30 Mart 2010 Salı

o tarz bir şiir

mevlüt ömer: altmış beş maraş doğumlu. bir iç-ege kasabasında coğrafya öğretmeni. leylaklar, kısa kemıl, bir de okula gitmek için sabah serinliğinde yaptığı tren yolculuklarını çok seviyor. ilk şiirini, türkçe öğretmeninin "perdeleri kapatarak dünyamızı karartıyorsunuz" demesi üzerine orta üçte yazdı. büyük bir utançla yırtıp atacağı bu şiiri bilen hiçbir arkadaşıyla şu an görüşmüyor. bir sabah, trenden iner inmez yaktığı kısa kemıl daha okulun bahçe kapısına gelmeden bitince kendisine bir hâller olduğunu anladı. ardından oturup bu şiiri yazdı. o tarz bir şiir ikinci ve son şiiridir.


neo-epik tarzda bir şiir ve paha biçilemez ilk mısra
"sevgilimin çıplak omuzlarını öpmek istiyorum"
elbette biliyorum matematik birinci nedir ikinci
pe noktasındaki eğim için türev ihtimaller hesabı

farkındayım tarz dedim az önce beyaz gömlek
üzerine sevgilim istiyor diye de hırka
favorilerim bugün de aynı kalamaz mı doktor
xanax yoksa doğmadan aylar önce mi alınıyor

kalpte sızı vicdan kara yanan bellek kontratak
sevgilim öksüz karşınızda anneler yarışıyor
içinden konuşan için süremiz az önce doldu
cevap ver kontrol kulesi bugün saat kaç oldu

perde insin güneşsiz gök nasıl olsa karanlık
sevgilim oda oturdukça değil yürüdükçe çoğalıyor
yağmur ayna kırıklarına düşerken uykularda
hep aynı şarkının nakarat kısmı yankılanır sularda

26 Mart 2010 Cuma

günün sorusu: 'yok gibi'

kişi 'yok' la baş etmeye çalışırken 'gibi' nin gelip ayaklarına dolanması zalimlik değilse nedir?

itiraf

adı beraberinde zihinlere melek imgesi düşüren modern zamanların yazıcısı cam ırmağında taştan gemiler yüzdürmeden, yani böylesi bir yolculukta hem ırmağın hem de geminin incinebileceğini söylemeden önce 'şeyh' namlı 'galib' kula ateşler denizinde mumdan gemiler yüzdürmeyi öğreten bendim.

ben, bir martının gölgesinde biteviye yüzüp duran kağıt gemilerin kaptan-ı derya paşası...

bir ilkokul atlasında gemilerim yandığında cenevizden dönüyordum, elimde mektuplar. ilkokul üçüncü sınıftaydım o zaman. işlenmiyordu büyük deftere az önce bitirdiğim günün hikayesi. ve henüz yalnızlıktan korkmuyordum. belki de bilmiyordum korkmayı.

dedim ya, ilkokul üçüncü sınıftaydım ve en çok babama inanırdım. bir de eve dönmeye.

bir akşam üstü kaldırım kenarında tek başıma otururken anlayıverdim; çok fazla çocuktum, çok büyüktü caddeler. ve karşıdan karşıya bir eli tutmadan geçmek daha icat edilmemişti.

24 Mart 2010 Çarşamba

john stephen akhwari

altmış sekiz - mexico yaz olimpiyatları denildiğinde herkesin aklına gelenin bu fotoğraf olduğunu biliyorum: iki yüz metre finalinde derece yapmış [bir: tommie smith (usa), iki: peter norman (aus), üç: john carlos (usa)] üç atletin amerikan milli marşı çalınırken ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı gelecekleri pahasına giriştikleri protesto eylemi.

bir çift siyah deri eldivenin sağ tekini tommie smith, sol tekini john carlos takar ve fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkarlar; başları kederle öne eğik, sıkılı yumrukları havada.

peter norman ise, sonradan dost olacağı bu iki adama destek olmak için kalbinin üstüne 'insan hakları için olimpiyat projesi hareketi’ nin kokartını iğneler.

şüphesiz anlamı büyük bir andır. eğer bugün a.b.d.nin siyah derili bir başkanı varsa biraz da bundandır.

