21 Nisan 2010 Çarşamba

günün sorusu: iyi geceler öpücüğü

iyi geceler öpücüğü alışkanlık mıdır, yoksa arzu mu?

20 Nisan 2010 Salı

sandık

yazlar...

çocukluğumun yazları...

her çocuğun olduğu gibi kalabalık ve mutlu. zamanın havada asılıp kaldığı, günlerin asla bitmeyecek sanıldığı ama çabucak geçtiği...

bizimki gibi şehir merkezine uzak bir ev, başka şehirlerde oturmalar, kış günlerinin kısalığı, okul gibi bahaneler ortadan kalkar, karneler alınır alınmaz başlayan huysuzluklarımız nihayet sonuç verir ve bütün kuzenler bahçe ortasındaki o üç katlı evin bize ayrılan ikinci katına doluşurduk.

bahçe kadar ev de oyun alanlarımızdan biriydi. daha çok bize tahsis edilen ikinci katta değil, anne ve babalarımız gelip ev kalabalıklaştığında odaları açılan, diğer zamanlarda garip bir sessizliğin hüküm sürdüğü üçüncü katta oynardık.

o üçüncü katta içinde çok az eşya bulunan, neredeyse boş bir oda vardı. sabah güneşinin içine dolduğu, öğleden sonra gölgede kalan bu odanın serinliğinde boş bir çeyiz sandığı dururdu. yer yer siyaha dönüşmüş, mavi bir rengi vardı. ve üzerinde usta bir elden çıktığını belli eden işlemeleri. kimseye sormadım ama annanemin olmalı, belki de dedemin annesinin...

boştu... içindekiler annem ve iki teyzemin sandığına paylaştırılıp, arda kalanlar da annanem tarafından bundan sonra benim neyime denilerek akraba ya da komşuların gelinlik kızlarına hediye edildiği için mi, yoksa, değişip duran modaya uyarak alınmış ceviz ağacından yapılma, yüzeyi bir kaç kat sürülmüş vernik yüzünden ışıl ışıl yanan ikinci sandığa aktarıldığı için mi boştu, bilmiyorum.

oyunlarımızdan biri o boş sandığın içine girmekti. birimiz içine girer, saymayı bilenler ona kadar sayar ve kapak açılırdı. ama oyunumuzda çok ciddi bir kuralımız vardı; eğer sandığın içindeki kişi içerden sandığa vurursa kapak hemen açılırdı.

herkes girerdi o sandığın içine: büyükler, küçükler, kızlar, erkekler, kilolular, zayıflar... sadece ben girmezdim. sebep klostrofobi değildi. sandığın içinde bekleyen cinlerden, perilerden de korkmazdım. eğer o sandığın içine girersem hiç kimse sandığın kapağını açmayacak, herkes hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edecek gibi gelirdi bana.

şimdilerde ise o sandığın içine kendiliğimden giriyorum. açmaya çalıştıklarında ise, açılmasın diye tüm gücümle içeriden tutuyorum.

19 Nisan 2010 Pazartesi

kalbinin böceği ölmek

çukurova yöresinden bir deyim...

"hani hayattan bıkmışlara, olup bitenle başedemeyip vazgeçenlere derlermiş bu lafı. kalbinin böceği ölürmüş işte onların...sonra, dururlarmış işte öyle...napıyosun diye soran olursa, 'hiç işte duruyorum' derler... o kadar."*


*: atilla atalay, kalbin böcüü

bahara dair üç güzellik

baharları sevmem; ne ilkini ne de sonuncusunu.

kimbilir? belki bir gün dilim döndüğünce sebeplerini anlatırım.

yine de bahara dair öyle şeyler var ki güzeldir ve bu güzelliği inkar edemezsiniz. istisnasız güzel yani. tıpkı beyaz tenine, renkli gözlerine ve sarı saçlarına rağmen güzel olan nicole kidman gibi.

başlıkta üç dedim ama istanbul'da değilseniz 'ilk iki'yle yetinmek zorundasınız:

bir.. pastane, lokanta, bar ya da kafelerin dışarıya çıkıp kaldırımlara taşan masaları. bir yandan yoldan geçip gidenleri seyrederken bir şeyler içmek, yemek ya da okumak.

iki.. bir çimen denizinin ortasında aniden patlayıveren papatya fırtınası.

üç... erguvanlar. nokta. nokta. nokta.

17 Nisan 2010 Cumartesi

hayat

"verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeyin, özlenilmeye değer olmaktan, ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu… bir eliyle verdiğini, öteki eliyle alıyor."


