28 Temmuz 2011 Perşembe

atışma - iki

ah muhsin ünlü ve ismet özel iki âşık gibi sazın tellerine vuruyor:

"seni şu dünya gözlerimle ne de seyrek görüyorum/ adıyla anılır bir beygir vardır/ ki tam tamına üç aydır/ inmiyorum sırtından!"

"seni dünya gözüyle bir kez daha görmek isteyen/ biri varsa buna şiir şahittir ben değilim."

26 Temmuz 2011 Salı

okumadan kitap eleştirisi

modern zamanlarda işlevi haber vermekten yeni ürünlerin reklamını yapmaya dönüşen gazetelere bakılırsa büyük-güzel-seksi-anne-esnaf dostu-göçebe-sürgün-firari yazar elif şafak'ın yeni romanı iskender, aşırı talep nedeniyle planlanan tarihten önce piyasaya sürülüp okuyucuya sunulacakmış.

ne güzel, dedim. böylelikle ramazan münasebetiyle plajlardan çekilecek tayfa da bir kaç günlüğüne dahi olsa kapağını erkekelifşafakiskender'in süslediği sarışın kitapları ellerinde, 'ben okuyorum yaa!..', diyebilir.

laf aramızda, sarışın kapak; kadınların sarışın olmayı, erkeklerin de sarışın talep ettiği bir coğrafya için fevkalede isabetli bir karar olmuş. neydi o 'aşk kitabı'nın kapağı? ülke tarihinin gördüğü en büyük pazarlama hatası: aşkın pembeyle uyumu güzel de, erkek adam pembe giyer mi? pardon, okur mu? allahtan birileri gri kapakları akıl etti de erkeklerimiz, her ne kadar kitabın erkek kahramanı, bizden böyle erkekler çıkmaz, denilerek büyük britanya yöresinden seçilmiş olsa bile, 'aşk'tan uzak ruhsuzlar olmadıklarını eşe dosta gösterdi.

dediklerine göre, sabancı ailesinin kadınlarından 'aşk'a düşkün bir üye, evvela romanın yazarıyla yemek yemiş, peşi sıra çalışanlarına hediye etmek için yirmi bin tane kitap almış. umarım, yirmi bin kitabın tamamı değilse de büyük kısmı pembe kapaklıdır da karda azalma olmamıştır.

'aşk' dolu günlerin unutulmaya başladığı günlerde, kendisini 'aşk'la kucaklayan geniş kitleye, benim başka cicilerim de var, diyerek, aşktan önce(a.ö) yazdıklarından kendince en iyileri seçerek kağıt helva tadında bir kitap yapmıştı.

kitabı görünce bir arkadaşım olası yeni kitap için isim bulmuştu, biz de çok gülmüştük: best of elif shafak... hem de yıllar sonra very best of elif shafak adındaki seçmenin seçmesini yaptığı kitabının da yolu açılmış olurdu.

sonrasında ortaokul kitaplıkları serisinden, okulu asan çocuklar için firarperest yazılar yayınlandı. herkes okusun diye ortaokul düzeyinde yazılan dergi yazılarından bir kitap yapalım cesareti için kendisini tebrik ediyorum. ama yıllar sonra yazacağı otobiyografisinde, bu kitap benim fikrim değildi, derse, tebriğimi geri alırım.

*

ve iki bin on bir yazı. iki bin dokuz martında yayımlanan ve türk yayıncılık dünyasında önemli bir rekora imza atarak, en kısa sürede en çok satan roman olan aşk'tan yaklaşık iki yıl sonra(a.s:iki).

iskender...

(böyle anlarda üç noktaya sığınmayı seviyorum. bir iki üç: ne kadar vaatkar...)

yazar, irtifa kaybının farkında olmalı ki, bir kadın yazar olarak kahramanı erkek bir roman yazmanın zorluğu söylüyor ve hiç olmazsa buradan bir takdir almayı umuyor. neden zor olsun ki, diye sormak istiyorum: yazar mısınız, yoksa olay yerinden bildiren muhabir mi? sakın romanlarınız otobiyografik unsurlarla bezeli olmasın. üstelik iskender adı bu kadar tanıdık iken.

hiç kimseyi yargılamadan, insanı ve insanlığı anlamaya çalışarak yazılan bu romanda elbette kadın olacak: esma. tam da olması gerektiği gibi bir kadın; zeki, duyarlı ama aynı zamanda kızgın ve kırgın. hiç olmazsa bir tane, insan sevgisiyle dolu, dünyaya zen tadında bakan bir karakterimiz de olmalı ki çember tamamlansın: yunus. ama uzak doğu felsefesi yerine bir süredir yakın doğu felsefesi tüketiyoruz değil mi? o halde yaşasın mevlana, şems, yunus emre...

'aşk'ın daima sattığı, bilinen bir gerçek. o halde ondan da bahsedelim: ama ne işimiz var, ibn-i hazm, ortega y. gasset, stendhal'le, hafif bir şeyler olsun; mevlana'nın en anlaşılır yerleri, bir kaç tane de emesende kişisel ileti yapılabilecek, feysbukta duvara monte edilebilecek cümle işimizi görür.

