28 Eylül 2010 Salı

ay ışığı

tsui-yen, her sabah daha gün doğmadan uyanıp yaptığı işi yaparken yani avluyu süpürürken birden durdu, elindeki çalı süpürgesini duvara yasladı ve geride bıraktıklarına bir kez olsun bakmadan manastırı terketti.

yıllar sonra geriye döndüğünde yaşlı hocası sordu ona:

'yaşamın özü nedir?'

tsui-yen dolaştıkları bahçeye, son defa çiçeğe durmuş güllere bakıp cevap verdi:

'ay ışığıyla yıkanan gecelerde hiçbir şey kumsala düşen gölgesinden ağır değildir.'

mevsimin son gülleri arasında huzurla dolaşan yaşlı hoca aniden durup ayağını yere vurdu ve öfkeyle konuşmaya başladı:

'yaşlanmışsın; saçların beyazlamış, dişlerin dökülmüş ama sen hala yaşamın özü nedir, bilmiyorsun.'

tsui-yen büyük bir utançla başını önüne eğdi. ağlıyor, yere yüzünden yaşlar dökülüyordu. bir süre sonra başını kaldırmadan 'bana, yaşamın özü nedir, söyler misiniz..' diye sordu hocasına.

'ay ışığıyla yıkanan gecelerde' dedi hocası, 'hiçbir şey kumsala düşen gölgesinden ağır değildir.'

26 Eylül 2010 Pazar

bir masada iki kişi: amnezi

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

- söylesene, beni hiç mi sevmedin?

- sevdim. 'haddinden fazla' sevdim.

- o zaman bu hale neden geldik?

- unuttum çünkü.

- bu kadar kısa sürede? yoksa, kara tahtaya bir elinle yazarken diğer elinle yazdıklarını silmek gibi bir çeşit bellek hastalığı mı senin ki? amnezi?

- insan sadece geçmişi unutmaz ki. bazan geleceği de unutur. eşikten adımınızı içeri atmaz, o köprünün üzerinden karşıya geçmezsiniz. an gelir, hayatınızda hep olacak sandığınız, olmasını istediğiniz birisi aniden olmayıverir.

*

hep olduğu gibi. benim unutmalarım daima böyle oldu...

22 Eylül 2010 Çarşamba

atilla atalay

neden bilmem, ne vakit onu anlatsam söze 'genç yazar' diye başlıyorum. oysa altmış üçte doğmuş. belki o da yaşı olmayanlardan biri olduğu için. belki de her şey değişir ve kirlenirken orada bir yerlerde hep aynı kaldığından.

fırt ve gırgır dergilerinden başlayan yolculuğunun ürünleri önce telos peşi sıra iletişim yayınları vasıtasıyla kitaplaştı. bugünlerde türlü dergilerde yazarken bir yandan da bloglar denizinde amiral gemisine komuta ediyor.

eray, haftanın lakırdılukurdusu, sıdıka, sıkılhan... bunları da bilirim ama onu daha çok hıbır mizah dergisinde ergün gündüz' ün çizgileriyle resimlenen, mizah yüklü kitaplarının sonuna her defasında bir iki tanesini eklediği öyküleriyle bilmeyi seviyorum.(hayaller kahyası ve kabin böcüü istisna. çünkü baştan sona bu öykülerden oluşuyordu.)

'iki cami arasında beynamaz gibi' diyenlere "sen takılma usta, bırakıcam bu işleri. opera yazıyorum. liberettonun yarısındayım, bi aryayı da bizzat seslendiricem. bu bakımdan sesimi yormamam lazım. kapatalım bu mevzuları. (kalbin böcüü)" demesine bakmayın siz, 'komikçi kitapları' nın sonuna eklediği bu 'hisli öyküler' ondaki mizah - hüzün kardeşliğinden başka bir şey değildir.

