 'iki yüz yirmi' beklediğimi söylemeliyim.

hepsinin de bahtı açık olsun.


merkez üs:http://160incikilometre.com/

bir ankara havası: siyah beyaz*

son harfiyat'ın sinema hali behzat ç. seni kalbime gömdüm'ü seyretmek için geriye bir şey kalmamışken, kalan çok az şeyi de tüketelim diye bir başka 'trabzonlu delikanlı'dan günün anlam ve önemine uygun bir ankara havası dinleyelim.

*pilli bebek, siyah beyaz


notgibi: umarım, asıl 'trabzonlu delikanlı' yaşar miraç, ödünç alarak hemşehrisi cem kısmet için kullanmamı bağışlar.

22 Ekim 2011 Cumartesi

el yazısı

bir kadının el yazısının çirkin olması, futbol lisanıyla konuşursak, adeta karşılaşmaya bir sıfır yenik başlamak gibi.



notgibi: vnf., aklından geçen ilk rakamın iki hatta üç olduğunu özellikle belirtir.

21 Ekim 2011 Cuma

yüzler

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

yolculuk:

uçak değil, örtüsü mavi otobüs ya da elimde olmadan yakıştırdığım tren koltukları olmalı. cam kenarında oturuyorum ve sağ yanımdaki, yine mavi bir perdenin öndeki yarısını örttüğü pencereden akıp giden manzarayı izliyorum. yolculuk güneşe doğru olmalı ki, dışarıya gözlerimi hafifçe kısarak bakıyorum. sense, yüzünde huzurlu bir uykunun izleriyle başını sol omzuma yaslamışsın. hiç kıpırdamadan başımı kaldırıp sanki kameraya bakıyorum. yorgunum. uykun bölünmesin diye saatlerdir kıpırdamadan durmuş olmalıyım.

asansör:

sadece ikimiz. az önce beşinci katı işaret eden düğmeye dokundum. üzerinde kül rengi bir gece elbisesi var. eteği, hep sevdiğin gibi kısa. ben de sana ve elbisene yakışacak biçimde giyinmişim; siyah takım, beyaz gömlek vesaire. konuşmuyoruz, göz göze gelmiyoruz. ne zaman yüzüne baksam, orada, zorunda olduğu için bir davete katılan birinin ya da sevmediği bir akrabasına misafirliğe giden bir çocuğun yüzü var. asansörün yükselişi -ya da inişi- bir türlü bitmiyor. huzursuzlukla katları gösteren kareye bakıyorum. ama kırmızı, köşeli rakamların değişip durduğu kare kapkaranlık. o sırada bakışlarımız karşılaşıyor. yüzünde ise, lütfen dönelim, yakarışı.

oda ya da salon:

çok geniş ve aydınlık bir oda ya da salon. tavan oldukça yüksek, pencerelerde tüller uçuşuyor. oda ya da salonun ortasında yükselen bir sütun var. o sütunu çepeçevre saran bir kanepede oturuyorsun. duvarlar ve tüller gibi kanepe de beyaz, belki krem. üzerinde kuşağını sıkıca bağladığın, gümüş rengi saten bir sabahlık. sadece sağ dizinden aşağısı açıkta. ama benim bunu görmem olası değil. çünkü ayaklarının dibine diz çökmüş, başımı dizine yaslamışım, daha doğrusu sol yanağımı sol eline koymuşum. sağ elin ise saçlarımın arasında dolanıyor. karşıdaki duvarın ötesini görüyormuş gibi uzaklara bakıyorsun. yüzünde şefkat var. yapma, dediğin bir şeyi yapmışım ama, bu bir şeyi değiştirmiyor, sen busun, diyen bir şefkat. kumara verdiği son paralarının ardından, fedya'nın genç eşi anya da öyle bakmış olmalı.

bir başka oda:

aslında oda ama içi tropikal bitkilerle dolu. bu imgeyi botanik bahçesindeki beni çok etkileyen seralardan aldığımı biliyorum. koyu yeşil, geniş yaprakların altında bir havuz var. tıpkı o seralardaki gibi kenarlarında yosunlar ve suyun yüzeyindeki bir kaç yaprak doğalmış görüntüsü veriyor. su berrak, tertemiz. havuza dalıyor ve bir kaç kulaç atıyorum. havuzun ortasına gelince durup geriye dönüyorum. burası sera değil, belki de bir otelin odası. odanın kapısı aralık ve o aralıkta gözlerin. hem gözlerinde hem de kapının aralığından içeri sızan yüzünde acı dolu bir ifade var ve 'bunu yapma' diyor.