'aşk aptallar içindir' çünkü 'en çok onu küçümseyenlere çarpıyor'. ama benim favorim; 'en çok sevdiklerimiz incitir bizi'. en küçük hayal kırıklığında sığınılacak bir liman daha. sanki mevlana'dan alınmış gibi. hayır, hayır... sanki mevlana'nın ingilizcedeki bir tercümesinden alınıp türkçeleştirilmiş gibi.

*

sakın kanma okur. bu kadar kısa sürede yazılan bir roman roman değildir. romanın sözlüklerdeki tarifine uyan, ortaokul düzeyinde bir toplamdır.

bu reklam bombardımanına aldanma okur. çünkü, reklam sana ihtiyacın olmayanı satın aldırmayı hedefler. iyi bir ürün kendini zaten sattırır. ayşe arman'la röportaj yapmaya ihtiyaç duymaz.

yazarını iyi seç okur. yazar dediğin, pop yıldızı imajıyla kurulduğu tahtta halktan insanlara tepeden bakıp onlarla ilişkilerini lütuf olarak sunmaz, günlerce süren stüdyo çalışmalarının sonundaki fotoğraflarla var olmayı tercih etmez, ben güzel bir kadınım diye kendini yerlere atıp sonra bundan rahatsızım, en mahrem zamanlarını pornografik bir içgüdüyle paylaştıktan sonra kendimi belki ilerde anlatırım, ayağına yatmakla hiç olmaz.

kitabını iyi seç okur. kapak güzellerine aldanma. kitabın mobilyalarınla uyumunu dert etme. en önemlisi tüketim maddelerine dahil edip metalaştırma.

*

türkçenin en büyük şairi ismet özel'in son harikası of not being a jew'da, john maynard keynes'ten nefretimin yirmi sebebi başlıklı nefis bir şiir vardır. elif şafak'a duyduğum nefrete yirmi sebep bulabilir miyim bilmem, ama kendisinden nasıl nefret ettiğimi iyi biliyorum.

benimki, insanlar bana kayıtsız kalmasın da ne olursa olsun, isterse nefret etsin pozlarındaki bir yazarın arzusuna uyup, ondan nefret etmeyi seçmek.

24 Temmuz 2011 Pazar

bir masada iki kişi: rüya

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- bu sabaha karşı bir rüya gördüm.

- nasıl bir rüya bu?

- burada başlıyordu. okuduğum kitaptan başımı kaldırdığımda bana bakan bir çift gözle karşılaştım. karşımda tanımadığım bir adam oturuyordu.

- yaklaşık on dakika önce, oturabilir miyim, diye sormuştu.

- gülümsedi, sessiz sedasız bir güzelliğiniz var, dedi.

- adam bunu söyleyince, bakışlarındaki tebessüm bir kelebek gibi havalanmış dudaklarına konmuştu.

- tam üç ay önce. bir sürü mutlu gün ve gece...

*

sonra masaya eğildi, o güzelim elini uzatıp elimi buldu. zarif bileğini kavrayıp avucunu öptüm. gelecek günlerin bir sürü mutsuz gün ve geceye gebe olduğunu henüz ikimiz de bilmiyorduk.

22 Temmuz 2011 Cuma

günün sorusu: kelebek

kanatlarına dokunulmuş bir kelebek yeniden uçabilir mi?

kelebek

bu ara külliyatına daldığımız nabokov'un kelebek uzmanı olduğundan bahsetmişken, dahası o külliyatın sayfalarında kelebekler etrafımızda uçuşurken...

bir kaç (ç)alıntı* bilgi not düşelim blog bulvarına.

*

"eğer kozadan çıkmak üzere olan bir kelebek görürseniz, ona yardım etme isteğine kapılmayın; yardım ederseniz, rengi solar; kozayı kırıp açmak için harcadığı çaba, kanatlara kan gitmesi sağlar; bu da rengi ve desenleri oluşturur."

"doğada pembe kelebek yoktur. bu yüzden bin dokuz yüz altmış dokuzda hyde park'taki rolling stones konseri sırasında havaya uçurulan kelebekler pembe boyaya batırılmıştı."

"bazen kelebekler yumurtalarını çömlekçi avlusundaki vazolar gibi düzenli gruplar halinde ağaç kabuklarına bırakırlar; bazen de yumurtalar, insan dilindeki tat alma noktalarının birbirine uzaklıkları kadar aralıklarla bir yaprağın üzerine konumlanır ya da dönen bir merdiven gibi bir dalın etrafına sıralanırlar. renkleri kontak lensler ve bitince atılan çakmaklar kadar çeşitli ve onlar kadar renklidir."

"bazı kelebeklerin yumurtaları, yırtıcı hayvanlardan korunmaları için zehirli kimyasallar içerir. özellikle de yumurtalarını kümeler halinde bırakan ve yumurtaları göz alıcı renkte olan kelebekler."

"incil'de kelebeklere tek bir atıf bile yoktur. kuran'da da kelebek yoktur; ama dokuz tane kuş ya da kanatlı yaratığın adı geçer: tatarcık, arı, sinek, çavuşkuşu, çekirge, isa'nın kuşu -yani yarasa, karınca ve bülbül..."