"bazen konuşamaz, diyemez oluyorum... kalemi sıkıyorum,elime yapışıyor... tüm dünya üzerime geliyor... kalemleri gökyüzüne fırlatıp duvarlara tükürüyorum... 'beklerler' deyip 'o gülünçlü yazılardan' yazarken, elimdeki kalemi kocaman bir direk gibi hissediyorum...

ben o direkle, kan ter içinde, bir o tarafa bir bu tarafa savrula savrula debelenirken, birileri şaka yapıyorum sanıp gülüyor... anlatamıyorum.(şakacı)"

aşkın en yakıcı, en samimi öykülerini ondan dinledim. tahmin edilemeyecek kadar sadelikle anlattığı bu öyküler bir daha kaybolmamak üzere içimde bir yere saplanıp kalıverdi: gidiş geliş, seslerim, ebekulak, fondip, öpücük balığı, fabrıga, ağlama dolabı, insan kalma alıştırmaları...

şimdi ise bir türlü doğru dürüst çalışmayı başaramayan makinalarda hıbır dergilerinden birer sayfayı fotokopi ettiğim günler, büyümeye çalışırken oynadığım oyunlarda onun cümlelerinden yardım umduğum zamanlar aklıma geliyor: birileri size 'ben sana ne yapabilirim ki?' diye sorar. cevabı ancak kendi sesinizle verebilirsiniz "çok şey..." sesleriniz uzaklarda kalmıştır.

ondan öğrendim bir sınıf dolusu çocuğun öksüz kalmasını, yavru bir kedi yutmayı, yalnızlık aletlerini, okulun en kazık dersine kafayı takıp tek vuruşta haklamayı, gözlerimin üzerine bir çift mavi göz örtüp uykulara dalmayı, başımı bir otobüsün buğulanmış camına yaslayıp bozkırı tek başına yaşayan bir ağacın yerinde olmayı, öyküsünü yazmak yerine yaşamak gerektiğini, ki yazsak bile beş para etmeyeceğini.

bir gün alacağım cevabı bile bile ona sormak isterdim: gerçekten başınızdan geçti mi?

"anlatılan sizin hikayenizdir."

bizim hikayemiz.

20 Eylül 2010 Pazartesi

hayat

"hayat, cinsel ilişkiyle bulaşan ölümcül bir hastalıktır. (jacques dutronc)"

"doğar doğmaz kavgaya giriyoruz, ölünce çıkıyoruz bu kavgadan. (jean-jacques rausseau - yalnız gezerin düşleri)"

bebek daha doğar doğmaz saldırıya uğrar. ciğerlerine dolan havanın saldırısıdır bu. aynı zamanda erken bir uyarı. bebeği ağlatan da bu uyarının saldığı korkudur. (anonim)

"doğmamak elimde olsaydı eğer, böylesine gülünç koşullarda bulunmayı kesinlikle kabul etmezdim. (dostoyevski - budala)"

"var olmak, kefaret ödemektir, birinci kişi adılıyla konuşma küstahlığının bedelini sürekli olarak ödemektir. (pascal bruckner - masumiyetin ayartıcılığı)"

"öyleyse kim kurtacak beni varolmaktan? (fernando pessoa - huzursuzluğun kitabı)"

*

zeyl: "yüce tanrı, bazı şeylerin olmamasını ister, ama engelleyemez bunları, çünkü kendisi kararlaştırmıştır. (dino buzzati - tanrıyı gören köpek)"

16 Eylül 2010 Perşembe

spoiler

spoiler müessesesine inanmam.

*

bulmaya değil aramaya, varmaya değil yol almaya talip bir kalbim olduğunu imadan uzak bir dille defalarca söyledim.

bu sadece kendimi vurduğum yollar için değil, kitaplar ve filmler hatta bütün bir sanat için de bu şekilde.

*

küçük çocukların 'ölü insanlar' gördüğü, iki kişinin aslında bir kişi olduğu ve elemanın kendi kendini yumrukladığı, sinemaya herhangi bir katkıda bulunmayan ve tek özelliği katilin uşak oluşundan ibaret üçüncü sınıf filmleri bir kenara bırakırsak bir filmin konusunu bilmek o filme dair seyir arzumu hiçbir zaman engellemedi.