*

ama bugünlerde mexico olimpiyatları aklıma geldiğinde bambaşka birini hatırlıyorum; belki de günlerin anlam ve önemine uygun olarak: john stephen akhwari...

olimpiyatlar, antik yunanlıların ikinciyi kayda geçirmeye gerek duymadığı müsabakalardan, 'önemli olan yarışmak' felsefesini şiar edinen oyunlara dönüşürken akılda kalan büyük kahramanlardan biri..

yarış sırasında düşüp dizini ciddi şekilde sakatladığı halde yarışı bırakmayan, bazan koşup bazan yürüyerek sargılı sağ bacağını sürükleye sürükleye en yakın rakibinden çok sonra varış çizgisine ulaşabilen maraton koşucusu.

22 Mart 2010 Pazartesi

mediterraneo (1991)

sinema dışında da bir çok dinamikten beslendiği bilinen oscar ödüllerinin, bazan biz sinema dilencilerinin gönlünü alıp sevaba girdiği de oluyor. söz gelimi bin dokuz yüz doksan iki yılında en iyi yabancı film oscarını alan mediterraneo...

o ödül olmasaydı gabriele salvatores'in yönettiği bu italyan filmi bırakın kaldırımları yağmurla ıslanan mavi gözlü bir şehri metropollere bile uğrayamazdı.

*

ikinci dünya savaşı sırasında küçük bir yunan adasını işgal eden ama gemileri ingilizler tarafından batırıldığı için o adada mahsur kalan, telsizleri kırıldığı için de dış dünya ile ilişkileri kesilen, lise öğretmeni bir teğmen komutasındaki yedi asker ve erkekleri almanlar tarafından sürgüne gönderilmiş ada halkının hikayesi.

şiir tadında görüntüler, tarifsiz güzellikteki müziği ile dünya savaşlarının ikincisinde acı çekenlerin sadece almanya civarındaki yahudiler olmadığını, savaşın ateşinin her yana düştüğünü hatırlatan, savaşlara hayır diyen filmlerin en güzellerinden biri.

*

film "bazı durumlarda kaçış aşkı ve hayalleri devam ettirmenin tek yoludur"* epigrafıyla açılır, filmin ilk görüntüsü ise mavi bir gökyüzü altında "akdenizin ufka doğru mora çalan mavisi"dir.

en başta teğmen ve komuta ettiği askerleri tanırız; terkedilmiş gibi duran adaya çıktıktan sonra gemileri batırılır, telsizleri kırılır.

bir gün çocuklar çıkar ortaya ve kurusun diye asılmış beyaz çarşaflar perde gibi açılır; müzik başlar ve ada halkı oradadır: kadınlar, yaşlılar ve çocuklar...

"aynı yüz,aynı ırk" diyerek zaten gereği olmayan bir savaşın uzağında, zamanın akışına bırakırlar kendilerini...

teğmen kilisenin bozulmuş fresklerini yeniden boyamaya başlar.

vassilissa kendini tanıtır: almanların adaya getirip giderken geride bıraktıkları fahişe. askerler aralarında haftanın günlerini paylaşırlar. ama vassilissa yı tarif için "o çok güzel"den başka kelime bulamayan farina hakkını kullanmadan, pencereleri ve kapısı mavi bembeyaz bir evin önünde içeri girmeden bekler durur. bir süre sonra elinde tüfeğiyle kapıda durup diğerlerinin de hakkını kullanmasına engel olacaktır.

vassilissa ile farina nihayetinde teğmenin fresklerini yeniden boyadığı kilisede evlenirler. ama freskler biraz gariptir. daha doğrusu tanıdıktır. çünkü vefalı ve kıymet bilir teğmen azizlerin yüzlerini arkadaşlarından seçmiştir.

günler akıp giderken bir çok savaş görmüş çavuş lorusso'nun sert kabuğu da kırılır. o kaba ve duygusuz adam gider, yerine tatil dönüşlerinin hüznünden bahseden, seyircinin aklına eylül ayının sonlarına doğru artık boşalmış bir sahilde yürüyen siyahlı kadını düşüren biri gelir.

top oynadıkları düzlüğe mecburi iniş yapan pilotun sorduklarıyla aslında üç yıldır adada olduklarını farkederler. italya teslim olmuştur. artık dostlar düşman, düşmanlar dosttur. sessizliği bozan lorusso olur; adanın ve dünyanın yeni gerçekliğine bakarak, "dünya değişiyor ve biz buradayız," der .

sonra ingilizler gelir. adanın erkekleri geri döner. vassilissa'sıyla kalan farina dışındakiler italyanın yolunu tutar.