"bin altı yüz seksende çıkarılan bir irlanda yasası, beyaz kelebeklerin aslında bir çocuğun ruhu olduğunu ve öldürülemeyeceğini söyler."

"romen genç kızlar, uygun eş bulabilmek için kelebek kanadından içki yapar, fildişi sahilleri'nde ergenliğe geçen çocuklar ise kanatlarındaki renkleri biriktirmek için avladıkları kelebeklerle, kıllarını çıkartacağı, erkekliklerini geliştireceği ve cinsel güç kazandıracağı inancıyla koltuk altlarını ve cinsel bölgelerini ovarlar."

"uykucu portakal adı verilen bir kelebek vardır... sibirya ormanlarında ve himalayalarda, ısırgan kelebeği bulunur; güneydoğu asya adalarında da, atlas pervanesi... ve başka, daha da garip isimler: sekiz şekli, seksen şekli... sikkim'in ormanlık yamaçlarında, gezegende en az rastlanan cevherlerden biri, hindistanın sezarı adı verilen bir kelebek vardır."

"tehdit altındaki çatalkuyruk kelebeklerinin bir türü olan bhutan glory, dağlarda ve uzun ağaçların yetiştiği dağ vadilerinde yaşar. yüksek doruklarda kanat çırpmayı sever ve zehirli sarmaşıkların üzerine yumurtlar. kanatlarında milyonlarca parfüm molekülleri taşıyan bu kelebek, öldükten sonra da bu kokuyu yaymaya devam eder."




*: bu bilgileri, nadeem aslam'ın türkçeye kaybolan sevgililere yollar gibi berbat bir isimle çevrilen maps for lost lovers adlı kitabından (ç)aldım.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

altı çizili satırlar: lujin savunması

bu ara nabokov okuyorum...

*

bir süredir, yaşım kemale ermeden önce "nabokov külliyatı"nı okumak, "aradan geçen yıllar içinde kitap aynı kalırken okur bambaşka bir insana dönüştüğünden bu ikinci okuma yeni bir okuma anlamına gelir," diyen italo calvino'ya da itimat ederek, önceden okuduğum sebastian knight'ın gerçek yaşamı, karanlıkta kahkaha, lolita ve solgun ateş'i yaklaşık on yıl sonra yeniden okuyup içimde neler değişmiş görmek istiyordum.

nabokov'un, rusça kitaplarım arasında en fazla 'sıcaklığa' sahip olan ve bu sıcaklığı yayan kitabımdır, dediği, lujin savunması ise, hangisinden başlasam diye işaret beklediğim bir anda ingilizce baskısı için nabokov'un yazdığı önsözü okuyunca ilk kitap oluverdi.

*

st. petersburg'da doğup ve isviçre şehri montreux'de ölen, kayıtlara rus asıllı amerikalı yazar olarak geçen nabokov, aristokrat bir aileden geliyordu. devrim'den hemen sonra ingiltere'ye göç etti. cambridge'deki trinity college'da önce zooloji, ardından fransız ve rus edebiyatı öğrenimi gördü. daha sonra berlin ve paris'te yaşadı.

eserlerinin freudiyen yöntemlerle okunmasından duyduğu rahatsızlığı her fırsatta dile getirse de kahramanlarında sadece ruhundan değil hayat hikayesinden de parçalar vardır.

en başta anadilinde eserler yazan nabokov, bin dokuz yüz kırk yılında oğluyla birlikte amerika birleşik devletleri'ne taşınır ve otobiyografik romana bambaşka bir soluk getiren (üvey abisi yazar s.knight'ın hikayesini yazmak için yola çıkan yazar-ben aradaki sınırı çokça ihlal eder) sebastian knight'ın gerçek yaşamı'nı ingilizce olarak yazar. sonrasında da bu dili "şaşırtıcı bir yaratıcılıkla kullanarak" yazmaya ingilizce devam etmiştir. yazara tüm dünyada ün kazandıran lolita'da aynı dönemin ürünüdür.

rusça dışında ingilizce ve fransızca'yı da ustaca kullanan nabokov, romanlarında ustaca kurulmuş olay örgüsü ve kurguyla maharetle oynamasıyla çağdaş edebiyatta önemli bir yer edinmiştir.

kelebek uzmanı olan nabokov, iflah olmaz satranç ilgisini de her romanında belli eder.

*

lujin savunması ise, ailesinin mutsuzluğundan santrancın dünyasına kaçan ve orada 'on sekiz yıl, üç ay ve dört gün' kalan bir çocuk-adamın hikayesi.

ve de satranç dışında hatırlayabildiği tek şey olan çocukluğunun...

orada ne kadar uzun bir zaman geçirdiğini farketmesine neden olan genç kadın oradan çıkması için elini uzattığında, satrançtan başka bir şey bilmeyen lujin'in kendini yabancı hissetmesi biraz da bundan.

genç kadın ve okurun da bilmedikleri vardı: 'tasavvur bile edilemez gibi görünen' işlerin bu denli hızlanması, düşüşü hızlandırmasa da yeri yaklaştıracaktır.

altı çizilmiş satırlar arasından seçim yapmanın zorluğunu bilenler ve altı çizili satırlar başlığını kitaptan konuşabilmek için bahane ettiğimi farketmiş olanlar, "çılgınlar gibi bir çok satırın altını çizdiğim bu kitapta, altı çizili satırları önsözden seçtim," dediğimde, eminim şaşırmayacaktır.