*:schopenhauer

16 Nisan 2010 Cuma

the unforgiven



belki ilk dinlediğim zamanlarla filme dair konuştuğumuz zamanların neredeyse aynı olması, belki de isim benzerliği yüzünden tuhaf bir biçimde filmi ilk kez izlediğim doksan üç yılından bir kopyasını edinerek yeniden izlediğim iki binlerin başına kadar william munny' nin ned' in ölümünü öğrendiğinde içki şişesini kafasına dikişi ile barın önünde bir tabutun içinde yatan ned' in görüntüsü arasındaki sahneler boyunca fonda hep bu parça çalıyor sanırdım.

ama öyle değildir.

the unforgiven demişken james hetfield ve kirk hammett abilere ayıp olmayacağını bilsem apocalyptica yorumunun daha güzel olduğunu söylerdim.

ama asıl korkum bu beğenime kızıp rüyalarımda the memory remains' ın ilk kısmını üst üste çalıp durmaları.

o sahne: unforgiven (1992)

sinema tarihi 'yönetmen' eastwood' un 'oyuncu' olan adına günah çıkartma seanslarından biri daha olan bu filmden kovboy filmlerindeki bütün mitleri yıkıp deyim yerindeyse kovboy imajını alt üst eden film olarak bahseder.

film aynı zamanda kısmeti açık, alımlı kızının zalim bir adam olan katil ve soyguncu william munny ile neden evlendiğini merak eden bir anneye cevap niteliği de taşır. evlendikten sonra kirli geçmişini unutan hatta içkiyi bile bırakan william munny, eşini kaybettikten sonra iki çocuğuyla ve çiftlik işleriyle oyalanarak yaşayıp giderken, biraz da normal şartlarda adalet bulamayacak bir fahişe için silahını yeniden eline alır: başarısız bir cinsel tecrübenin suçunu beraber olduğu kadının üzerine atan ve kadının yüzünü parçalayan bir kovboyun ölmesi için aralarında para toplayan kadınların kiralık katil arzusuna 'evet' der.

o sahneden önce 'iş' bitmiş, kovboy ölmüştür. kadınlardan biri de hak edilen ödülü vermek için kasabanın dışına, william munny ve schofield kid' in yanına gelmiştir. kadından şerif little bill' in arkadaşı ned' i öldürüldüğünü öğrenen william munny tövbesini, ölen karısına verdiği sözü unutarak schofield kid' in elindeki içki şişesini alıp kafasına diker.

peşi sıra atını o sahneye sürer:

(karanlık ve yağmur... önünde ned' in tabutunun durduğu barda şerif little bill kasabalılara hava atmaktadır. çünkü kiralık katillerden biri öldürülmüş, arkadaşının intikamını almak isteyen fahişelere de göz dağı verilmiştir. o halde herkes şeriflik bütçesinden birer içki içebilir. hatta takibe katılıp ned' i yakalayan gruptakiler ikişer tane. tam o sırada bara sessizlik çöker çünkü william munny içerdedir. uzun süren bu sessizliği bozarak sorar)
-who owns this shithole?
(bir yanıt almayınca gözüne en çok çarpan adamı muhatap alır)
-fat man. speak up.
(nihayet barmen kıyafetli biri konuşur)
-i own this establishment. i bought it from greely for a thousand dollars.
(munny sadece o adamı istiyordur)
-clear out of there.
(munny' nin niyetini anlayan little bill 'yapma' diyerek engel olmak ister ama artık çok geçtir)
-sir, you are a cowardly son-of-a-bitch! you just shot an unarmed man.
-he should've armed himself if he's going to decorate his saloon with my friend.

ve aklınızdan dostlarınız geçer. nereden olduğunu hatırlayamadığınız bir cümleyle beraber: fark etmez bir dostluk için dostluğun konusu...

*serbest çeviri:
-kim bu bok çukurunun sahibi?
-sen şişko! söyle.
-buranın sahibi benim. greely' den bin dolara devraldım.
-açılın.
-dur!
...
-pislik bir adamsın bayım! silahsız bir adamı vurdun.
-arkadaşımın cesediyle barını süsleyen birisi silahsız dolaşmamalıydı.

13 Nisan 2010 Salı

polo yaka

bu sabah bir asansör aynasında kendimle karşılaştım.

ve aklıma, "sanırım yaşlanıyorum. çünkü ne zaman kendime tşört alacak olsam, elim yuvarlak ya da v-yaka tşörtler yerine polo yaka olanlara gidiyor," diyen arkadaşım geldi. (evet, gri..)

sanki saçımdaki beyazlar artmış gibi..

12 Nisan 2010 Pazartesi

giordano bruno

ortaçağ avrupasının karanlığı aydınlansın diye engizisyonun büyük ateşinde yanmayı göze alan, avrupaya 'sonsuz evren' i müjdeleyen, gerçeği arayan büyük insan değil.

çok sevdiğim cennetin dibi' ni tamamlayan ve 'papanın cennetine inanmayanlara. giordano brunonun anısına' ithafıyla söze başlayan gündüz vassaf' ın ölmez eseri cehenneme övgü' de..

ve yatılı okul günlerinin yalnızlığında kendisine bir kahraman arayan orta son öğrencisi bir çocuğun bir süreliğine de olsa yatakhaneden ve etüd odasından uzaklara gitmesini sağlayan jorge a.livraga rizzi imzalı 'simyacı -özgürlüğü öldüren engizisyon-' adındaki kitap da değil...