*

yıllar sonra limana yanaşan bir turist gemisi görüntüsü. yolculardan biri de teğmendir. kamera onunla beraber kiliseyi, freskleri, mezarlığı dolaşır. kapı ve pencerelerinin mavisi solgunlaşmış beyaz bir evin önünde durur. artık altmışlı yaşlarını yaşayan farina ile birlikte az evvel mezarını ziyaret ettiği vassilissa'nın adını taşıyan lokantaya yürürler.

orada herkesi bir süpriz bekler; çavuş lorusso... yıllar önce adaya geri dönmüştür. savaş felaketinden sonra dünyanın değişeceğine dair ümitleri kırılan larusso, "siz kazandınız ama beni suç ortağı yapamazsınız," diyerek adaya geri dönmüştür.

artık yaşlı bir adam olan larusso kucaklaşmaların ardından gidip elinde bir tepsi dolusu patlıcanla geri döner. yemek hazırlanmalıdır. gömleğinin kollarını kıvırmaya başlayan teğmen, "size yardım edeyim," der.

ve son söz görünür ekranda: bu film bütün kaçaklara adanmıştır...



*: henry laborit

19 Mart 2010 Cuma

mutfak tezgahı

her şey bu sabah su ısıtıcısının 'sıcak suyunuz hazır ekselansları' demesiyle başladı. peşi sıra gelen bir dakikanın sonunda da bitti.

*

biraz düşünceli biraz da mahmur bir halde modern zamanların yakında duyguları da poşetleme olasılığını düşünerek fincanın içinde yatan çay ölüsünü canlandırmaya çalışıyordum ki, tezgahın üzerindeki kahve lekesini farkettim: minik de olsa bir leke. biraz dikkatli bakınca ekmek kırıntılarını gördüm. bir kaç tuz tanesi, geçen akşamdan kalma un ve şeker kalıntısı, hatta iki duvarın birleştiği köşeye yakın yerde bir pirinç tanesi.

ne zaman birikmişti onca şey mutfak tezgahının üzerinde?

nasıl?

*

tıpkı ruhlarımız da böyle. biz farkına varmadan kirlenip duruyor. masa başında iki kişilik bir sohbet yapıyor bunu. tutulmayan sözler. gitmeler, gidip de dönmeler ve hatta dönmemeler. süs zannedip ruhumuza taktıklarımız.

bizzat 'hayatın kendisi' dediğimiz ne varsa.

ve biz yaşayıp giderken farketmiyoruz bile ruhumuzun üzerinde birikenleri. bir anda artık eskisi gibi olmadığımızı, nasıl da duygularımızın bir sis tabakası altında kaldığını.

*

ilk önce ıslak bir bezle sildim tezgahın üzerini. sonra da kağıt havluyla kuruladım. hiçbir şey kalmadı geriye.

ya ruhlarımız?

16 Mart 2010 Salı

çekip gitmek

"en yoğun özlemlerimizin ortasına bir katı bıkkınlık gelir yerleşir, apansız: öyle olur ki, en son ucuna gitmeye can attığımız bir ilişkinin içinden çekip gitme arzusu çöker üzerimize."*



*: oruç aruoba, yürüme

15 Mart 2010 Pazartesi

smoke without fire

'baby demek hiçbir kadına onun kadar yakışmamıştı'

günlerdir smoke without fire dinleyip bu cümleyi anıyorum. nerede duyduğum bir türlü aklıma gelmiyor. 'ulu gugıl' aramalarıma yanıt vermiyor. hangi kitapta okudum, hangi filmde duydum? acaba 'bu blues-jazz dedikleri nedir?' diye okumalara, sohbetlere daldığım dönemden mi kalma? belki de bir ölüm haberinin altına düşülmüş fotoğraf altı yazısı...