"son zamanlarda rusça romanlarımın (ki arkası gelecek) ingilizce baskılarına yazdığım 'önsöz'lerde viyana ekibine yüreklendirici birkaç söz söylemeyi kendime iş edindim. bu önsöz de istisna olmayacak. psikanalistler ve psikanalizin gazabına uğramış olanlar umarım lujin'in geçirdiği sinir krizinden sonra maruz kaldığı tedavinin ayrıntılarından -mesela bir satranç oyuncusunun kraliçe'de (vezir'in ingilizce'deki karşılığı) anneciğini ve rakibinin şahında da babacığını gördüğüne dair şifa verici imalardan memnun kalacaklardır ve bir pixlok takımını bir romanın anahtarı sayan küçük freudcu hiç şüphesiz kahramanlarımı, anne babamın, sevgililerimin ve değişik kimliklerimin kendi kafalarında karikatürize edilmiş halleriyle eşleştirecektir. bu türden hafiyelerin ağzına bir parmak bal olsun diye itiraf ediyorum, lujin'e fransız mürebbiyemi, cep satrancı takımımı, yumuşak başlılığımı ve duvarlarla çevrili bahçemden koparttığım şeftalinin çekirdeğini verdim."*



*:iletişim yayınları, 2008

18 Temmuz 2011 Pazartesi

bitiş

her şey gibi aşk da biter. uzaklaşır.

vurulan birinin yaranın sıcaklığıyla vurulduğunu hissetmemesi gibi biz de bitişleri hissetmeyiz. ya da görmezden geliriz. hatta kabullenmeyiz.

ama bitmiştir. anlamak içinse içimizden başka yerlere bakmamız gerekir.

tıpkı çizgi film kahramanları gibi... hani, kovalamacanın sonunda bir uçurum vardır ve hızını alamayan kahramanımız bir süre boşlukta yol alır. sonra durur. ilk önce aşağıya, peşi sıra şaşkın bir ifadeyle biz seyredenlere bakar.

ve düşer.

14 Temmuz 2011 Perşembe

delenda carthago*: kartaca'yı değil putları

iki ayda bir görücüye çıkan notos, haziran-temmuz sayısında kapağını oğuz atay’a ayırıp, yirmiden fazla yazar ve eleştirmeninin oğuz atay'ı, edebiyatını ve tutunamayanlar'ı ele aldığı kapsamlı bir dosya hazırlamış.

semih poroy’un oğuz atay’ın dünyasını resmettiği özel çizimlerle süslenen dosyanın sunuş cümlesi ise 'demiryolu hikayecileri-bir rüya' başlıklı oğuz atay öyküsünün ünlü 'ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin?' cümlesi.

biliyorum buraya kadar bir gariplik yok. köpek adamı ısırmadığına göre, neden bu bahis?

geliyorum...

her şey kurallara uygun ilerlerken, şavkar altınel(bu vesileyle kendisinin iki bin on bir-erdal öz edebiyat ödülü'nü kazandığını, şavkar' ın manasını için sözlüğe baktığımda da -eğer müstear değilse çocuğuna bu ismi veren ebeveynlerin zihin yapısını çok merak ettim- adının anlamını öğrendim)‘oğuz atay adı aklınıza ilkin neler getiriyor?’ sorusunu, yıllardır bu anı bekliyormuşçasına 'şehvetle' cevaplamaya girişmiş:

oğuz atay denince aklıma ilk gelen başarısızlık oluyor. yarattığı kahramanların 'tutunmak' konusundaki dillere destan başarısızlığından değil, atay’ı (ya da, daha doğrusu, okuduğum tek yapıtı tutunamayanlar’ı) sevmeyi başaramamış olmamadan söz ediyorum.

bana göre ‘tutunamayanlar’ bir küçük burjuva krizinin, mühendis olmanın, ‘salon salamanje’lerde yaşamanın, ‘bir kadınla iki çocuğun sorumlu saymanlığı’nı yapmanın hikâyesi. bunda bir sorun yok: bir flaubert bu malzemeden büyük bir roman çıkarabilirdi. ama atay, flaubert değil, çok etkilendiği belli olan modernistlerden biri de değil, her şeyden önce de ‘kendisi’ değil. başkahramanına ‘özben’ soyadını vermiş, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi... tezer özlü’nün benzer krizlerden yola çıkarak yazdıklarını otantik bulup severek okumama rağmen atay gözüme sığ ve yapay görünüyor.


son demde, türkiye’de onca insanın başucu kitabı olan bir roman neden benim için neredeyse itici? atay adını duyduğumda bende okur, hatta insan olarak eksiklik olabileceği kuşkusuna kapılmadan edemiyorum, diyerek şehvetine gem vurmaya çalışmış ama uçak dağlara çarpalı çok olmuş.