şöyle bir göz atıp kurtulmayı planladığım dergi yığını arasından çikan kasım iki bin sekiz tarihli the new york review of books' taki 'giardano bruno: philosopher/ heretic' adlı kitabın eleştirisi 'but they burned giordano bruno!' adındaki yazıyı süsleyen fotoğraf yüzünden yazıyorum; bronz bir heykelin fotoğrafı.

kusursuz bir fotoğraf. ışık, arka plan, heykelin fotoğrafa konu olan kısmının fotoğraf içindeki oranı.ışık ve gölgenin oyunu...

gabriel bouys' un bu 'kusursuz' fotoğrafı ettore ferrari adındaki heykeltraşın on dokuzuncu yüzyıl sonunda yaptığı ve şu an roma'da giardano bruno' nun yakılarak öldürüldüğü campo de' fiori deki bronz heykelini konu alıyor.

fotoğrafa internetten ulaşamadım ama aralarında bu heykelin de bulunduğu ettore ferrari imzalı işler burada var.

9 Nisan 2010 Cuma

bir masada iki kişi: otuz saniye

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

-yaklaşık otuz saniye.

-bağışla ama, anlamadım. otuz saniye olan ne?

-elimi tuttuğun ilk andan elimi bırakıp pencereden dışarıya, çok uzaklara bakmaya başlamana kadar geçen süre.

-sürenin önemli olduğunu düşünmemiştim.

-yapma.. ikimizde biliyoruz.

-neyi?

-otuz saniyedede buradan çıktık, beni eve bıraktın. belki içeri girdin ve bir şeyler ikram ettim sana. belki bir öpücük, kaçamak bir dokunuş. birbirimizi sık arar olduk, hatta evliliğe dönüşen ya da dönüşmeyen bir ilişkimiz oldu. ama bir şey oldu sonra ve çok yukarılardan bir cam vazo düştü, tepeden bir çığ yuvarlanmaya başladı. kaldıramadık ve her şey bitti. görmüyor musun, daha buradan çıkmadık bile ama sen her şeyi otuz saniyede yaşayıp bitirdin.
*

yanılıyordu, otuz saniyeden fazla sürdü: iki yıl sekiz ay yirmi bir gün ve yaklaşık on saat...bir sabah havaalanında oturmuş onu new york' a götürecek uçağın kalkmasını beklerken, telefonunu kapatmadan önce attığı son bir mesaj geldi: sadece şehir değil, bütün coğrafya sana emanet...

7 Nisan 2010 Çarşamba

itham

zaman zaman bazı kelimeler fonetik yapıları ya da anlamları yüzünden benim olur: veba, uçurum, biteviye, nihayet, atalet, meftun, ihtiva etmek, şedit... liste uzar gider.

bazan eski kelimelerimden birine yeniden yüz sürsem de bugünlerde bambaşka bir kelimeye meftunum; itham...

sanırım 'itham' ı kemal tahir' in yazdığı mike hammerları yeniden basan itaki yayınlarının bu kitaplara uygun gördüğü arka kapak yazılarından dolayı seviyorum:

'aslından daha iyi olmakla itham edilen bu kitapları mutlaka okuyun'



not: bu vesile ile bence modern türk edebiyatının en iyi üç romancısından biri olan kemal tahir' in yüzüncü yaşını da kutlamış olalım.

aşkın önsözü ayrılık

yedinci şarkı...

feridun düzağaç bizi ilk önce ballad of reading gaol [reading zindanı baladı] 'nın açılışına* oradan da elini bırakmamıza izin vermeden moon over bourbon street [bourbon sokağında mehtap] izlemeye** götürüyor.




*:each man kills the thing he loves (oscar wilde)
**: i must love what i destroy, and destroy the thing i love (sting)

misafir

biri.

bu şehirden biri geçti...

sanki odanın penceresini açıp bulutsuz bir gökyüzüne bakıyormuşsunuz hissi uyandıran gözleri, serçelerin sabah cıvıltısını hatırlatır sesi, bir türlü ısınmayan elleri, en güzel gömleği, perçemini saklamak için saçına taktığı tokaya konmuş kelebekle...

bir kız: 'kardan hafif adımlarıyla yürüyüp geçti hayal içinde'*

serçe çağırışımları yapan sesi değilse de o sesin anlattığı öyküler, bir fotoğrafa konu olmasa da dirseğini köprünün korkuluklarına dayayıp uzaklara bakan bir kadın görüntüsü kaldı geriye.

bir de feridun düzağaç' ın son albümü: meyil adresim sensin.

ve altı özenle çizilmiş yedinci şarkı.


*: ataol behramoğlu

1 Nisan 2010 Perşembe

nisan

"nisan en zalimidir ayların, leylakları doğurtur ölü topraktan"*



*:t.s elliot, çorak ülke