an education' ı nick hornby dokunuşlarına rağmen beğenmemiş, emma thompson' ın kısa oyunculuğu ve soundtrack' i dışında ne varsa unutmayı tercih etmiştim. aklımda kalan parçalardan biriydi ve en başta bir amy winehouse icrası sanmıştım. ama mikrofona geçen duffy' ymiş.



kalbi kırık bir şarkı. günün birinde, arzu ettiğinden daha az sevilmiş olduğunu farkeden insanların acısını anlatır. oysa herkes uyarmıştır bizi. ama biz kalbimize inanmayı tercih etmişizdir. sadece küçük yerlerde değil her yerde konuşur insanlar. ateş olmayan yerden duman çıkmaz, dedikodular dolanır ortalıkta, gün gelir gerçek gelir bizi bulur. zaten bütün eski sevgililer birer yalancıdır.

ve garip bir oluşla 'sorar mıyım, küstürür müyüm halil' i? nasıl inandın, derse ne cevap veririm?' diyen vesikalı yarim' e bağlanır hikaye.

nihayet, en baştaki cümlenin işaret ettiği kadını hatırlayamasak da içimizdeki adres duffy oluverir.

11 Mart 2010 Perşembe

küpe dedim de...

o zamanlar bildiklerimin hayat karşısında bir değerinin olmadığını bilemeyecek kadar gençtim.

bir-iki formül, biraz yaşa(n)mışlık, bir kaç kitap ve film...

*

bana bir şeyler anlatmış, ardından bir şey söyleyeyim diye yüzüme bakmıştı. nereden olduğunu bilmiyorum, belki de yukarıda saydığım el kadar toplamdan cesaret bularak öğretmen sesimle konuştum.

bir süre daha susmaya devam etti. sonra, "teşekkür ederim," dedi. "bu hayat dersi için teşekkür ederim ama, ben küpe yerine kiraz takarım kulağıma..."

şaşkındım: boyumun ölçüsünü daha çok sanıyordum.

hayrandım: nereden bulup çıkarmıştı o kelimeleri?

yani ağzım bir karış açık.

*

günlerce kaldırım tezgahlarından pahallı mağazalara kadar gittiğim her yerde kiraz şeklinde küpeler aradım. ve bir gün buldum. paket yapılmasına bile izin vermeden avucumda küpelerle ona koştum. karşısında durup hiçbir şey demeden sadece avucumu açtım.

sonra...

sonrası mahrem.

*

çünkü, kiraz mevsimiydi. ve sait faik çok haklıydı.




meraklısı için not: yüksek matematik konusu teoremler dışında sanırım bütün matematik problemlerini çözebilirim. bazan aynaya baktığımda yaşlı bir adam görecek kadar çok şey yaşadım. binlerce kitap okuyup bir o kadar da film izledim.

ama bildiklerimin hayat karşısında bir değerinin olmadığını artık biliyorum.

10 Mart 2010 Çarşamba

küpe

benzetme yapmayacağım.

çünkü başka hiçbir şeye benzemiyor bir kadının çıplak sırtıyla ayna karşısında saçlarını geriye atıp, başını hafifçe omuzuna eğerek küpesini çıkarışı...

günün sorusu: reklam

kostümlerinin üzerinde reklamlarla dolaşan kadın ve erkekler bunun karşılığında üretici firmadan belli bir ücret alıyor olabilir mi?

8 Mart 2010 Pazartesi

feminizm

'kadın'ı severim.

hiç şüphesiz kadın, bu hayatı güzelleştiren unsurların birincisidir; dünyayı yaşanılır kılan, yaşamayı anlamlı...

doğal seçilimin ispatı olacak bir biçimde muktedirlerce yazılmış tarihin sayfalarında görülmezden gelinen yerini almasına, evin içinden değilse de avludan sonrasını ona yasak eden düzenin yıkılmasına elbette taraftarım.

ama kadına ihmal edilmiş hakkını vermekten çok, her alanda eşitlik diyerek kadını erkekle aynileştirme yolunu seçen feminizmi de (hadi olası yanlış anlamanın önüne geçen 'uygulamadaki feminizm' diyelim) anladığımı söyleyemem.

