31 Ekim 2010 Pazar

sanat

"sanatı yumuşakça size destek olup kendinize güveninizi artırmak için yaratılmış bir şey olarak düşünmeyin. sanat bir brassière değildir. en azından bu sözcüğün ingilizcede taşıdığı 'sutyen' anlamında. ama brassière' in fransızcada 'can yeleği' demek olduğunu da unutmayın."*


*: julien barnes, flaubert' in papağanı

28 Ekim 2010 Perşembe

belki

geçmişimde 'belki' yok benim.

geleceğimde 'belki'.

24 Ekim 2010 Pazar

yakamoz

biraz soğuk hava iyi gelir diyerek kendimi vurduğum sokaklarda fark ettim ki, takvimler sokak lambalarının kaldırımlara yakamoz bıraktığı mevsimi gösteriyor.

21 Ekim 2010 Perşembe

aslında

"asıl sözlerimiz söylenmemiş kalanlar, başkalarının duymadıkları ve, eğer söyleyebilmiş olsak, hem onları hem de kendimizi şaşırtacak olanlardır."*


*: abdülhak şinasi hisar, çamlıcadaki eniştemiz

serseriler kıralı ibrahim*

dün galata rıhtımında dolaşan garip kıyafetli bir adam herkesin nazarı dikkatini celbetmiştir. arkasında eski bir kaput, ayaklarında kalın kunduralar ve başında da deve tüyü renginde ketenden şekilsiz bir kasket bulunan bu adam karışık sakallı, uzun tırnaklı ve garip tavırları ile de ayrı bir husisiyeti haizdi... bir çok kimsenin merak ile yakından tetkik ettikleri bu adamın başındaki kasketinde arap harfleri ile ve siyah mürekkeple, serseriler kıralı ibrahim yazılı idi.


*: 12 haziran 1929, cumhuriyet gazetesi

18 Ekim 2010 Pazartesi

günün sorusu: gölge

ya yeryüzüne uzanan gölgelerimiz değil de asıl göğe ulaşmaya çalışan bizler birer gölgeysek?

antalya: bir festivalden fazlası (sonra)

pek de kısa sayılamayacak hayatımda türk sinemasını etkileyen üç tane devrime şahit oldum: seksenlerin sonunda yeniden açılmaya başlayan sinema salonları, eşkıya ve en nihayet geçtiğimiz günlerde sona eren altın portakal film festivalinde ulusal uzun metrajlı film yarışması' yla taçlanan büyük sinema patlaması...

*

seksenli yılların sonu doksanların başında rahat koltuklar, klimalar ve sağlam ses-görüntü sistemleriyle yeniden açılmaya başlanan sinema salonları, oynattıkları 'devamlı' filmlerle nezih bir yer olmaktan çıkmış sinemalara eski itibarını yeniden kazandırıp, 'film sinemada izlenir' çok haklı sözüyle sinemaseverleri bu salonlara davet etmişlerdi.

daha çok film gösterebilmek için icat edilen cep sineması komedisi, büyük şirketlerin kendi filmlerinden başkasına izin vermeyerek zor durumda bıraktığı bağımsız ya da yarı bağımsız filmler ise bu devrimde dökülen kardeş kanıydı.

*

eşkıya ise uzun süredir üretim ve seyirci sayısı bakımından büyük bir çöküş yaşayan ve elinde kalan ne varsa hollywood şirketlerine kaptıran türk sinemasının kaderini değiştirdi. aynı zamanda kendisini burjuva sınıfının buhranlarına kaptırmış türk sinemasının neden seyirci tarafından benimsenmediğini dost düşman herkese gösterdi. çünkü, batıya uzanmaya çabalasak da köklerimiz doğudaydı ve masallara ihtiyacımız vardı. edebiyatta yapmıştık ama sinemada 'varoluş' umuzu sorgulamak için henüz erkendi.

tüm zamanların izleyici rekoru kırıldı. türk filmi izlenmez yargısı yıkıldı. tek kötü yanı ise yavuz turgul gibi usta bir yönetmenin sonrasında sadece eşkıya taklidi filmler (gönül yarası ve senaryosunu yazdığı kabadayı) yapması, büyük oyuncu şener şen' in sonraki filmlerinin eşkıya' nın yeni macerası gibi durması.