çünkü bir filme oyuncunun, yönetmenin, senaristin konuyu anlatan özetlerde geçemeyecek ufacık bir katkısının film sonrasında söyleyeceğimiz ilk sözü 'iyi ki izlemişim' haline dönüştürebildiğini de iyi bilirim.

kaldı ki, çocukluk kahramanım mike hammer' ın sonunu ve suçluyu bildiğim maceralarını her defasında heyecanla okurdum.

*

yine vasata yakın herhangi bir sinema izleyicisi, daha filmi izlerken, esas oğlanın o kurşun yağmurundan kurtulacağını, nihayet birbirini bulmuş iki yalnız ruhun arasına daha filmin sonu gelmeden bir çeşit yanlış anlamanın gireceğini ama olayların mutlu sonla biteceğini, mükemmel kurgulanmış bir suçun adaleti mahçup etmemek adına küçük bir ayrıntı yüzünden cezasını bulacağını ve elbette kahramanın dünyayı kurtaracağını bilir.

bunlar insanları film izlemekten nasıl vazgeçiremiyorsa, tanıtım yazıları ya da tavsiye edenlerin geçtiği özetler de vazgeçiremez.

*

bu olayın bir diğer boyutu ise, italo calvino' nun klasikleri önce gençlikte ardından olgunluk çağlarında okumamızı tavsiye eden makalesinde dedikleri; aradan geçen yıllar içinde kitap aynı kalırken okur bambaşka bir insana dönüştüğünden bu ikinci okuma yeni bir okuma anlamına gelecektir.

biz de her defasından başka insanlar olarak filmleri seyrederiz ya da kitapları okuruz. o halde her film her kitap yeni, her seyrediş her okuma ilk defa.

*

hâlâ fikrimdeyim: spoiler müessesesine inanmam.

12 Eylül 2010 Pazar

humboldthain parkı

humboldthain parkı: koşu yolunda vaktinden önce sararıp dökülmüş yapraklar, gül bahçesinde açamadan dallarında asılı kalmış güller... ve ben seni deliler gibi özlüyorum.

9 Eylül 2010 Perşembe

günün sorusu: luzır

kendisine mutsuz süsü veren bireyin, başına hiçbir kötü olay gelmediği, hiçbir özel felaket yaşamadığı halde mutsuzu oynaması ve böyle yapmakla gerçek mağdurların yerini gasp etmesinden daha utanç verici ne olabilir?

8 Eylül 2010 Çarşamba

behzat ç.

daha önce polisiye romanlardan yola çıkarak emrah serbes, son harfiyat ve behzat ç. üzerine bir iki şey söylemiştim.

ve okurken beni heyecanladıran, türkiyede polisiye romanın geleceğine dair umutlarımı yeşerten her temas iz bırakır ve son harfiyat'ın dizi olacağına dair ortalıkta dolaşan haberler üzerine de bir kaç tahmin ve 'dilek ve temenni'de bulunmuştum.

yazar emrah serbes, o günlerden sonra okuduğum bir konuşmada üçüncü ankara polisiyesinin müjdesini verirken, dizi fikrinin serdar akar'dan çıktığını, senaryoyu yakın arkadaşı ercan mehmet erdem'in yazdığını ama arada fikirlerini paylaşacağını söylüyordu.

sanırım o da benim gibi diziden çok film yanlısı.

behzat ç. yi ise erdal beşikçioğlu canlandıracak. en başta favori olarak nejat işler, plase olarak haluk bilginer'i işaret etmiş olsam da hal ve gidiş notumun düşme ihtimaline aldırmadan, reha erdem'in can yakan filmi hayat var'da sessiz sedasız oynadığı rolüyle zihnimize kazınan erdal beşikçioğlu'nun tam da behzat ç. olduğunu kabul etmeliyim.

erdal beşikçioğlu'nun kaybolmak ya da üçüncü şahıs olmak istediği halde ona başrol veren hayatı bir köşede sessiz sedasız durarak protesto eden behzat ç. rolüne ne kadar uygun olduğunu anlamak için dizinin tanıtım fragmanını bir defa izlemek yeter de artar.

tanıtım fragmanı beni sadece behzat ç. rolündeki erdal beşikçioğlu ile heyecanlandırmadı. aniden çalmaya başlayan ankara havası ile hikayenin, dolayısıyla kitabın sarcastic yanının kaybolmasına dair endişelerim de ortadan kalktı.