'kadın düşmanı' yaftasını demoklesin kılıcı gibi tepede sallandırıp, faşizan baskı unsuru haline dönüştürenlerdense nefret ediyorum.

tıpkı son yılların en büyük türk romancılarından biri olan ihsan oktay anar'ın başına gelen gibi: ben, bütün kitaplarını beklediğimden çok daha fazla zevk alarak okudum. ve romanlarında bir hikayeye sahip kadın kahraman olmadığı hiç dikkatimi çekmemişti. evet, yoktur ama bu durum ne aldığım okuma zevkine, ne de yazar ihsan oktay anar'ı son yılların en iyilerinden biri saymama engel olmamıştır.

herkes benimle aynı fikirde olmamalı ki bilgi üniversitesinde düzenlenen bir sempozyumda bu konu gündeme gelmiş, ihsan oktay anar için 'kadınsız romancı' ifadesi kullanılmış. hatta buradan yola çıkarak birileri sormuş: gerçekten de anar'ın romanlarında başlı başına 'hikayesi olan' kadınlara rastlamayız. beş romanda da tekrarlanan bu durumun bir nedeni var mı?

üstad iyi cevap vermiş ama: pek çok romanda pek çok şey yoktur. romanlarımda kadın yok. ama 'zebra' da, 'bengal kaplanı' da, 'guguklu saat' de yok.

*

bilirim bir gün yetmez. sekiz mart sadece bir sebep olsun. özellikle de senin güzelliğini anmak için annane.

7 Mart 2010 Pazar

cennet

söze karamazov kardeşler'in en cazip olanı dimitri'nin bir sandığın üzerinde uyuyakaldıktan sonra, uyandığında söylediği cümle ile başlayalım: "bir düş gördüm efendiler..."

*

derin bir uykudan uyanmış gibi..

uzun bir yolculuktan, çok uzaklardan geriye dönmüş gibi..

gözlerim kapalı, yumuşak bir yatakta beyaz çarşaflar üzerinde sırtüstü yatıyorum..

vakit öğleden sonra olmalı. odanın duvarları bembeyaz. dışarıda yaz güneşi ışıl ışıl yanıyor. sudan yansıyan parıltılar tavanda oynaşmakta..

serin bir rüzgar pencereden içeri doluyor. aynı rüzgarla hafifçe sallanan tül perde bir denizin mavisini ele vermekte.

sol yanımdaki bir hareketle yatakta yalnız olmadığımı anlıyorum. sol yanımda bir hareketlilik...

tavanda oynaşan parıltılar yokoluyor. yüzümde belli belirsiz temaslar. gözlerimi açıyorum.

saçların yüzüme dökülmüş. yüzümü seyrediyorsun.

bir tek gözlerini görüyorum; gözlerinin göğünde saklı bulutları.

sadece, "sen benim cennetimsin," diyorum.

sadece, "sen benim cennetimsin..."

5 Mart 2010 Cuma

'kahraman' için zeyl

"bir kere daha soruyorum: bu nasıl kahraman? en son kusmuk kokuları arasında, intikam yemini ederek bilincini kaybederken görüldü; şimdi de haydar'ın kızı için deli oluyor. böyle karakterin nesini savunacaksın? tutarlılık çok mu büyük talep? bu sözde kahramanı başımı çok feci ağrıtmakla itham ediyorum."*


*:salman rushdie, utanç

..ilksoruş..

4 Mart 2010 Perşembe

bir masada iki kişi: bir şey olmamış gibi

çayından son bir yudum aldı, masaya bıraktığı fincanı parmak uçlarıyla ortaya doğru itti. bir süre camdan dışarı, belki de apansız bastıran yağmurda ıslanmamak için koşuşan insanlara baktı. bakışlarını oradan alıp az önce masanın ortasına doğru ittiği fincana verirken konuşmaya başladı:

-benim yerimde olsaydın ne yapardın?

-nerede, ne zaman, hangi konuda?