*

doksanlı yılların ikinci yarısında nasıl pop müziği patlaması yaşanmışsa benzer biçimde on yıl sonra sinema patlaması da yaşandı. belki bu patlama kraltv muadili bir kanal doğurmadı ama gerek dijital kamera kullanımının düşürdüğü maliyetler gerek kültür bakanlığı ve sponsorların desteğiyle her türk entelinin içinde 'yol filmi çekmek' diye bir aslan yattığı ortaya çıktı.

bu patlama olmasaydı polis, takva, organize işler belki çekilecek ama sonbahar özcan alper' in zihninde bir gün gerçek olmayı bekleyen bir hayal olarak kalacaktı. biz de türk sinemasının son on yıldaki en iyi işinden mahrum kalacaktık.

ve bu yıl... altın portakal film festivali ulusal uzun metrajlı film yarışması' nda yaşları yirmi beşle otuz beş arasında değişen genç yönetmenler çoğunluktaydı. öyle ki derviş zaim, orhan oğuz, sinan çetin, tayfun pirselimoğlu' nun filmleriyle yarışan bu yönetmenlerin dokuzu ilk filmleriyle oradaydı.

üstelik bu gençler ödüllerin 'çoğunluk' unu da aldılar.

festivalin asıl galibi ise venedik film festivali’ nde ‘geleceğin aslanı’ ödülünü kazandıktan sonra kendi seyircisi önüne ilk kez altın portakal’ da çıkan ve yarışmada 'en iyi film' , 'en iyi yönetmen' ödüllerini kazanırken, başrol oyuncusu bartu küçükçağlayan' a da 'en iyi erkek oyuncu' ödülünü kazandıran çoğunluk oldu. çoğunluk da yönetmen seren yüce' nin ilk filmi. ve seyredenlere göre sonbahar' dan sonraki en iyi ilk film.

belki bu gençlerin kaderi de tek albümlük (hatta tek şarkılık) saltanatları olan şarkıcılar gibi olacak. yine de geriye sonbahar, uzak ihtimal, vavien kalsa bile değmez mi?




notgibi: bazı münafıklar yaş itibariyle şahit olabileceğim halde otoparka dönüşen, yerlerine apartman dikilen yazlık sinemaları neden listeye almadığımı soracaktır.
orada akan kan lehimize değildi ki devrim olsun.
olsa olsa darbedir.

15 Ekim 2010 Cuma

antalya: bir festivalden fazlası (önce)

ırk, etnisite, soy, milliyet, uyruk vb. kelimelerin uydurma, bunlar ve benzeri ne varsa saçma olduklarına inanırım.

ve bu saçmalıktan çıkacak bütün akım, düşünce ve felsefelerden nefret ederim.

*

bunları söyledim, çünkü bundan yıllar evvel arizona dream'in soundtrackini dinleyince varlığından haberdar olduğum, o filmi gördükten sonra da zamanın benim için kısıtlı koşullarına rağmen diğer filmlerini de izlediğim ve peşi sıra dostlarım arasına kattığım emir kusturica'nın beni nasıl incittiğinin kayıtlara geçmesini istiyorum.

beni inciten şey, taraf tutmaksızın bile sadece bir savaş olduğu için hatırlamaktan nefret ettiğim yugoslavya'nın parçalandığı olaylarda, emir kusturica'nın açık ve seçik bir şekilde hele de etnik temellere bakarak taraf olması(ymış).

kastettiğim, bosnalı bir müslüman ailenin çocuğu olarak doğan saraybosnalı kusturica'nın, "aslında sırp olduklarını, türklerle baş edebilmek için dinlerini değiştirmek zorunda kaldıklarını" ileri sürerek, iki bin beş yılında vaftiz olup ortodoks'luğa geçmiş olması değil.

o savaşta katliamlar yaşanırken ve bosna halkı açıkça soykırıma hedef olurken halkına karşı akıl almaz bir duyarsızlık ortaya koymakla kalmamış, savaşta (ve dolayısıyla katliamda) 'taraf olmuş ve savaş suçlusu olarak yargılanmakta olan radovan karaciç ve savaş suçlusu olarak aranmakta olan general ratko mladiç ile saf tutmuş olması.

savaş sırasında, şu an lahey’de uluslararası savaş suçları mahkemesi'nde yargılanmakta olan dönemin sırp güvenlik örgütü'nün başındaki jovica stanişiç ile sarmaş dolaş fotoğrafları yayımlanmış ve hatta savaş suçlusu slobodan miloşeviç'in 'sinemacısı' sıfatını elde etmiş olması.