17 Ekim 2011 Pazartesi

günün sorusu: sinema keyfi

bu dünyada once'tan hazzetmeyen, herkes kendi evinde'ye ise meftun bir tek ben mi varım?

bir kilo 'altın portakal'

geçen sene emir kusturica bahane edilerek faşizm eleştirirken, bir kilo altın portakalın bir kilo oscarla aynı ağırlıkta olduğunu düşünenler, bu eleştirinin sahiplerini sanat ve siyaseti birbirine karıştırmakla suçlamıştı. aynı tayfa, rutkay aziz'in konuşmasını (şüphesiz, hepsi de doğru söylediklerinin) nereye koydu bilmiyorum, umrumda da değil.

ama hayatın her alanına sirayet eden riyakarlık umrumda.

*

söylemesi gereksiz bir neden yüzünden ödül törenini baştan sona izledim, izlerken de altın portakaldan oscar çıkartma çabasının bir an önce son bulması için dua ettim.

teknik aksaklıklar, bana vatkalı omuzları, yüksek bel pantolonları ve permalı saçları hatırlatan seksenlerden kalma bir müzik, muhtemelen oscar törenlerinden esinlenerek komikçilik yapsın diye sahneye çıkmış erkek sunucunun akla zarar ciddiyeti, dizi yayınlamak yerine ödül törenini yayınlamayı göze alan televizyon kanalının bunu iki kamerayla yapmaya kalkması ve bütün çabalara rağmen oscar gecesi havasının üzerimize bol gelmesi.

batılı ülkelerle aynı hızda internet ya da aynı model cep telefonlarını kullanmanın yetmediğini, aradaki farkı kapatmak için çok uzun süreye ihtiyacımız olduğunu ne zaman anlayacağız?

ama asıl hayal kırıklığı açıklanan ilk ödülle başladı: ödülü ilan etmek için sahneye gelen türkan derya ve begüm kütük, söze 'bu sene farklı bir şey yaptık' diye başlayıp, sadece 'en iyi kısa film ödülü' verilmesi planlanan kısa film dalında sebepler uydurularak* üç ödül verildiğini söyleyince, objektifliğin uğramadığı değerlendirme ve herkesi memnun edebilmek amacıyla dağıtılacak ödüllerle karşı karşıya olduğumuzu anladım. gecenin sonunda ortaya çıkan ödül listesi de ne kadar haklı olduğumu ortaya koymuş oldu.

en basiti, en iyi film ile en iyi yönetmenin farklı yerlerden çıkması. diğerlerine girmiyorum bile.

*

kimsenin hakkını yemek istemem. filmlerin hiçbirini izlemedim, oyuncu performansları hakkında bir fikrim yok. bu yüzden ödüller hakkında bir şey diyemem. benim derdim, herkesi mutlu etme çabası.

başta behzat ç. seni kalbime gömdüm olmak üzere, güzel günler göreceğiz, zenne ve hakkı yenildiği söylenen nar filmlerini şimdiden izlemek istiyorum.

*

güzel şeyler yok muydu?

elbette vardı. kadına uygulanan şiddet ve her türden ayrımcılığa karşı yükselen bütün sesleri duymak güzeldi.

ve erdal beşikçioğlu... o, serin bir ankara akşamında ‘bir delinin hatıra defteri’ne notlar düşerken, diziden ve filmden rol arkadaşı ‘harun’ fatih artman sahneye geldi ve en iyi erkek oyuncu ödülünü onun adına aldı. tıpkı uzatmalarda gelen galibiyet golü gibiydi.




*: sebep olarak, ‘canlandırma ve deneysel sinemayı desteklemek amacıyla’ ve ‘özgün anlatım dili ve farklı bakış açısından dolayı’ dediler. ben onların yalancısıyım.

14 Ekim 2011 Cuma

dijital miras

belki hatırlayan vardır, bir ara 'ben ölsem bu blog ne olurdu?' diye sormuştum.

cevabı merak edenler için, teknoloji muhabiri jane wakefield imzalı, "değerli yeğenime, internette poker ve bingo hesaplarıma erişim hakkını bırakıyorum. büyük kuzenim de tüm itunes kredilerimi alsın." epigrafıyla başlayan haber ipucu olabilir.