-burada. şu an. bu konuda... masanın örtüsünü çekip üzerinde ne varsa aşağıya indirmek, sessizce ağlayarak camdan dışarıyı izlemek, 'acımadı ki' tadında bir ifadeyle güçlü görünmeye çabalamak...

-ben bir şey olmamış gibi davranalım isterdim. hani sokakta karşılaştığımız eski bir tanıdıkla aramayacağımızı bile bile telefon numaralarımızı değiş tokuş ederiz ya, işte öyle. tıpkı rüzgar esmiş ama o dal kırılmamış gibi, tıpkı taksiden inip eve girdiğinde 'evdeyim, merak etme' telefonu açacakmışssın gibi, tıpkı yarın da iş çıkışı birbirimize koşacakmışız gibi.
*

öyle yaptık.

sonra ben 'bu tarafa' gittim.

3 Mart 2010 Çarşamba

invictus (2009)

nelson mandela ve timothy mcveigh...

iki farklı adam...

biri siyah, diğeri beyaz derili...

biri dünyanın ölçeğine vurulduğunda iyi, diğeri kötü...

biri inandıklarını yüksek sesle söylediği ve tehlike olarak görüldüğü için hapiste yatmış, diğeri sistemin bataklığında yeşerip, sanki bataklık daha da büyüsün diye öldürmüş, ölmüş...

biri sistemin verdiğinden fazlasını istediği için suçlu bulunup yirmi yedi yılını hapishanede geçirdikten sonra değişen dünya düzeninde kahraman olarak alkışlanmış, diğeri tam da sitemin istediği adam, ülkesi için savaşa bile gittiği halde sonradan bir çeşit başkaldırıyı seçmiş...

biri yok sayılan halkı için umut, diğeri yaklaşık iki yüz masum için cellat.

*

iki farklı adam...

ama aynı şiir: invictus*

william ernest henley' in yazarından daha ünlü şiiri.

biri bu şiiri hapiste geçirdiği yıllara katlanmanın bir yolu olarak seçerken, diğeri aynı şiir eşliğinde ölüme yürümeyi tercih eder.

*

filmse, güzel başlayıp güzel bitiyor. sadece o kadar. muhtemelen ikinci ya da daha çok izlemediğim ender clint eastwood filmlerinden biri, ikinci kez izlemeyi bile düşünmediğim tek clint eastwood filmi olacak.**

ilk sahnede kamera yeşil çimenler üzerinde rugby antremanı yapan beyaz gençlerden yolun hemen diğer tarafına, belki de bir tarladan ardakalmış toprak parçasında futbol oynayan siyah çocuklara döner. arada sadece bir yol vardır ama fark? dünyalar kadar.

morgen freeman' ın herkesin her halini bildiği bir adamı 'taklit' etmekten memnun olduğunu sanmıyorum. sınırlı bir oyunculuk sergilediğinden olsa gerek, bence yeterince başarılı değildi. matt damon beklenenden fazlası verdiği için oscar adayı olmuş olmalı, yoksa aksiyon dolu the bourne üçlemesinde daha kayda değer bir oyunculuk sergiliyordu. the talented mr. ripley' den ise hiç bahsetmiyorum.sadece 'aksan' yüzünden olmasın bu işler.

finaldeki maç, çok gerçekti. yönetmen popülere taviz vermezken, ortada ne bir kahraman ne de 'o an' vardı. sadece sıradan,sıkıcı bir final maçı. hatta bu şampiyonluğun biraz da herkesçe istenilen bir şey olduğunu saklamıyor, belki 'sağ tarafta çok fazla adamın yerde kalıyor' diyerek maçın içinde güney afrika takım kaptanı francois' i taktiksel anlamda uyaran hakemi özellikle kadraja alıyordu.




*:(vnf. bu çeviriyi internetin bir köşesinde bulduğunu, ama çevirenin adını bilemediği için söyleyemediğini ve hakkını helal etmesini umduğunu özellikle belirtir.)

beni saran gecenin içinden
mezar kadar kara, baştan başa
şükrederim hangi tanrılar verdiyse bana
fethedilmez ruhumu
ne ürktüm, ne bağırdım
şartların pençesine düştüğüm anda bile
kaderin sopasıyla kanadı da başım
yine boyun eğmedim
öfke ve gözyaşı dolu bu yerin ötesinde
beklemiyor başka hiçbir sey
gölgelerin dehşetinden
yine de korkmaz bir halde
buluyor ve bulacak beni
yılların yılgınlığı ve tehdidi
kapı ne kadar dar olsa da
cezam ne kadar ağır olsa da
kaderimin efendisi benim
ruhumun kaptanı benim...