"-miş'li geçmiş zaman" kullandım çünkü izlediğim en hüzünlü film olan dolly bell'i hatırlıyor musun ve çok kültürlülüğe güzelleme niteliğindeki babam iş gezisinde (ona büyük bir hayran kitlesi kazandıran çingeneler zamanı, onu tanımamı sağlayan arizona dream, bir çok aydın sözgelimi zizek tarafından 'sırpçı' bulunarak yerden yere vurulsa da güzelliğinden bir şey yitirmeyen undergraund, her anı şenlik black cat white cat'ten bahsetmiyorum bile) filmlerinin yönetmeni kusturica'nın bosna yirminci yüzyılın en son katliamına maruz kalırken faşizan bir duygunun etksiyle hem de katil konumundakilerin tarafında olduğunu bilmiyordum.

bunun sebebi sadece sinemasıyla ilgilenmek, gazetelerin haber sayfalarına güvenmediğim için bu ve benzer haberleri okumamış olmak, o zamanlar şimdi olduğundan daha çok hayat cahili olan yanım olabilir. kurbanı oynayan* sırbistan'ın tuzağına düşüp taraf olursak bunun sebebi olarak bosnalıların müslüman oluşları görünmesinden korkmuş da olabilirim. çünkü, oradaki insanlar sadece bizimle olan tarihi bağlarından ötürü bile muazzam bir alçaklığın hedefi olmuşlardı.

bunları bilmeyen, belki de bilip aklına bile getirmeyen biri olarak uluslararası antalya altın portakal film festivali juri başkanlığına bu sene emir kusturica' nın geleceğini öğrenince çocuklar gibi sevinmiş ve onur duymuştum. ama bal'dan da tatlı herkes kendi evinde'nin yönetmeni güzel adam semih Kaplanoğlu o rüyadan uyanmamı sağladı.

kusturica'nın oluşan kamuoyu baskısı sonrasında ülkeyi terk ederken düzenlediği basın toplantısı ise son söz söyleme meraklısı ergen kız çocuklarını hatırlatsa da benim gördüğüm riyakar bir adamdan başkası değildi.

*

evet, emir kusturica... hala izlediğim en hüzünlü filmin yönetmeni sizsiniz ama artık dostum değilsiniz. tıpkı türkçenin en büyük şairi olduğu halde kullandığı ifadelerle sevdiğim insanlardan bir kaçını ve onların ailelerini inciten ismet özel gibi.




*: kurban yalanı için bakınız: masumiyetin ayartıcılığı (pascal bruckner, ayrıntı yayınları) celladın masumiyeti-sırp propagandasında kurbanlaşmacı kimlik başlıklı altıncı bölüm.

14 Ekim 2010 Perşembe

açılış

sıradan bir öykü için kahraman denemesi:

bütün sorularına yanıt bulduğunu düşünen bir adam günün birinde yanıtlanmamış bir sorusu daha olduğunu farkeder ve yanıtı merak eder.

13 Ekim 2010 Çarşamba

şili'de ilkbahar

ortaokul yaşlarındaki beni hatırlıyorum...

tatil dönüşlerinde arkadaşlarla yazın ne yaptığımızı konuşurduk. benim hikayem senelerdir aynıydı: karneler alındıktan sonra bütün kuzenler bahçe ortasındaki o üç katlı evin bize ayrılan ikinci katına doluşurduk. ve bir bakardık ki eylül gelmiş.

bazı arkadaşlarım ise iş yerinde babasına yardım etmiş olurdu, bazıları da bir esnafın yanında çalışmış...

nasıl da hayran hayran dinlerdim onları. on iki - on üç yaşındaki çocuklar kocaman adamlarmış gibi görünürdü gözüme. onlar büyümüş ben çocuk kalmışım gibi hissederdim. suçu hep iyi olan notlarımda arar, notlarımdan, derslerden, okuldan nefret ederdim. kabul, içten içe o arkadaşlarımı kıskanırdım da.

yıllar geçti. büyüdüm. hayatımın hiçbir döneminde kendimi yelpazenin 'sol'una ait hissetmedim.(kendimi nereye ait hissettim ki ben?) yani hayatı hak, emek, özgürlük üzerinden tanımlamadım ama yaz dönüşlerinde o arkadaşlarıma duyduğum hayranlık hep aynı kaldı.