*

mevzu oğuz atay gibi şefkat duyduğumuz biri olsa da bu yoruma diyecek sözümüz yok. çünkü düşünce özgürlüğü kadar düşünceyi rahatça ifade edebilme özgürlüğü de var.

eğer okurun sevgisini popülerlik olarak görüyor ve popüler olana çamur atma sevdasındaysa bunu anlarım; hatalıdır.

hazır ödülümü kapmışım, sivri laf edeyim de konuşulsun, demişse anlarım: insanız, hepimizin zaafları var.

ama neredeyse otobiyografi sayılabilecek tutunamayanlar'daki yaşanmışlık hissini yoksayan birine ya 'otur, sıfır'..' ya da 'olmamış, yeniden çalış.' derim. üstelik aynı kişi, oğuz atay'ın bir kaç model altı ve ününü yazdıklarından daha çok yaşantısına borçlu tezer özlü ise.

*

ve fırsatını bulmuşken ben de, oğuz atay türkçedeki en sevdiğim yazarlardan biri, tutunamayanlar ise saatleri ayarlama enstitüsü ve kara kitap'ın peşi sıra türkçedeki en çok sevdiğim üçüncü romandır, dedikten sonra kartaca'yı değilse de putları yıkmak isterim.

erken yaşta kaybettiğimiz 'canım' oğuz atay, eminim yaşı kemale erecek kadar yaşamış olsaydı, tıpkı john fowles'ın büyücü'süne yaptığı gibi o da tutunamayanlar'ı gözden geçirir, 'yeniden' ibaresiyle olmasa da okura bir defa daha sunardı.

çünkü tutunamayanlar'da bir olmamışlık hissi vardır. eğer futbol lisanıyla söylersek, oyununu henüz doksan dakikaya yayamaz. edebi manada bize haz veren anlar, yazarlığının değil, okuduğu onlarca kitaptan muhteşem hafızasına takılanların ve ilham anlarının kalemine armağan ettikleridir.

ve saatleri ayarlama ensitüsü ve kara kitap'ı, gölgesizler'i hatta dublörün dilemması'nı, tercüme olmasına rağmen nabokov'u okurken aldığımız edebi hazzı tutunamayanlar'da ancak zaman zaman alırız. kaldı ki, meftunları arasında bile, ilk denemede tutunamayanları yarıda bırakanlar çoktur.

edebi haz derken, maceranın heyecanlı ve sürükleyici oluşunu, kitapta kendimizi bulmayı, kahramanla empati kurmayı kastetmiyorum elbette. çünkü tutunamayanlar'ın kıymeti tam da buradan geliyor; bize tuttuğu aynadan...

o kitapta kim kendini bulmadı ki? kim tıpkı ben, sanki benim ruhumu anlatmış demedi?

ben tutunamayanlar'ı kahramanlarının cazibesi yüzünden, satır aralarında kendimi görür gibi olduğum için seviyorum. yoksa objektif bir değerlendirme yapıldığında, edebi beğenisine itimat ettiğim ettiğim bir çok kişinin de dediği gibi atay romanlarının en iyisi tartışmasız tehlikeli oyunlar'dır.

*

ne olurdu sanki, ömrü biraz daha uzun olsaydı ve türkiyenin ruhu'nu yazabilseydi. o zaman bunları tartışmıyor olurduk.

türkiyenin ruhu da 'canım oğuz'un 'yazılmamış' değil, 'yazılmış' en iyi romanı olurdu.




*kartacayı yıkalım(cemil meriç)... meşhur romalı devlet adam ceto, yunan adetlerinin roma'ya yerleşmesinden şikayetçiydi. bu sebepten filozofların kapı dışarı edilmesini, roma'nın düşmanı olarak gördüğü kartaca'nın ortadan kaldırılmasını ister, bu yüzden senatodaki her konuşmasını aynı cümle ile bitirirdi: ve ayrıca şuna kaniyim ki, kartaca mutlaka yıkılmalı (carthago delenda est)...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

woke up this morning*

ingiliz grup alabama 3 -yani a3-, the sopranos** bahsine giriş yapıyor: woke up this morning...

"bu sabah uyandın ve bir silah aldın./ annen hep derdi ki, sen seçilmiş kişisin./ eşine zor rastlanır birisin, parlamak için yanmalısın./ ama uğursuz bir işaretle doğdun ayın ikinci dolunayında..."

*alabama3, woke up this morning


**merkez üs: http://www.hbo.com/the-sopranos/index.html

12 Temmuz 2011 Salı

becca corbett*

onu ilk defa zengin mahallesinde olduğu belli, göl manzaralı pahallı bir evin bahçesine moda ve dekorasyon dergilerinden çıkma bir 'hal'de ve bin bir özenle çiçek dikerken gördüğümüzde kıskanılası duruyorsa eğer, komşu kadının birazdan o çiçeğin üzerine yanlışla basacağını bilmediğimiz içindir.

kendi kendimize, hayatın bu kadınla bir alıp veremediği mi var, diye sorarken, o, tam sekiz aydır dört yıllık bir varlığın yokluğuna tahammül etmeye çalışıyor, hiç olmazsa yok sayamadığı bu acının içinde kaybolmayı hayal ediyordur. o ev, o bahçe, hatta evlilik yalan, tek gerçek ise gizli bir matemi ima eden pastel kostümlerdir.