**: clint eastwood filmi ifadesi yönetmen clint eastwood' u söyler ve hollywood' un üst üste muhteşem filmler çıkardığı, onunsa en kötü işlerini yaptığı on bir eylül öncesi dönemdeki absolute power, true crime, space cowboys ve benzeri bir kaç filmi ihtiva etmez.

2 Mart 2010 Salı

günün sorusu: kahraman

hem, nedir ki bir kahraman?

kahraman

"başı dönen,uçlarda, tepetaklak duran, aşık, uykusuz, yıldızlara meftun, şişko; ne biçim kahraman bu böyle?"*

*

tavsiye edilmiş 'haz' ların sonuncusu...

üstelik normal şartların çok çok üzerinde bir süredir elde olmasına rağmen bilerek, isteyerek ağırdan alınıyor.

sırf 'haz' uzasın diye.



*: salman rushdie, utanç

1 Mart 2010 Pazartesi

altı çizili satırlar

ben de kitap okurken cümlelerin altını çizenlerdenim: staedtler marka siyah tükenmez kalemle.

ki cümlelerin altını çizmek okuyuşu tamamlayan bir eylemdir. aksi takdirde okuduk sandığımız şey tamamına erememiş bir 'eksikkitap' olur.

altını çizdiğimiz cümlelerse iki türlü:

bir... yeni öğrendiğimiz ve bilgi hanemizde saklansın istediğimiz cümleler...

ama bunun bir tehlikesi var; eğer okuduğunuz ilginizi yeni çeken bir alana dair ise neredeyse bütün kitap çizilir: zavallı şiir okuma kılavuzu (ismet özel), zavallı akdeniz (braudel), zavallı bartleby ve şürekası(enrique vila matas)...

iki... kalbimize dokunan, 'tıpkı beni anlatmış' dediğimiz cümleler...

zavallı fransız teğmenin kadını (john fowles), zavallı tatar çölü (dino buzzati) ve altını çizerek okumaya cesaret ettiğim tek nazan bekiroğlu kitabı cam ırmağı taş gemi...

aslında, altını çizdiğimiz cümleler gelecek günlerdeki kendimize yazdığımız birer mektuptur.

bir zamanlar nasıl bir adam olduğumuza dair ip-ucu.

ne kadar ve nasıl değiştiğimizi görürüz altı çizili satırlarda.

kitaplığın karşısında dikilir, ayak üstü yıllar öncesinden bir kitaba göz atarsınız; korktuğumuz başımıza gelmiş aynı kalmayı başaramamışsınızdır.

*

dilerseniz bir şey yapalım, adı 'oyun' olsun.

onun dediği gibi: "altını çizerek okuduğunuz bir kitabı sevgilinize verin. eğer altını çizdiğiniz satırların bir tanesi dahi birbirini tutmuyorsa onu terkedin. ya da izin verin o sizi terk etsin..."

*

bir de derkenarlara düşülen notlar vardır ki, o bambaşka bir hikayedir...

staedtler marka siyah tükenmez kalem

amos oz henüz bu kadar ünlü değildi. sadece 'israilli bir yazar'...

ve kendisiyle yapılan bir röportajda gündelik hayatta kullandığı kalem ile yazarken kullandığı kalemlerin ayrı olduğunu söylüyordu.

bir yazar değildim, olmam da mümkün değildi ama okul defterlerine formüller yazarken kullandığım kalemle "her şey defteri: iki"ye notlar düştüğüm kalemin ayrı olması fikri veya oyunu hoşuma gitti.

*

basit bir kalem.

kolayca bulunabiliyor.

ama dikkat edin, kapağının ucundaki delikten baktığınızda orada bir su damlası göremiyorsanız bu kaleminizin orijinal olmaması demek.