durum gösteriyor ki; sonbahar için "ailemizin seri katili" dexter'dan sonra seyredecek bir dizimiz daha oldu.

yine de soruyorum: hani reno-toroslar?


merkez üs: http://www.startv.com.tr/BehzatC/

6 Eylül 2010 Pazartesi

pazartesi sabahı

sabah, bir günü peşinden sürükler, pazartesi ise bir haftayı. bu demektir ki, her şey pazartesi sabahının peşi sıra gelir.

pazartesilerin bir şeye başlamak için en iyi sebep sayıldığı şu iklimde 'gerçekten' yaşadığınız yılları elli ikiyle çarpın.

eşitliğin karşısındaki rakam bu güne kadar kaç fırsatı heba ettiğinizdir.

3 Eylül 2010 Cuma

pervane niye kendini yakar?*

yönünü ilkel zamanlardan bu yana bir ışık kaynağına bağlı kalarak belirleyen pervanenin gözü çok sayıda borucuklardan oluşur ve bu borucuklardan her biri ışığı tek bir yönden alır. bu yüzden pervane uçarken güneş ya da ayı bir borucuğun içinde muhafaza eder, yani uçmak istediği yön ile 'ışık' a olan yön arasındaki açıyı uçuş boyunca sabit tutar.

bir başka deyişle, güneş ya da ay olabildiğince uzakta olduğu (dilerseniz 'paralel doğrular sonsuzda kesişir' aristo emrine uyabilmek için sonsuz diyelim) için yörüngenin her noktasında 'ışık' a doğru istikametler paraleldir. bu durum da pervane için iki nokta arasındaki uçuşu düz bir çizgi haline dönüştürür.

ancak pervane uçuşunu yönlendirmek için yanlışlıkla ay yerine başka bir ışık kaynağını seçerse (mum, lamba vs.), ışık kaynağı yakın mesafede olduğu ('sonsuzda' kuralı ihlal edilmiştir artık) ve ilkel zamandan bu güne taşıdığı eski alışkanlıkla uçuş sırasında ışık ile arasındaki açıyı sabit tuttuğu için uçuş yörüngesi eğrilir.

tam burada matematiğe başvurursak bize logaritmik spiralden bahseder: buna göre, eğer pervane hareket açısını doksan dereceden büyük seçerek uçuşuna başlarsa ışık kaynağından uzaklaşır, doksan dereceden küçük seçerse de bir spiral çizerek ışık kaynağına yaklaşır. doksan derece seçtiğinde ise ışık kaynağının etrafında bir çember boyunca döner.

her zaman böyle olmaz elbette; ışığa yaklaştıkça, ışık kaynağının büyüdüğünü, ısının arttığını farkeden pervane uçuş açısını değiştirip ışık kaynağından uzaklaşır. sonra yine açıyı doksan dereceden küçük seçerek yine yaklaşır. sonra... bu olay böyle devam eder.

ateşe karşı aşkı sonsuz olan pervaneler ise uçuş yörüngelerini değiştirmez kendilerini ateşe atıp yakarlar.

bunu zaten biliyoruz.



*: bu başlığın bir gün anlatmayı istediğim bir hikayesi vardır diyerek, bir devam yazısına şimdiden göz kırpalım. hatta başlığı bile hazır: realitenin çiğ romantizme galebesidir.

1 Eylül 2010 Çarşamba

bavul

bavulumuzu ya birileri 'gitme!..' desin diye toplarız ya da gerçekten gideceğimiz için.

'mış' gibi yapıyorsak bir süre sonra eşyalar eski yerine yerleştirilmeye başlanır. yok, arzumuz gerçekten gitmekse hangi ikna kelimeleri, hangi kolumuzdan tutup geriye çevirmeler işe yaramıştır ki?

yani birileri bavulunu toplamaya başlamışsa yapacak bir şey yoktur, yapacaklarımız hiçbir şeyi değiştirmez. en iyisi balıklara yem vermek, kedinin kasesine süt koymak, köpeği gezmeye çıkartmaktır.