üstelik sadece hayatla değil, melek istiyorsa neden kendine bir tane yaratmıyor da benim meleğimi alıyor, dediği, tanrıyla da arası bozuktur.

geriye paralel dünyalarda yaşayan ve 'mutlu becca'ların varlığı kalır ki, asla dolmayacak bir boşluk duygusuyla baş etmenin, eğlenceli bir günün akşamında kalabalık dağılıp bir başına kaldığında, cebinde taşıdığı 'tuğla'nın gerçekliğine tahammül etmenin bundan başka bir yolu yoktur.


*: john cameron mitchell, rabbit hole

11 Temmuz 2011 Pazartesi

ilk izlenim için tek bir şansın vardır: iki

“geri dönüp yanına yaklaşarak: ‘hanımefendi!’ diyecek oldum. ama bu seslenişin, rus sosyete romanlarında binlerce kez yinelendiği aklıma geldi. (dostoyevski, beyaz geceler)”

*

“...kahramanlar hiç takdim olunur mu? onlar ancak, sevgililerini muhakkak bir ölümden kurtarmak suretiyle tanışırlar. (lermantov, zamanımızın kahramanı)”

*

“teşekkür etti: ‘ben enver, enver paşa’ diyerek elini uzattı.
‘ben de dilera dilemma.’
gülümseyerek ‘kesinlikle yalan söylüyorsunuz, saygıdeğer bayan’ dedi, ‘o romanı ben de okudum’ (menteş, korkma ben varım)”

7 Temmuz 2011 Perşembe

fermat'nın son teoremi*

çağrışım bu hayattaki en güçlü şey. liman setini aşıp limana demirlemiş gemilerin yelken direklerini kıran dalgalar gibi unutuşun huzurlu limanına demirleyenleri tarumar eden bir güç.

belki bir koku, belki bir şarkı... bir kitaptan bir cümle, bir bebeğin orta çağdan kalma bir tabloda annesinin yanağına dokunan parmakları...

ya da bir fotoğraf; kendisi gölgeye sığınmış olsa da sırtını bir parkın güneş altındaki çimenliğine yaslamış kırmızı bereli bir adam. bu adam, uzun kızıl sakalları, kalın çerçeveli gözlükleri, açılmış alnı ve arkasında durduğu masanın önüne asılı büyükçe bir kağıda yazdıklarıyla -i will talk with anyone about anything- birleşince kendini eleveriyor.

benimle sigaranın zararlarından, uzaydaki karadeliklere kadar her konu da konuşabilirsiniz, demeye getiriyor. üstelik ücretsiz...

*

pierre de fermat hukuk eğitimi görmüş, politikaya atılmış, hakimlik yapmış, şiir yazan ve matematikle uğraşan tipik bir on yedinci yüz yıl fransız aydınıydı. diofant'ın aritmetik kitabını elinden düşürmeyen fermat, zaman zaman bu kitabın sayfalarına latince notlar da düşerdi. fermat ölünce oğlu babasının bu notlarını kitap halinde neşretti. ilgiyle karşılanan bu notlardan birinde fermat, "hiçbir küp sayı, iki küp sayıya ayrılamaz. aynı özellik dördüncü ve genel olarak ikiden büyük tüm kuvvetler için doğrudur." der.

asıl ilgisi teoreme dair olanlar için son çıkış. çünkü ben bu teoremin hikayesini, bir fotoğrafın çağrışımıyla gittiğim yıllar öncesinden kalma bir hikayeyi anlatmak istiyorum.

*

fermat bu notun hemen altına kendi el yazısıyla, "bu teoremin olağanüstü güzellikte bir kanıtını buldum; ancak bu sayfadaki boşluğa sığdıramadım" diye not düşmüştü. ama fermat, bin altı yüz otuz yedide yazıldığı tahmin edilen bu nottan ölümüne kadar bahsettiği ispatı hiçbir zaman yazmadı. belki de, aklındaki kanıtta bir yanlışlık olduğunu farketmişti. ne de olsa o günkü matematik bilgisiyle böyle bir kanıtın sağlanması olasılığı çok az...

on yedinci yüzyıldan bu yana birçok matematikçi fermat'nın son teoremi'yle uğraşsa da bin dokuz yüz doksan üç yılında ingiliz matematikçi andrew wiles problemi çözene kadar hiç kimse ispatı bulamaz. bir tek berlin üniversitesi'nden kummer çözüme yaklaşabilir.

hatta bu teoremin bir başka ünü de matematikte en çok yanlış kanıt verilen teorem olmasıdır.