*

"dijital mirasınızı kime bırakacağınızı düşündünüz mü?

inanması zor gelebilir ama dijital ortamdaki varlıklarımız her geçen gün artarken bunlara ilişkin bir vasiyet de düzenlememiz gerekebilir.

avukat matthew strain, müşterilerine şimdiden dijital mirasları konusunda tavsiyelerde bulunuyor ve vasiyetnamelere ekler düzenliyor.

strain, "her geçen gün daha fazla miktarda fotoğraf, müzik ve kitap internet ortamında depolanır oldu. tümü dijital formatta. dolayısıyla insanlar öldükten sonra bunlara ne olacağı sorusu da giderek daha fazla önem kazanıyor" diyor.

zira internetteki kimi dijital fotoğraf ya da videoların, uygulamaların duygusal olduğu kadar parasal değeri bulunduğu da muhakkak.

dijital mal varlıklarının sorumluluğunu üstlenmeyenlerin öldüklerinde bu varlıkları kaybetme hatta akrabalarına ödenmemiş fatura bırakması dahi mümkün.

icroak adlı internet sitesinde dijital malvarlıklarının öldükten sonra idare edilmesini isteyenlere özel hizmet veriliyor.

yılda on ila on beş ingiliz sterlini, yani otuz – kırk beş türk lirası ya da tek seferlik yüz elli sterlin yani dört yüz otuz türk lirası karşılığı kullanıcılar malvarlıklarını kategorize ederek "koruyucu" ya da "vasi" hesaplar oluşturabiliyor.

koruyucu, vasi seçilen kişiye özel kullanıcı adı ve şifresi gönderiliyor.

bu kişi, dijital mirası ancak kendisini bu göreve atayan kişinin ölüm belgesi doğrulandığında görebilecek.

kuşkusuz kimilerinin ileride kimsenin görmesini istemeyeceği ya da onları utandırabilecek hesapları olabilir, icroak bunun için de bir seçenek sunuyor ve öldüğünüzde tüm bilgilerinizin silinmesini sağlayabiliyor.

goldsmiths üniversitesi'nin yürüttüğü bir araştırmaya göre ingilizler, iki milyar üç yüz milyon sterlin değerinde müzik, film, uygulama ya da internet üyeliğine sahip.

aynı araştırma her on kişiden birinin şifrelerini vasiyetlerine eklediğini, yani yakınlarının dijital hazinelerine ulaşmasını istediğini gösteriyor."




merkez üs: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/10/111014_internetanddeath.shtml?utm_source=twitterfeed

13 Ekim 2011 Perşembe

ev ödevi

"metni okuyunuz ve bilmediğiniz kelimelerin anlamını sözlükte bularak bir cümle içinde kullanınız.

profan: kutsal olmayan, dünyevi... (ya da bakınız)

insan zihni dince kutsal sayılan değerlerden boşandırıldıkça yerlerini profanlaştırılmış ikonlar almaktadır."

*

elbette bu şekilde olmadı. öğrenmeye aç, henüz cehaletin erdem olduğunu bilmediğim o yaşlarda, ilk defa duyduğum bu sözcük belleğime yerleşsin diye oynadığım oyunlardan biri olmalı. gülmeyin lütfen, terminoloji kelimesini kullanmaktan zevk aldığım yaşlardan bahsediyorum.

çok değil bir kaç gün önce, uyku tutmayan bir gecede aklıma düştü ve sabri esat siyavuşgil'in dilimize kazandırdığı edmond rostand'ın ölümsüz eseri cyrano da bergerac'ı karıştırmaya başladım. o büyüleyici tiradı altı çizili satırlara konu etme arzusu içimde büyüyünce de okuma notlarına bakmak için haliyle eski defterleri karıştırdım.

bu cümle oradaydı. tırnak içine alınmamış, bir sahibi varsa da söylenmemiş biçimde bir sayfanın orta yerinde duruyordu. haddimi bilmiyor olsaydım şeyh galib'in yolundan yürüyerek "çaldımsa da mîri malı çaldım" derdim ama, 'galip kul'un yanında kemmiyetimin neredeyse sıfır olduğunu hesap edecek kadar matematik biliyorum.

bu yüzdendir ki, eğer bilmeden başkasına ait bir cümleyi kendime ait kıldımsa, umarım hesap gününde bana hakkını helal eder.

her şey defteri-iki

okumamı istediği yeri okuyup defterini uzatırken öykücü'ye sordum: bu ne defteri?

o gün, "her şey defteri" cevabını vermekle iki şeye sebep oldu: defterimin adı o andan itibaren "her şey defteri-iki" oluverdi ve biten defterlerimin yerini her defasında ilk sayfasına "her şey defteri-iki(devam)" yazdığım defterler aldı.

ve o gün bugündür, o defterler "her şey"e ev sahipliği yapar.