*

ilkokulu bitirdikten sonra büyük şehirlere gidip inşaatlarda çalışan ve vakti gelince askere giden oradan da cenazesi gelen fakir gençler, tekstil imalathanelerinde yüz kontör için bir ay boyunca çalışan genç kızlar, karın tokluğuna çalıştıkları tersanelerde ihmal edilmiş güvenlik yüzünden ölen işçiler yüzünden çok küfür ettim.

ama en çok içimi yakan maden kazaları oldu.

(babam dostlarını unutmayan, araya şehirler, yıllar girse bile bunların arkadaşlarıyla arasına girmesine izin vermeyen bir adamdır. o zamanlar ilkokul dördüncü sınıftaydım. bir gün kitapların arasında bulduğum defteri babama gösterdiğimde içinde asker arkadaşlarının adresleri olan defteri sevinçle elimden aldı. bütün gün defterdeki isimleri anlattı. ardından oturup birer mektup yazdı. şu an gelen cevapları hatırlayamasam da birini hiç unutmadım: zarfın üzerinde zonguldak damgası vardı. tükenmez kaleme yabancı bir çocuk yazısı babalarının bir maden kazasında öldüğünü yazıyordu. babam o gün hiç kimseyle konuşmadı.)

belki bu yüzden ailelerine daha iyi bir hayat verebilmek için yerin altına inen bu insanlarla ilgili bir kaza haberi duyduğumda kahrolur, elimde olmadan ohepvarolana dua ederim.

*

bu defa hikaye mutlu sonla bitti. şili'de beş ağustostan bu yana yerin yedi yüz metre altında mahsur olan madenciler gün ışığına çıkmaya başladılar.

bu sabah bilgisayarı açtım. buna dair haberleri okudum. babasını görünce ağlamaya başlayan çocukla ben de ağladım.

ve bu yazıya başladım.

yazının ortalarında bir yerde şili'de mevsimin ilkbahar olduğunu hatırladım.

8 Ekim 2010 Cuma

atışma

st. tom waits mikrofona geçip tango till they're sore söylerken, ne vakit sıra şarkının "i'll tell you all my secrets / but i lie about my past"* diyen yerine gelse hemen yanındaki mikrofona boss gelir ve dead man walkin'i anarak kahredici icrasıyla rol çalar: "sister, i won't ask for forgiveness / my sins are all i have"**



serbest çeviri:

* : sana her şeyi anlatacağım. ama geçmişim hakkında hep yalan söylerim ben.

**: boş ver günah çıkartmayı rahibe kardeş. günahlarım benim her şeyim.

4 Ekim 2010 Pazartesi

tavla

tavla oynuyoruz.

bizi çok eğlendirdiği için değil, konuşmamak için.

bizimki konuşursak dönüşü olmayan cümleler kurmaktan korkarak başka bir şeyle meşgul olmak. aramızda suskunluk, havada elle tutulabilecek bir gerginlik…

"bu size ait efendim," diyerek az önce kırdığı pulu elime uzattı. yüzüne bakmadım ama dudaklarına konmuş tebessümün varlığından eminim. gamzeleri her zamanki yerde bir girdap gibi beni içine çekmeye hazır, havayı süpüren upuzun kirpikleri ay çiçeği tarlaları gibi.

ama benim de silahlarım vardı: çok uzaklardaki bir adamın o uzak gülümsemesine, dudağındaki o hafif kıvrılmaya tek bir cümle eşlik etti; "kırık bir kalbin yanında bir kırık pulun ne önemi var ki?"