özellikle on dokuzuncu yüz yılın sonuyla yirminci yüzyılın başlarında teoreme olan ilgi doruğa çıktı. wolskehl isimli bir matematikçinin vasiyetinde fermat'nın son teoremi'nin doğru kanıtını bulacak kişiye yüz bin mark ödül vaat etmesi bin dokuz yüz sekiz yılından sonra probleme ilgiyi daha da arttırdı. göttingen bilimler akademisi'ne bırakılan bu parayı kazanmak için koşul ise iki bin yedi yılına kadar doğru kanıtı bulmaktı.

paul wolfskehl, darmstadt üniversitesi'nde matematik profesörüyken fermat'nın son teoremi'yle başarısız bir şekilde uğraşmış, bu sırada başından bir de sonu iyi bitmeyen bir aşk macerası geçmişti. daha fazla yaşamak istemeyen wolfskehl intihar etmeye karar vermiş ve metodik bir alman olarak hayatına son vereceği günü ve saati belirlemiş. saptadığı 'son an' yaklaşırken gözüne kummer'in makalesi ilişmiş, zaman geçsin diye bu makaleyi okurken bir yanlış bulunca bu yanlışı düzeltmek için çalışmaya başlamış.

saatler sonra yanlışı başarıyla halledince, 'son an'ının çoktan geçmiş olduğunu farketmiş. ne yapması gerektiğini düşünürken, intihar etmenin anlamsız olduğunu anlamış ve yazdığı mektuplarla vasiyetini yırtıp atmış. ve yıllar sonra, bin dokuz yüz sekizde ölünce de yeni vasiyetinden az önce bahsettimiz ödül ortaya çıkmış.

bu vasiyetin gazetelerde yer almasıyla, probleme ilgi o kadar artmış ki, göttingen üniversitesi'nin ünlü matematik profesörlerinden e.landau kapısına, "bu odada fermat'nın son teoremi dışında her tür matematik konuşulur" diye bir yazı asmış.




*:bu yazı be.'ye çok şey borçludur. onu daha çok seveyim diye değil ('daha çok'un mümkün olmadığını o da biliyor) sırf ben mutlu olayım diye, internetin derinliklerinden bilim teknik'in ağustos-doksan üç sayısını ve prof. dr. tosun terzioğlu'nun fermat'nın son teoremi başlıklı yazısını bulup çıkartmasaydı bu yazı olmazdı.

5 Temmuz 2011 Salı

mektup

bu bir mektuptur,

ve aşktan söz etmeyi istemektedir...

eğer bu mektup değil de söz gelimi bir roman, hiç olmazsa kırık dökük bir öykü ve ben de yazılarını birilerine ithaf edebilecek kadar iyi bir yazar olsaydım, bu yazıyı hiç düşünmeden 'o güzel kadın'a ithaf ederdim. hüzün ve öfke dolu hırçın sesiyle 'aşk her defasında beni yarı yolda bıraktı' diyen, elindeki saç tokasını acıyla odanın bir köşesine fırlatan 'o güzel kadın'a...

eğer bu mektup değil de söz gelimi bir roman, hiç olmazsa kırık dökük bir öykü olsaydı, sonsuzluk benim için, bir yaz günü bozkır ortasındaki bir metropolün çok katlı binalarından birinin merdivenlerinde başladı, diyerek girerdim konuya.

konuya girip biraz da geliştirdikten sonra, yani tam da burada; birilerine bir öykü anlattırırdım konuya uygun, anlamı kuvvetlendirecek. havanın ağırlaştığı ve serinlik getirecek bir yağmurdan umudun kesildiği sıcak bir yaz gününde, yürüyüş yolunun çatallandığı yere konulmuş park kanepesine ablasının küçük kızıyla birlikte oturmuş bir teyzenin gökyüzünde yapayalnız kalmış bir parça bulutu seyrederek anlattığı bir öykü mesela.

/teyzenin görünüşü önemli değildir burada, konuyla bir alakası yoktur; siyah düz saçları bir nehir gibi omuzlarına dökülüyor olabilir. belki söz dinlemeyen kıvırcık saçlarını saç bandıyla zincirlemeye çalışıyordur. belki de nedensiz bir biçimde tek örgü yaptığı sarı saçları sırtına düşüyordur. gözlerinde fırtınalı ve karanlık bir denizde kaybolmamaya çalışan bir kayığın ışığı parlıyor olabilir. belki de gözlerinin gökyüzünde bulutlar saklıdır; o bulutlarda yağmurlar. kim bilir, 'gözlerinde maviye çalan su yeşili bir sarmaşıkla kaplı labirentler' vardır.

elleri güzel olsun isterdim ama. öyle ki, sadece görenlerin değil bu satırları okuyanların da ellerine bakıp, içlerinden bir karşılaştırma duygusu geçecek kadar güzel.

bedeni ruhundaki kırılganlığa ayna olacak kadar narin. sanata, özellikle de resme ilgisi çok. yaşamının en güzel yıllarını onu kırmak için elinden geleni ardına koymayan bir dünyada mutlu olmaya çalışarak geçirmiş. belki de bu yüzden içindekilerle uyuşamadığı hayat yerine kendine bir dünya kurup orada yaşamayı seçmesi.

bazan oradan çıkmış ama kendisini anlayacak sandığı birilerine kalbini açtığında yaşadığı şeyin adı, hayal kırıklığı, olmuş. erkeklerin özeti ise, beyaz atlı prens sandığı siyah atlı prensler.

duygulu, zeki, bir o kadar da kırılganmış. durgun bir havuzun yüzeyine düşen yağmuru çok severmiş.

bilirmiş, sevenleri onun bu haline üzülürler ama içten içe onun gibi olmak isterlermiş.