11 Ekim 2011 Salı

beirut - the rip tide

genç yaşta yaptıklarıyla benim gibileri hasetten çatlatan zach condon çetesini toplamış. o ve çetesi yeni bir albüm yapmış.

üstelik albümün tamamı buradan dinlenebiliyor.

sesi açalım, zach condon mikrofona biraz daha yaklaşırken sesli düşünelim; ya iki bin yedinin istanbul'unda radar namlı bir müzik festivali olmasaydı kim bilir nerede karşılaşırdık bu çeteyle? ya da karşılaşır mıydık?

10 Ekim 2011 Pazartesi

kafa karışıklığı

"sevmemenin, sevememenin yükünü diğerinin üzerine atabilmek için genellikle aşkına karşılık veremeyecek birini seçerdi-buzun üzerinde yürüyen biri gibi temkinliydi, ancak söz konusu temkin, buzun kırılması tehlikesinden değil, yürüyenin ağırlığını taşıyacağı düşüncesinden kaynaklanıyordu."*

"onun sevgilin olmaması konusunda, çok bilinçli bir karar taşıyorsun zihninde. sevgilin olmamalı, olmamalı kristin. bunun için burada değilsin. büyük bir aşka da gereksinmen yok. çünkü, belki de yalnızca, büyük bir aşk, büyük bir aşk olabilir kristin. gelip geçici bir sevda ilişkisi vadetmiyormiyor bu kız."**



*:william burroughs, lee'nin günlükleri

**:demir özlü, berlin'de sanrı

8 Ekim 2011 Cumartesi

kalbiniz

"bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
konuşurlar
isterler
susarlar
dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
ev meslek iş para geçim diyerek
düşünün şimdi bir de
şehirlerde kasaba ve köylerde
başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu."*




*:cahit zarifoğlu, yaşamak

6 Ekim 2011 Perşembe

nabokov'un kelebeği ve literatür

nabokov, lolita için önsöz yazmayı romanın baş kişisi humbert'a bıraktığı, o da bu işi 'tatlı dilli' john ray'i taklit ederek yaptığı için olsa gerek, kendisi de sonsöz denebilecek "lolita adlı bir kitap üzerine"yi yazar.

o sonsözde romanın geçtiği coğrafyayı anlatırken lycaeides sublivens nabokov kelebeğinin ilk dişisini yakaladığı dağ geçidinden bahseder. iyi bir yazar olduğu kadar önemli bir kelebek uzmanı da olan nabokov'un ismini taşıyan kelebeği görmek için gugıla sorduğumda karşıma tek çıkan fatih özgüven çevirisinin e-book hali olunca bunun nabokovvari bir şaka olduğunu düşünmedim değil, ama durum sadece dizgi hatası sonucu lycaeides yerine lycaedies yazılmasından kaynaklanıyormuş.

*

nabokov'un isminin bir kelebeğe verilmesi, belki de en sevdiğim gitarist olan mark knofler'i hatırlattı bana. en sevdiğim yabancı grup olan dire straits'in vokalistliğini de yapan knofler'in adı, madgaskar'da keşfedilen yeni bir dinazor türüne verilmişti. araştırmacılar, araştırma süresince dinledikleri knofler'in adını buldukları dinazora vermişler, böylece knofler de masiakasaurus knopfleri olarak literatüre girmişti.

elbette, bilim literatürüne giren ünlüler nabokov ve mark knofler'le sınırlı değil. dünyayı daha da berbat dünyaya dönüştüren "bush ve şürekası" da literatüre girmiş durumdalar. iki bin beş yılında yeni keşfedilen üç mantar ağızlı hamam böceği türüne tam da layık oldukları biçimde bush, cheney ve rumsfeld'in adı verilmişti: agathidium bushi miller and wheeler, agathidium cheneyi miller and wheeler ve agathidium rumsfeldi miller and wheeler...

1 Ekim 2011 Cumartesi

dialogue

- feneri ilk gördüğünüzde neler hissettiniz?

- okyanusla ilk karşılaştığımda hissedebileceğim her ne ise, işte o. uçurum kıyısı, kalp çarpıntısı.

- ya ben, beni ilk gördüğünüzde?

- yağmurlu bir gecede saatlerdir fırtınayla boğuşan ve artık karayı göremeyeceğini düşünmeye başlamış bir denizci feneri gördüğünde ne hissederse, işte o.

- tıpkı babam gibi konuştunuz.

- çünkü babanızdan çaldım.