2 Ekim 2010 Cumartesi

o sahne: masumiyet (1997)

bizzat zeki demirkubuz' un, "suça aşık bir adam, adama aşık bir kadın ve kadına aşık bir baska adam" tek cümlesiyle tarif ettiği film.

derken, o üçüne belki de onların kefaretini ödesin diye küçük bir kız (çilem) ve hayat yorgunu bir adam (yusuf) da katılır.

*

zagor: olan biten ne varsa sebebi. sadece adı var. bir de filmin sonunda tv ekranında gözüken bir vesikalık fotoğrafı...

uğur: zagor'a meftun. ona yakın olabilmek için şehir şehir dolaşıp onun uğruna pavyonlarda çalışır, fahişelik yapar. sol elinde bir diyet, bir yemin: alyans...

bekir: uğur'un peşinde oradan oraya. uğur'un zagor'a olan aşkı, hatta ona yakın olabilmek için vücudunu satması bile vazgeçiremez onu tutkusundan; yolu yok, çekecek. isyan etmenin faydası yok, kaderi böyle...

çilem: annesi uğur olsa da babası hikayedekilerden başka biri. doğuştan sağır. sanki hikayenin günahı omuzlarında. başında dikenli tel, sırtında çarmıh...

yusuf: biraz 'camus kahramanları' gibi. ne gelecek planı ne küçücük bir hayal; hiçbir şeyi yok hayatında, beklenti dahil. bir gün, "sevdim be abla" der, akıntıya o da kapılır. "yolu yok, çekecek usul usul yürüyecek"tir.

*

yolculuklarda, otel lobilerinde ölen zamanlar, kendiliğinden açılan ama bir türlü kapanmayan 'bozuk' kapılar, siyah beyaz televizyonlarda sonsuza kadar süren filmler, 'iyi aile çocukları'nın sadece sokaktan bildiği küfürler, biri diğerinin öyküsünde tutsak insanlar…

*

konu masumiyet olunca o sahneyi tahmin etmek güç değil. güçlüdür, soluk alıp vermenize dahi izin vermez, filmi görenlerin aklından bir türlü çıkmaz. dayak yemiş gibi. ama yara bere içimizde.

yusuf, bekir'in peşi sıra gittiği piknikte biraz ilerde kendi kendine oynayan çilem'e bakarak sorar, bekir de az önce sardığı cigaradan derin derin nefes çekip bir yandan da anlatır.

her hangi bir sohbetin bir yerinde söz dönüp dolaşıp haluk bilginer'e gelince şapka çıkartma fırsatıdır o sahne:

"-çocuk neden sakat abi?

-doğuştan... doğuştan denmez aslında. hamileyken babasından ağır bi dayak yemiş.

-babası nerde?

-sinop'ta.

-hapishanedeki? geçen gün uğur ablayı hapishaneye giderken gördüm...

-sevgilisi...

-onun için mi bu şehirdesiniz? ha?

-uzun hikaye karışık... bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı'da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan... bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. (tam burada insafsız bir müzik başlar) bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa? hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder. dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlayacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagor' a kesikmiş. zagor’ da kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar’ a; benim içimde bi sıkıntı. işi anladım tabii: zagor’ u ziyarete gidiyo. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunlar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle... önce öldü dediler zagor'a, sonra komalık. ankara'da oluyor bunnar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyo. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornaya değmiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... ama bu sefer başka güzel orospu. orhanın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor'a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya bizde, "nasıl?" diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bu günden beri bu orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyo. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden... önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu durmuyo hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyo milletin altına. gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor'a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyo itin. n'aptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul'a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kâr etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi. bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, ohh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyo. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyo başka bişe demiyo. sinop'ta oluyo bunlar. ben de döndüm istanbul'a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene; o haliyle kalk git sen diyarbakır'a, üç gün ortadan kaybol... herif kafayı yiyo tabii. dönünce bi dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden. sonra çocuğu doğuruyo. uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bi gece esrarı çekip takıyo herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır'a, zagor'un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. ben o ara istanbul'da taksiden yolumu buluyorum. epey bi zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor'un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. bi gece bi büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır'a geldik diyo. baktım, sahiden diyarbakır'dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişey demedik. o gece oturup düşündüm. oğlum bekir, dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte.
"



notgibi: belki okumak yerine izlemek için...