çok uzamış sözün burasında en iyisi o kadını rahat bırakmak. bırakalım renksiz kalsın, sadece dış çizgileri belli olan, ressam tarafından renklendirilmemiş beyaz bir biçim.../

o halde anlatsın o kadın, anlatılması gerekeni; yazılanlar mektup değil de söz gelimi bir roman, hiç olmazsa kırık dökük bir öyküymüş gibi...

teyzelerin küçük yeğenlerine anlattığı bütün öykülerde olduğu gibi bu da bir prenses öyküsü olsun. yeğen ki, sadece gül alıp satan değil, aynı zamanda deren...

/uzak bir ülkede annesi, babası ve kardeşleriyle birlikte mutlu bir şekilde yaşayan bir prenses varmış. tüm aile, hatta tüm saray halkı bir gün pikniğe gitmişler. belki de hayatının en mutlu gününü yaşayan, bütün gün koşup oyunlar oynayan prenses, sonunda yorulup bir ağacın altında derin bir uykuya kalmış. akşam olup dönme vakti geldiğinde ise prensesin yokluğunu farkeden kimse olmamış. prensesi daha az sevdikleri için değil, o ülkede insanlar ancak ona kadar sayabildikleri ve prensesin iki elin parmaklarından daha fazla kardeşi olduğu için.

yıldızlar altında uyandığında, ilk önce annesine seslenmiş, sonra babasına. nihayet kardeşlerinin her birine. cevap alamayıp yalnız olduğunu anlayınca korkudan ağlamaya başlamış. aslında korkudan değil, kendisine kızmakla meşgul olduğu için korkmak aklına gelmiyormuş. bu kadar çok oyun oynadığı için kızıyormuş kendine. o zaman yorulmaz, uykusu gelmezmiş.

ama çok geçmeden, prensesi çocukluktan kadınlığa taşıyacak bir uyku, sanki yatağında uyurken penceresinden odasına dolan serin rüzgarın ürpertisiyle diğer yanına dönüp uyumaya devam etmiş gibi onu yeniden kollarına almış.

her masalda olduğu gibi o da yıllar yıllar geçtiğini bilmeden uyandığında, bir mucizeyle karşılaşmışçasına, hayranlıkla ona bakan bir adam görmüş. adam, gözleri prensesin gözlerine değince gülümsemiş./

burada bir suskunluk armağan edelim teyzeye, tıpkı çok önemli bir şey söyleyecekmiş de, güç toplamak istiyormuş gibi...

söyleceğinin anlamına anlam katmak ister gibi...

tıpkı hikayenin özü bu suskunlukta saklıymış gibi...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

günün sorusu: fotoğraf

baidoa'da açlıktan bitkin düşmüş çocukların yanında poz veren sophia loren'i ve onun fotoğrafını çekmek için, ayakta duracak gücü kalmamış somalili çocukları itip kakan paparazzilerini hatırlıyor musunuz?

1 Temmuz 2011 Cuma

anlatacak bir hikaye

'o kız'dan bir kaç yıl sonraydı.

kadınlardan oluşan bir topluluğa ev sahipliği yapıyordum. hem ev sahibi hem de tek erkek olunca hikaye anlatma görevi haliyle bana düştü. şikayet etmedim; zaten neden bu kadar çok okuduğumu, neden bu kadar çok seyrettiğimi soranlara 'kadınlara anlatacak bir hikayem olsun diye' cevabını veren ben değil miydim. laf döndü dolaştı, 'o kız'ı da anlattım.

içlerinden ünvanı en büyük olanı, göğsündeki madalyalardan gözlerimizin kamaşmasından da cesaret bularak sordu:

- bunları yaşadın da ne oldu?

ve o gün nasıl oldu bilmem, babamın böylesi durumlarda verdiği cevabı kullanmak yerine kendi cevabımı buldum:

- en azından anlatacak bir hikayem oldu...

ilk izlenim için tek bir şansın vardır

"...daha ilk karşılaşmada birbirine her şeyi söylemek, karşınızdaki de size açılsın diye her şeyinizi ortaya dökmek hem safça hem de düş kırıklığı yaratıcıdır. bu davranış, çok büyük yanılgı tabii, her iki tarafın birbirini tanıdığını, tek parçadan oluştuğunu ve ötekiyle girişilen ilişkinin bizi değiştirmeyeceğini, bizi kendi içinde daha da sağlamlaştıracağını varsayıyor. kendini böyle sunmak -işte ben ezelden beri böyleyim ve sonsuza dek böyle kalacağım demek- kendini olduğu gibi ortaya koymak değil, bir imgede gizlenmek, donup kalmaktır gerçekte; tuhaf bir karşıt anlam sayesinde içtenliğin aşırılığı yalanın doruğu olup çıkıyor; kendine karşın değiştiği için ötekine yalan söylüyor çünkü orada, ya da değişimi kabul etmeyi yadsıyarak kendine yalan söylüyor. göze girme sanatı, karşılık itiraflara halk dilinde açılma, içini dökme denen şeye indirgendiğinde suç ikrarı bayağılığına düşer ve tanışmanın, yavaş yavaş önümüzde açılan ve algılaması bizi allak bullak eden bir dünya yaratma gücünü yok eder."*


*: pascal bruckner, masumiyetin ayartıcılığı